MUHAFAZAKÂR AİLELERİN MUHALİF ÇOCUKLARI

MUHAFAZAKÂR AİLELERİN MUHALİF ÇOCUKLARI

 

Ahmet POLAT

 

Gökyüzü değişiyor; bulutların ardından gülümseyen güneş, hayran kaldığımız yıldızlar, her gün yeni bir evresiyle görünen ay tekâmüle kapı aralamanın, yenilenmenin ne kadar mümkün ve gerekli olduğunu hatırlatıyor bize. 

Yeryüzü değişiyor; galaksiler birbirine yaklaşırken, kıtalar arası mesafe genişlerken, kâinat sabit kalmak yerine dönüşmenin İlâhi bir yasa olduğunu hatırlatıyor. 

Mevsimler değişiyor; kahverengi yapraklarını döken bir ağaç, baharı görünce yeni tohumlarla umut oluyor bize ve nice çiçekler açıyor kalbimizde. 

Peki ya insan? Yıllar yılı aynı düşünce biçimi, aynı yaşam tarzı ve din dili ile, aynı bakış açısıyla yaşayan insan, neden korkuyor değişmekten? 

 

Beyinde öğrenme merkezini aktif hale getirmek amacıyla beceri geliştiren, yeni bir dil öğrenen, ilmi faaliyetlerde bulunan, kitap okuyan, bulmaca, zekâ soruları çözen birinin nöronları kan akışıyla birlikte daha hızlı çalışıyor. Beynin yaklaşık yarısını oluşturan gliyal hücrelerin görevi de o nöronları bir arada tutmak. Sinir aksonlarının etrafını protein ve yağdan oluşan miyelin kılıfla sarıyorlar. MR cihazlarıyla izlenen miyelin kılıflarının öğrenme sırasında arttığı ve bu sayede nöronun sinyal iletim yeteneğinin önceki duruma göre daha iyi olduğu gözlemleniyor. İnsan bu potansiyel ile yaratılmış iken neden öğrenmekten bu kadar uzaklaşır, neden içgüdülerinin, dürtülerinin esiri olarak yaşar, neden fikirlerini, hayata bakış açısını değiştirmekten bu kadar korkar?

 

Zamanın ruhu diye bir kavram var biliyorsunuz. İlk olarak Gottfried Herder'’in kullandığı, Hegel ile biraz daha derinleşen zeitgeist, bir zaman diliminin, bir kuşağın veya çağın koruyucu ruhunu ifade ediyor. Her şeyin giderek ruhsuzlaştığı, değer yerine fiyatın, anlam yerine anlamsızlığın, hakikat yerine yalanın, merhamet yerine şiddetin yükseldiği zamanlara ruh katmak, onu bir bilinçle okumaya çalışmak ya da popüler ifadeyle zamanın ruhunu yakalamak; modern insana ülkü olarak atfedilen, onu değiştirmeye yönelik eylemleri içeren bir mefhum. Kadim geleneğimiz, zamanın ruhunu yakalamaya biraz mesafeli yaklaşmış ve zamana ruh/güç atfetmeyi dünyevileşme olarak görmüş. Belki de eleştirel-inovatif bakış gibi yeni olan her şey onları tedirgin etmiş, statükoyu korumak ve konfor alanından çıkmamak daha çok tercih edilmiştir. Peki zamanın ruhu bizi kendi gerçekliğine râm olmaya, mevcut yaşamın dinamiklerini değiştirmeye, geleneğin üzerimizde bıraktığı ağırlığı atmaya mı çağırır? Zamana ruh katanlar kimler ve bunca ruh yitiminin arasında yakalanması gereken şey bizi ruhsuz bırakırsa ne yaparız? Her çağ için sabit bir ahlâk anlayışı, sabit bir yaşam biçimi yok fakat bu kavrama bakış açımızın ilke ve sabiteleri olmalı. Geçmişin küllerini değil közünü bugüne taşımak, insanın nesneleştirildiği bir çağda zamana ruh katacak, tarihe yön verecek özne olan şahsiyetler inşa etmenin çok daha önemli olduğu kanaatindeyim.

 

Denge okulunun öğrencileri olarak kavramları, insan tasavvurumuzu ve hayatı yeniden tanımlamanın gerekliliğini her geçen gün tecrübe ediyoruz. Uzayda bir noktayı göstermek için üç konum ve bir zaman bilgisi yani dört veri gerektiğini söyleyen Einstein, evrene uzay-zaman adı veriyor. İnsanı zamandan bağımsız düşünmenin eksik kalacağını, tarihin de bir ruhu olması gerektiğini düşündürüyor bu bakış. Zamana ruh katmak her düşünceye, olaya ve eyleme bir bilinç penceresinden bakmaktır. Şayet ilkeleriniz varsa, değer üretiyorsanız, akıl-irade-vicdanla donanmışsanız zaten o ruh sizin içinizdedir. Fakat ilkesizliğin ilkelliğinde kaybolmuşsanız, aklınızı kullanmadığınız için pisliğe mahkûm olduysanız, dünyevî gayeler uğruna tüketmediğiniz değer kalmamışsa, şefkat ve merhametten uzak kaldıysanız ruh yitimi, aynı zamanda ruh yetimi olmuşsunuz demektir. Kur’an’da ruh kavramının aklı, iradeyi, vicdanı ifade etmesi ve vahye atfı bambaşka bir pencere açar. Bu minvalde inandığı değerler sistemini hayata taşıyan ve asrın idrakine sunan,  varlığına ihtimamla bakan, görünenin arkasındaki hikmeti arayan, hayatı anlamlandırma çabası olan herkes zamanın da ruhunu yakalayabilir.

 

Kuşak çatışmalarının ebeveyn-çocuk arasındaki uçurumu büyüttüğü, sanal dünyanın ve dijitalleşmenin nesilleri fıtratından uzaklaştırdığı zamanlardayız. Muhafazakâr olarak tanımlanabilen toplumlarda muhafaza edilen şeyler ahlâk, ilke, hakikat, merhamet, sevgi gibi kavramlar yerine para, makam, menfaat, popülizm, hamaset olarak yer değiştirdiği için haklı olarak bir akıntıya karşılık, bir başkaldırı söz konusu. Zira bu çağın çocuklarının ideoloji gibi bir kaygısı yok. Mevcut algılara, değişmeyen doktrinlere muhalif olmak istiyorlar. Hayata kamplardan bakmıyorlar, “muhafazakâr, milliyetçi, liberal, laik, demokrat” gibi tabelaların altında kalmak yerine insan olmanın ulaşılabilecek en iyi rütbe olduğu, ırklardan, renklerden uzak, farklılıkların hoş görüldüğü bir dünya istiyorlar. Bu umut verici fakat bir dini olduğu için ahlâka ihtiyacının kalmadığını zanneden kalabalıklar, onları anlamak yerine dogmatik fikirler aktarmak, atalar dinini korumak, geçmişin kahramanlıklarıyla övünüp bugünü okuyamamak, kendi şablonlarına uygun nesiller yetiştirmek istiyor.

 

“Beni anlamıyorlar” diyor konuştuğum gençler. Babasıyla aynı eksende oturup konuşamadığından, annesiyle emir kipleri dışında bir iletişim kuramadığından dert yanıyor. Anne babalar daha çaresiz. Ortak kelimelerde buluşup dengeli, sağlıklı bir iletişim kurmakta zorlanıyorlar. İmam hatip ve ilahiyatlarda ateist-deist öğrencilerin arttığından şikâyet ediyorlar. “Dindar nesil” yetiştirelim derken ellerinden kayıp giden genç beyinlerin sorularına cevap vermekte zorlanıyorlar. Hayata dokunamayan, ibadete indirgenmiş, şiddet içeren, yasaklarla dolu bir dindarlığın bu gibi sorunlara çözüm üretmesi beklenemez. Rahman ve Rahim olan Allah’ı ‘yakıcı’ tasavvura dönüştüren, merhamet devrimcisi Nebi’yi hayattan dışlayan, vahyi ölülere okunan sevap makinesi haline getiren, gülmekten çok ağlamayı, yeni bir şey söylemek yerine eskiyi nakletmeyi savunan, hayat veren değil dinden çıkanı öldüren bir din algısıyla çocukların deizme doğru yol alması kaçınılmaz. Çocukluğunu yaşayamamış, bir şarkıya eşlik edememiş, bir sanat faaliyetinde bulunamamış baskı ve korku kültüründe büyüyen bir neslin sadece inanç boyutunda değil davranışsal olarak da farklılaşması, ailede kabul görmüş, sorgulanamaz normlar dışında düşünmesi beklenen bir durum. Gitar çalan, heykeltıraş olmak isteyen, sanatın insanı onarıcı yönünü keşfeden bir ergenin ailesi tarafından engellenmesi nice yıkımlara, hayal kırıklıklarına sebep oluyordur, hangi yetenekli sanatçıların yolculuğunu başlamadan bitiriyordur kim bilir.. Peki her yıl yüzbinlerce genç beyin, neden başka ülkelerde arıyor o kaybettiği umudu? Ne oldu da Z kuşağı, onları yetiştiren, umut olarak gören, emek verip büyüten ailelerinden ayrı dünyalara yerleşti?

 

Müslümanlar, yıllar yılı bedel ödeyen, kaybeden, haklarını arayan, susturulan konumda yer aldı. Güç ve iktidarla tanışınca aynı zamanda kendi gerçeklikleriyle de tanışmış oldular. Makam, imkan, servet düşkünlüğü ve çoğaltma tutkusu ilke ve değerlerinden uzaklaştırırken dün eleştirdiklerini bugün kendi elleriyle yapmaya başladılar. Siyasal hegemonya uğruna tüketilen değerler, iktidarı korumak uğruna her yol mübah bakışı kendi içlerinde bir çelişkiyi de beraberinde getirdi. İnandıkları kitap gösterişli açılışlarda, ekranlarda, miting meydanlarında okunabiliyordu. Hiç kimse ‘irticâi faaliyet’ olarak görmüyordu bu durumu. Fakat o kitabın hükümleri siyasal, kamusal, ekonomik, sosyal alanda görülemiyordu. Adalet, merhamet, hakikat, ehliyet ve liyakat gibi ilkeleri savunmak yerine ötekileştiren, politik kamplara ayıran, hamaseti ön plana çıkaran, nepotizmin önünü açan siyasal duruşun adını ‘dava’ koydular. Oysaki çok önemli bir fırsat geçmişti ellerine. İnsan olma erdemini, adaleti, insanca yaşamayı gösterebilirlerdi her fırsatta dindarları kötüleyen, hayata nefretle bakan kitlelere. Bunun yerine gruplara ayrıldılar, ‘bizden değilsin’ dediler, öteki olarak gördüler kendileri gibi düşünmeyenleri. İhtirasları, egoları için verdikleri mücadelenin adını hak ile batıl savaşı koydular. Milliyetçi-muhafakâr ve ‘ehli sünnet’ olmakla her şeyin çözüme kavuşacağını, bütün bunların üzerine yapıştırılan ‘yerli ve milli’ etiketiyle vicdanlarını rahatlatacaklarını zannettiler. Bireyden aileye, aileden topluma sirâyet eden bu kopuşla birlikte artık gençler daha çok sorular soruyor. Ne diyorlar biliyor musunuz: “Her Cuma namazında tekrarlanan ve adaleti öğütleyen o ayet (Nahl/90) niçin hayatlarımızda yok? Bizleri camiye gelmemekle suçlayan vaizler neden merhamet ve sevgi dini olan İslam’ı kürsülerde nefret diliyle, öfkeyle anlatıyor? Mülakâta girdiğimde neden referansı Allah olanlar, işini en iyi yapanlar değil de falancanın adamı yerleşiyor? Emaneti ehil olana teslim edecektik, devletin dini adalet olacaktı, şûra ile kararlar alacaktık, ümmet olmanın yolu şiddetten değil anne gibi merhametle yönetmekten geçiyordu hani..” İşte bu eylem ve söylem çelişkileri çocukların anne babalarından farklı düşünmelerine sebep oluyor. Politize olmuş, partisinden, ideolojisinden, cemaatinden başka gündemi kalmamış kalabalıklara bakıp “onlar Müslümansa ben değilim” diyorlar. Camiye gidince karşılaştıkları din zabıtaları onları gözlemliyor ve asık suratla kolu açık namaz kılamayacaklarını, şortunun diz kapağının altında olması gerektiğini, ellerini bağlama şekillerini anlatarak ‘tebliğ’ yapmış oluyorlar. Hakikati tekeline alan, kendisini ve ait olduğu grubu mutlak yanılmaz gören kibir neferleri, o pırlanta gibi çocukların hayatında nasıl bir tahribata sebep olduklarını bir bilseler! Kim bilir kaç çocuk, yüz ifadelerinden korkup camilerden, dinden uzaklaşmıştır. Öfkelerini yönetebilmeyi, nefret etmemeyi, sevgiyle bakmayı, daha iyi insan olmayı öğretmek yerine “başörtüsü takmazsan sen de ben de cehennemde odun olup yanacağız!” diyor anne kızına. O incinmiş ruh, dini yüksek gerilim hattı olarak görmez mi, sürekli günahkâr hissetmek, kendi günahından dolayı annesinin yanacağını düşünmek ruhunda derin yaralar açmaz mı?

 

Anne-babaların dikte ettiği inanç sistemini temsil edememesinin arka planında yanlış giden bir şeyler var. Toksik ebeveynler, ruhlarında kalan eksiklikler, kendi çocukluklarından miras travmaların etkisiyle psikolojik ya da fiziksel şiddete başvurur, yargılar, kusur arar, çatışmacıdır, iletişim kurulamaz. Haz odaklı kurulan, toplumsal beklentiyi karşılamaya yönelik ilişkilerin meyvesi olan çocuklar bu sağlıksız ortamda büyürken duygusal boşluğu, o nazenin ruhu da taşırlar geleceğe. Ruh hali sorunlu anne babanın dini yaşamak adı altında ihya yerine imhâ eden davranış ve söylemleri hayattan uzak, obsesif bir dindarlığa dönüşür. Sınırsızlığın insan fıtratına uzak olduğunu bilerek sınırları olan, vahyin çizdiği ilkeler doğrultusunda gayet kolay ve hayata dokunan bir din algısıyla yaşamak yerine daha çok ibadet etmenin bizi daha iyi Müslüman haline getireceği yanılgısına düştük. Namaz kılmadığı için dövülen, tarikat/cemaat kurumlarına gitmediği için ceza verilen, başını örtmek istemediği için ev hapsinde tutulan bir kuşağın dinden uzaklaşmaması ne mümkün! Hafızlık yaptığı halde her türlü ahlaksızlığın öznesi olan gençler var Kur’an kurslarında. Zira Kur’an, lafızdan manaya bir türlü geçememiş, ayetler hayatının şimdi ve buradasından çok uzaklarda kalmış.. Ayn harfini doğru çıkarmak için uğraştığı kadar incelik ve nezaketle davranmanın, dürüstlükten ödün vermemenin, daha ahlâklı olmanın yollarını aramamışlar. Elbette ki genelleme değil bu. Hafız olduğu kadar muhâfız da olabilen, ayet ayet ahlâkını da güzelleştiren nice gençler var. Fakat bu şiddet odaklı, akıl ve mantıktan uzak, rasyonel gerçeklerle ispat edilemeyen, rivayetlerle dolu, bilimden uzak din diliyle buraya kadar.. Din yerine kültürü, ahlâk yerine bilgisini veren derslerden, üst perdeden konuşan, ihtilaflı konuları sürekli tartışan, sistemin adaletsizliğini, İslam’a aykırı eylemlerin hukuksuzluğunu konuşmak yerine kadınları, orucu bozan şeyleri, abdestin nasıl alınacağını gündemine alan Youtuber vaizlerden dolayı yorulan bir nesil var. Hayatı sorguluyorlar, hakikatin peşindeler. Anne-babalarının şablonlarını kırıp kendileri olmak, kendi yolunu çizmek istiyorlar. Dijital çağda bilgiye çok hızlı ulaşarak akıllı telefonlarından neyin doğru olup olmadığını anında teyit edebiliyorlar. “Neden böyle inanmak zorundayım, yaratılış konusunu bana anlattın ama bu bilimle de, Kur’an’la da çelişiyor mantıklı gerekçelerle beni ikna et!” diyorlar anne babalarına. Aile baskısıyla tesettürlü fakat iç dünyasında bunu kabullenemeyen, üniversite ortamında başka evde başka hayatlar yaşayan bu gençler, anne babaları gibi düşünmek, onlar gibi giyinmek, yaşamak zorunda değiller. Ebeveynler çocuklarının ateizme/deizme yönelmesinden ziyade kendi otoritelerinin sarsılmasından, ‘el ne der’ kaygısından korkuyorlar. Oysaki zorlamanın hiçbir türü dinde yoktu. (Bakara/256) Ayetin devamında “Kim sahte tanrıları reddeder de Allah’a inanırsa o kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır..” ifadesi yer alıyor. Kalbimizdeki putları reddetmenin, geleneği süpürüp atmak ya da almak yerine atalarımızdan kalan prangaları kırmanın, İslam’ın hayatımızı ve şahsiyetimizi inşa eden arı-duru haliyle tanışmanın yolu zorlamadan, severek ve sevdirerek inanmaktan geçiyor.

 

Peki ne yapmalı? Gençlerle vakit geçiren, onlarla hayata dair konuşan ve rehberlik etmeye çalışan biri olarak empatinin, sevgi temelli yaklaşımın, ümitvâr olmanın bu yolculukta pusulamız olması gerektiğini düşünüyorum. Her şeyden önce insana bakışımızı değiştirelim. Her bireyin kendini bulma ve kendi olma yolculuğunda olduğunu, herkesin tek tip düşünmek, tek tip yaşamak zorunda olmadığını idrak edelim. Allah’ın emek verip yarattığı ve umut olarak gördüğü, ömür yolculuğunun sonunda değerini cennet olarak biçtiği insana ayet gözüyle bakalım. Global dünyada peşinden yetişemeyecek kadar hızla gelişen teknolojiyi dengeli bir şekilde kullanan, yeni olana düşmanlaşmış bir toplumda yeni şeyler söyleyen çocukların gözlerindeki umut ışığını söndürmeyelim. Haz ve hız çağında duygularını yönetebilmeleri, sınırlarını anne babalarından ve inandığı değerlerden alarak çizmeleri için cesaretlendirelim. Peşinden koştukları, onlara sınırsızlık vaat eden teknoloji, oyun, internet gibi bağımlılıklarından kurtulmaları için rehabilite edici davranışlar geliştirerek yavaşlamalarını, zamana değer katmalarını, kendilerine uzaktan bakmalarını sağlayalım. Test ve tost çağında başarıyı diplomalarla ölçmek yerine “en güzel karnemizin kalbimiz” olduğunu hatırlatarak kariyer planına daima iyi insan olmanın eşlik etmesi gerektiğini vurgulayalım. Sağlıklı olmanın en büyük teşekkür sebebi olduğu bilinciyle dengeli beslenerek bedenlerini doyurdukları gibi ruh açlıklarını gidermeye yönelik kitaplarla, arkadaş gruplarıyla tanıştıralım.

 

Din deyince aklıma gün batımı, kelebeklerin kanadındaki muhteşem san’at, gökyüzünün maviliği, bir sincabın çiçek koklayışı karşısında bütün bunların Yaratıcısına duyduğum hayranlık ve mahcubiyet geliyor. Ahlâkı güzelleştirmeyen, ritüele indirgenmiş, niçin yapılması gerektiğinden çok nasılının konuşulduğu ibadetler, teknik detaylar, sakal bırakmak, cübbe-sarık giymek değil adaletli olmak, kötülüğe karşı iyilikle cevap vermek, dürüst olmak, ‘öteki’ olarak görülen insanlar için de hak ve hukuk talep edebilmektir din. Bu bağlamda inandığı dini sorgulayan, sanat ve müzikle hayatına anlam katan, ruhunun zincirlerini kırıp ideolojiler, mahalleler, ırklar, uluslar ötesinde, insanlık ortak paydasında buluşan bir gençliğe dair umutlarım var. Aynı zamanda onların kirlenmiş ellerde, bağımlılıklar bataklığında, içgüdülerinin peşinde gözlerimizin önünde yok olmalarından yana kaygılar taşıyorum. “Bizi kurtarın bu hayattan” diyen uyuşturucu bağımlısı bir gencin çaresizliğini gözlerinden okuyorum. Ölü ruhlarını beden tabutunda taşıyan her bir insan için sorumluluğumuzun olduğunu, bir şeyler yapmamız gerektiğini biliyorum. Hayatı inşa ve ihya edici bir üstün değerler sistemi olan İslam’ın anlamsızlığa doğru yol alan toplumlar için panzehir olması, iyi temsil edilmesi gerekiyor. Anne babaların yaşamadıkları dini çocuklarına öğütlemeye hakları yok. Zira ahlâksız dindarlığın yorgunluğunu yaşayan bir nesil bekliyor bizi. Koşulsuz sevgiyle yaklaşmak, şiddet yerine merhameti, nefret yerine nezâketi öğretmek, onların dünyalarına girip arkadaş olmak, ailecek yapılan aktiviteleri artırmak, yemekten yemeğe değil her an sohbet edebilmek, yasaklar ve cezalarla değil davranışlarının arka planındaki tasavvuru düşünüp onarıcı tavırlarla karşılık vermek çok önemli. İman bir esenlik, barış ve güven kapısıdır. Allah’ın kapısına sığınarak hayata tutunan, kalbindeki merhameti yeniden keşfeden, tasavvurunu ve davranışlarını değiştiren nice insanlar var. Henüz yeni Müslüman olan birinin samimiyetini, doğallığını, Allah’la kurduğu iletişimi, dindarlığı tekeline alıp kimseye vermeyen, cennete herkesten önce girmeye niyetli kalabalıklardan daha çok önemsiyorum. O açıdan taze açan bir çiçeğin heyecanını maruz görün. Akıl, irade ve vicdanlarını aktif olarak kullandıkları sürece genç zihinlerden korkmayın, önlerinde değil arkalarında olun. Biliyorum baba olmadan konuşmak ve yazmak daha kolay. Çaresiz kalıyor insan. Böyle zamanlarda salih bir evlat talebinde bulunan İbrahim (a.s) gibi, Nuh (a.s) gibi duâlarla sığınmalıyız Rabbe. Kendi travmalarınızı çocuklara yansıtmak yerine profesyonel destek almalı, kalplerine dokunarak değişime kendinizden başlamalısınız. Zira, “bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah o toplumun gidişatını değiştirmez.” (Rad/11) Gençler de anne babalarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeliler. Canının istediğini yapmak, sınırsız ve kendince ‘özgür’ bir yaşam, doğru iletişim kuramamak, şiddete başvurmak, herkese kusur arayan gözle bakmak, yargılayıcı konuşmak, bütün bunlar insan fıtratına aykırı şeyler. Yaşam boyu tecrübe ettiğimiz sahte sevgilerden sonra anlıyoruz ki bizi koşulsuz seven, kendi olarak var olduğumuz tek çatı ailemiz.

 

De ki: “Size tek bir öğüdüm var. İster başkalarıyla beraber ister tek başınayken, Allah’ın huzurunda bulunduğunuz gerçeğini asla unutmayın!” (Sebe’/46) ayeti geliyor aklıma. Ve iman etmenin güvenilir insan olmak, iyilik halkalarını büyütmek, varlığa, yeryüzüne, eşyaya ihtimamla bakmaktan geçtiğini hatırlıyorum bir kez daha. Her an doğumla başlayan bu hayat yolculuğunda istikametten sapabilir, fıtrat sözleşmemize aykırı davranışlarda bulunabiliriz. Bu yüzden kıyam ederken Fatiha okuyor ve “bizi dosdoğru yola ilet” diyoruz. Her an bir trafik kazasında ailemizi, sevdiklerimizi, sağlığımızı kaybedebiliriz. Ölümlü bir dünyada anne-baba-çocuk üçgenini sağlıklı bir şekilde korumak, sevgiyi büyütmek ne güzel. Yaşadığımız topluma rağmen yarınları inşa edecek erdemli nesiller yetiştirmek ne iyi..

 

Kalbini ve ruhunu ihmâl etme ey insan. Sen ki en güzel biçimde yaratıldın. 

Sen olmasan da sıradan bir şekilde devam ederdi hayat. Varlığın soylu bir yaşanmışlığın, kadim bilgeliğin ve anlamlı bir öykünün öznesi olsun. Yokluğun hiçbir şeyi değiştirmeyecek, sen hiç değişmeyeceksen, varlığının ne anlamı var?

“Kötülüğü en güzel iyilikle uzaklaştır” (Fussilet/34) 

Ve asla tüketme kendini, değerlerini, umutlarını…

Follow