KÜRESELLEŞME MEDYA VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM

KÜRESELLEŞME MEDYA VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM

Cevdet IŞIK
cevdet111@hotmail.com

Küreselleşme insan ilişkilerinin belirleyici olduğu bir olgudur. İnsan hayatı tümüyle ilişkilerin oluşturduğu bir hayattır. İnsan ilişkilerinin ayırt edici tarafını, yapılan tercihler oluşturmaktadır. Her tercihin yaslandığı bir gerekçe muhakkak vardır. Tercih iradesi, daima çoktan seçmeli bir sınav pozisyonunda bulunur. Bir tek seçeneğe mahkûm olanların tercihine tercih denmez. İnsan, var olan seçenekler içinde bir tercihte bulunurken, pek tabii olarak aklını kullanır. Aynı şekilde aklını kullanırken de yaptığı tercihlerin olumlu veya olumsuz taraflarını göz önünde bulundurarak, yararlı olduğuna inandığı seçeneği tercih eder. Seçenekler içinden herhangi bir seçeneğin tercih edilmesi tümüyle insani olup akıl, bilgi, bilinç ve iradeyi gerektirir. Hayat bir kumardan ibaret olmadığı için, insan her ne tercihte bulunursa, yaptığı o tercihten de sorumlu olur. Sorumluluk, hesap vermeyle ilişkili olduğuna göre, insanın her istediğini herhangi bir ölçü tanımadan yapmasının yanlışlığı da ortaya çıkacaktır. Bütün bu süreç yaşanırken, hem bireysel ve hem de toplumsal olarak, bütün yaşantıları veya edimleri ‘kültür’ paydasında toplayabiliriz.

İnsanın ilişkisel bağlamı, insanın mahiyet olarak nasıl bir varlık olduğuna işaret etmesi bakımından önemlidir. İnsan neden ilişki içinde olur? İlişki içinde olmak bir ihtiyaç mıdır? İlişkisiz bir yaşam veya varoluş mümkün müdür? Buna benzer daha birçok soru sorabiliriz. Bu soruların karşımıza çıkaracağı netice şudur: İnsan hiçbir şeye muhtaç olmayan bir varlık değildir. İnsan, hayatın bütün aşamalarında ihtiyaç sahibi bir varlıktır. Bir bakıma hayattaki bütün yaşantıların oluşum sebebini, ihtiyaçları gidermeye yönelik sebepler oluşturmaktadır. Nitelikli ilişki ve nitelikli hayat, insanın nitelikli olmasına bağlıdır. Yani insanın sahip olduğu kalite ne ise hayatını oluşturan ilişkilerin kalitesi de o olacaktır.

İnsanla ilgili değerlendirmeler yapılırken, mükemmeliyetçi yaklaşımlardan kaçınmak önemlidir. Çünkü mükemmeliyetçi yaklaşımların oluşturacağı tehlikeli sapmalar söz konusudur. Mesela insan, kendisini insan olma dışında bir konumla konumlandırabilir. Tanrılık özentisi gibi acaip bir duygunun tutsağı olabilir. Her türlü kibrin yeşerdiği zehirli bir yapıya dönüşebilir. İlişkileri zulme dönüştürecek egosantrik(benmerkezci) bir tutuma sahip olabilir. Onun içindir ki, insan değerlendirilirken insanın sahip olduğu imkânlar kadar, imkânsızlıkların da dikkate alınması gerekir. İnsan muhtaç bir varlık olup, bu muhtaçlığın gerektirdiği bir ilişki içinde olmak zorundadır. İnsanın öncelikle kendisiyle olan ilişkilerinden başlamak üzere, diğer varlıklarla olan ilişkilerini sağlıklı yürütmesi gerekir. Anlamlı bir yaşam, ancak sağlıklı ilişkilerle mümkün olabilir. Fazla ayrıntıya girmeden sadece işaret ederek geçelim: Önce insanın kendisiyle ilgili bir kanaati olmalıdır. Örneğin insan kendisinin yaratıldığını bilmelidir. Bu, yuvarlak bir ifadeden öteye, bir hakikat olarak kabul edilmelidir. Her hakikatin hayata bakan tarafları vardır. İnsan, yaratıldığını bir hakikat olarak kabul ediyorsa bunun hayata bakan taraflarını da kabul ediyor demektir. Hakikatin hayata bakan tarafından kasıt, hakikatin ilişkilere etki ederek, ilişkilerin yönünü belirlemesidir. Unutmayalım ki hayatı hayat yapan insanın eylemselliğidir. O halde insanların birbirleriyle olan ilişkileri, yaratılmışların karşılıklı ilişkileri şeklinde olmalıdır. Bu eşit paydanın oluşturacağı ilişki ve etkileşim olmadan adaletin de sağlanması mümkün değildir.

İnsan hayatında genel olarak küreselleşme her zaman var olagelmiştir. Çünkü insan her açıdan mükemmel olmadığı için sürekli bir yardımlaşma ve dayanışma içinde olmak zorundadır. Eline geçirdiği güçle hiçbir sınır tanımadan yapılan zorbalıkları şimdilik dışarıda bırakıyorum. Yani insan olarak kalmayı başaran insanların medeni ilişkiler bağlamında, bütün insanların farklı şekil ve oranlarda birbirlerine gereksinimleri vardır. Allah insanları böyle yaratmıştır. Dillerin, kavimlerin, renklerin ve coğrafyaların farklı olmasının hikmeti; tanımanın, tanışmanın, dayanışmanın bir vesilesi olsun diyedir. Bu izahla küreselleşmenin insanın fıtri yapısına aykırı olmasından öte, fıtri yapısına uygun olduğunu söylemiş oluyoruz.

Küreselleşmenin en çok görüldüğü alanlara baktığımızda ekonomik alanın ilk sırada yer aldığını görüyoruz. Üretim-tüketim döngüsündeki ilişkiler bütün insanlık tarihinin en belirleyici etkileşim alanı hep olagelmiştir. Ekonomiye bağlı olarak sağladığı imkânlar bakımından üzerinde yaşanılan coğrafya da önemli bir etken olarak küreselleşmede rol oynamıştır. İnsanların sahip oldukları kültürel kodlarla birlikte sahip olunan nüfus da özellikle modernizm öncesi dönemlerde önemli bir etkiye sahip olmuştur. İnsanın dayanılmaz merak güdüsü ve yapılan fetihlerle birlikte zamanla hızlanan teknolojik buluşlar da küreselleşmeyi oluşturan etmenlerin başında gelmektedir. Günümüzde gelinen nokta bakımından küreselleşmenin bir ilişki ve etkileşimin oluşturduğu bir devamlılıktan oluştuğunu söyleyebiliriz. Yalnız şunu da unutmayalım ki, küresel aktörlerin sahip olduğu zihniyet, oluşan küreselleşmenin nasıl bir küreselleşme olduğunu da belirlemektedir.

Küreselleşmeyi Doğru Anlamak

Her açıdan küreselleşmiş bir dünyanın oluşturduğu hegemonik bir kuşatılmışlık içinde bulunmaktayız. Bu kuşatılmışlık hali sadece bedenleri tehdit etmekten çok, düşünsel yapılara hükmeden, evirip çeviren, yönlendiren bir durumun ifadesi olmaktadır. Böylesine dehşetli bir işgal ve iğfal haline dünden bu güne gelinmiş değildir. İki asrı geçen büyük bir zaman diliminden günümüze, sömürgeci bir zihniyetten tevarüs etmiş postmodern bir zaman ve bir iktidar tekniği olarak “psikopolitika”nın hükmünü icra ettiği bir küreselleşme yaşanmaktadır. Bir dünya sistemi olarak devam etmekte olan küreselleşmenin doğru anlaşılması için tarihi arka planıyla ilgili bazı hatırlatmalarda bulunmak aydınlatıcı olacaktır.

İngiliz siyasetçi ve yazar Lord Macaulay 2 Şubat 1835’te İngiliz Parlamentosu’nda şöyle bir konuşma yapar: “Hindistan’ı baştan sona gezdim. Dilenen ya da hırsızlık yapan tek bir kişi görmedim. Bu ülkeyi çok zengin buldum. Halkı yüksek ahlaki değerlere sahip. Çok ileri seviyedeler. Bence bu ümmeti yenmek için omurgasını kırmalıyız. O da manevi ve kültürel mirasıdır. Bu yüzden eskisini kaldırıp yeni bir eğitim sistemi getirmeyi öneriyorum. Çünkü eğer Hindistanlılar yabancı ve İngiliz olan her şeyin yerel olandan daha iyi olduğunu düşünmeye başlasalar kendilerine ve kültürlerine duydukları güveni kaybedeceklerdir. Bizim istediğimiz gibi olacaklardır. Tamamıyla kontrol altına alınmış bir millet.”[1] Burada can alıcı husus şudur: “İngiliz olan her şeyin yerel olandan daha iyi olduğunu düşünmeye başlasalar…” Hindistan bağlamında yapılmış olan bu tespitlerin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tahkim edildiğini ve halen hükmünü devam ettirdiğini görmekteyiz. Ne yazık ki bu zihniyet, yapmak istediklerini kapitalizmin ekonomik ilkeleri doğrultusunda gerçekleştirebilmiştir. Genel olarak Batı paydasındaki her şeyin daha iyi olduğu anlayışı, en başat anlayış haline gelmiştir. Onun için Gayatri Spivak devletler bazında şu acıklı tespiti dillendirir: “Bugün dünya üzerinde kapitalist ekonomik düzenin bir parçası olmayan ya da ondan tamamen uzak kalmayı isteyebilecek herhangi bir devlet yoktur.”[2]

Batı modernliği en önemli değer olarak gücü kutsayan bir bakış açısına dayanmaktadır. Onun için Hobbes “insanı insanın kurdu” olarak nitelemiştir. Bir hak sahibi olmak için güç sahibi olmayı gerektiren bu Darwinci anlayış, köleleştirmek üzere yaptığı köle ticareti sırasında yüz milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. İki dünya savaşında ölen milyonlarca insan ile yakın geçmişte Irak, Afganistan ve Suriye’de öldürülen milyonlarca insanın faili doymak bilmeyen açgözlülüğüyle Batı’lı Beyaz insandır. Günümüzün egemen küreselleşmesi Batılı zihniyetin ürünü olup, temelleri sömürü, katliam ve gözyaşı üzerine bina edilmiştir. Batı modernliği ile yapılan en önemli icraat, kolonyalist dönemde adı “medeniyet götürmek” olan şimdilerde ise “demokrasiyi getirmek” olarak gerekçelendirilen işgallerin yapılması ve böylece bütün zenginliklere el konulması olmuştur.

Günümüz dünyasında yaşandığı üzere küreselleşmenin dayandığı herhangi bir değer bulunmamaktadır. Küresel düzeni benimsemek, bütün kişilik haklarından vazgeçmek demektir. Öteden beri kuruluşlarını ulusal temel üzerine inşa eden devletler, küresel düzenin çarklarına uyumlu hale gelmiş devletlerdir. Küreselleşmenin temellerini sömürgeci emeller oluşturduğu için, dünyanın mazlum ve madun halkları bitmeyen bir tehdit altında olmuşlardır. “Amerikan ideolojisinin, modernitenin yeni biçimidir küreselleşme. Sınırlar ortadan kalkarken zaman ve mekân ötesi bir zemin oluşuyor. Evvela küreselleşme ekonomik bir gerçekliğin adı olarak ortaya çıktı. Başka bir deyişle, serbest pazarın nihai anlamda devletlerin kontrolü dışına çıkması manasındadır. Serbest pazarın, tüketim toplumlarının putlaştırılması, ama asıl tabii pazarın putlaştırılması anlamında idi küreselleşme ve nitekim öyle. (…) Ekonomi aracılığıyla başladı, daha sonra kültürel bir boyut kazandı. Kültürel boyutu da sekülerizmin, modernitenin, kapitalizmin ve seküler hayat tarzının dünya çapında örgütlenmesi, pazarlanması anlamında.”[3]

Weal b. Hallaq, İmkânsız Devlet adlı kitabında küreselleşmenin, zengin ve güçlü devletlerin ve onlar tarafından regüle edilen devasa işletmelerin bir projesi olarak izah eder. Bu projenin geniş ölçüde zayıf ülkeler üzerine empoze edildiğini belirtir. Küreselleşmenin en belirgin yönünün ekonomi olduğunu, küresel finans pazarının, küreselleşmenin başka bir aracı olan küresel militarizmin bütün masraflarını gölgede bırakan büyüklüğüne dikkat çeker. Hallaq şunları yazar: “Küreselleşmiş serbest pazarlar geniş ölçüde devletin işidir ve şu anda öncelikle ABD, Avrupa ve Japonya tarafından yönetiliyorlar. (…) Küreselleşmiş ekonomide devlet tarafından düzenlenen şirketlerin merkezi rolü söz konusudur. Küreselleşmenin mahiyeti gereği barındırdığı hata ve sevaplarıyla ilgili hükümler bir yana, küreselleşmenin itici gücü şüphesiz şirketlerdir. O yüzden küreselleşmeyi baskın özelliklerinden biriyle, yani devletin onayını almış ve almaya devam eden kurumsal etiği ile değerlendirmek makuldür.”[4]

M.Hardt, A.Negri, İmparatorluk adlı kitabında, küreselleşmeyi kuruluş açısından değerlendirirken, küreselleşmenin artık sadece bir olgu değil, aynı zamanda tek bir ulus-üstü politik iktidar figürü tasarlama eğilimindeki tüzel/hukuki/hükmi tanımların kaynağı olarak görür. Küresel çağı evrensel bulaşma çağı olarak niteler. ”Günümüzün küreselleşme süreçleri kolonyal dünyanın sınırlarının birçoğunu yerle bir etmiştir.(…) Küreselleşme bilincinin karanlık yüzü bulaşma korkusudur. Eğer küresel sınırları yıkar ve küresel köyümüzde evrensel temasa açılırsak, hastalık ve çürümenin yayılmasını nasıl önleriz?(…) AİDS önce bir hastalık olarak ve sonra küresel bir salgın olarak tanımlanırken, AİDS’in kaynaklarına ve yayılmasına ilişkin haritalar da çizildi; bu haritalarda, yoğunluğun Orta Afrika ve Haiti üzerinde olduğu görülür. Nedenler ise bize kolonyalist imgelemi hatırlatır: sınırlanmamış cinsellik, ahlaki çürüme ve hijyen yokluğu”[5]

Halen yaşamakta olduğumuz, hayatın akışını değiştiren, insanları ve devletleri ekonomik krizlerle bunaltan bir küresel salgın olarak Yeni Coronavirüs Covid 19, küreselleşmenin ne kadar yaşayan bir gerçeklik olduğunu göstermesi bakımından çok önemli bir örnektir. Bizatihi idrak ettiğimiz üzere küreselleşmede yerel olanla evrensel olanın temasını, bu virüs vasıtasıyla net bir şekilde görmekteyiz. Bu temas ve ilişki durumunu sağlayan en önemli aracı faktör, teknolojik ürünlerdir. Küresel düzeyde etki sahibi sorunlara paralel olarak, küresel siyaset de şekillenmektedir. Bu sorunlar ekonomik olabildiği gibi, siyasal, kültürel ve sağlıkla ilgili de olabilmektedir.

Küreselleşmede değer olarak öne çıkan özelliklerin başında, ekonomik ilişkilerin kendine has pazarcı ve piyasacı bir mantık ve işleyişini oluşturması gelmektedir. Küresel aktör durumundaki sermaye sahiplerinin serbest ve güvenli bir şekilde hareket edebilmeleri için “barış ve demokrasi” vurgusunun öne çıkarılması dikkat çekicidir. Sermaye sahipleri “kendi başlarına buyruk” olmaları için merkezi yönetimlerden uzak olmaları gerekir. Bunun anlamı ulusal/yerel manada var olan yasalar bakımından dokunulmaz olmalarıdır. Onun için “küreselleşme; ekonomik, politik ve kültürel anlamda mekânsızlık olarak evrenselliğe yönelen ilişkiler ağı” şeklinde de okunabilir. “Özünde sınır, kimlik ve özellik tanımayan” küreselleşme, vatanı, yeri yurdu ve değeri önemsemez. El-Messiri’nin de belirttiği gibi küreselleşme söylemi sermayenin ve paranın el değiştirmesinden, kıtalar ve sınırlar ötesi şirketlerden söz eder. Ama farklı kültürlerden ya da kimliklerden bahsetmez.[6]

Timothy Bewes, Şeyleşme adlı kitabında, günümüz siyasal gerçekliğinin, küreselleşmiş ekonominin “tek olanaklı dünya” olduğu varsayımı üzerine kurulduğunu belirtir. Küreselleşmenin burjuva ideolojisinin düşünsel ürünü olduğunu söyler. Bu küreselleşmeden daha iyi bir “şeyleşmiş” fenomen örneğinin olmadığını yazar. “Küreselleşme kavramı –önceki çağlardaki Tanrı kavramına benzer bir biçimde- bütünlüğü basitleştirilmiş, düşünsel olarak kavranabilir ancak siyasal olarak değişmez bir biçimde sunar. Bu haliyle küreselleşme kapitalizmin kendi mantığının yumuşatılmış bir biçimidir.”[7] “Küresel kapitalizm bir yanda kapsayıcı etkiler üretirken bir diğer yanda da dışlayıcı etkiler üretir. Küresel kapitalizm bir yanda bütünleştirirken, bir yanda da parçalıyor.”[8]

Medyanın Değişen Yüzü

İnsanların dünyada olup bitenlerden haberdar olma isteği fıtri bir temayüldür. İnsan, olan bitenden haberdar olarak bilgi sahibi olur. Bilgi, bilinmeyeni açığa çıkardığı için insan bir bakıma aydınlanmış olmaktadır. Doğru bilgi her zaman için doğru tercih ve doğru yaşantıların en önemli koşuludur. Onun için Rabbimiz Teâlâ getirilen haberlerin araştırılmasını buyurmuştur. Çünkü insanın bir haberle hem doğru hem de yanlış davranması mümkündür. Yani haberin kaynağı, haberin taşıyıcısı ve haberin doğru anlaşılması büyük bir hassasiyeti gerektirir.

Medya, iletişimde aracı bütün unsurların ortak adıdır. Radyo, televizyon, gazete, dergi ve internet dâhil basın, yayın ve haberleşme organlarının tümü medya paydasında toplanır. Medya, küreselleşmenin en önemli ayağını oluşturmaktadır. Küresel aktörler medya yoluyla, insanları istedikleri gibi haberdar etmekte ve istedikleri gibi düşünmeye, yaşamaya sevk etmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun meydana gelen olaylar medya yoluyla özellikle de sanal medya yoluyla derhal bütün dünyaya yayılabilmektedir. Medya rekabet halindeki güçler için de dünya halkları için de önemli bir imkândır. Sanal medyanın bu derece yaygınlaşmadığı yirminci yüzyılın sonlarında bile dünyada olup biten önemli olaylar halkların gündemini değiştirebiliyordu. 1989’daki Tiananmen Meydanı olayları, Siyonist İsrail devletine karşı yürütülen İntifada, 1992’deki Los Angeles’teki ayaklanma, 1994’te başlayan Chiapas isyanı, Aralık 1995’te Fransa’yı ve 1996’da Güney Kore’yi felç eden grevlerden anında haberdar olunmuştu. Hardt ve Negri’nin de belirttiği gibi iletişim çağında her şey yapılmış ama iletişim kurulamamıştır.

“İletişimin küreselleşmesi ve yaygınlaşması, küresellik bağlamında önemli bir adımdır. Bilgisayar sistemleriyle küresel iletişim, değişimde hız kazanmıştır. İletişimin küreselleşmesi doğrudan sistemsel bir ağ yapılanması olarak anlaşılmalıdır. İletişim olanakları zamana hız kazandırarak hareketlenmeyi de arttırmıştır. Küresel iletişim olarak internet, paylaşımcılığı üst seviyeye taşımıştır. Enformasyon toplumu bilginin merkezinde iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte dönüşen, aktif, hızlı ve yatay ilişkilerin hâkim olduğu bir toplumdur.”[9]

İletişim alanında yapılmış dijital enformatik bir devrimi kesintisiz yaşamakta olduğumuzu söyleyebiliriz. Kevin Robins, İmaj kitabında dijital elektronik sinyallerin işlevinden söz eder. Bu sinyallerin oluşturduğu imaj-enformasyon ürünleriyle, artık sınırsız bir işleme, manipülasyon, depolama ve aktarmanın olanaklı hale geldiğini belirtmektedir. Oluşturulan sanal dünyada önemli olanın makinelerle etkileşim içinde olmak değil, makineleri kullanan insanlarla etkileşim içinde olmaktır. Bu etkileşim zekâyla akılla gerçekleştirilmektedir. Robins diyor ki, yapılmaya çalışılan şey, teknoloji ve insanın sinir sistemi arasında doğrudan bir bağlantı kurmaktır. “Mikro dünya kendi kendisini içeren, “dışarıdaki” gerçek dünyanın karmaşıklığından bağımsız, yapay olarak oluşturulmuş bir alandır.(…) Mikro dünya güvenli ve sürprizlere yol açmayan bir ortamdır.(…) Sanal mikro dünyanın özelliği kullanıcının “gerçek” insan varlığının bütünlüğünden uzaklaşmış olmasıdır. (…) Sanal gerçeklik bir “akıl alanıdır.” “Yarının akıllarının kendi yansımalarını görebilecekleri, birbirleriyle tanışabilecekleri,  enformasyon ve bilgi evrenine girebilecekleri” bir idrak ve rasyonalite ülkesi olarak görülmektedir. Bu anlamda mikro dünyaya girmek, düzen ve akıl dünyasına girmektir. Ama hepsi bu kadar değil. Mikro dünya aklın karşılayamadığı daha derin ihtiyaçlara ve güdülere de yanıt vermektedir.”[10]

Küreselleşmiş dünyanın medyası da küresel özelliklere sahip bir medyadır. Bu medyanın temel özelliği sanal olmasıdır. Süreli yayınların aksine herhangi bir yer ve zamana tabi olmayan bu medyada insanlar gönüllü olarak kendilerini sergiler. Ulusal devletlerin biyopoitik disiplin iktidarları, yerini psikopolitik görece özgür iktidarlarına bırakmıştır.

Toplumsal Değişim

Küreselleşme toplumsal yapının işleyişine etki ederek kendi kültürünü de oluşturmuştur. Küreselleşmeyi oluşturan güçlerin standartları ne ise, oluşmuş küresel kültür de o doğrultuda olmuştur. Toplumsal yapıyı oluşturması gereken kişilikli ve ilkeli fertdin yerini, sadece kendisini düşünen, bütün yatırımı kendisine yapan bir bireyselcilik almıştır. Bunun neticesinde dayanışma, yardımlaşma ve merhamet ortadan kalkmış, hayat sadece benmerkezci bir pragmatizme kurban edilmiştir. Ekonomik açıdan tüketim adeta hayatın vazgeçilmez standardı haline gelmiştir. İhtiyaçlar değil, reklamlar belirleyici olmuştur. Daha doğrusu karşılığı olmayan istekler ihtiyaç haline getirilmiş ve peşinden bütün bir ömrünü tüketme gayreti kanıksanarak normal görülmeye başlanmıştır. Toplumsal yapıda sürekli bir hareketlilik ve akışkanlık olmasına rağmen, temayüz etmiş vasıf belirsizlik olmuştur.

Değer aşınması diyebileceğimiz, sözü olan ama özü olmayan bir durum söz konusudur. Bütünüyle imaja yatırımın yapıldığı teknolojilerle mahremiyet ortadan kalkmış, “ahlaki sınır ve ölçülere meydan okunur” bir duruma gelinmiştir. İnsanlar kendisi olma kabiliyetini kaybetmiş ve böylece başkalarına ait sesleri tekrar eder bir duruma gelmiştir. Aslında Allah’ın insandaki en önemli emaneti olan irade ve özgürlüğün tersyüz edilerek katledilmesi de böylece gerçekleştirilmiş oluyor.

Abdurrahman Arslan’ın da belirttiği gibi kürselleşme ekonomiden siyasete, kültürden sanata, hukuktan felsefeye ve çevreye kadar toplumsal hayatın hemen hemen her alanını etkiliyor. Bu etkileme süreci, birçok yapı, kurum ve kavramı da değiştirip dönüştürüyor. Arslan şöyle diyor:” Unutmamak gerekir ki küresel kültürün temel özelliği her şeyi izafileştirmesidir. Dolayısıyla küresel kültür, toplumlara ait değerleri başka değerlerle değiştirmeye çalıştırmaktan çok, onları mahiyetleri bakımından izafileştirmektir. Bu ise her şeyin müphem bir nitelik kazanması, insanın ise her şeyi tüketen yeni bir insana dönüşmesi şeklinde olmaktadır. Ama burada şu gerçeği ifade etmemiz gerekmektedir; baskı altına alındık, bundan dolayı da küresel olarak tanımlanmış değerleri de savunur hale geldik; üstelik bu değerlerle de özdeşleştik.”[11]

Son olarak sözü, küreselleşmenin toplumlar üzerindeki denetleyici etkisini “uygar ilgisizlik” olarak ifade eden Anthony Giddens’e bırakarak bitirelim: ”Uygar ilgisizlik, ‘fon müziği’ biçimindeki güvendir; seslerin gelişigüzel bir araya getirilmesinden değil, dikkatlice sınırlandırılmış ve denetim altına alınmış toplumsal ritimlerden oluşur.”[12] Buradaki “denetim” kavramının, bilinçten kültüre hayatın bütün alanlarında insanları kıskıvrak kuşattığını fark etmek, yeni bir başlangıç için hayati öneme sahip bir eşiği oluşturmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] -Abdulvahap el-Messiri, Hamburger Medeniyeti, s.194

[2] Timothy Bewes, Şeyleşme, s.36

[3] Atasoy Müftüoğlu, Umut ve Sorumluluk, s.31

[4] Weal b. Hallaq, İmkansız Devlet, s.242

[5] M.Hardt, A. Negri, İmparatorluk, s.149

[6] A. El-Messiri, age, s.192

[7] T.Bewes, age, s.28

[8] A.Müftüoğlu, Geleceği Özgürleştirmek, s.162

[9] S.Ağcakaya ve S. Öğrekçi, S.Demirel Üniversitesi Vizyoner Dergisi, Cilt:7, Sayı:14

[10] Kevin Robins, İmaj, s.94-95

[11] Abdurrahman Arslan, Kıbleyi Kaybettiren Dönüşüm, s.30

[12] Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları, s.77

Follow