KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR TESBİT VE ÖNERİLER
Zeynep ÇAKIL
Belki de ilk sormamız gereken husus vahiyle muhatap olmuş bir toplumun Kadına şiddet diye bir sorunu neden vardır? Kadını ya da erkeği cinsiyet olarak öne çıkarmayan tüm emir ve yasaklarını direk ey insanlar hitabı ile yapan bir ilahi çağrının muhatabı olan toplulukların Allah’ın eşit şartlarda sorumluluk yüklediği kadına karşı bu akıl almaz sorunlu bakış açısı nasıl oluştu? Kadın nasıl şeytanlaştırıldı ve adı fitne çıkaran oldu? Hayatın iki eşit öznesinden biri iken nesnesi konumuna nasıl indirgendi?
Bugün kadına yönelik şiddetin sebeplerini konuşurken bundan dini literatürü muaf tutarak sağlıklı bir analiz yapmamız mümkün değildir. Ayetleri kendi toplumunun anlayışına, kendi zihni yapısına göre yorumlayıp mana veren erkek müfessirlerin bunda payı büyük elbette. Meselenin daha iyi anlaşılması için iki örnek vererek geçeceğim.
Doğu toplumlarında kadını dövmek çok yaygındır. Bir gelenek gibi nesilden nesile aktarılarak gelmiştir. “Kızını dövmeyen dizini döver ”sözü bir vecize gibi kabul görmüştür. Yani kadın dövülünce uslanır akıllanır. Dini gelenek bu anlayışın oluşmasına büyük katkı sunmuştur. Ünlü Hanefi fıkıh alimlerinden Cessas ahkâm ayetlerini tefsiri olarak yazdığı meşhur Ahkamu’l-Kur’an isimli eserinde Sad Sûresi 40-43. ayetlerdeki Eyyup Kıssasını –zayıf bile olsa hiçbir hadis külliyatında hatta tevratta bile olmayan mesnedi belirsiz bir hikâye ile açıklayarak, Eyyub’un karısını dövmek için ettiği yeminin Allah tarafından iptal edilmeyip ‘hileyi şer’iyye’ denilen ilahi çözüm olduğu söylenen bir yöntemle halletmesinden dolayı vardığı sonuç şu şekilde olmuştur: Özetle, Nisa Sûresinde nüşuzundan korkunca dövülmesi emredilen kadın Eyyup kıssasındaki bu örnekle, erkek karısını terbiye etmek için dövebilir herhangi bir sebebe de gerek yoktur, diyebilmiştir.
Nüşuz, kavvam, fadl, darb, itaat gibi kelimeler Kur’an’ın genelinde nasıl kullanıldığına bakılmaksızın bağlamından koparılarak keyfi kullanılmış, alakasız yorumlarla anlamı tahrif edilmiş kelimelerdir. Hayatın diğer alanlarında ayetleri çok da dikkate almayan bazı kesimler nedense manalarına takla attırılan bu ayetleri dikkat kesilip yaptıkları züllüme kılıf bulabilmişlerdir. Psikolojide buna algıda seçicilik diyorlar.
Nüşuz kelimesi Kur’an’da Ahzap 53 ve Mücadile 11. Âyetlerde; “kalkıp gitmek, hemen gitmek, ayrılmak” anlamalarında kullanılmaktadır. Nisa 128’de bu kelime erkek için kullanıldığında yine aynı anlamda kullanılmıştır. Ne hikmetse Nisa 34’e gelince kadından bahsederken bunlara yakın bir ifadede kullanılmıyor.
Burada da pek ala kadının kocasından ayrılmak istemesi olarak yorumlanabilirdi. (Kadına boşanma hakkını yasaklayanlar boşama yetkisini tamamen erkekte olduğunu söyleyenler bu anlamı uygun bulmamışlardır tabi) ”Nüşuz”a da kadının kocasından ayrılmak istemesi olarak yorumlamayıp “iffetsizlik, kadının gözünün dışarıda olması, kocaya karşı azgınlık, dik kafalılık, geçimsizlik serkeşlik” anlamları vermişlerdir. Bu anlamları verince “dövün” çıkarımı de mubah oluyor herhalde.
Batı toplumlarında insanlar arası ilişkilerde problem oluştuğunda çok rahat tartışılırken, doğu toplumlarında bırakın tartışılmasını, imasında dahi üzeri örtülerek, konu geçiştirilir. İçine kapanık toplumsal yapının o toplumun bireylerine verdiği zararları neden aklı başında analiz edemeyiz çözüm üretemiyoruz sorusunun cevabı burada aranmalıdır. Elbette batı toplumlarında da sosyal ve ailevi problemler var. Fakat orada bir problem ortaya çıktığında bunu inceliyor, üzerine araştırmalar yapıyorlar. Sebep sonuç ilişkisi üzerinden bilimsel temellerle tartışıyorlar. Yetmiyor üniversitede bir bilim dalı olarak okutuyorlar. Psikoloji, sosyoloji, pedagoji, psikiyatri Batı’nın toplumsal ilişkilerde bir problem çıktığında üzerini örtmeden konuşulması ve insanın yapıp etmelerinin arka planının araştırılması sonucu ortaya çıkmış, insanı anlamaya dair bilim dallarıdır.
Sadece meseleyi teşhis ve tedavi etmekle kalmıyorlar, hızlıca caydırıcı yasalar politikalar üretebiliyorlar. Bizde de toplumda sıkça rastlanan durumları eğer üniversitede kürsü kurup inceleme araştırma ve buna dönük politikalar ve yasalar üretme yoluna gidebilseydik bekli de bugün bu kadar şiddeti, cinayeti, tacizi, tecavüzü daha az konuşuyor olurduk. Bugün bu kadar ayyuka çıkan kadına şiddet, taciz, tecavüz varken, yasa yolu ile bir takım caydırıcı cezalar tedbirler öngören İstanbul Sözleşmesi’nin alakasız mevzulara çekilerek tartışılması ve koparılan fırtınayı görünce hala toplumun bir kesiminin bu meselelerin çözümüne dönük bir endişelerinin olmadığını ve bu zulmün bir parçası olduklarının suçüstü savunması mıdır diye düşünmeden edemiyor insan. Bu gün bir yılda 400 kadının cinayete kurban gitmesini tacizin ve tecavüzün her gün ekranlarda yürek burkan haberlerini izliyorsak bu kafamızı kuma gömmemizin sonucudur. Ayıp, günah diyerek üzerini kapattığımız konular patlamıştır. Mızrak çuvala sığmıyor artık.
Belki birkaç nesil sürecek bir zihniyet değişimine şiddetle ihtiyacımız var. Öncelikle dini literatürde kadının aşağılanması eksik, hor ve hakir görülmesine zemin hazırlayan uydurma rivayetlerin kaynaklardan çıkarılması gerekiyor. Allah resulünün ağzına koyulan “hadis” adı altında uydurulan binlerce rivayetten en meşhur birkaçına bakalım: “Kocanı razı etmeden sana cennet yok”. “Kocanın bedenindeki iltihapları yalayarak temizlesen bile hakkını ödeyemezsin” (Cessas). “Eğer kocanı cinsel konuda üzersen Allah ve melekleri sabaha kadar sana lanet eder”. Bütün bunlara baktığımızda Hz. Peygamberin ağzına uydurma rivayetleri koymak kesmemiş ki Allah’a da söyletmişler: “Eğer bir kimse başka birine secde edecek olsa, kadının kocasına secde etmesini emrederdim”. Bu uydurma ve Allah’a atılan iftira ile resmen ikinci tanrı ilan edilmiş kocaya itaat dini bir vecibeye dönüşmüştür. Bu şirk değil de nedir. Bu sözler adeta Kur’an dışında inmiş başka bir dinin ilkeleri gibidir. Ne kadar da Kur’an’ın tanımladığı insan çerçevesine uzak ve zıt duruyor. Erkek cinsinin yüceltilmesi, ilahlaştırılması mutlak itaat gibi konularda kadınların zihninin de değişmesi gerekiyor. Kadın kurban seçilmiş ve bir şeylere adanmış, neye adandığını sorgulayamayacak kadar zihni dumura uğratılmıştır. Mutlu olmayı bile düşünemez hale getirilmiş, görev ve sorumlulukları “büyük ve önemli” kişiler tarafından belirlenmiştir. Saçının uzun aklının kısa olduğuna bile inandırılmış öteki ilan edilen “kandıralı” kadın imajı zaten eksik etektir. Mutfak ve yatak arasında mekik dokuyan kadının, eş ve anne olması dışında sosyal bir varlık olarak insani her türlü eylemi, arzusu, isteği ve talebi yok sayılmıştır.
Kadınların sorunu diye tanımlanan sorun aslında tüm olanlara bakınca; kendilerine “ilahlık taslayan erkek sorunu” gibi duruyor. Erkekler kendi namus ve şeref algısını bile kadın üzerinden tanımlıyor. Erkek ne yaparsa yapsın namusuna ve şerefine leke gelmez. Âmâ aile içindeki kadınlardan biri onlara göre yanlış yaparsa onların namusunu ve şerefini çiğnemiş olur.
Ne zaman kadınlar kendi sorunlarını kendileri konuşmaya başlarsa o zaman çözüme doğru bir adım atmış olacaklar. Bilinen en eski çağlardan beri kadınların sorunlarını hep erkekler konuşmuşlar, hiç susmamışlardır. Ben şahsen İstanbul Sözleşmesi tartışılırken, siyasi ve dini görüşü, eğitim düzeyi ne kadar farklı olursa olsun tüm kesimlerden kadınların bu sözleşmeye sahip çıkıp tartışacaklarını, eksik yönleri ile ilgili taleplerde bulunacaklarını bekliyordum. Ama öyle olmadı. Doktorundan, mühendisinden avukatına kadar yine erkekler büyük bir iştahla bu sözleşmeyi konuştular, tartıştılar hatta garip bir şekilde önemli bir bayan kitlesi de onlara destek vererek sözleşme iptal edilsin dedi.
Bugün yüzümüzü kızartan, duymaya tahammül edemediğimiz, korku filmlerini aratmayan dramlarla gündeme gelen aile kurumu ciddi alarm vermektedir. Devletin yasa koyucularının üzerinde ciddiyetle oturup düşünmesi, politikalar üretmesi gerekiyor.
Toplumsal bozulmanın, çözülmenin, şiddetin arka planında zihin ve algı oluşturan medyanın da önemli bir payı var elbette. Günde ortalama beş saatini TV karşısında geçiren bir toplumun önüne konulan diziler, haberler ve gündüz kuşağı kadın programları adeta şiddeti, zinayı, eşlerin birbirlerini aldatmasını, sahtekârlığı, yalancılığı adeta teşvik edercesine bir eğitim gibi boca ediyor. TV kanallarında akademisyenler şiddeti önlemenin yollarını tartışırken arkasından yayına giren diziler şiddetin görselini vererek adeta nasıl yapılacağının eğitimini veriyor. Sapıklara, tecavüzcülere, şiddet gösterenlere ceza verirken azmettiricilere de ceza verilmesi gerekiyor.
Aile ve sosyal politikalar bakanlığına bazı öneriler;
Aile İçi Şiddetin Çocuklar Üzerindeki Etkileri:
Aile ve sosyal hizmetlerinin çocuk evlerinde her yıl binlerce çocuk maalesef aile içi şiddetin kurbanı olarak koruma altına alınmaktadır. Her yıl bu sayı katlanarak artmaktadır. Bu çocuklar yetişkin olduklarında da sağlıklı ilişkiler kuramıyorlar. Onların mağdur ettikleri çocuklar yine bakım evlerinde büyümek zorunda kalıyor. Bu kısır döngünün kırılması için, çocuk sahibi olan ebeveynlerin bilinçlendirilmesi için eğitimler verilmelidir.
Şiddet çocuklar üzerinde de çok olumsuz etkiler yaratmaktadır. Şiddetin toplumsal ve bireysel düzeyde azaltılması açısından bu konu kritiktir. Yeni kuşakların toplumsal cinsiyet eşitliği fikri ile sorun ve çatışmaları şiddet içemeyen iletişim yöntemleri kullanarak çözmeleri açısından çocukların şiddete uğraması veya tanık olmaları özellikle dikkat edilmesi ve önlem alınması gereken bir konudur. Aile içinde şiddete tanık olan çocukların üzerinde şiddetin bazı etkileri şöyle sıralanabilir.
Şiddete maruz kalmış ya da tanık olmuş çocuklar aşağıdaki belirtilerden bir veya daha fazlasını gösterebilir:
Aile İçi Şiddetin Toplum Üzerindeki Etkileri:
Öncelikle toplumdaki mevcut şiddetin artmasına yol açmaktadır. Hem şiddet uygulayan ve hem değ.i şiddete maruz kalan taraflar arasındaki şiddet ilişkisi, toplumsal düzeyde kendini gösteren şiddeti güçlendirmekte ve bu da bazı bedellerin ödenmesine yol açmaktadır. Özellikle kadın ve çocukların mağdur ve erkeklerin fail olduğu bu süreçte toplumsal ayrışmalar ve iletişimsizlikler oluşmakta ve bu da toplumda çatışma ve sorunların şiddet içermeyen yöntemlerle çözümünün önünde engel oluşturmaktadır.
Kadına Yönelik Şiddet Konusunda Toplumda Oluşan Yanlış Rivayetler ve Doğruları:
Rivayet: “Evlilik bir özel yaşam alanıdır ve bu ilişkide geçenler kimseyi ilgilendirmez” (Kol kırılır yen içinde kalır).
Gerçek: Evlilik, toplumsal bir sözleşmenin ürünüdür; taraflar birbirlerini sevme ve birbirlerine bakma konusunda anlaşmışlardır. Bu anlaşma bozulur ve kadın şiddet nedeniyle acı çekerse, bu tüm toplumun sorunu haline gelir, tıpkı kadının sokakta bir yabancı tarafından şiddete uğramasında olduğu gibi. Şiddet, evliliğin doğal bir parçası değildir ve evlilik şiddet uygulama ehliyetini kazandırmaz.
Rivayet: “Kadınlara yönelik aile içi şiddete yalnızca düşük eğitimli, düşük gelirli ailelerde rastlanır.”
Gerçek: Araştırmalara göre aile içi şiddet, tüm gelir ve eğitim gruplarında görülen bir olgudur. Eğitim ve gelir düzeyi yüksek kadınlar, tam da bu rivayet yüzünden şiddet gördüklerinde kendilerinden utanıp şiddeti açığa vurmak konusunda daha da zorlanırlar.
Rivayet: “Duygusal ya da psikolojik şiddet fiziksel şiddet kadar kötü değildir.”
Gerçek: Uzmanlar “dil yarası” da diyebileceğimiz duygusal şiddetin kadın üzerinde en az fiziksel şiddet kadar yıkıcı bir etkisi olabileceğini savunuyorlar.
Rivayet: “Kadınlar bilinçaltında şiddetten hoşlandıkları için erkekleri şiddet uygulamaya teşvik edebilirler.”
Gerçek: Bu rivayet belki de en yanlış inanış olabilir. Bir insan sokakta dövüldüğünde, hiç kimse olaya o kişinin dövülmek istediğini söyleyerek yaklaşmaz. Birçok kadın, yaşadığı şiddetten kurtulmak için çeşitli yolları denediği halde, toplumun ve kurumların tepkisizliği nedeniyle hiçbir çıkış yolu bulamamaktadır.
Rivayet: “Şiddete neden olan alkol, işsizlik ve uyuşturucu kullanımıdır.” Gerçek: Alkol, işsizlik, uyuşturucu kullanımı gibi faktörler şiddeti doğuran değil, ancak şiddeti artırıcı faktörlerdir. Alkol şiddetin nedeni değildir, ama şiddet uygulayan erkekler tarafından bahane olarak kullanılan bir gerekçedir. “Alkollüydüm, o nedenle kendime hâkim olamadım,” gibi.
Rivayet: “Kadınlar ‘kadınlık görevlerini’ yerine getirmedikleri zaman şiddete maruz kalmayı hak ederler.” (Kadınlık görevleri: Evin, erkeğin, çocukların, evdeki yaşlıların, hastaların bakımı, onlara hizmet ve koca talep ettiğinde cinsel ilişki kurmak, gibi.)
Gerçek: “Kadınlık görevleri” aslında toplumsal cinsiyet rolleriyle kadınlara yüklenen kurallardır. Nedeni ne olursa olsun, her türlü şiddet en temel insan hakları ihlallerindendir ve hiçbir şekilde hoş görülemez.
Rivayet: “Kadına yönelik şiddet konusunda yasal yöntemlerle yapılabilecek fazla bir şey yok.”
Gerçek: Şiddete uğramış bir kadın koruma emri aldırabilir, Türk Ceza Kanunu uyarınca ceza davası açabilir. Sığınma talep edebilir.
Şiddete Maruz Kalan Kişilere Öneriler:
Hukuki Haklarınızın İhlal Edilmemesi İçin Alınacak Önlemler:
Bunları yazıyor ve konuşuyor olmak elbette can sıkıcı ancak bunlar bizim toplumumuzun gerçekleri ve bu gerçeklere gözümüzü kapattığımızda ya da konuşmadığımızda ortadan kalkmıyor. Hemen hepimizin çevresinde hukuki yasal haklarını bilmediği için mağdur olmuş insanlarla karşılaşıyoruz. Şiddetin önlenmesinde hepimize düşen görevler ve sorumluluklar var. Yan komşumuzda ya da akrabamızın evindeki şiddete duyarsız kalamayız. Bu şiddet sarmalı dönüp dolaşıp hepimizi vurabilir.
Kur’an’a göre kadınların ve kocaların birbirine karşı hak ve sorumlulukları eşitlenmiş. İlahi vahiy bir cinsiyetin üstünlüğünden bahsetmez. Birbirini tamamlayan eş kelimesini kullanır. Yaratıcı bütün hakları ve sorumlulukları ve cezaları dünyada ve ahirette aynı kılmış. Ne var ki pratiğini çok acı bir şekilde gördüğümüz gibi Allah’ın koyduğu sınırlar çiğnendiğinde orada zulüm başlar.
Kaynak:(1) Kadına yönelik Aile içi Şiddetin önlenmesi Projesi( ECORYS)