İyilikten Rant Devşirmek

İYİLİKTEN RANT DEVŞİRMEK

Cevdet IŞIK

cevdet111@hotmail.com

Hayret ve hayranlık gerektiren bir işleyişe sahip olan kâinat, aynı zamanda sesli bir kitap misalidir. Veya hece, ses ve mana uyumu kusursuz bir şiire de benzetilebilir. Büyük bir barış ikliminin manifestosu ve en üst perdeden insana mesajlar sunan bir söylev olarak da tanımlanabilir. İnsan için en üst perde demek, her açıdan aklın, ruhun ve zihnin aktif olması demektir. Şimdi şöyle bir düşünelim: Eğer birden fazla yaratıcı olsaydı, yani ortaklaşa bir yaratış söz konusu olsaydı, kâinatın sahip olduğu ilkeli işleyiş mümkün olur muydu? Ne ilke ne de herhangi bir işleyiş olurdu. Ancak olsa olsa bir kaos olurdu. Çünkü biz bunu kendimizden biliyoruz. Allah insana, sınırlı da olsa, diğer varlıklardan farklı olarak, öznel özerklik imkânı vermiş. Bu imkânla insan bir kendilik bilincine sahip olmuş. Karar alma, beğenme, beğenmeme, inanma, inanmama gibi hayat ve varlıkla ilgili her konuda bir duruş sahibi olabilmiş. Peki, sonuç itibariyle ne olmuş? Başı ve sonu belli bir yolun yolcusu olduğunu yalın bir şekilde görmesine rağmen, insanın yaptığı savaş olmuş, yıkım olmuş, gözyaşı olmuş.

Farklı iktidar yapılarının bir yerde ve aynı anda hüküm sürmesi mümkün değildir. Farklı iktidar demek, farklı anlayış ve farklı yaşayış demektir. İnsanın sahip olduğu öznel özerkliğin hikmeti iktidar sahibi olarak hükmetmek değildir. İnsan böyle bir yol tutturduğu zaman, birer zenginlik olarak varlık sürdüren farklılıklarla savaş haline geçer. İnsanın farklılıklarla savaşması, neticede farlılıkları yaratanla savaşması demektir. Çünkü zımnen de olsa böyle farklı bir yaratmanın yanlış bir yaratma olduğu söylenmiş olur. Malumdur ki İblis’in itirazı da buna benzer bir itirazdı. Çünkü Allah, Âdem hususunda bir takdirde bulundu, bir değer atfetti, ama İblis buna itiraz etti. Allah’ın yaptığı değer atfında yanıldığını söylemiş odu. Söylemiş oldu derken, sözlü olarak değil, davranış olarak söylemiş oldu. Demek ki davranışlar da bir bakıma bir ifade biçimi olmaktadır. Hatta bu ifade biçimi, içinde herhangi bir müphemiyetin olmadığı bir ifade biçimidir. Çünkü insan sözlü olarak birçok iddiada bulunabilir. Bir kimse eylemsel olarak sözlü iddiasını yerine getirdiği zaman inandırıcılık vasfını hak etmiş olur. Bu anlamda söz ve davranışın uyumlu olması dürüstlüğü gösteren önemli bir ölçüttür. İlahi Kelam da böyle diyor zaten: “Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz”. Bu şekilde davranmanın Allah katında çok çirkin olduğunu ve ağır sonuçlarının olduğunu söylüyor. (Saf, 61:2-3) Aslında bu mesaj, ahlakiliğin ne kadar önemli olduğunu da bizlere bildiren bir mesajdır.

İnsanların yapıp ettiklerinin zeminini toplum oluşturmaktadır. İnsanlar toplu halde yaşadıkları için, haliyle bağlayıcılığı olan değerlere ihtiyaç olacaktır. Yaşam değerler üzerinde devam eder. Yaşamın, -tıpkı evrende olduğu gibi- bir barış ikliminin olması için değerleri olmalıdır. İnsanların konuştukları diller, inandıkları dinler, sanatsal etkinlikler, ekonomik faaliyetler, hukuksal ilişkiler ve kurdukları aileler toplumsal yaşamın birer değeridir. Herhangi bir değeri olmamak demek, herhangi tutunacak bir dalı olmamak demektir. Bu ise insanın yapısal durumuyla çelişen bir durumdur. Çünkü insan tek başına yaşayacak bir güç ve kuvvete sahip değildir. Dolayısıyla toplumsal yaşamdan ve değerlerden de müstağni bir hayat sürdürmesi olanaksızdır.

Suyun akışı gibi insan da, doğası gereği sürekli bir akış içindedir. Bu akışı, insan ilişkileri olarak adlandırmaktayız. İnsan ilişkileri değerlerin işaret ettiği sınırlar içinde olmaktadır. Her insan hangi değeri kabul etmişse, o değerin gerektirdiği şekilde hareket eder. Değerlerin gerektirdiklerini insanlar özgür iradeleriyle tercih ederler. Onun için her insan karar vermeden önce, değerlerin mahiyetleri üzerinde durarak bir anlamlandırmayı gerçekleştirir. Anlamına varılmayan bütün kabuller, taklidi oluşturan kabullerdir. Böylesi kabuller, aslında birer kabul sayılmazlar. Kabul kılığındaki sahte kabuller, insan haysiyetine birer saldırı sayılır. Taklit durumundaki insan, aklını devre dışı bırakmış sayılır. Yusuf Suresi yüzüncü ayette Rabbimiz aklını devre dışı bırakanların yani kullanmayanların pisliğe mahkûm olduklarını haber vermektedir. Gerçekten de bütün aşağılayıcı durumların oluşumu söz konusu aklın kullanılmamasından kaynaklandığını görmekteyiz. Onun içindir ki, iyinin de kötünün de farkına varmak için aklın kullanılması önemli bir gerekliliktir.

İyiliği ve kötülüğü söz konusu ettiğimizde, aslında ahlakiliği de söz konusu etmiş oluruz. Herhangi bir şeyi değerlendirirken iyi veya kötü olduğunu söylediğimiz zaman bir yargılamada bulunmuş oluruz. Her yargılamanın bir konusu olur. Bu konu bir sorunu teşkil etmekte olduğu için, bu sorunu çözmeye çalışarak neticede karar veririz. Verilen kararın oluşturduğu duruma iyi veya kötü deriz. İyi veya kötü dediğimiz durumlarda isabet etmek de isabet etmemek de mümkündür. Yargılamanın şu veya bu şekilde oluşturacağı sonucun bir tahribat olması ihtimalini insanın göz önünde bulundurması gerekir. Bu hassasiyet olmadığı zaman, görünür veya görünmez, fark edilir veya fark edilmez haksızlıklara kapı açılacaktır. Onun için insanın her söylediğinin ve her yaptığının bilincinde olması gerekir. Bütün bunlar ahlakiliğin alt yapısını oluşturan asgari durumlardır.

İnsan aslında yargı ifadeleri üzerinde hayat sürmektedir. İnsanda kanaat oluşturmayan bir husus, insanı eyleme geçirebilir mi? Her yargıda insanı ikna eden bir gerekçe olmalıdır ki insan harekete geçsin. Aksi takdirde insan ya ne yaptığını bilmiyordur ya da bir zorbalığa maruz kalmıştır. Onun için diyoruz ki, gerekçesi olmayan yargı ifadelerinin bir gerçekliği de olmaz. Gerçekliklerin en ikna edici olanları ise bilinç ve hakikatle irtibatlı olanlarıdır. Toplumların yaşamsal ahengini oluşturan ana etmenlerden birisi bu olmaktadır. Şu ana kadar söylediklerimizden de anlaşılacağı üzere bir diğer etmen ise insanın yargısal kesinliklere heves etmemesidir. “Bu böyledir, şu şöyledir, mesele bitmiştir” dediğimiz zaman yol nihayete ermiş olur.  Artık birlikte yol alma imkânını yok etmiş oluruz. Bunu kendi kendimize belki diyebiliriz ama başkasına bunu diyemeyiz. Çünkü bu durumda söz konusu olanın bir dayatma olacağı açıktır. Doğası gereği bütün dayatmaların neticesinde bazı travmaların oluşması kaçınılmazdır. Onun için dayatmaların gölgesinde birlikte olmak ve birlikte yaşamak mümkün değildir.

İyi-kötü nitelemeleri insanların sahip olduğu ortak değer paydalarıyla ilgilidir. Fıtri esenliğini yitirmemiş bütün insanlar için geçerli olan değer yargıları söz konusudur. Hırsızlığın kötü bir fiil olduğunu kabul etmeyecek insan bulmak mümkün müdür? Hakeza yalan söylemek, insan öldürmek, her türlü tecavüz, haksızlık ve zulmün kötü olduğunu teslim etmeyecek kimse olur mu? İsrail, on yıllardır ABD ve Batılı emperyal güçlerin desteğiyle her türlü zulmü işlemektedir. Bunu lanetlemeyecek bir vicdana rastlamak mümkün müdür? Bütün bu evrensel ‘iyi’ ve ‘kötü’ değer yargıları bize şunu göstermektedir: Hiçbir şey tesadüflerle izah edilemez. Zaman ve mekâna bağlı olmaksızın bütün insanlardaki bu ortak payda, insanı Allah’la karşı karşıya getirmektedir. Tıpkı bir başka şekilde Hz. İbrahim’de olduğu gibi. Buradaki karşılaşma fiziki bir karşılaşma değildir. Buradaki karşılaşma akletmenin, fikretmenin bir edimi olan anlamaya yönelik bir karşılaşmadır. İnsanların bu karşılaşmayı maddi temellere oturtmasıyla putlar ve putçuluk başlamıştır. Putçuluk mahiyet değiştirerek varlığını sürekli hale getirebilmiştir. Putçuluk insanları saptıran en onulmaz yara olma özelliğini hep korumuştur.

İnsan için her bir sapma boyutları belirsiz felaketlere birer davetiye demektir. Şimdi tabi bu cümleden insanın ne anladığı büyük önem taşımaktadır. Tabir caizse insanın sapmaya başladığı mekânlar iki türlüdür. Bir tanesi insanın iç âlemi, diğeri ise dış âlemidir. İnsanın iç âlemi insanın düşünsel, zihinsel, ruhsal âlemidir. Bu iç âlem insanın varoluşsal iskeletini oluşturur. İnsanın varoluş hikmetinin sorgulandığı, insanın anlama, anlamlandırma yaptığı bu âlemin dinamik yapısının muhafazası çok önemlidir. Çünkü insan yaşamında sürekli değişen şartlar ve oluşan yeni durumlar vardır. Bu değişen şartların ve yeni durumların doğru anlaşılması ve ona göre tavır takınılması gerekir. İnsanın varoluşsal kaygıları, insanın iç âleminde alınan kararlarla çözüm sürecine girer. Kişilik sorunları burada çözülür ve dış âlem buradaki tasavvura göre şekillenir. Yani bir bakıma insan demek, insanın iç âlemi demek, iç âlem demek ise insanın sahip olduğu tasavvur demektir.

İnsan olmak da insan kalmak da her insan için, üzerinde durulması gereken en hassas mesele olmalıdır. Kanaatime göre her insanın doğru veya yanlış ilk etapta olması gereken durumu, olduğu gibi görünmesi veya göründüğü gibi olmasıdır. Her kimde ‘olmak’ ve ‘görünmek’  hallerinde farklılık varsa, yani bu hususta bir tezat söz konusu ise, o kimselerde yanlış olan bir takım şeylerin varlığından söz edebiliriz. İslam’ın Medine döneminde ortaya çıkmış olan münafıklar, bu hususta önemli bir örnek olarak zikredilebilir. Peki, insan kendisini niçin olduğu gibi göstermez? Kendisini olduğu gibi göstermeyen insanın gizli hesaplarının olması muhakkaktır. Bu tür gizli hesaplar ekseriyetle herhangi bir şekilde bir yarar sağlamaya yönelik hesaplar olmaktadır. Yer ve zamana göre değişen bu yarar sağlamaya yönelik hesaplar çok farklı olabilir. Hangi konuda olursa olsun, insanın gerçek yüzünü göstermediği bu sahtekârlık insanı insan olmaktan çıkarır. Çünkü her insanı, ancak sahip olduğu niteliklerle tanıyabiliriz. Çok yüzlü insan için ileri sürülecek bir nitelik olmadığı için, insan kategorisinde bir değerlendirme de yapmak mümkün olmayacaktır.

Hayattaki varoluş amacını menfaate tapmak olarak tespit eden kimseler için ahlaki ilkelerin herhangi bir önemi yoktur. Menfaate götüren bütün söz ve davranışlar mubahtır. Yeri geldiğinde bir iyilik meleği ve yeri geldiğinde ise bir kötülük şeytanı olunabilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Bu tür insanlar iyilik maskesiyle en yüksek düzeyde rant devşirdikleri için, genelde iyilik maskesini takarak yaşarlar.

İyilik maskesiyle sahtekârlık yapmak nasıl mümkün olmaktadır? Bunu iki aşamada değerlendirebiliriz. Birincisi sahtekârlığı yapan açısından, ikincisi sahtekârlığa maruz kalan açısından. İnsan öncelikle varoluş amacıyla ilgili yanlış bir tasavvura sahip oluyor. Allah ile ilgili mesafeli bir tavır içine giriyor. Evet, Allah vardır ama O’nun bu dünya ile ilgisinin olmadığını düşünüyor. Dünya hayatında itibarlı olmayı, dünyadakilere sahip olmak şeklinde kabul ediyor. Yani itibar tartılabilen, ölçülebilen ve sayılabilen bir nicelik olmuş oluyor. Bunu sözlü olarak böyle söylemese de yaşantı olarak böyle dile getiriyor. Bu şekildeki davranma biçimi hem Müslümanlarda hem de müslüman olmayanlarda görülebiliyor. İnsan kendisini bu şekildeki bir yaşantıya ikna ettikten sonra, adı ne olursa olsun aynı paydanın insanı oluyor. Bu vahim durum sahtekârlığa maruz kalan açısından da aynı sayılır. Eğer insan kullanılmaya elverişli değilse kim insanı kullanabilir? Malik bin Nebi’nin sömürgecilikle ilgili söylediğinden ilhamla, ahmaklık kötü bir şeydir ama ahmaklığa elverişli olmak daha da kötü bir şeydir. İnsan her gördüğü iyi görünümlü söz ve davranışa sorgulamadan teslim olursa, haliyle birileri de bu durumdan rant sağlayacaktır.

Her şeyden önce sorgulayan bir mantığa sahip olmak gerekir. İnsan ancak sorgulayarak anlamın kapısını açabilir; anlama varabilir, anlamla tanışabilir. Hayat yolculuğunda neyin ne olduğunu bilmeden alınacak yol, başkasının yük hamalı olmaktan öte bir paye kazandırmaz. Sorgulama yeteneğine sahip olmayan kimseler, ‘koyun kılığındaki kurtları’ ve ‘pirinçteki beyaz taşları’ fark edemez. Onun için sorgulama hayati öneme sahip bir niteliktir. Sorguladığı zaman insan sağlıklı bir yola düşebilir.

Ne yazık ki günümüzde Müslümanlar sorgulayan bir zihne sahip değiller. Sorgulayan bir zihne sahip olmadıkları için, lafız, şekil ve ritüel üçgeninde sürekli tatlı bir uyuşukluk halinde bulunmaktadır. Anlamdan arındırılmış söz, hakikatten uzaklaşmış göz ve sarhoş eden ritüel, sorumluluk bilincinin önünde birer barikat olarak durmaktadır. Kalplerin içine nüfuz ettiklerini söyleyen sahtekârların peşine koyun sürüsü gibi takılmak nasıl bir anlayışın sonucudur? İnsan, sırtına binilsin diye semer takarsa, binecek uyanık insanlar da olacaktır. Dediğim gibi önce insan onur ve haysiyetini korumak gerekir. Paraya para demeyen bir kimse fakirliğin faziletlerini dile getiriyorsa, bu işin içinde bir bit yeniğinin olduğunu insan nasıl fark etmez? “İyiliği kazanç kapısı haline getirme” diyor Rabbimiz! (Müddesir,74:6) Her türlü araçsallaştırmada olduğu gibi, iyiliğin araçsallaştırılmasında da büyük bir ahlaksızlık vardır. İyilik zaten doğası gereği yapana her durumda kazandırır. Ayrıca başkalarını sömürmek gayesiyle iyiliği kullanmak, hem iyiliğin doğasını bozar hem de gerçek anlamda insanın kaybetmesine sebep olur. Ahlaki erdemler rant devşirmek için değil, bizatihi insan olmak için vardırlar. İnsan, ancak ahlaki erdemlerin yapıcı, onarıcı ve iyileştirici işlevinin bilinciyle bu geçici dünya hayatında taş üstüne taş koyabilir. Aksi takdirde dünya, bugün bilfiil devam eden ve tarihte de sayısız örneklerine rastladığımız bir yıkım alanına dönüşecektir.

Mesele insanın bozulup bozulmaması meselesidir. Rabbimiz benliğimize hem iyiyi hem de kötüyü tanıyıp ona göre sorumlu veya sorumsuz davranma yeteneğini yerleştirmiştir (Şems, 91:8). Yani yol olarak insana iyilik ve kötülüğü açık seçik göstermiştir (Beled,90:10). İnsan artık sahip olduğu bütün imkanları kullanarak tercihini gerçekleştirmede serbesttir. İnsanlar yaptıkları tercihler sebebiyle sorumluluk sahibi olurlar. Alınan sorumluluktan pişmanlık duymamak için yapılan tercihlerin ne anlama geldiğini bilmesi gerekir. Bunun için ihtiyaç duyulan donanıma ziyadesiyle sahip bulunmaktadır. O sebeptendir ki insan yaptıklarının da yapmadıklarının da gerekçelerini bilmelidir. Bu böyle olduğu zaman, insan ne başkasını dolandırır ve ne de başkası tarafından dolandırılır.

Follow