Tüketimde Eşitsizlik ve Yeni Yoksullar
Dilara ÖZTEKİN
Modernliğin kendine has kitlesel üretim şekli ile birlikte tüketim önemli derecede ivme kazanmış, hatta üretimin önüne geçmiştir. Toplumsal ilişkilere yeni biçimler kazandıran ve onu tayin eden tüketim anlayışı bu şekilde yeni bir boyut kazanmıştır. Bu noktada, bahse konu olan bu yeni tüketim anlayışının beraberinde yeni eşitsizlikleri nasıl meydana getirdiği Neo-liberal politikaların etkisiyle açıklanabilir. Nitekim “yeni yoksulluk” kavramını da bu bağlamda değerlendirmek yerinde olacaktır.
Fordizm ile başlayan erken modern dönemde tüketim, seri üretimin bir sonucu ve ona bağımlıyken; geç modern dönem olarak nitelenen post-fordist dönemde tüketim başat bir rol oynamaktadır. Fordist seri üretim, kitlesel tüketimin yanında yeni tüketici grupların ortaya çıkmasına neden olurken; post-fordist üretim, zevkleri ve ihtiyaçları çoğullaştırarak tüketimi yaygınlaştırmıştır (Karakaş, 2006). Böylelikle tüketim ideolojik bir boyuta taşınmıştır. “Tüketimi mümkün olan en geniş alana yaymayı ve tüketim standartlarını yükseltmeyi hedefleyen Neo-liberal tüketim ideolojisi, yeni bir tüketim mantığı oluştururken, yeni eşitsizliklerin de ortaya çıkmasına yol açmaktadır” (Karakaş, 2006).
Tüketim merkezli ortaya çıkan bu yeni eşitsizliklerin bir sonucu olarak “yeni yoksulluk” kavramı kullanılmaktadır. Bu noktada tüketimin yarattığı “kimlik değeri” var olan eşitsizliklerin yeniden üretimi için başat bir rol oynar. Post-modern çağda tüketim, bireysel kimliklerin toplumsallaştırılmış bir boyutudur. Bireye tanımlanan post-modern kimlik, tükettiklerinin bir toplamından oluşur. Çünkü tüketilen ürün ve hizmetler, sosyal görüntünün, yaşam biçiminin ve sosyal grupların oluşmasında önemli bir role sahiptir (Karakaş, 2006). Dolayısıyla bireysel eylemin bir sonucu olarak görülen tüketimin toplumsal boyutu bu noktada belirginleşir. Ait olunan toplumsal gurupların genellikle giyim, kuşam ve davranış standartları vardır. Bu standartların bireyin eyleminde bir karşılığının olması, guruba aidiyetliğe işaret eder. Böylelikle guruba aidiyetliğin bir göstergesi olarak gerçekleştiren sembolik tüketimler, bireyin eyleminde somutlaştığında ona bir kimlik tayin ederek toplumsal bir boyut kazanır.
Bauman (Bauman, 1992) da, tüketim tarzlarıyla kimlik arasındaki bu ilişkinin post-modern tüketim kültürü zemininde oluştuğunu ifade eder. Modernliğin tekilliğine zıt olan post-modern tüketim tarzı kimlikleri çoğullaştırır, farklılığı ön plana çıkarır. Bizi ötekinden ayıran kimlikler arasındaki bu farklılık eşitsizliğin de temel kaynaklarından biri olarak görülmektedir (Warde, 1994: 60-62). Bu noktada topluluk içinde birey olarak standartlar ölçüsünde tüketim gerçekleştiremeyenler “yeni yoksullar” (Cheal, 1996), (Bauman, Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar, 1999), (Mead, 1992) grubunu oluşturmaktadır. Post-modern tüketimin kıskacında şekillenen bireysel kimlik, tüketimi gerçekleştiremeyen gurubu “anormal” ve “arızalı” olarak tanımlar. Böylelikle, yeterince tüketemeyen “defolu tüketici”lerin (Bauman, 1999) bireysel kimlikleri, “yeni yoksulluk” kavramı etrafında şekillenmektedir.
“Erken modern dönemde yoksulluk, genellikle işsizlikle eşdeğer görülüyordu veya yoksulluk işsizliğin bir sonucuydu. Ancak Charles Booth ve Rowntree gibi düşünürler, tam istihdam koşullarında da yoksul olunabileceği fikrini ileri sürmüşlerdir. Bu fikir, karşılığını tam olarak tüketim toplumunda bulmaktadır. Çünkü tüketimin yeni mantığı ihtiyaçları sınırsız hale getirerek, tüketimi derecelendirmiştir. Tüketim derecesine göre yoksul veya zengin konumları belirlenmektedir” (Karakaş, 2006).
Dolayısıyla bu dönemde yoksulluk olgusu işsizliğin bir sonucu olarak görülmekten ziyade, “yeterli tüketememe” durumu olarak tanımlanan yeni bir gurup (yeni yoksullar) ile özdeşleştirilmiştir. Fakat elbette hep daha fazlasını tüketmeye endekslenmiş bir dünyada yaşam, herkes için benzer bir anlam ifade etmez. Farklılığın eşitsizliğe dönüşmesinin bir nedeni de bundan dolayıdır. Çünkü yoksulluk, mevcut toplumda “mutlu bir yaşam”ı ifade eden tüm imkanlardan yoksun bırakılmak, “hayatın sunmak zorunda olduğu”nu almamak anlamına da gelir (Bauman, 1999). Hayatın sunmak zorunda olduğu şey tüketim üzerinden gerçekleşiyorsa, burada hep bir taraf eksik olarak tanımlanacaktır. Böylelikle ihtiyaçtan çok tatmin olmaya yönelik ortaya çıkan tüketim ideolojisi, bireysel tatminlerini tüketim üzerinden gerçekleştiremeyenlerde yetersizlik hissiyatına yol açar.
“Bauman tarafından “yeni yoksulluk” olarak kavramlaştırılan tüketim endeksli eşitsizlik, dünya egemenlik ilişkilerini denetleyenlerin geliştirdikleri neo-liberal politikalarla geç kapitalizmin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü, geç kapitalist süreçte neo-liberal politikalarla şekillenen tüketim ideolojisi, bir ekonomik düzen haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu düzenin zenginleri ve yoksulları, önceki dönemlerden farklı olarak aynı kültür içerisinde kimliklerini gerçekleştirmek zorundadırlar. Yoksullar açısından tüketimde eşitsizliği daha fazla olumsuzlaştıran ve dayanılmaz hale getiren boyutu da budur” (Karakaş, 2006).
Baudrillard (Baudrillard, 1998, s. 22-23) ise tüketimin, nesnelerden ziyade sembol ve değer tüketimi olduğunu düşünmektedir. Ona göre “günümüzde her istek, ihtiyaç, amaç ve ilişki, satın alınan ve tüketilen birer nesne ve sembol haline gelmiştir”. Dolayısıyla, tüketilen sadece somut olarak alınıp satılabilen şeyler değildir. Bilgi, kültür, iktidar, zaman, mekân gibi unsurlar tüketildiğinde bireye toplumsal statü ve güç sağlar. Bütün bu değerlerin “ekonomik kar ve toplumsal ayrıcalık kaynaklarına dönüşmesi” tüketimin ayrıştırıcı dinamiğinin ve buna bağlı ortaya çıkan sorunların anlaşılmasında temel öneme sahiptir. “Zengin adam tüketim biçimiyle, tarzıyla farklılaşır, ayırt edilir. O gösterişten ağırbaşlılığa geçerek, niceliksel gösterişten farklılığa, paradan kültüre geçerek ayrıcalığını mutlak olarak korur” (Baudrillard, Tüketim Toplumu, 1997).
Sonuç olarak, yoksulluğa yepyeni bir boyut kazandıran tüketim toplumu, bireyi tüketme eylemi ile öne çıkarıyor. Tüketimin sürekliliğini teşvik etme, bunu destekleme ve toplumsal düzeni bu şekilde biçimlendirme bireyin topluma dahil olması ya da dışlanması arasındaki keskin ayrıma yol açıyor. Kapitalist sistemin bu farklılığı bir norm olarak sunması -Baudrillard’ın ifade ettiği biçimi ile- dengesizliğin rasyonelleştirilmesine sebep oluyor. Rasyonelleştirilen bu dengesizliklerin bir norm olarak dayatılması ise, toplumu iki kategoriye bölerek ayrıştırmanın önünü açar: normal ve anormal. Böylelikle, tüketimin öne çıkarılan estetik boyutu etik boyutunun önüne geçer. Tüketebildiği kadarıyla var olacağına inanan insan, pasif nesneye dönüşür. Bu, tüketim toplumunun insanı sömüren ve kendisine yabancılaştıran en sert sonuçlarından biridir. Bauman (1999: 10) bu durumun ortaya çıkardığı sonuçları şöyle açıklamaktadır: “Başarılı yaşamın, mutluluğun, hatta insan edebinin ölçütü tüketimse, o zaman insani arzuların foyası meydana çıkar; hiçbir kazanç miktarının ve heyecan verici duyumun bir zamanlar vaat edilen ‘standartlara ulaşma’ yolunda tatmin getirmesi muhtemel değildir: Ulaşılacak standart yoktur. Bitiş çizgisi koşucuyla ilerler, amaçlar onlara ulaşmaya çabalayandan her zaman bir ya da iki adım daha öndedir. Rekorlar devamlı kırılma durumundadır ve bir insanın arzulayabileceğinin sınırı yok gözükmektedir.”
Baudrillard, J. (1997). Tüketim Toplumu. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Baudrillard, J. (1998). Selected Writings. Cambridge: Polity Press.
Bauman, Z. (1992). Intimations of Postmodernity. London : Routledge.
Bauman, Z. (1999). Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar. İstanbul: Sarmal Yayınevi.
Cheal, D. (1996). New Poverty: Families in Postmodern Society. Greenwood Press: London.
Karakaş, M. (2006). Yeni Yoksulluk Bağlamında Sosyal Kimlik ve Tüketimde Eşitsizlik. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 1-16.
Mead, L. (1992). he New Politics of Poverty. New York: Basic Books.