Çocukların Evinde Mucize

 

Miracolo a Casa dei Bambini  (Çocukların Evinde Mucize)

 

Yıllar önce Roma, hızlı adımlarla gelişen ve de bir inşaat çılgınlığı içinde ayakta durmaya çalışan bir devletin başkentiydi. Açık bulunan her alan, küçük bile olsa, ev inşa etmek için kullanılıyordu. Halbuki nice savaşlara tanıklık etmiş olan eski surlara ve çeşitli mezarlıklarla sınırlı olan bu şehir, “ölüler ile yan yana yaşamanın şanssızlıklara sebep olacağı” batıl inancı, hayalet korkuları ve ayrıca hijyenik olmayan ortamlardan dolayı yaşanılacak en son yerlerden biri olmalıydı.

 

Yıllardan 1907, aylardan ocak başında geçirilen bir ayın altısı. Yer, çizme şeklindeki haritasıyla İtalya. 2700 yıllık bir başkent Roma ve onun tam orta yerinde bir kent, San Lorenzo[1].

Maria Montessori'nin 3-6 yaş programı ilk kez burada başladı. San Lorenzo, başlangıçta bir işçi sınıfı mahallesi idi. Sakinleri çoğunlukla Wuhrer Bira Fabrikası ve tren nakliye tersanesinin işçileriydi. Politik olarak sol eğilimli bir bölge olmuştu. Çoğu zaman insanlar, Montessori yönteminin yoksul çocuklar için uygun olup olmadığını ve onlara uyarlanabilir olup olmadığını şüpheyle sorarlar ya, işte bu sorunun cevabı tam da bu kentte gizliydi. Gizemlerle, mucizelerle dolu bir sayfa aralamaya ne dersiniz?

 

Dr. Maria Montessori’nin “Hayatı ve İşi” Adlı Kitabından Tercüme[2]

 

Bir inşaat şirketi, muhtemelen doğal güzelliği ve tarihi konumu nedeniyle, San Lorenzo kentinde ev inşa etmeye karar verdi. Her açıdan muazzam bir plan olarak başladı, öyle ki saray ölçeğinde beş ev yapıldı. Her biri 5-6 katlıydı. Ancak binalar tamamlanmadan şirket iflas etti. Çalışmaya ara verildiği için her şey ayakta ve yarım kaldı. Sadece kapı ve pencereler için açılmış delikleri ile duran duvarları vardı. Sıhhi tesisat yoktu. Binaların sütunları iskelet gibi duruyordu.

 

Uzun yıllar boyunca bu devasa iskelet metruk ve mühmel olarak kaldı. Evleri olmayan dilenciler için bir sığınak olan bu yerler, tanınmak istemeyen, keşfedilmeleri hâlinde bu labirentten kolayca kaçabilecek olan suçlular için harika bir saklanma yeri oldu. Her türden suçlu, hırsız ve katil buralara sığındı. İnsanlar, eski mağara adamlarının mağaralarında yaşadıklarıyla aynı koşullarda yaşadılar. Polis bile bu korkunç suç ve dehşet duvarları içinde yolu bulamadığı için onlara yaklaşmadı ya da yaklaşmaya cesaret edemedi.

 

Bu terk edilmiş binalarda zaman içinde binlerce insan toplandı ve sayıları epey arttı. Zaman zaman ölü bulunuyorlardı çünkü ya öldürülüyor ya da hastalıklara yenik düşüyorlar idi. Bu yer, tüm ülke için hem bir enfeksiyon üretim yeri hem de suç ve fuhuş merkezi hâline geldi.

 

İtalya'nın Utancından İtalya'nın Gözbebeğine Dönüşüm

 

San Lorenzo bölgesi İtalya'nın utancı olarak tanındı. İnsanlar bu konuda bir şey yapmaktan çok korkuyorlardı. Kimse o karanlık duvarların ardında neler olduğunu bilmiyor, bilmek istemiyordu.

 

Yakınlarında ne bakkal vardı ne de seyyar satıcı. Çünkü buraya gelmek istemezlerdi. En alt düzeydeki işçi, ya da en yoksul balıkçı bile buradakiler ile karşılaştırıldığında kral gibiydi. Çünkü ne kadar yoksul olursa olsunlar, en azından dürüst bir geçim kaynağına sahiplerdi. Oysa o kasvet içinde yaşayanların ne bir işi ne de ödeme imkânları vardı. Onların tek geçim kaynağı “suç işlemek” olmuştu. Bu insanlık dışı çukuru temizleme mecburiyeti, ciddi ve samimi bir çözüm bekliyordu.

 

Bina duvarları ayakta olduğu için sadece küçük bir yatırımın yeterli olacağı düşünüldü. Çok zengin bankacılardan oluşan başka bir inşaat şirketi, bu soruna çözüm olmaya karar verdi. Küçük tadilatlar yapılarak az para harcanacaktı. Getirisi götürüsünden daha çok olacağından inşaat şirketi bu fırsatı bir ticari girişim olarak da değerlendirmek istiyordu. Nitekim bin kişiyi barındıracağını keşfettikleri bu binalarda işe başladılar. Biraz badana kullandılar, kapı ve pencerelerini yerleştirdiler, su borularını ve kanalizasyonu döşediler. Bölge, kötü şöhretinden dolayı elbette başka yerlerden göç alacak bir mahalle olmayacaktı. Zaten talihsiz olan kent insanları için burayı yaşanabilir kılma amacı güdülüyordu.

 

10.000 kişinin yaşadığı tahmin edilen bölgede bu binalarda öncelikle kimlerin yaşamasının daha uygun olacağını ayırt etme zamanı gelmişti. İnsani ilişkilerinin en gelişmiş olduğunu düşündükleri evlileri seçtiler. İlginç bir şekilde bu çiftlerin çok az çocuğu vardı. Bu sefil koşullar düşünülecek olursa binlerce erkek ve kadının yanında yalnızca elli çocuğun olması aslında mantıklı görünmekteydi.

 

Uygarlıktan nasibini almamış bu vahşi çocuklar, evlere ciddi zarar vermeye başladılar. Ebeveynleri işe giderken yalnız bırakıldıklarından, adeta çılgın fantezilerinden herhangi birini gerçekleştirmekte de özgür bırakılmışlardı. Şirketin müdürü, çocukları yaramazlıklardan uzak tutacak tek şeyin tümünü toplayıp hapsetmek olduğuna karar verdi. Bu amaçla bir oda ayrıldı ve burası her yönüyle bir çocuk hapishanesini andırıyordu. Sorunun üstesinden gelmek için yüksek sosyal cesarete sahip bir mürebbiyenin bulunacağı umuluyordu.

 

Hijyen ile yakından ilgili bir sağlık görevlisi olduğum için bu işe ilgi gösterdim. Durumu göz önünde bulundurarak, en azından hijyen, gıda ve her türlü temizlikle ilgili yardımların sağlanmasına yardımcı olacağımı söyledim.

 

O zamanlar sosyete hanımları arasında sosyal yardımlara ilgi duymak, destek olmak moda olmuştu. Bu hizmete katkıda bulunmak üzere bayanlar davet edildi.  Konut durumunu iyileştirmek için para harcamayı kabul ederken yatırımcıların, eğitimle hiç ilgilenmediklerine şahit olmuştuk. Böyle garip bir sorunla karşı karşıya kaldık zira eğitim amaçlı herhangi bir şeye yatırılan paradan herhangi bir getiri beklenemezdi. Para bulunması gerekiyordu.

 

Toplum, bu talihsiz insanların durumunu iyileştirme idealini benimsemiş olsa da, çocuklar ciddi bir şekilde unutulmuştu. Oyuncak yoktu, okul yoktu, öğretmen yoktu. Onlar için hiçbir şey yoktu. Bunların başında duracak 40 yaşında bir kadın bulabildim, yardımını istedim ve onu görevlendirdim.

 

6 Ocak 1907'de bu oda 50 çocuğu toplamak için açıldı. Oda zaten kısa bir süredir kullanılıyordu ama o gün küçük bir açılışı yapıldı. İtalya genelinde 6 Ocak, çocuklar için bayram günü olarak kabul edilir. Çünkü bu gün üç kral[3], çocuk İsa'nın yanına gelmiş ve ona hediyelerini sunmuşlardı. Bu bayram[4] olarak kutlanır.

 

Evsizlere hijyenik evler vermenin, on bin suçlunun ve zavallı insanın içindeki şeytani çekirdeği temizlemenin bir aracı olacağını düşündüm ve ben de bu güzel duyguya kendimi kaptırdım. Ancak herkes ev ve temizlik vererek insanların arınacağını düşünürken, kimse çocukları dikkate almamıştı. Kimse onlara oyuncak ya da yiyecek getirmeyi düşünmemişti. Yaşları 2 ile 6 arasında değişen çocuklar içeri girdiğinde hepsi aynı kalın, ağır, mavi elbiseleri giyinmişlerdi. Korktular çünkü mobilya gibi sert eşyalar tarafından engellendiler, ne kollarını ne de bacaklarını serbestçe hareket ettirebildiler. Kendi toplulukları dışında hiç insan da görmemişlerdi. Birlikte hareket etmelerini sağlamak için el ele tutuşmalarını istedik. Ancak ilk isteksiz çocuk çekilince geri kalanını da kendisiyle birlikte sürükledi. Hepsi sefil bir şekilde ağlıyordu. Çevredeki hanımların sempatisini topladılar ve birkaç ay içinde düzeleceklerini umduklarını dile getirdiler. Bu vesileyle bir konuşma yapmam istendi. O günün erken saatlerinde, Epifani Bayramı olduğunu hatırlayarak Kutsal Kitap’tan konuştum:

"Kalk, aydınlan, ey Yeruşalim! Işığın geldi ve Rabbi’nin görkemi senin üzerine yükseldi. Dünyayı bir karanlık ve insanları bir sis kaplayacak. Ama Rabb senin üzerine yükselecek ve O'nun yüceliği senin üzerinde görülecek. Uluslar senin ışığında ve krallar senin yükselişinin parlaklığında yürüyecekler. Gözlerini kaldır ve etrafına bak. Gör ki bütün güzellikler bir araya toplanmış sana geliyorlar. Oğulların uzaktan yakınına gelecek ve kızların senin yanında yükselecekler. O zaman göreceksin her şey bol olacak ve kalbin hayret ile genişleyecek..."

Başıma ne düştü bilmiyorum ama o gün müthiş bir vizyona sahip oldum. Kutsal bayramdan ilham aldım ve üstlendiğimiz bu çalışmanın çok önemli olacağını, bir gün her yerden insanın gelip onu görmek isteyeceğini büyük bir inançla söyledim.

 

Basın, toplumun bu yeni hevesini aktarırken Dr. Montessori'nin güzel bir konuşma yaptığından da söz etti ancak "Söylediklerinin ne kadarı abartı acaba?" diye sormayı ihmal etmediler.

 

Asıl İş O Andan İtibaren Başladı

 

Tüm bu çocukların okuma yazma bilmediğini hatırlayalım. Ebeveynleri da okuma yazma bilmiyordu ve size onların dışarılarda doğup büyüdüklerini de anlattım.

 

Otuz yıldan fazla bir süre önce bu olanlar, şimdilerde hâlâ benim için bir sırdır. Öyle ki her zaman bir sır olarak kalacak gibi. O zamandan beri o çocuklara neler olduğunu anlamaya çalıştım. Şu anda herhangi bir Çocuk Evi'nde bulunan materyaller yoktu. Sadece bulundukları odada kalın ve kaba masalar vardı.

 

Deneysel psikoloji çalışmalarımız için kullanılan bazı malzemeleri yani bugün duyusal malzeme olarak kullandığımız malzemeleri (sensorial) ve pratik yaşam alıştırmaları için kullanılanları (practical life) onlara getirdim. Ben sadece çocukların tepkilerini incelemek istedim. Görevli kadından onlara hiçbir şekilde karışmamasını istedim, aksi takdirde onları oldukları gibi doğal olarak gözlemleyemezdim. Biri onlara kağıt ve renkli kalemler getirdi ama bu resim malzemeleri çocukların sonradan geçirecekleri değişimin açıklaması değildi. Yanlarında onlara şefkat gösterecek kimse yoktu, ben onları sadece haftada bir kez ziyaret ettim. Gün içinde çocukların ebeveynleriyle iletişimleri de yoktu.

 

Başlarda çocuklar sessiz ve çekingendi. Ne öğretmenden ne de anne babadan herhangi bir müdahale görmedikleri bir ortam vardı. Çevreleri, alışkın olduklarından çok farklıydı. Önceki yaşamları ile karşılaştırıldığında fevkalade güzel bir yerde oldukları görünüyordu. Duvarlar bembeyazdı, dışarıda yeşil, çimenli bir alan parçası vardı. Henüz çocuklardan kimse oraya çiçek dikmeyi düşünmemişti ama buranın en güzeli yanı kimsenin, hiç kimsenin müdahale etmediği bir alanda çocukların değişik uğraşlarının olmasıydı. Evet materyaller ve yapılacak işler ile yalnız bırakıldılar ve yavaş yavaş çocuklar konsantrasyonla çalışmaya başladılar. Böylece geçirdikleri dönüşüm fark edildi. Daha önce çekingen ve vahşi olan çocuklar, sosyal ve iletişimsel hâle geldi. Kitaplarımda yazdığım gibi birbirleriyle öncekinden daha farklı bir ilişki kurdular. Kişilikleri büyüdü ve garip görünse de olağanüstü bir anlayış, etkinlik, canlılık ve güven gösterdiler. Mutlu ve neşeliydiler. Bu hakikat bir süre sonra bize haber vermeye gelen anneler tarafından fark edildi. Çocuklara ne öğretecek ne de müdahale edecek kimse olmadığı için kendiliğinden hareket ettiler, tavırları son derece doğaldı.

 

St. Lawrence Mahallesi'nin bu garip çocukları hakkında en göze çarpan şey, bariz minnettarlık duygularıydı. Buna herkes kadar ben de şaşırdım. Odaya girdiğimde bütün çocuklar beni selamlamak için fırladılar ve “Hoş Geldin” diye bağırdılar. Kimse onlara herhangi bir şekilde iyi davranış öğretmemişti. Ve hepsinden tuhafı, kimse onlara fiziksel olarak bakmamış olsa da sanki gizliden gizliye vitaminli yiyeceklerle besleniyormuş gibi sağlık içindeydiler. Gerçekten de öyleydi, özellikle ruhları beslenmişti. Bu çocuklar evlerindeki bazı şeyleri, annelerinin elbisesindeki bir kir lekesini, odadaki dağınıklığı fark etmeye başladılar. Annelerine çamaşırları pencerelere asmamalarını, onun yerine çiçekler koymalarını söylediler. Güzel huyları hem evlere hem de her yere yayıldı. Bir süre sonra onların uğradıkları her yer de kendileri gibi dönüşüme uğradı.

 

 

Çocuk Evi'nin açılışından altı ay sonra, bazı anneler bana ulaştı. Çocukları için zaten çok şey yaptığımı teşekkür ile ifade ettiler. Fakat umursadıkları başka bir şey daha vardı. Kendileri okuma yazma bilmedikleri için çocuklarına okuma yazma öğretmem konusunda çok rica ettiler.

 

İlk başta çoğunluk gibi ön yargılı olarak çocukların yaşlarının bunun için uygun olmadığını düşündüğüm için istemedim. Buna rağmen onlara alfabeyi verdim. O zamanlar bu aktivite benim için de yeni idi. Bu nedenle onlar için kelimeleri çözümledim. Yani kelimeleri oluşturan her sesin bir sembolü olduğunu gösterdim. İşte o zaman bir yazı patlaması meydana geldi. Bu haber hemen yayıldı. Tüm dünya, çok küçük ve kimsenin zamanında bir şeycik öğretmediği bu çocukların bu olağanüstü yazma faaliyetine ilgi duymaya başladı. İnsanlar, kolay açıklanamayan bir fenomenle karşı karşıya olduklarını anladılar. Bu çocuklar yazı yazmanın yanı sıra hiç kimse tarafından zorlanmadan sürekli çalışıyorlardı. Bu onların büyük bir keşfiydi ama çocukların tek katkısı bu değildi. “Sessizlik dersi”ni bulan da onlardı. Öyle ki bunlar yepyeni bir çocuk türü gibi görünüyorlardı.

 

Şöhretlerinin yayılmasının bir sonucu olarak, devlet bakanları ve eşleri de dahil olmak üzere birçok insan Çocuk Evi’ni ziyarete geldi. Çocuklar onları içlerinden geldiği üzere nezaket ve güzel davranışlar ile ağırladılar. O zaman İtalya'daki ve yurtdışındaki gazeteler bile heyecanlandı. Böylece haber öyle yayıldı ki sonunda Kraliçe de ilgilenmeye başladı.

 

Evet Kraliçe[5] cehennemin kapıları diye kötü bir şöhrete sahip olan o mahalleye kabul edildi, hakkında harikalar duyduğu çocukları kendi gözleriyle görmek için geldi.

 

Bu çocukların harikalar yaratması nereden kaynaklanıyordu? Bunu kimse açıkça söyleyemedi. Ama beni sonsuza dek fethettiği gerçektir. Onlar kalbime yeni ve apaydınlık bir ışık olarak girdi ve orada öylece kaldılar.

 

Bir gün onlara farklı bir gözle baktım ve sordum: "Siz kimsiniz çocuklar, sahiden de önceki çocuklar mısınız?" Ve içimden cevapladım: "Belki de insanlığı kurtarmaya geleceği söylenen nesilsiniz. Eğer öyleyse, ben de peşinizden gelirim."

 

O zamanlardan beri, özellikle bu çocukların bana iletmeye çalıştığı mesajları anlamaya ve onları takip etmeye çalışan bendim. Öyle ki onları takip edebilmek için tüm hayatımı değiştirdim. Neredeyse 40 yaşındaydım. Önümde bir doktorluk kariyeri ve üniversitede bir profesörlük vardı. Ama hepsini bıraktım, çünkü onları takip etmeye ve onları takip edebilecek başkalarını yetiştirmeye kendimi mecbur hissettim. Çünkü çocuklarda ruhun sırrının yattığını gördüm.

 

Onların başarıları öyle büyük ve öyle heyecan verici bir şey ki önemi asla yeterince anlaşılamaz. Hiçbir zaman yeterince anlaşılamayacağı kesindir, çünkü yaşamın kendisinin biricik sırrıdır ve nedenlerini tam olarak bilemeyiz. Benim yöntemimden dolayı gelmiş olması mümkün değildir çünkü o zamanlar öyle bir yöntem henüz mevcut değildi. Yöntemimin henüz olmaması, bunun o çocukların kendilerinden kaynaklanan bir açılım olduğunun en açık kanıtıdır.

 

Benim eğitim yöntemim hem bu çocuklar hem de eğitim verdiğim başka çocuklar tarafından verilen açılımlar ve ilhamlar ile büyüdü. Size söylediklerimden biliyorsunuz, yöntemimde yer alan tüm detaylar “çocuğu takip etme çabalarımdan” geldi. Bu yepyeni yol bize gösterilmiştir.

 

Ne geçmişin herhangi bir eğitim yöntemiyle, ne de geleceğin herhangi bir eğitim yöntemiyle ilgisi olan yepyeni bir yöntem bu. Çocuğun kendisinin katkısı olarak tek başına duruyor. Belki de onun tarafından adım adım inşa edilen türünün ilk örneğidir.

 

Bu yöntem kesinlikle yetişkin bir kişiden gelmiş olamaz. Çocuğa yer açmak için yetişkinin bir kenara çekilmesi gerektiği düşüncesi ve ilkesi asla yetişkinden gelemezdi. Dolayısıyla benim yöntemimi takip etmek isteyen herkes, beni onurlandırmaması gerektiğini bilmeli, kendisine lider olarak çocuğu takip[6] etmesi gerektiğini anlamalıdır.

Maria Montesori

 

[1] 1943 İkinci Dünya Savaşı sırasında San Lorenzo, müttefik uçakları tarafından ağır bir şekilde bombalandı. Bunun ve diğer tüm hedeflerin amacı yakınındaki büyük demiryolu ile sağlanan iletişimini bozmak idi; bununla birlikte, bölgedeki önemli binalara da büyük zarar verildi ve yaklaşık 1500 kişi öldürüldü.

Bugün San Lorenzo, La Sapienza Üniversitesi'nin yakın çevresinde olmasından dolayı giderek daha fazla öğrenci alan ve genç sanatçıları çeken bir bölge karakterini aldı. Pizzacılar, kitapçılar, butikler ve diğer modern yerler yanında eski popüler atölyeler ile küçük pazarlar da bulunuyor.

 

[2] Kitap, Montessori'nin kendi mektup ve hatıratlarından derlenmiştir.

[3] Bu hikayenin en yaygın anlatımında krallar Balthasar, Melchior ve Gaspar (veya Casper) olarak bilinirler. Batı kilise geleneğine göre, Balthasar genellikle bir Arabistan kralı veya bazen Etiyopya, Melchior bir Pers kralı ve Gaspar bir Hindistan kralı olarak temsil edilir.

[4] Feast of Epiphany.  Epiphany kelimesinin görünmek, ispatı vücut etmek gibi anlamları vardır. Doğuda, Tanrı'nın İsa Mesih olarak beden bulmasını kutlayan bir Hristiyan bayramıdır. Batı Hıristiyanlığında, bu bayram, üç kralın Mesih çocuğu ziyaretini kutlamaktadır.

[5] Karadağ Prensesi Elena veya daha yaygın olarak İtalya Kraliçesi Elena olarak bilinir. 1900'den 1946'ya kadar III. Victor Emmanuel'in eşi olarak İtalya Kraliçesiydi. Elena, 1911'den 1921'e kadar İtalyan Kızıl Haçı için gönüllü hemşirelerin ilk müfettişi oldu. Tıp okudu ve onur ödülü aldı. Ensefalit, tüberküloz hastalığına duçar olmuş hem eski askerler hem de fakir anneleri olanlar için hayır kurumlarını finanse etti. Bu hastalıklarla mücadeleye derinden dahil oldu. Bu konularda doktorların eğitimi ve çocuk felci, Parkinson hastalığı ve kansere karşı araştırmalar için birçok çabayı destekledi.

[6] Follow the Child


ÇOCUKLARIN EVİNDE MUCİZE

A. Özlem ADIYAMAN

Follow