Ali Şeriati’de İnsan Bilimi ve Tarih Felsefesi

Ali Şeriati’de İnsan Bilimi ve Tarih Felsefesi

Sevtap MENDİ

 

Sosyoloji ve dinler tarihi üzerinde çalışmaları olan merhum Ali Şeriati, Kur’an’da geçen Adem kıssasını, Habil-Kabil kıssasını, mele, malik ve mülk kavramlarını dinler tarihine uygun olarak sosyolojik bir okumaya tabi tutmaktadır. Şeriati’ye göre Adem kıssası insan türünün yaratılışını konu edindiğinden insanbilimine dair bir kıssadır. Bu kıssada Adem; insan türünün tezahürüdür. Bu tezahürde insanın türsel gerçekliği, biyolojik anlamdan ziyade felsefi anlamda müteşabih bir dil ile anlatılmaktadır. Kur’an’da Adem’in manevi yaratılışı Allah’ın ruhu ve kokuşmuş balçık tasvirleriyle diyalektik bir anlatımla ifade edilir. Kıssadaki Allah ile şeytanın çatışması insan doğasında ortaya çıkmaktadır. İnsanın bu çelişik doğası aynı zamanda insanın varoluş gerçekliğini yansıtmaktadır. İnsan bir yönüyle mutlak aşağı, durağan kokuşmuş balçıktan; diğer yönüyle mutlak yüceliği, sonsuz temizliği, güzelliği, bilinci, merhameti, iradesi, yaratıcılığı ve ölümsüzlüğü ifade eden Allah’ın ruhundan yaratılmıştır. Burada insanın Allah’ın ruhundan yaratılmasının vahdeti vücut anlayışındaki gibi Allah’ın zatından bir yaratılma olmadığına dikkat çeken Şeriati, Allah’ın ruhu ifadesinin insanın iradi yönelimiyle ilgili olduğunun altını çizer. Allah’ın ruhu ile kokuşmuş balçık arasında sonsuz bir uzaklık vardır. İnsan bu sonsuz mesafedeki yolda gideceği yönü kendisi belirleyen, kendi yazgısını kendisi yazan, yeryüzünde Allah’ın ahlakıyla ahlaklanarak göksel miraca yükselebilen, cennette ise ölümsüz bir varlıktır. İnsan iradesi sayesinde yönünü Allah’a çevirdiğinde sonsuz yükselişe geçer. Ali Şeriati insanın bu yükselişini; insanın evrimi tezi olarak tanımlar. İnsanın bilgisizlik, kötülük, bencillik bataklığından çıkamaması ise insanın anti tezidir. İnsan, tez-antitez, tanrı-şeytan, ruh-balçık bileşimini bünyesinde taşıyan diyalektik bir gerçekliktir. Bu diyalektikte savaşım ve devinim ortaya çıkar. İnsan bu savaşım ve devinim alanında balçıksal benliğinden tanrısal benliğine doğru hicret etmesi gereken sorumlu ve bağımsız bir iradedir. Balçıktan Allah’a doğru çizilen yolda ise din (mezhep) olgusu ortaya çıkar. Din; insanın bu yoldaki yönünü, varması gereken yeri, sıratı müstakimi gösteren bir kılavuzdur. Dini toplumların en büyük bahtsızlığı ise, dindarların varmaları gereken hedefi unutup, ellerindeki din kılavuzuyla yolda oyalanmaları, yerinde saymaları, yolu kaybetmeleridir.

Ali Şeriati’ye göre Habil-Kabil kıssasında insanlık tarihinin felsefesi resmedilir. Kur’an’da insanlığın tarihi Habil-Kabil savaşından başlatılır. Ademoğullarının her ikisi de aslında doğal bir beşerdir fakat birbirleriyle savaşmaktalar ve biri diğerini öldürmektedir. Habil-Kabil savaşı tarihin diyalektik esasına göre, tarihteki iki karşıt cephenin savaşıdır. Kabil; hakim ve katil, Habil ise mahkum ve maktul tarafı temsil etmektedir. Kıssadaki rivayetlere göre, her ikisi de Allah’a kurban sunarlar. Kabil kurbanlık olarak bir deste solgun buğday, Habil ise genç ve kıymetli bir deve kurban eder. Şeriati bu rivayetten yola çıkarak Kabil’in insanlığın çiftçilik dönemini, Habil’in de avcı-toplayıcı dönemi sembolize ettiğini savunur. Avcı-toplayıcı dönemde insanların üretim kaynakları su ve toprak gibi tüm doğadır. Üretim aracı insanın elleri ve emeğidir. Bu dönemdeki sistemde doğa kaynakları herkese açıktır ve herkes emeğinin ölçüsünde bu kaynaklardan yararlanabilme olanağına sahiptir. Bu dönem insanının özelliğinde biriktirme, yığma, bencillik gibi hasletler yoktur. Çünkü avcı-toplayıcı aynı zamanda göçebedir, tüketebildiği kadarıyla yetinir ve toprak mülkiyetçiliği ona göre değildir. İnsanlık tarımın keşfi ile büyük bir tarihsel devrim yaşar. Tarım devri insanın yaşam sistemini değiştirir. Bu dönem toprağı sahiplenmenin, ürün stoklamanın, biriktirmenin ve sabit bir coğrafyaya bağlı kalmanın dönemidir. Dolayısıyla Habil tipolojisi avcı-toplayıcı olarak insanlığın eşitlikten doğan kardeşlik ruhunu temsil ederken, Kabil toprağa bağımlı bir medeniyet kuran, güçlü, bencil ve kötü insanı temsil etmektedir. Habil’in ölümü Kabil sisteminin tarihte diri kaldığını göstermektedir. Tarım döneminin başlamasıyla insanlar doğanın herkese açık bereketli sofrasından uzaklaşarak, bir parça toprak parçasını sahiplenmenin derdine düşerek, hırsla ve açgözlülükle birbirlerinin canlarına kastetmişlerdir. Yeni toplumsal ilişkide hiçbir şeye sahip olamayan, emeği sömürülen, açlık çeken köleler ortaya çıkmıştır. Şeriati tarihin ilk dönemlerindeki tevhid inancını ve sonradan şirk inancının ortaya çıkmasını toplumsal vahdetin bozulması ve tarım dönemindeki toplumsal sınıfın oluşmasıyla izah eder. Şeriati’ye göre önce yeryüzünde insanlar ikiye ayrılmış, bu ayrılık gökte önce iki tanrıya, sonra toplumsal bölünme ile üç ve daha fazla tanrıya taşınmıştır. Bu durumda Habil düzeni tevhid inancını, Kabil düzeni ise şirk inancını temsil etmektedir. Habil tarihin her döneminde güçten düşürülmüş, yoksul, mahkum kesimi, Kabil mülkiyetçi, gücü elinde bulunduran egemen kesimi oluşturmaktadır. Kabil’in toplumdaki tecellisi üç boyutta görünür. Kur’an’ın terimleriyle mele, mutrif ve rahip sınıfı sırasıyla siyasetin, iktisadın ve dinin gücünü elinde bulunduran sınıftır. Bu durum Kur’an’da Firavun’un egemen siyaseti, Karun’un iktisadi gücü ve Belam’ın resmi ruhaniliği ile örneklendirilir. Bu üç egemen gücün karşısında ise halk kesimi bulunur. Bu sınıfsal toplumda Allah halkın yanında yer almaktadır. Şeriati Kur’an’da birçok ayette Allah ifadesinin halk yerine kullanıldığını belirtir. Allah’a karz-ı hasen ile borç vermek (Tegabün:64:17) demek aslında halktan ihtiyaç sahiplerine vermek demektir. Kur’an’da bu anlamdaki toplumsal konularda nas ile Allah kavramları birbirlerinin yerine kullanılır. Hükmün Allah’a ait olması, malın Allah’a ait olması, dinin yalnızca Allah’a ait olması (Enfal:8:39) aslında bu alanlardaki tekelciliğin önüne geçmeyi anlatmaktadır. Kur’an’da hakimiyet kendilerini Allah’ın temsilcisi, makamı olarak gösteren siyasetin değildir, sermaye Karunların değildir, din özel kurum ve kişilerin tekelinde değildir denilerek bütün bu alanlar Allah’a dolayısıyla da halka havale edilmektedir. Bu vurgu Nas (halk kitlesi) suresinde de yansıtılmaktadır: ‘’kul e’uzu bi rabbi’n-nas, meliki’n-nas, ilahi’n- nas’’ ayetlerinde halka efendilik taslayanlar, halkı yönetenler ve halk üzerinde din otoritesi oluşturanlar olumsuzlanarak bu güç alanları yalnızca Allah’a özgü kılınmaktadır. Bu alanlarda egemenlik iddiasında bulunanlar ise tanrılık iddiasında bulunmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle Kur’an Allah’ın adıyla başlamakta ve halkın adıyla son bulmaktadır.  Kabe’nin Allah’ın evi olmasının anlamı halkın evi olmasıdır.  Kabe, bireylerin mülkiyetinde bulunan başka evlere karşı bir konumdadır. Kur’an’da Kabe’ye Beyt-i Atik yani özgür ev denmesinin nedeni bireysel mülkiyetçilik karşısında toplumsal paylaşım alanını sembolize etmesinden kaynaklanmaktadır.

Tarım devriminden günümüzdeki kapitalist, emperyalist döneme kadar insanlık tarihi boyunca üretim araçları değişmiş olsa da halk ve egemen kutbun mücadelesi hiçbir zaman bitmemiştir ve devam edecektir. Bir tarafta mele, mutrif, ruhban diğer tarafta Allah, peygamberler ve halk bulunmaktadır. Bu mücadele Şeriati’nin ifadesiyle insanları din ile aldatanlara karşı, Allah’ın dinine dayanarak kıyama kalkanların, dine karşı dinin mücadelesidir. Bu mücadelede sabır gösterenlere ise Kur’an’da Allah’ın şu müjdesi ulaştırılmaktadır:

‘’Yeryüzünde çaresizlik ve güçsüzlüğe düşmüş kimseleri insanların önderleri ve yeryüzünün varisleri kılmak istedik.’’ (Kasas 5:28)

 

Follow