Muhammed: İmanı Eyleme Dönüştüren Simge
Kadir CANATAN
Medine döneminde gelen Muhammed Suresi’nin birçok özelliği bulunmaktadır. Belki en başta anılması gereken özelliği, “Muhammed” ismini taşımasıdır. Bu ismi, ikinci ayette geçmesinden dolayı almıştır. Kur’an’da birçok kişinin ismi surelere ad olarak verilmiştir. Yunus, Hud, Yusuf, Meryem, Lokman ve Nuh gibi sureler bunlara örnektir. Kur’an’da dört surede Muhammed ismi geçmesine rağmen, sadece Medine’de gelen bu sureye isim olarak verilmiştir. Muhammed isminin içinde geçtiği diğer sureler Al-i İmran, Ahzab ve Fetih sureleridir. Kronolojik olarak Muhammed isminin ilk kez bu surede geçmiş olması ve başlık olarak kullanılması, bu sureyi diğerlerinden ayrıcalıklı kılmaktadır.
İkinci olarak Medine’de Müslümanlara savaş yapmaya izin veren ilk sure budur. Bu ikinci özelliğinden dolayı sureye “Kıtal Suresi” de denilmiştir. Hicret’in ardından ilk inen bu sureye kadar Müslümanlar muhalifleri olan Mekkeli müşriklerin her türlü saldırıları karşısında sabretmişlerdir. Sabır, bir nevi pasif cihat olarak görülürse, Muhammed Suresi’yle birlikte Müslümanlar aktif bir cihada soyunmuşlardır. Çünkü kendi yurtlarından sürgüne gönderilmiş olan Müslümanlar, uzakta olmalarına rağmen Medine’de de rahat bırakılmamışlar ve adeta bir savaşın içine çekilmek istenmişlerdir. Ama bu arada Müslümanlar hicret sonrasında belirli bir güce ulaşmışlar ve artık Mekkeli saldırganlardan gelecek saldırılara karşı koyabilecek bir vaziyet ve psikolojiye kavuşmuşlardır.
30 ayetten ibaret olan Sure, “İnkâr edenlerin ve Allah yolunda alıkoyanların eylemlerini Allah’ın boşa çıkaracağı”nı bildirerek başlar ve “Allah yolunda harcama konusunda cimrilik yapanların kınanması”yla son bulur. Bu iki ayet arasında esirlere muamele, yeryüzünü merakla keşif, Kur’an üzerinde düşünme, olaylarla denenme, barışa çağrı, dünya hayatı, münafıkların durumu gibi birçok mesele ele alınmaktadır. Tüm bu meselelere baskın çıkan ana tema, herhalde bu surede iki kez “iman ve amel” ilişkisinin gündeme gelmesidir. Bu mesele, tarihte Müslümanları epeyce uğraştırdığı gibi günümüzde de uğraştırmaya devam etmektedir.
İman ve amel ilişkisi öylesine önemli bir meseledir ki, Müslümanların tarihinde ilk ayrışma ve mezhepleşme bu yüzden gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Hariciler “Amel imanın bir parçasıdır” diyerek ameli planda eksikliği olan Müslümanları kâfirlikle itham etmişler ve öldürmeye yeltenmişlerdir. Bunun karşısına çıkan akımlar ise, iman ve amel ilişkisini oldukça geniş tutmuşlar ve tarihimizde büyük bir ahlak krizinin yaşanmasına sebep olmuşlardır. Bugünün yaşanan ahlak krizinin de temellerini buraya kadar indirmek mümkündür. Haricilik bu meseleyle bağlantılı olarak toplumda bir hoşgörüsüzlük ve şiddet ortamı yaratırken, karşıtı olan akımlar da iman ile amel arasındaki diyalektik ilişkiyi kopararak ahlakı teolojik bir dayanaktan yoksun kılmışlardır. Karşıt akımlar içinde yer alan Sünnilik de, bu ahlak krizinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Çünkü Sünnilik, amelde eksiklik hiçbir zaman imanı zedelemez diyerek Müslümanlar arasında ölü bir imanın doğmasına yol açmıştır. Şüphesiz ki başlangıçta Sünnilerin böyle bir niyetleri yoktu, ama soruna koydukları yanlış teşhis ve getirdikleri yanlış tedavi sonunda tamiri mümkün olmayan sorunlar yaratmışlardır.
Kur’an’da biri geçtiği yerde diğeri de onu izleyen kavram çiftleri bulunmaktadır. Bunlardan biri de iman ve amel kavram çiftidir. Muhammed Suresinde iki yerde bu kavram çifti şöyle geçmektedir:
“İman edip salih ameller işleyenlerin ve Muhammed’e bir hak olarak gelen kitaba inananların ise Allah günahlarını örtmüş ve hâllerini düzeltmiştir.” (47:2)
“Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.” (47:12).
Bu ayetlerde sadece iman edenlerin günahlarının örtüleceği ve içinden ırmaklar akan cennetlere koyulacağı söylenmiyor. Başka bir deyişle kurtuluş sadece imanla olmayacaktır. Kurtuluş, iman edip imanını eyleme dönüştüren kişilerin hakkıdır. İncil’de Yakub’un Mektubunda da yazılı olduğu üzere “Amelleri olmayan iman ölü imandır.” Yine aynı metinde “iman amellerle tamamlanır” denilmektedir. Nasıl salt iyilikler insanı kurtarmayacaksa, ameli/pratik olmayan bir iman da insanı kurtaramayacaktır.
İman ve amel arasındaki ilişkinin nasıl olacağını en iyi gösteren kişi şüphesiz ki Hz. Muhammed’dir. O, iman ettikten sonra köşesine çekilmemiştir, İslam’ı şahsında yaşamaya ve tebliğ yoluyla da yaymaya çalışmıştır. Onun hayatı gerçekten de “iman ve cihattan ibarettir.” Hz. Peygamberin hayatı imanın eyleme dönüşmesi ve somutlaşmasıdır. Onun hayatını izleyen bir gözlemci, onda imanın bedenlenmiş halini görür. Din ve iman Kur’an ise, bunun pratiğe aktarılmış şekli de Hz. Muhammed’in hayatıdır, yani sünnetidir. Onun içindir ki Müslümanlara sadece Kur’an verilmemiştir, onun içinde onun bir örnek-model olduğu da vurgulanmıştır: “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33:21).
İman ve amel ilişkisi, ne özdeş ne de ayrılık kabul eden bir ilişkidir. Amel, imandan bir parça olmadığı gibi, iman ile amelin arası da tümden ayrılamaz. İmansız İslam, amelsiz iman eksik ve yarımdır. İman ile amel arasındaki ilişki, diyalektik bir ilişkidir. İman ameli, amel imanı etkiler, yani bunlar arasında karşılıklı bir etkileşim vardır. Bu karşılıklı etkileşim koptuğu zaman hem iman hem de ahlak krizi kapımızı çalar. Günümüzdeki krizin temel sebebi, iman ile amel arasındaki etkileşimsel bağın kopmuş olmasıdır. Yakup’un Mektubu’nda da son söz olarak şu söylenmiştir: “Nasıl beden ruh olmayınca ölürse, iman da amel olmayınca ölür.” (Bab 2:26).