Toplumların Kalkınmasında Veya Gerilemesinde Din Algısının Rolü

Yüce Allah, yeryüzünde insanlar için sayısız imkânlar yaratmış ve bunlardan kazanıp yararlanmalarını söylemiştir: “Yeryüzünü hizmetinize veren/musahhar eden odur. Üzerinde dolaşın ve verdiği rızıktan yiyin. Dirilip onun huzuruna geleceksiniz.” (Mülk 67/15) Kimileri akıl ve beden yeteneklerini daha çok kullanarak çalışıp doğrudan ya da dolaylı bir şekilde bu imkânlardan daha çok yararlanırken kimileri aklını kullanmadığından veya yeteneklerini geliştirmediğinden bu imkânlardan daha az yararlanmaktadır. Ayetlerde de bahsedildiği üzere (bkz. 6 En’âm/120; 10 Yunus/100) hayvanlar gibi pislik içinde, hatta manevi olarak onlardan da kötü (7 A’râf/179; 8 Enfal/23; 25 Furkan/44; 62 Cuma/5) duruma düşmektedirler. Bu yasa genel olup mümin veya kâfir, itaatkâr veya isyankâr ayrımı olmaksızın herkes için böyle işlemektedir. Onun için İslam’dan uzaklıkları ve Allah’a itaatsizlikleri her hâllerinden belli olduğu hâlde yine de Müslüman olduklarını söyleyen nice halklar bugün zillet/aşağılık, meskenet/zavallılık, atalet/tembellik, sefalet, yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlik, hukuksuzluk, totalitarizm, militarizm, despotizm, şövenizm ve kendi içinde çatışma hayatı yaşamakta; Allah’a itaatsizlikleri ve küfürde yarıştıkları açık olan nice halklar da (haçlı savaşları ve son iki yüz yılda yaptıkları işgaller, sömürüler ve köleleştirmeler bir yana) bugün maddi kalkınmanın, refahın, hürriyet ve demokrasinin, adalet ve eşitliğin, hukuk ve güvenliğin, bilim ve teknolojinin nimetlerinden yararlanmakta ve Müslüman insanları imrendirmekte, hürriyete ve ekonomik refaha ulaşmak için gelen milyonlarca mülteciye sığınak olmaktadırlar.

Ne Müslümanların geri kalmışlığı Müslümanlıkları sebebiyledir, ne de kâfirlerin ilerilikleri kâfirlikleri sebebiyledir. Bütün mesele bu yasalara uygun çalışıp çalışmamakta, gereğini yerine getirip getirmemektedir. Bu yüzden tarihin her devrinde Müslümanlardan geri kalanların gerilikleri, inandıkları vahyin çalışmayıp geri kalmalarını emretmesi sebebiyle olmadığı gibi Firavun zamanındaki Karun’dan, Hıristiyanlardan ve Yahudilerden, Marksistlere, Budistlere ve Şintoistlere kadar bütün kesimleriyle Müslüman olmayanlar da herhalde küfür ve inkârlarının çalışıp kalkınmayı ve üstün olmayı emrettiği için değil, aklını kullanıp Allah’ın sosyal yasalarının gereğini yerine getirerek çalıştıkları ve tabiattaki imkânlardan yararlandıkları için ilerlemiş ve yükselmişlerdir.

Sormak lazım; insanlar dinin öğretilerini yanlış anlar veya günün ihtiyaçlarını karşılamak için üretilmiş anlayışları gelenek adına dogmatikleştirerek geçmiş üzerinde donuklaşıp kalırsa bunda dinin ne suçu vardır? Din onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun,” dediği hâlde onlar, “Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeylere uyarız,” (Bakara 2/170) derlerse, gelenek adına geçmişi taklit etmeyi dinin kendisi olarak bellemiş ve yerinde saymışlarsa din ne yapsın? Merhum Mehmet Akif Ersoy bunu neredeyse yüzyıl önceden anlatmaya çalışarak şöyle diyordu:

“Çin’de Mançurya’da din bir görenek, başka değil

Müslüman unsuru gayet geri, gayet cahil

Acaba meyl-i teâlî (yükselme eğilimi) ne demek onlarca?

‘Böyle gördük dedemizden!’ sesi milyonlarca

Kafadan aynı tehevvürle bakarsın çıkıyor!

Arş-ı Âmâli (emellerin tahtını) bu ses tâ temelinden yıkıyor

Görenek hem yalnız Çin’de mi salgın? Nerde!

Hep musab, âlem-i islam o devasız derde

Getirin Mağrib-i Aksa (Fas)daki bir Müslümanı

Bir de Çin surunun altında uzanmış yatanı

Dinleyin her birinin ruhunu: mutlak gelecek

‘Böyle gördük dedemizden’ sesi titrek titrek

‘Böyle gördük dedemizden’ sözü dînen merdut

Acaba saha-i tatbikatı neden nâ mahdut

Çünkü biz bilmiyoruz dini, evet bilseydik

Çare yok, göstermezdik bu kadar sersemlik”[2].

Geçmişte “Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeylere uyarız,” diyen aynı toplumun, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği vahiy çağrısı ile hayat felsefesini değiştirerek İslam’ın öğretilerini doğru algılayıp uygulayınca dünya tarihinde büyük bir yükselme, kalkınma ve medeniyet örneği ortaya koyduğunu herkes bilmektedir. Herhâlde onlara bu bilinci, bu dinamizmi, bu çalışma ve yükselme şevkini aşılayan bir din, daha sonra kendilerine tembellik, gevşeklik, gerilik, bağnazlık, taklit ve zillet aşılayacak, yerinde saymalarını veya geri gitmelerini öğretecek değildir.

Bunu Hristiyanlık için de tersinden uygulayabilirsiniz. Kilisenin din anlayışı özgür düşünce ve bilimin önünde engeldi ve Avrupa’da insanlar derebeylik hayatı yaşıyordu. Ayak bağı olan kilisenin din anlayışı dışlanarak reform ve Rönesans hareketleriyle rasyonel ve bağımsız düşünme ortamı sağlanınca Batı pozitif bilimlerde ilerledi ve bugünkü seviyeye geldi. Elbette iki dini karşılaştırırken cahiliyye toplumundan örnek bir İslam toplumu çıkaran Allah’ın dini İslam ile, bilimin ve gelişmenin önünde ayak bağı olan kilisenin teokratik ve dogmatik uydurma dinini aynı kefeye koyuyor değiliz -zaten konumuz da iki dini karşılaştırmak değildir- çünkü bu işlerde dinin direkt kendisinden çok, insanların onu algılamaları, anlamaları ve uygulamaları rol oynamaktadır. Zira İslam’ı doğru anlayıp uygulayan ilk insanlar Müslüman olduğu gibi dini -Gazzali’de gördüğümüz şekilde- dünü ve bugünü bulandırarak ve kalkınmanın önünde ayak bağı yaparak anlayanlar da Müslüman’dır. Her iki kesimin elinde de Kur’an vardı. Ama ikisi arasındaki fark ortadadır. Kilisenin ayak bağı olduğu dönemlerdeki insanlar da Hristiyan idi, bugün maddi kalkınmayı gerçekleştirerek refah toplumu oluşturanlar insanlar da Hristiyan. Her ikisinin elinde de İncil vardı. Ama ikisi arasındaki fark ortadadır. “Bu dünyada kör olan, ahirette de kör ve daha şaşkın olur.” (İsra 17/72). Onun için kalkınmada ve ilerlemede geçerli yasa akletmek, okumak, öğrenmek, düşünmek, çalışmak, Allah’ın yarattığı imkânları olabildiğince kullanabilmek, başkalarıyla yarışmak ve yükselmektir. Çünkü İslam, Müslümanlara tembelliği ve geri kalmayı değil çalışmayı ve üstün olmayı farz kılmıştır. ”De ki çalışın, Allah, elçisi ve müminler yaptıklarınızı görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size, yaptıklarınızı bildirecektir.” (Tevbe 9/105) “Yalnız acil dünya hayatını isteyenlerden dilediğimiz kişilere istediğimiz kadar hemen veririz. (Bu hayatı ahiret hayatına tercih eden ve bunun için çalışanlardan çokları zengin olur ve umduğuna kavuşur). Sonra ona cehennemi hazırlarız, yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Ahireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmayı yapan kimselerin ise, işte onların çalışmaları teşekküre değer. (Bunlar dünya hayatında zengin olup maddi güce sahip oldukları gibi iman ve salih amelleriyle ahirette de kurtuluşa erer ve cennete kavuşurlar), Onların ve bunların her birine Rabbinin nimetinden ulaştırırız. Esasen Rabbinin nimeti kimseye yasaklanmış değildir.” (İsra 17/18-20) “İkindiye and olsun ki, insan kesinlikle zarardadır. Ancak inanıp yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (103 Asr Suresi)

İslam dünyasında ilmi, din ilmi/dünya ilmi diye ayıran ve dünya ilmine ancak ilmihal bilgilerine hizmet ettiği ölçüde değer vererek -farzı kifaye olarak görerek- yüzyıllardır Müslümanları pozitif bilimde geri bırakan anlayışın aksine Kur’an’daki “salih amel/yararlı iş”ten maksat, teşri edilen ibadetleri yerine getirmek olduğu gibi vahyin öğretilerine aykırı olmayan bütün güzel, gerekli ve yararlı işlerdir de. Yani beş vakit namazı kılmak salih amel olduğu gibi bağda, bahçede, tarlada, atölyede, laboratuvarda ve fabrikada çalışmak da salih ameldir. Salih ameli sadece teşri edilmiş ibadetlerle sınırlandırmak hayatı sekülerleştirmek, Hristiyanlaştırmak, yararlı ve güzel çalışmaları değersizleştirmek ve bunlar için çalışanların çalışmasının boşa gideceğini söylemek olur.

Hiçbir din veya inanç, mensuplarına aklı kullanmamayı, tembelliği, geri kalmayı, başka milletlere boyun eğmeyi, onlara muhtaç olmayı; yoksul ve sefil olarak, mağlup ve rezil olarak, ilkel ve ezilmiş olarak yaşamayı telkin etmez ve söylemez. Vahyin oluşturduğu dinlerin şu veya bu felsefeye evrilmesi mensuplarının elleriyle olmaktadır. Müslümanlar ilk yüzyıllarda bunun bilincinde olarak, vahyi anlayarak, akıllarını kullanarak çalıştılar. Gece gündüz mücadele ettiler, tehdit oluşturanlara veya saldıranlara karşı savaştılar ve yükselerek coğrafyalarında üstün ve egemen oldular. Ama değişik etkenlerle bu bilinci zamanla yitirdikleri için, sahip oldukları maddi refah ve iktidarla avunarak kabile, kavim ve iktidar savaşlarıyla birbirleriyle uğraşıp enerjilerini tüketerek doğru algıdan saptıkları için gevşediler (Enfal 8/46). Böylece üstünlüklerini yitirdiler, durakladılar, gerilediler ve yarışı kaybederek mağlup oldular. Sonunda bugün içinde bulundukları duruma düştüler. “Bakın, Allah size bir örnek veriyor. Bir zamanlar dünyada güven içinde yaşayan bir halk vardı. Bu halk alabildiğine bolluk ve refah içindeydi. Üstelik onlara kendi içlerinden bir peygamber de gelmişti. Ama onlar peygamberi yalanladılar ve Allah’ın bu nimetlerine nankörlükle karşılık verdiler. Allah da yaptıklarından dolayı onlara şiddetli bir kıtlık ve korku belasını tattırdı. Sonunda inkârcılık ve nankörlük edip dururken cezalarını buldular.” (Nahl 16/112-113) Bu gerçeği dinsizlik yobazlarına anlatmak zor olduğu kadar uydurulan dinin yobazlarına anlatmak da bir o kadar zordur. Çünkü dini ayak bağı ve ilerlemeye engel görenler, suçu toplumların din algısında ve yanlış uygulamasında görecekleri yerde insanlığın önünü aydınlatan, yol gösteren, elinden tutan, uyaran, öğreten, ölçü ve kriterler veren, aklın kullanılmasını isteyen, güzellikleri telkin eden ve çirkinliklerden sakındıran, iyilikler için mükafat ve kötülükler için ceza öngören dinin/vahyin kendisinde görerek yanlış yaptıkları gibi uydurulan dinin sapma, bid’at ve hurafelerine, çağ dışı kalmış yorumlarına toz kondurmayan din yobazları da yanlış yapmaktadırlar. Her şeyden önce her iki kesimin de dini/vahyi gönderenin Yüce Allah olduğunu ve Allah’ın insanları adam olmaktan alıkoyacak bir şey vahyetmesinin düşünülemeyeceğini anlamaları gerekir.

Onun için evrim yasasını Darwin’in evrim teorisi ile, evrim teorisini Ateizm ile özdeş zanneden birçok insan dine mesafe koymuştur. Birçoğu fen bilimleri tahsil etmiş ve entelektüel kapasitesi yüksek olan bu insanlar, positivist/materyalist evrimden vazgeçmek yerine dine mesafeli durmayı veya en azından “Din dediğin böyle bir şeydir,” diyerek lakayt ve ilgisiz kalmayı tercih etmişlerdir. İşin garibi, onlar kendilerinin İslam’a ilgisiz kaldıklarını vehmetse de gerçekte “uydurulmuş dine” mesafe koymaktadırlar. Onların mesafe koyduğu dine Allah da mesafe koymuştur, fakat onların bundan haberi yoktur. “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine gelin, Peygamberin öğrettiğine gelin’ denildiğinde, ‘Hayır, babalarımızdan öğrendiklerimiz bize yeter, biz onlara uyarız’ derler. Deki, ‘Ya babaları gerçekleri bilmiyor ve doğru yolu tanımıyorsa? Yine de onlara mı uyacaklar?” (Maide 5/103). Onun için suç indirilen dinin kendisinde değil aklını kullanıp onu doğru algılamayan, yaşamayan ve uygulamayan insanlardadır. Suç; dini saptırarak, bid’at ve hurafelerle bulandırarak, bireyleri uyuşturan bir afyona dönüştüren toplumda ve onları yetersizlikleriyle yönlendiren hocalardadır. Aksini iddia etmek dine, dolayısıyla Allah’a iftira etmek olur. Gerçeğe karşı vicdansızlık ve adaletsizlik olur.

Din yobazlarının akıl ve mantık dışı zihniyetleriyle dini nasıl gülünç duruma düşürdüklerini göstermek açısından bir örnek vermek istiyoruz: “Sultan 3. Selim zamanında Valide Kethüdası Yusuf Ağa, Sadullah Ağa namında birisine müracaat eder. Belli bir miktar para karşılığında ömrünün yedi senesini satın almak ister. Sadullah Ağa razı olur. Galata Kadısı Şeytan Emin Efendi’ye müracaat ederler. Kadı efendi şahitleri çağırır. Şahitler, dilekçelerinde ‘şeriata uygun’ birtakım deliller de sunarlar. Hocaların zihniyetini tamamen ortaya koyan bu dilekçede, ‘Saadetli, lütufkar Yusuf ağa, merhum İsmail ağa hazretlerinin yalısında toplanan şeriat meclisinde iki taraf arasında kabul edilip imzalanmış, Ahmed oğlu, nurlu, Hacı Sadullah Ağa iş bu sözü edilen kitapta/yazıda ismi geçen hazretin huzurunda kendi isteği ve rızasıyla sözle ve yazıyla kabul ederek ruhlarının dirileceğini kabul, Allah’ın takdiriyle ecelim geldiğinde bütün ömrümün yedi senesini sözü geçen Yusuf Ağa hazretlerine bağışlayıp ve…’ denildikten sonra bağışlamanın dinen geçerli olduğu yazıyordu.”

Herhalde ilk İslam toplumuna çalışma, mücadele etme ve yükselme bilincini/dinamizmini aşılayan bir din, hurafelere boğmayı ve gülünç duruma düşmeyi söyleyecek değildi. Evet, bu din insanlara rahmet ve hidayet götürmekle uğraşmak yerine soyculuk, kabilecilik, iktidar, mezhep ve bölge savaşlarıyla birbirlerinin kanını dökmeyi, boynunu vurmayı, Müslümanlara karşı kafir düşmanlarla işbirliği yapmayı, ölmeyecekmiş gibi zevk ve eğlence hayatı yaşamayı, tembellik ve gevşeklik göstermeyi, taklidi din edinmeyi, din anlayışını başka inanç ve kültürlerle bulandırarak yanlış anlamayı ve yanlış uygulamayı, rakip toplumlarla yarışı bırakmayı, onların taklitçisi ve dilencisi olmayı, dolayısıyla gerileyip yenilmeyi ve düşman karşısında hezimet ve zillet yaşamayı telkin edecek değildi! “Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların yanında yer almakla yücelik ve şeref sahibi olacaklarını mı sanıyorlar? Şüphesiz yücelik ve şeref tamamıyla Allah’ındır” (Nisâ 4/139). “İzzet/yücelik ve şeref Allah’ın, Resulü’nün ve müminlerindir.” (Munafikun 63/8) Evet, bunu öğreten bir din, öğretilerine aykırı olarak başkalarını taklit etmeyi veya onlardan dilencilik yapmayı elbette tavsiye edecek değildi! Müslümanlara bir kimlik kazandıran, kendilerini insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet yapan (Âli İmran 3/110) bir din; inançtan düşünceye, giyim kuşamdan sanata, eğitim-öğretimden sosyal ilişkilere, ahlaktan dünya görüşüne, siyasal ve hukuksal sisteme kadar Allah’ın yolundan gitmeyenleri taklit etmeyi öğretmiyordu.

Demir ve beton çağında İslam coğrafyasının birçok bölgesinde karda yağmurda damı akan, depremlerde insan ve hayvanların üzerine çöken en ilkel toprak/kerpiç evlerde oturmayı, evinde banyo ve tuvalet yapmamayı, şehirler arasında asfalt yollarda otomobillerle ulaşım yapmak yerine eşek sırtında çamurlu, taşlı, karlı yollarda ulaşım yapmayı, İslam coğrafyasının birçok yerinde ve daha düne kadar ülkemizde yüzde seksen/doksanlara varan oranlarda kızları ve kadınları okutmamayı, her türlü hastalıkla boğuşmayı, gözün alabildiği vadi ve ovalarda gerek yerin altında gerekse üstünde sular başıboş akıp gittiği hâlde gölgesinde oturacak ve meyvesinden yiyecek ağaç dikmemeyi, üzerine giyecek doğru dürüst bir elbise bulamamayı, hastasını muayene edecek bir doktor ve kullanacak bir ilaç bulamamayı Müslümanlara İslam mı söyledi? Toplumun küçük bir azınlığı bolluk ve refah içinde yaşarken çok büyük kesiminin karnını doyuracak yiyecek bulamamasını, tarım alanında akıllara durgunluk veren ilerlemelere karşın hâlâ öküz veya eşekle çift sürerek geçimini sağlamasını, birçok yerde gecekondularda ve izbelerde ilkel kabile toplumu gibi yaşamalarını Müslümanlara İslam mı söyledi? Sondajla su çıkarılmadığı veya başka yerden borularla su getirilmediği için kazmalarla açılmış bir kuyudan birkaç köye eşeklerle su taşıyarak içme suyundan yemek yapmaya, banyo yapmaktan çamaşır yıkamaya kadar her türlü ihtiyacın giderilmeye çalışılmasını Müslümanlara İslam mı söyledi? Aynı anda köpeklerin, eşeklerin, ineklerin ve sineklerin içine dalıp içtiği birikmiş yağmur suyundan her türlü temizlik ihtiyaçlarında kullanmak için su almalarını ve bunu genellikle mazlum kadınlara taşıtarak sefalet içinde yaşamaya devam etmelerini Müslümanlara İslam mı söyledi? Bayındırlığın ve gökdelenlerin yarıştığı, sağlıklı ve güvenilir binalar yapılan bir dünyada İslam âleminin birçok yerinde Müslümanların hâlâ göçebe olarak çadırlarda veya mağaralarda barınmalarını[3], “Babalarımızdan böyle gördük,” diyerek elektrik, ulaşım, sağlık ve eğitim-öğretim imkânlarından yoksun ilkel ortamlarda yaşamayı kader olarak bellemelerini Müslümanlara İslam mı söyledi? Kırsal kesimlerde tuvalet veya kanalizasyon bulunmadığından ortalığa yayılan pislikler üzerinde yoğunlaşan kara sinek ve sivri sinek ordularının etrafa yaydığı mikrop ve hastalıklar içinde yaşamayı Müslümanlara İslam mı öğretti?[4]

İslam âleminin tarihi kentlerinden Kahire’deki bin yıllık Ezher Üniversitesi rektörlük binasının ve Ezher Camisi duvarının dibinde kurulan semt pazarının oluşturduğu pisliği ve sinek ordularını, İslam ülkelerinden gelen öğrencilerin barındığı odaların  pireden tahtakurusuna kadar haşaratla dolu olduğunu ve oralarda barınmanın nasıl bir cesaret gerektirdiğini, yine aynı üniversite camisinin ve rektörlüğünün tam karşısında bulunan el-Hüseyin Camisi’nin avlusunda ve etrafındaki kaldırımlarda mevsimlik panayırlarda cahil, görgüsüz, İslam ahlakı ve temizliğinden nasipsiz taşralı yığınların müptezel bir şekilde yatıp kalktığını, etrafı kirlettiğini, ortalıkta pislediğini, kara sineklerin ve sivri sineklerin her yeri kapladığını görenler bilirler. 1979 yılında sekiz ay kaldığım Kahire’de bizzat kendim gördüm. Mısru’l-Kadîme dedikleri eski Kahire semtinin, gece gündüz insanların uğradığı ve çocukların oynadığı açık birer çöplük olduğunu yine görenler bilirler. 1952 tarihinde başlayan ve emperyalizmin sütü ile beslenerek 2015 yılında hâlâ devam eden Nasır-Sedat, Mübarek-Sisi cunta yönetimleri bu çöplükleri kaldırmak ve bu çirkin manzaralara son vermek yerine İhvan Müslümanlarını toplumdan temizlemeye çalışmayı İslam’dan mı öğrendiler? Aynı şekilde yoksul ve yeterli geliri olmayan binlerce ailenin barınacak evi olmadığından bu üniversitenin biraz ötesinde bulunan büyük mezarlıktaki kümbet ve türbelerde barındığını, her türlü eğitim, öğretim, çalışma ve kazanma imkânlarından yoksun, üstü başı perişan hâlde yaşadığını da görenler bilirler. Yine binlerce insanın o günkü fiyatı iki kuruş olan ve kepekli kara undan yapılan “ayş” dedikleri halk ekmeğine beş kuruşluk fûl (eşek baklası) yemeğini veya bir demet turp yaprağını katık yaparak yaşadığını, yüzlercesinin kaldırımlarda gecelediğini de görenler bilirler. Acaba bin yıllık geçmişi olan ve İslam ilimlerinin okutulduğu bir üniversitenin yanı başında bu kadar sefaletin ve ilkelliğin bulunmasını, İslamî bir toplum ve yönetim kurdurmamak üzere sözleşmiş, ortak paydaları İslam düşmanlığı olan Faruklara, Nasırlara, Sedatlara, Mübareklere, Sisilere, Müslüman geçinen yandaşlarına ve başkanlıklarını kutlayanlara İslam mı öğretiyordu?

Bu manzaranın örneklerini İslam âleminin birçok yerinde görmek mümkündür. Pakistan’ın Peşaver kentinde, kent merkezindeki halka açık tuvaletlere kapı yapmayıp kişilerin gelen geçene açık şekilde tuvaletlerini yapmasını, su bulunduğu hâlde her tuvalette bir kova taş bulundurarak sünnet işlemek (!) adına taşla taharet almalarını İslam mı öğretiyordu? Yüce Allah, sabah namazından önce, dinlenme uykusuna yatılan öğleden sonra ve yatsı namazından sonra büyüklerin ve küçüklerin izin almadan kişilerin yatak odalarına girmesini yasaklayadursun (Nur 24/58), çoğu bölgelerde imkânsızlıktan veya gerilikten evli-bekar sekiz-on nüfuslu aile fertlerinin -ve bazen misafirin- bir-iki göz evde yatıp kalkmasını İslam mı öğretiyordu?

Depremlerin sık sık olduğu adalar ülkesi Japonya gibi ülkeler neredeyse 10 şiddetinde depremlerde bile yıkılmayacak dayanıklı evler yaparken 6 şiddetindeki depremde bile yığınla insanın ve hayvanın telef olduğu[5] taş ve çamurdan yığma ilkel evlerde barınmayı İslam mı istiyordu? Kadın-erkek milyonlarca işsiz, aşsız, ilaçsız, sosyal güvencesiz, eğitimsiz, perişan ve sefil insanların yaşadığı bu coğrafyalarda sömürücü, mutlu ve çoğu zaman putlu bir azınlığın halkın damarlarındaki kanı emerek yer altı ve yer üstü servetlerini sömürmesini ve 28 Şubat sürecinde gördüğümüz gibi dönüp bunu halkın değerlerine karşı silah olarak kullanmasını, insanların da bunu bir masal gibi dinlemesini veya seyretmesini İslam mı söyledi?

Kutsal soylar, ocaklar, seyyitler, şeyhler üretmeyi ve onlara yaşarken ve öldükten sonra ayrıcalıklar tanımayı, onları doğuştan kutsal ve üstün saymayı, ilhamını gökten indiği iddia edilen şeylerden değil bilimden ve hayatın gerçeklerinden aldığını söyleyen pozitivistlere paralel olarak ilhamını vahiyden değil taştan topraktan, çürümüş kemiklerden ve tunç/demir heykellerden almayı, belli bir soydan gelenlerin  yönetimi babadan oğula geçen saltanata dönüştürerek Müslüman halkları birbirine kırdırıp iktidar savaşları yapmasını, halkın canlarını ve kaynaklarını başka bir Müslüman milletle savaşarak heder etmeyi, saraylarda dünya cenneti hayatını yaşarken halkı bir ekmeğe veya bir mesleğe muhtaç bırakmayı İslam mı söyledi? Büyük halk kitleleri ekmeğe muhtaç iken geleneklere bağlı bilinen abdestli kapitalistlere eşleri, prens ve prensesleriyle turistik otellerin kral dairelerinde tatil veya balayı yapmasını[6], sefalet, yoksulluk ve çaresizlik içinde kıvranan insanların bakışları arasında düğünler yapmasını, keselerle ulufe dağıtmasını, yakınlarını, akrabalarını ve dostlarını ihya etmesini[7] İslam mı söyledi?

Üretim yapmak, tarım veya hayvan çiftliği kurmak adı altında fakir fukaranın parası olan kamu servetinden aldığı kredilerle beyaz kadın ticareti yapmayı yahut kumar masalarında keyif çatmayı, mafya çeteleri kurup uyuşturucu veya insan ticareti yapmayı, sonra da “Ekinler kurudu, inekler/tavuklar öldü, fabrika yandı,” yalanları ile aldığı kamu parasının üstüne yatan sahtekâr vurguncu hırsızlar üretmeyi İslam mı öğretti? Müslümanların milyarlarca dolarını[8] emperyalizmin bankalarında veya Müslüman halkları vuracak ve topraklarını işgal edip evlerini başlarına yıkacak silahları yapan Yahudilerin silah fabrikalarında nemalandırmayı İslam mı söyledi?

 

İslam, “İnsanın eline ancak çalıştığı geçer.” (Necm 53/39) dediği hâlde, sözde aydın ve cahilleriyle toplumun büyük bir kesiminin çalışmak yerine gavs ve erenlerden, yatır ve türbelerden, cin ve şeytanlardan, medyum ve büyücülerden, burç ve gezegenlerden, ölülerden ve ruhlardan medet ummasını; gece gündüz okumak ve öğrenmek yerine üniversite sınavında kazanmak için kurşun kalemlerini “babaların” mezar taşlarına sürterek başarı dilemesini, kazandığı takdirde onlara kurbanlar kesmeyi adamasını veya sadakalar dağıtmasını İslam mı öğretti? Bazı kadınların “bir göbek, bir bebek” diyerek yatırın etrafında göbek atmasını, ermişlik edebiyatıyla 1400 sene önce vefat etmiş Hz. Peygamber ile yüz yüze veya ruhuyla görüşüp konuşmasını İslam mı öğretti?

Cahil Müslümanından modernist sekülerine kadar çoğu insanın, başına bir musibet geldiğinde veya sıkıştığında türbelere koştuğunu ve ancak Allah’tan istenebilecek şeyleri ölülerden istediğini hepimiz biliyoruz. Halk kültürü bağlamında, ölülerden yardım isteme anlayışının okumuş/okumamış herkesi kucaklayan bir cehalet olduğunu biliyoruz. Anıtkabir ile ilgili, halkın Zuhurat Baba türbesindeki tutumundan hiç de farklı olmayan, siyasi söylemlerle aklileştirilen tutumların sergilendiğini gösteren bir haber şöyledir: “Anıtkabir’e şikâyete gitti… Anıtkabir’e çıkan Danıştay Başkanı Mustafa Birden önderliğindeki Danıştay mensupları, yargıdaki yeni yapılanmayı Atatürk’e şikâyet etti.” (Bkz. Yeniçağ, 25 Şubat 2011)[9]

Sözde Müslümanların, kendi coğrafyalarındaki yeraltı ve yer üstü zenginliklerini kullanarak basit çıkar anlaşmalarıyla, emperyalistlerle iş birliği yapmalarını İslam mı söyledi? Mesela, Afganistan’da, Irak’ta, Çeçenistan’da, Suriye’de, Mısır’da, Libya’da, Yemen’de Müslüman halktan bir kesimi vurması için başka bir kesimin bencil çıkarları ve İslam’a aykırı amaçları adına emperyalizmle iş birliği yapmasını, kara, hava ve denizlerini kullanarak diğer Müslümanları öldürmesine yardım etmesini İslam mı öğretti?

Emperyalizmin işgal ettiği, kadın/erkek/çocuk demeden insanları öldürüldüğü, halkın aç ve sefil bırakıldığı, her tarafın yıkılıp yakıldığı İslam coğrafyasının birçok yerinde; aynı dinden insanların kabilelere/mezheplere bölünerek birbirlerini düşman bellemerini ve birbirleri ile savaşmalarını İslam mı öğretti? Yüzyılların ürünü olarak ortaya çıkan geri kalmışlığın, kimliksizlik ve niteliksizliğin, öteden beri uygulanan pozitivist, kapitalist, seküler, laik eğitim felsefesiyle eğitilmişlerin çoğunun uyuşturucu ve alkol kurbanı olmasının, hayat ve ahiret bilincinden yoksun bir şekilde hedonizme ve nihilizme kurban gidilmesinin, doğu ile batı arasında bocalamanın, Batılıların katarında bir vagon olmak için can atmanın ve sözde aydınlanma ile hayvanlar kadar özgürce zina etmeyi[10] isteyecek kadar aşağılara düşmenin sorumlusu İslam mıdır?

Bu saydıklarımız, Müslüman toplumların içinde bulunduğu ve İslam için yüz karası sayılan olumsuzluklardan yalnızca birkaçıdır. Çoğu haksız olarak kendini İslam’a nispet eden ama İslam’a uzaklığı yakınlığından çok daha fazla olan bu toplulukların, İslam’a zararları saymakla bitmez. Putperest ve ilkel bir cahiliye toplumundan; imparatorluklara meydan okuyan ve onları tarihe gömen, insanlığa örnek bir toplum ve medeniyet çıkaran İslam, şüphesiz bütün bunlardan münezzehtir. Ama gel gör ki en kaliteli, en sağlam, en güzel, en yararlı ve en gerekli malın pazarlamacısının kötü pazarlama yöntemi ile insanları ürkütüp malını satamaması gibi Müslümanlar da İslam’ı dünya kamuoyunda kötü duruma düşürmüş ve düşürmeye devam etmektedirler.

Ne yazık ki İslam’a mensup halkların bu gerilik ve bozukluklarının, bu sefalet ve perişanlıklarının, bu sapma ve kötülüklerinin, bu zillet ve güçsüzlüklerinin faturası; Allah’ın nur, hidayet, rahmet, hürriyet, eşitlik, adalet, şeref ve izzet sahibi olan dinine/kitabına çıkarılmaktadır. Müslümanların içine düştüğü bu zayıflığın; bilimsel, kültürel, ekonomik, sosyal, askeri, siyasi ve teknik alanda içinde bulunulan bu geriliğin sebebi olarak İslam gösterilmektedir. Müslüman halklar; İslam’ın mensuplarını geri bıraktığı, dogmalarıyla onlara ayak bağı olduğu, kafalarını örümcekleştirdiği, onları çağın ve ilerlemenin gerisinde bıraktığı propagandaları ile laik/seküler yönetimlere yönelmeye zorlanmaktadır. İçerdiği öğretiler ve hükümlerle tarihin en parlak medeniyetlerinden birinin kurulmasına rehberlik eden Kur’an, asırlar sonra insanların ilerlemesine ve kalkınmasına elverişli olmadığı iddia edilerek ötekileştirilmekte veya dışlanmaktadır. Allah’a imanı ve teslimiyeti olmayan çıkarcı ve münafık kesimler, Müslümanların içinde bulunduğu bu geri kalmışlığı somut delil olarak kullanmakta ve anti-İslam propagandasına malzeme yapmaktadırlar. Pozitivizme iman etmiş İslam sevmez çevreler ve misyonerler, Batı’nın kilise öğretilerini saf dışı ettiği için ilerlediği ve kalkındığı hâlde Müslümanların Kur’an hukukunu, kadın örtüsünü ve camiyi saf dışı etmedikleri için ilerleyip kalkınamadıklarını propaganda etmektedir. Batı’nın, toprak ağaları ve kapitalist zenginlerle işbirliği yapan dogmatik, hür düşünceye/vicdanlara/bilime tahakküm ederek gelişmenin önünde set çeken kiliseyi saf dışı ettiği için ilerlediği ne kadar doğru ise Müslümanların da şeklin dışında Kur’an’ı ve ismin dışında Peygamberi hayatlarını şekillendiren ve yönlendiren olmaktan çıkararak hevesleri ve bağnazlıklarıyla, hurafe ve bid’atlarıyla, cehalet ve taklitçilikleriyle uydurdukları bir dine İslam diye sarıldıkları için geri kaldıkları o kadar doğrudur. Tarih ve gerçekler, her iki din ve her iki halk arasında ters bir orantının olduğunun tanığıdır. Onun için her iki dini veya indirilen din ile uydurulan dini aynı kefeye koyarak ilerlemek, kalkınmak için İslam’ın da saf dışı edilmesi gerektiğini düşünmek cahilliktir. Sapla samanı karıştırmaktan başka bir şey değildir.

Bundan kurtulmak için çırpınan aydınlardan kimileri, Kur’an ve onun uygulaması olan sünnete dönüşü gerçekleştirmek için İslami duruşlarını sürdürüp cahiliye mantığı ile uzlaşmayı reddederken yenilgi psikolojisi içinde yaşayan mazeret arayıcıları (apologist) ise İslam öğretileri adına modern cahiliye mensuplarını hoşnut etmek için cahiliye mantığıyla uzlaşarak sürekli İslam dini kesesinden harcama yapma yoluna gitmektedirler. Bu yenilgi psikolojisinin dışavurumunun örneklerinden biri olarak İslami geleneklere bağlı ulusal bir gazetenin hoşgörü ve barış adına attığı “İslam Demokrasiyle Bağdaşır”[11] manşetini gösterebiliriz. İnsan sormadan edemiyor: Acaba neden demokrasi İslam’la bağdaştırılmıyor da İslam demokrasi ile bağdaştırılıyor? İkisi arasında bağdaşan ve bağdaşmayan yönler olabilir ama neden demokrasi baz alınıyor ve İslam onunla törpülenerek terbiye ediliyor?

Bu hezimet psikolojisi karşısında insan yine sormadan edemiyor: Mademki İslam demokrasi ile bağdaşıyordu, neden Allah tarih boyunca İslam yerine insanlara demokrasiyi indirmedi de derede başını taştan taşa vurarak akan su misali insanlık demokrasiyi buluncaya kadar bocaladı durdu? Yoksa Allah demokrasi yerine İslam’ı indirerek insanlara bunca zaman acımasızlık mı yaptı? Benimseyip inandıkları için Müslümanların geri kalmasına çanak mı tuttu? Yahut İslam’ın demokrasi ile bağdaştığını sonradan mı keşfedecekti? Oysa şu veya bu yönden benzerlikler olsa da İslam’ı demokrasi ile özdeşleştirmenin ne kadar yanlış olduğu bilinmektedir.[12]

Şüphesiz hiçbir Müslüman, hangi din ve inançtan olursa olsun, insanlar arasında barışa ve hoşgörüye karşı değildir. Aksine buna çağırır ve bunun gerçekleşmesinden büyük mutluluk duyar. Çünkü İslam’ın kendi adı barış ve esenliktir, hoşgörüdür. Farklı din ve inancından dolayı kimseye baskı uygulamadığı gibi, kendileriyle savaş hâlinde olan düşmana karşı bile “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah’a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir.” (8 Enfal/61) der. Allah, İslam’ın başka şeylerle bağdaştırılarak terbiye edilmesini kesinlikle kabul etmez. Doğru inanan ve İslam’ı bilen müminler de bunu kabul etmezler. Çünkü bunun cezası dünyada zillet ve perişanlık, ahirette hüsran ve rezilliktir. Onun için Yüce Allah, “...Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmettiler.” (Âli İmran 3/117; Ankebût 29/40), “...Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler.” (Nahl 16/118) buyurarak Allah’ın kimseye haksızlık yapmadığını, insanların vahyin aydınlık yolundan saparak ve kuralları çiğneyerek kendi kendilerine/birbirlerine zulmettiklerini belirtir. Onun için şöyle buyuruyor: “Firavun taifesi ve onlardan öncekiler gibi Allah’ın ayetlerini yalanladılar da Allah onları suçları sebebiyle yok etti. Allah kuvvetlidir, cezalandırması şiddetlidir. Çünkü bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işiten ve bilendir. Firavun taifesinin ve onlardan öncekilerin yaptığı gibi Rablerinin ayetlerini yalanladılar da onları günahlarından ötürü yok ettik. Firavun taifesini suda boğduk, hepsi zalimdiler. Allah katında yeryüzünde yaşayanların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Onlar inanmıyorlar.” (Enfal 8/52-55), “Müşrikler diyarlarda gezip dolaşarak kendilerinden önceki kafir halkların sonunun nasıl olduğuna bakıp ibret almazlar mı? Helak olup giden o halklar hem onlardan daha güçlüydüler hem yaşadıkları topraklarda daha derin izler bırakmışlardı. Ama işledikleri suçlar nedeniyle Allah onları cezalandırdı ve kendilerini Allah’ın azabına karşı koruyacak kimse de olmadı. Çünkü onlar kendilerine apaçık ayetler/mucizeler getiren Peygamberleri yalanladılar. Bu yüzden Allah onları cezalandırdı. Allah çok güçlüdür, azabı da çok çetindir.” (Mümin 40/21-22).

Onun için bütün mesele kulların kulluklarını bilmeleri, Allah’a muhtaç olduklarını anlamaları ve Kur’an’ın öğretilerine göre kendilerini düzelterek dini doğru algılamalarıdır. “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dilerse artık onun önüne de geçilmez. Onlar için Allah’tan başka koruyucu da bulunmaz.” (Ra’d 13/11) “Kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah bir topluma verdiği bir nimeti değiştirmez.” (8 Enfal 8/53) Bunu görmek için örnek olarak Osmanlı padişahlarından Sultan Üçüncü Murad (1574-1595) ve Sultan Üçüncü Selim (1789-1807) arasındaki yaklaşık 233 senelik döneme ait olaylarda, değişik makam ve mevkilerdeki din adamlarının oynadığı olumsuz role bakmak yeterlidir. “Ulemanın cehaleti geçmişe örnek olacak derecedeydi. Hem Arap kültürünü bilmezler hem de milletin Batı kültürü ile aydınlanmasına razı olmazlardı. Son asırlarda Türk milletinin cehaletinin, idrakindeki darlığın, sosyal hayatındaki sefaletin tek sebebi hocalardı. Hocaların cehaleti bu millet için bulaşıcı bir hastalık gibiydi. Bu hastalığın kesinlikle tedavi edilmesi lazımdı. Zihniyetleri ise sonsuza kadar ‘alay konusu’ olacak bir derecedeydi.”[13]

 

 

[1] Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Necmettin Erbakan Üniversitesi, Temel İslami Bilimler.

[2]Mehmet Akif Ersoy, Safahat, 169, İnkılap ve Aka, İstanbul 1974.

[3]Suudi Arabistan’da uzun zaman kalan ve oranın durumunu yakından bilen bir arkadaşın anlattığına göre hâlâ orada büyük topluluklar çadırlarda bedevi bir hayat sürmekte ve devletin yerleşik hayata geçirip kalkındırmak için her türlü mali destek vereceğini söylemesine rağmen onlar bunu reddederek çadırlarda çöl hayatı yaşamayı tercih etmektedirler. Kendi coğrafyamızda ve İslam âleminin birçok yerinde toplulukların çadırlarda veya mağaralarda yaşamaya devam ettiği bilinmektedir.

[4]Bunu görmek için bir örnek olarak bkz. Ali el-Cârım-Mustafa Emin, en-Nahvu’l-Vadıh, Lise I/114, Mısır, Daru’l-Maarif, 1965.

[5]Birkaç sene önce yaklaşık birkaç ay içinde Türkiye (Bingöl), Cezayir ve Japonya’da üç deprem oldu. Türkiye’de ve Cezayir’de 6,4 şiddetinde meydana gelen depremlerde Türkiye’de binlerce ev yıkıldı, 177 insan öldü, yedi bin kişi yaralandı ve binlerce hayvan telef oldu. Cezayir’de de binlerce ev yıkıldı, 2200’den fazla insan öldü, on binden fazla kişi yaralandı. Ama Japonya’da 7 şiddetinde meydana gelen depremde marketlerin yahut atölyelerin raflarında bulunan eşyanın yere düşmesi ve birkaç kişinin hafif yaralanması dışında kimse ne öldü ne binalar yıkıldı ne de insanlar günlerce enkaz altında kaldı. Bunun örnekleri çoktur.

[6]2015 yılı yaz aylarından birinde Suud kralı Selman’ın bin kişi ile Fransa’da tatil için bir sahili üç haftalığına kapattığı ve bunun dünyada ve Fransa’da büyük yankı uyandırdığı ve eleştirildiği bilinmektedir.

[7]Hz. Osman hilafetinin ikinci yarısında Emevilerin haksız uygulamalarını görmek için “İslam’ı Okumaya ve Öğrenmeye Nereden Başlamalı?” kitabımızda yaptığımız bir alıntıya bakınız.

[8]Yeni Şafak Gazetesinin 15.06.2002 tarihli sayısında sekiz yüz milyar dolarlık Arap sermayesinin Batı’dan kaçmak istediği haberi yer alıyordu.

[9]Celalelettin Vatandaş, Cahiliyeden İslam Toplumuna Sahabe Nesli, 45-47, Fecr Yayınları, Ankara 2015. (Sempozyum tebliğ ve müzakereleri için 1 Kasım 2014) Kabir kültünün cahilinden modern insana kadar insanları nasıl etkilediğini ve yönlendirdiğini görmek için Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a ve Genel Kurmay Başkanı’na kadar yöneticilerin ve üst bürokratların Necla Çarpan’ı el üstünde tuttuğu ve Atatürk için yazdığı “Mesaj Veriyor-Öte Âlemden Atatürk Sesleniyor” kitabını resmî kurumlara tavsiye ettiği ve personele aldırdığına ilişkin verilen yere (s.47) bakabilirler.

[10]Haramlarda hayvanlar kadar özgürlük isteyen zihniyet için bkz.: Güneri Civaoğlu, Milliyet, 2 Eylül 2004.

[11]Bkz.: Abant, Washington’da Toplandı, Zaman, 20 Nisan 2004. Katılımcılar ve İslam’ı demokrasi ile uzlaştıran konuşmalar için bkz.: www.zaman.com.tr › HABERLER ›

[12]İslam ve Demokrasi konusunda bilgi için bkz.: Hayrettin Karaman, İslam, Demokrasi ve Medine Vesikası, Yeni Şafak, 29 Mayıs 2014.

[13]Ahmet Refik Altınay, Osmanlı’da Hoca Nüfuzu, 107-108, Maviçatı Yayınları, İstanbul 2017. Yazıda söylediklerimizin doğruluğunu görmek için adı geçen kitaba bakılabilir.

İBRAHİM SARMIŞ - ibrahimsarmis@yahoo.com.tr

Follow