KONFORLU HAYATLAR VE DERİN YOKSULLUĞUMUZ
Ahmet POLAT
ahmetpolat@hotmail.com
Bir hayat ki ışıltılı; modern kentlerin kalabalığı arasında kaybolan insanların, peşinden koştukları dünya kadar. Anlamsızlık krizinin maskeli yüzlere yansıdığı, benlik sevdasının diğer bütün dertlerin önüne geçtiği, yenisini al-tüket döngüsünden çıkamayan muhteris ruhlar coğrafyası.
Bir hayat ki mehcûr; şehrin arka sokaklarında yoksullukla mücadele eden, baharı heyecanla karşılayamayan, küçümser bakışlarla yaralanan, hayallerini yarınlara erteleyen yarım kalmış sevinçler coğrafyası…
Yürüyoruz mülteci adımlarla, daha önce hiç görmediğimiz insanların kapılarını çalmak için. İki hayat arasında giderek daha da büyüyen uçurumu, insanın ‘öteki’ olarak gördüğü insana kayıtsızlığını düşünürken yürüyoruz; sebepsiz hüzünlerimizi yanımıza alarak. Gülüşünde kuşlar uçuşan çocuklar açıyor kapıyı. Küf kokulu evler, dökülen duvarlar, işsiz babalar, hasta çocuklar ve çaresiz annelerle tanışıyoruz. Çağın tutunamayanlarına, mülteci hayatların zorlu mücadelesine tanık oluyoruz. Sabahın erken saatlerinde kâğıt toplamaya çıkmazsa ailesiyle akşam yemeği yiyemeyecek babaların efkârını, evlatları okusun diye hastalıklarına rağmen çalışan fedakâr annelerin merhametini önemsiyoruz. Onlar bunca değersizliğin arasında emeğin ve alın terinin değerini gösteriyor yarınlara. Onlar helal kazancın, az ile yetinmenin, başkası ile de paylaşabilmenin örnekliği ile mücadele ediyorlar yaşamın kıyısında..
Konforlu hayatlarını terk etmek şöyle dursun, varlıklarını borçlu oldukları güç uğruna ilkesizliğin, merhametsizliğin en iyi temsilcisi olmayı göze alan bir güruh var. Her dönem güçlüden yana olan, kibir kulelerinden baktıkları halklara sabır öğütleyen, ehliyet ve liyakatten uzak oldukları halde makamla, ihale ile ödüllendirilen ve bütün bunları başarı gibi görenlerin işsizlikle sınananları, yaşamına son verenleri, çocuğunun istediği beyaz spor ayakkabısını almak için günlerdir çalışan emekçi bir babayı anlaması mümkün değildir.
Paragraflar arasına perde çekip bir başka sahneden bahsedeceğim. Bu sahnede kimler mi var? Zor şartlarda çalışmalarına rağmen emekleri sömürülen maden işçileri ve onları gece yarılarına kadar bekleyen kızları. Çocuğunun gururu kırılmasın diye yıl sonu etkinliği gibi törenler için üç beş velinin isteği ile alınan kıyafetlere merdiven silerek kazandığı parayı veren annelerden bahsediyorum. Ahlâklı ve liyakat sahibi olsa bile güçlüden yana olmadığı için, işveren gibi düşünmediği, onunla aynı partiden, aynı cemaatten olmadığı için işe alınmayanlar, çağın diplomalı işsizleri ya da çalışan yoksulları var bu sahnede. Ne eğitim alan ne de istihdam edilen bir milyona yakın kayıp genç beyin var. Herkesin din, siyaset, eğitim ve ekonomi uzmanı olduğu bir toplumda gelir düzeyleri arasındaki uçurum giderek büyürken, markette çalıştığı sırada ücretli öğretmenliğe kabul edildiğini öğrenince gözyaşlarıyla sevinen eğitimciler ve onların yetiştireceği sevgi çiçekleri var. Üniversitede okuyan oğlu daha mutlu olsun diye bulaşık yıkayan anneler ve mezun olmasına rağmen iş bulamayıp aynı lokantada garsonluk yapan gençler var hayatın bu sahnesinde. Tezgahına el koyan zabıtaya not bırakarak intihar eden seyyar satıcılardan mı bahsedelim, yoksa kentin en kalabalık semtinde, yoğun trafiğin ortasında dilenen çocukların yorgun bakışlarından mı? Onlara daha yaşanabilir bir hayat inşa etmek insâni görevimiz değil mi? İdeolojisi olmamalı yoksulluğun. Birilerinin beğenmediğini başkaları hayal bile edemiyor. Yüksek gökdelenlerin bir arka sokağındaki gecekondularda yaşama tutunan insanlarla karşılaşıyoruz. Ve hikayeler arasındaki uçurumu görüp yüzleşmek, daha somut adımlar atmak yerine sanal gıybet halkaları büyütüyoruz, yoksulluğun edebiyatını yapmayı tercih ediyoruz, bütün bu yaşananları, intiharları, eve ekmek götürememeyi biraz ‘abartılı’ buluyoruz. Hayatında hiç yırtık ayakkabı giymemiş, hiç üşümemiş, hiç aç uyumamış, yoklukla değil varlıkla sınanan insanlar, arka sokaklarda yaşanan trajediyi görmek, herhangi bir babanın çaresizliğini anlamak yerine ait olduğu tarafın menfaati uğruna insanlıktan uzak bir anlayışla bakıyor topluma. Adını bilmediğimiz coğrafyaların yetimlerine uzanıyor belki ellerimiz, fakat yanı başımızdaki ihtiyaç sahibini göremiyoruz bazen.
Çiçek açmış ağaçları görünce sevinen, bir kediye selam veren, bir yoksula el uzatan, insanı yaşatmak uğruna karşılıksız iyilikler biriktiren herkes için dünya; cennetin provasıdır. “Sevemiyorsan, dayanışmıyorsan, bir şiirden, bir kitaptan, bir müzikten keyif alamıyorsan, türkü mırıldanmıyorsan, dostluk geliştiremiyorsan, canı yananların sesine sağır kesilmişsen, aklı başında olmanın ne anlamı var?” diyor Ali Şeriâti. Bugün hiçbir şey ile mutlu olamayan, tatminsiz, sınırsız ve narsist insan, içine düştüğü anlamsızlık uçurumundan çıkmak istiyorsa başka mutlulukların, başka tebessümlerin sebebi, iyiliklerin öznesi olmalıdır. Ulaşabileceği en üst seviyeye gelmiş, şöhreti, makamı, zenginliği deneyimlemiş fakat aradığı yaşama sevincine, küçük şeylerle elde edilebilen mutluluğa bir türlü ulaşamayanların gelmesi gereken nokta başka hayatların derdiyle dertlenmek, verme eyleminin, paylaşmanın kalbimizde yeşerttiği çiçekleri görebilmektir.
Bu topraklar dayanışma gösteren, cömert davranışlarıyla dünyayı güzelleştiren insanlarla doludur. Gönül kapıları gibi evlerinin kapıları da açıktır misafire, yolda kalmışa. Biliyoruz ki bir yerlerde bizi bekleyen birileri var. Fakat kötülüğün normalleştiği, iyilik yapmanın bir reklam aracına dönüştüğü, normal karşılanması gerekirken haber değeri taşıdığı günümüzde yardımlaşma ahlâkından uzaklaşarak alan eli inciten davranışlarla karşılaşıyoruz. Belediye çalışanlarının yoksul ailelerin evleri önünde adetâ törenle verdikleri gıda kolileri, isimlerin, derneklerin öne çıktığı yardım faaliyetleri bizi infak bilincinden uzaklaştırıyor. Yetimhanenin çocukları aynı sofrada bir araya gelmiş, gülümseyen gözlerinde umut var fakat kadrajın en görünen yerinde bağışçının isminin yazdığı bir tabela! Kurban faaliyetlerinde o pankartları tutmakla görevli çocuklar var. Para verirken fotoğraf çekilmesini talep edenler, “derneğimizin yeleklerini giymeden çıkmayın, logolar görünsün” diyenler, Afrikalı çocukları tiyatroda figüran gibi kullanarak kurguyu tamamlayanlar, sosyal deney yaptığını zanneden iyilik istismarcıları ve daha birçok örnek.. Bir yanımız konforlu hayatının dışına çıkmıyor ve asla ‘moral bozucu’ öyküleri görmek istemiyor. Diğer yanımız ise yaptığı iyiliği gösterişe kurban ederek kaybedenlerden oluyor. Elbette ki kimseleri minnet altında bırakmadan, başkaları da iyilik halkasına dahil olsun diye teşvik edici olabiliriz. Bir yanımız yokken bile teşekkür edebilme erdemini gösteriyor, parası olmasa dahi insanlığını, inceliğini, nezaketini, ihtiyaçtan fazlasını paylaşıyor, diğer yanımız varlık içerisinde sevgiden, huzurdan uzak kalıyor. Bu durumda kim daha yoksul?
Merhamet ve acıma duygusu farklı kavramlardır. Acımak insana üst perdeden bakmak, aileden dahi izin almadan çocukların fotoğrafını çekip acılar üzerinden popülarite elde etmek, duygusal açıdan tatmin olmak, içindeki boşluğu yardımla doldurmaktır. Oysaki merhamettir bize yakışan; kendi çıkarlarını düşünmediğinde, muhatabı ‘öteki’ görmeden, empati ve samimiyetle var olur. Acımak biraz lütufkârlığı, biraz narsisizmi barındırıyor sanki içerisinde. Merhamet eden aslında o an merhamet edilendir. İyilik yapmanın kendisine ikram edilmiş bir güzellik olduğunu bilir. Başkasının acısını paylaşmak, onun sürekli yanında olduğunu hissettirmektir. Ve gerçek merhamet; bizim gibi düşünmeyenler için de, farklı ırklar, farklı ideolojiler için de iyiliği, eşitliği, adaleti talep edebilmektir.
İnsanı yüceltmek için var olan sosyal devletin amacı yoksulluğu ortadan kaldırmak olmalıyken, Victor Hugo’ya atfen onlar “yardım edilmiş yoksullar” görmek istiyor. Pandemi sürecinde işinden ayrılanlar, dükkanını kapatan esnaf, artan ekonomik kriz, eve sığmayan hayatlar karşısında dayanışmamız her şeyden önce insâni sorumluluğumuzdur. Bugün İstanbul’un sokaklarında yaşayan on binlerce evsiz var. Madde bağımlısı çocuklar, ahlâksızlık bataklığındaki gençler birileri tarafından görülmek, anlaşılmak istiyor. Lüks makam araçlarından, gösterişli sofralardan, ihale masalarından kalkıp gitsek diyorum bir yerlere.. Yağmurda ıslansak; ruhumuzun çölleşen toprakları için. Bir kalbimizin olduğunu fark etsek, dert sandığımız onca şeyin dinlediğimiz hikayeler karşısında ne kadar da mahdût olduğunu idrak edebilsek.. İstiklal Caddesi’nin çok ışıklı vitrinlerinin önünden geçip giderken, kalabalığın tükettikçe tükenen değerlerini temaşa ederken, Tarlabaşı’ndaki bir aileye misafir olmak, onlara daha müreffeh bir hayat sunmak, farklı ırktan, renkten bir yoksul ile ortak bağ kurup insan olduğumuzu fark etmek gerekmez mi? Kapitalist muhafazakârlığın görmek istemediği sokaklarda yaşanan acılar için nasıl bir gelecek düşlüyoruz? Bu toplumun sorunları bu kadar derin ve çözüm bekliyorken sahte gündemlerle daha ne kadar zaman kaybedeceğiz? Kim, nerede, hangi eli tutuyorsa desteklemek yerine “bu ülkede yardım yapılacaksa da biz yaparız” zihniyetiyle bakmak ne kadar sağlıklı?
Soruları önce kendi benliğime soruyor ve insanı verme içgüdüsünden alıkoyan unsurların ne olabileceğini düşünüyorum. İlk aklıma gelen cevap: “Çoğaltma tutkusu sizi oyaladı. Tâ ki mezarlıklara varıncaya kadar..” (102/1) AVM girişlerine, kalabalık caddelerin billboardlarına yazmakla kalmayıp hayata taşınması gereken bir ayet. İyilikler biriktirdiğimiz anlamlı bir öykünün kahramanı olmak yerine servet biriktirmeyi seçen insana en iyi hatırlatmadır mezarlıklar. Sahip olduklarımızın bize sahip olmasına izin vermeden göçüp gidebilmek ne iyi, iki dünyalı olduğumuzun farkında olmak ne güzel.
Pasif iyilerin dindarlığında başka hayatlara yer yoktur. İbadete indirgenmiş bir ritüel olarak paylaşmak, kırkta bir düzeyindedir ve birçok şarta bağlanmıştır. Bırakın vermeyi her an zekat alacak düzeye gelebilirsiniz. İnsan-Allah ilişkisi, insan-insan ilişkisine göre daha kârlı bir iletişim biçimidir onlara göre. Zira sevaplar kazanılır, dindarlık artar, kısa yoldan cennete götürecek birçok sebepler bulunabilir. Oysa yetim bir çocuğun sevincine şahit olmadan, annelerin duâsını almadan, karşılıksız iyilikler yapmadan geçen ömür, yaşamak mıdır? Nebi’ye şehirden uzak bir mağarada inzal olan vahiy, onu hayatın içine taşıdı. Bir kenara çekilip sürekli ibadet etmek isteyenlere karşı çıkarak insanı ancak insanla anlamlı hale getirdi. Kur’an’ı sevap makinesi gibi okumak yerine hayatın şimdi ve buradasında, aktüel sorunlara çözüm üreten değerler sistemi olarak okudu. Daha iyi insan olma projesi olan İslam’ın hüküm sürdüğü coğrafyalarda zengin-fakir arasındaki uçurum giderek artarken, toplam finansal değer, dünya gayri sâfi hasılasının yüzde dokuzuna ancak tekabül ediyor. Enerji kaynaklarının yüzde yetmişine, doğal kaynakların yüzde kırkına sahip olmasına rağmen nüfusun yarıya yakını yoksullukla mücadele ediyor. Hac ibadeti yapılırken kesilen kurbanlar, sadakalar, o petrol zengini yaşamlar neden Sudan’a, Yemen’e ulaşmıyor? Mutlak hakikati avuçlarına alıp kendi gibi düşünmeyeni günaha düşmüş gibi gören, gösterişten, itibardan tasarruf etmeyen, Allah’ın sürekli kendilerinden yana olduğunu zanneden, binlerce insanın akıl ve iradelerini kullanmadan biat ettikleri cemaatler bu toplumun ıslahı ve ihyası için, evsizler, sokakta yaşayan uyuşturucu bağımlısı gençler, yıkılan aileler için neden proje üretmezler? Elbette ki yardım dernekleriyle dünyanın birçok yerine ulaşan, gelirinin büyük kısmını bağışlayan, infakı derslerde anlatmakla kalmayıp yaşayan birçok grup var. Yolları ve gönülleri hep açık olsun. Değer ve ilim üretmekten uzak, ‘hizmet’ adı altında emekleri sömürülen insanların karşısında el bağlayıp râm olduğu, konvoy eşliğinde şehirlere giriş yapan şeyhlerin, liderlerin gelir kaynakları nedir? Siyaset ve dini kullanarak yapılan ticaretle ilgilenen, devleti ele geçirmeye teşebbüs eden, cemaatten örgüte dönüşen, akıl ve vahiyden uzak kitlenin güven duygusuna, yardımlaşma ahlâkına verdiği zarar ortada iken neden aynı hatalar yapılmaktadır? Bu toplumun en zeki gençlerini seçip kendi hegemonyaları uğruna kullanan, hebâ eden bir zihniyetin yaşattıkları karşısında neler yapıldı? Güç savaşının bedelini neden hep en alt gruptaki insanlar işsiz kalarak, yoksullaşarak ödüyor? Kendilerini herkesten daha ‘dindar’ gören kapitalist Müslümanları, Suriyeli işçilere az para verip çok çalıştıranları, emirleri altındaki aileler ve çocukları istismar edenleri, her yıl umreye gittiği halde komşusunun aç uyuduğundan haberi olmayanları, camide en ön safta namaz kılıp gürültü yaptı diye bir çocuğun dünyasında ağır travmalar yaşatan merhamet yoksullarını gördükçe Bakara/93’ü hatırlıyorum: “İmanınız size ne kötü şeyler yaptırıyor!”
Aklımızı kullanmadığımızdan mı, bilim üretmediğimizden mi, bireysel dindarlıkla sadece kendimizi düşündüğümüzden mi? Fikir yoksulluğu ve kutuplaşmanın da etkisiyle yeni bir din dili, sorunlarımıza karşı yeni bir çözüm yolu geliştiremiyoruz. Yolsuzluğa, yoksulluğa, mülkte şirk koşmaya İbrahimî bir duruş ortaya koyamıyoruz. O sürekli teolojik tartışmalarımızın merkezinde, çağın sorunlarına teselli olmakta zorlanan fıkıh algısı ve Peygamber’in yoksulluğunu anlatırken zengin olan, gözyaşlarını tutmayan reyting hocaları bu konuda neler söylüyor? İbadetler başka hayatlara dokunmamıza sebep olmuyorsa niçin var? Neydi gerçek erdem? Namazda selam verirken yüzlerimizi doğuya ve batıya çevirmek mi? Elbette ki hayır! Sahip olduğu malına sevgi duymasına rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve özgürlüğü ellerinden alınanlara vermekti. (Bakara/177)
Sadece servetin değil sevginin, ilginin, bilginin de paylaşılması gerektiğine inanıyoruz değil mi? Sevgi cömertliği konusunda derin bir boşluktayız. Kendilerini sevemeyenlerin başkalarına sevgi göstermesi mümkün değil. Kendi olamayan, sınırlarını çizip ahlâki olgunluğa erişemeyen, ruhunun prangalarından kurtulamayan, sanal bağımlılıkları olan, bağ kurmak, dikkatini vermek yerine nesnel bir alışverişin tutkununa dönüşen modern insan, materyalist bir bunalım yaşamaktadır. Rikkat ne güzel bir kelime; gönülde incelik. Bireyselleşen toplumların öteki ile olan iletişimi de ortadan kalkınca mutluluk uzak bir hayale dönüşüyor. Kendi sorunlarının altında kalan, hayatlarında egolarından başkalarına yer bırakmayıp yalnızlıktan şikâyet eden kalabalıklar için tek çıkış kapısı cömertliğin, özgeciliğin insanı onarmasına izin vermektir. “Kişi kendi kalbine olan yolculuğunu tamamlandığında, herkesin kalbinde kendini bulur.” diyor Kemal Sayar. Eşinize, çocuklarınıza verdiğiniz sevgi, aktif dinleme, zaman ayırma gibi güzellikler ailenin, toplumun değişimine sebep olacaktır. Futbol, dizi izlemek yerine çocuklarla oyun oynamayı, ailenizle sohbet etmeyi tercih etmek çocuğun geleceğine, şahsiyet inşasına önemli bir katı sunmaktır. Bir akşam vakti ihtiyaç sahibi aileye alınan hediyeleri çocukların eliyle vermek, aynı oyuncaklarla oynamalarını sağlamak, aynı kıyafetleri onlara da almak çocuğunuzun hayatında kalıcı etkiler bırakacak bir infak bilinci inşa eder.
Post-truth çağında insan, tek tip düşünce yapısına, dünyevî, haz/kâr odaklı yaşamlara mahkûm edilmiş, ilgi alanları, tercihleri, duyguları siber tahakküm alanında kalmıştır. Teknolojinin adetâ din gibi yaşam tarzımızı yönetebildiği bir çağda insanı makineden ayıran şeyin kalbi olduğunu fark etmeliyiz. Hakikatin yetim kaldığı, anlamsızlığın ve nihilizmin hüküm sürdüğü zamanlarda, her şeyden önce ahlâki bir sistem olan dinler, seküler hayatların kıyısına tutunmaya çalışıyor. Politik emeller uğruna, faydalı bir araca dönüştürülerek kullanılıyor. Dindarlıkla birlikte artan kaderci bakış, sorumluluğun faturasını Allah’a kesip itiraz etmemeyi, sabır ve şükretmeyi öğütlüyor. Oysaki teşekkür etmek devlet ve millet olarak bir eylem ortaya koymaktır, sahip olduğu şeyleri paylaşarak ortak iyide buluşmaktır.
İnsan beyninin haz noktalarına baktığımızda ödüllendirildiğinde ve herhangi bir şeyi paylaştığında aynı beyin aktiviteleri görülüyor. Sadece maddi açıdan değil manevi anlamda da sevgisini, ilgisini, heyecanını, samimiyetini paylaşan insanlarda prefrontal korteksin, bizi hayvandan ayıran, hayata ruh katan bölgenin daha gelişmiş olduğu biliniyor. Başkası için iyilikte bulunmanın endorfin, seratonin gibi mutluluk hormonlarının salgılanmasına sebep olduğu gözlemlenmiş. Her verme eyleminin aslında daha çok almak olduğunu deneyimleyen insan, mutluluğa ulaşmanın, hayata anlam katmanın sırrına da ulaşmış oluyor. Princeton Üniversitesi’nde yapılmış bir deney var. İki grup öğrencinin birinci grubuna, konusu yolun kenarında ihtiyaç sahibi birine yardım etmekle ilgili İncil’den bir kıssa, diğer gruba ise İncil’den herhangi bir konu verilerek kısa süre içinde yan binada konuyla ilgili bir vaaz vermeleri istenmiş. Öğrenciler diğer binaya geçerken, yollarının üzerinde deneyde rol alanlardan biri tıpkı kıssadaki gibi acı içinde seslenerek yardıma ihtiyacının olduğunu ifade ediyor. Hangi katılımcıların o kişiyi fark edip yardım etmek için davrandığı gözlemleniyor. Yardım konusunda vaaz verecek kadar kıssa üzerine çalışmış olan öğrencilerden çoğu da tıpkı diğerleri gibi muhtaç kişiye yardım etmek için durmuyor. Seminer verecek kişilerin acele içinde olmaları, konuya odaklanıp başka insanların dertlerine karşı kayıtsız kalmaları onların yardım teklif etmesine engel bir durum oluşturuyor. O yüzden sadece maddi olarak değil merhametimizle, dikkatimizle, ilgimizle de onların yanında olduğumuzu hissettirmeliyiz. Bugün infak, zekât gibi konuları saatlerce anlatan, uzun tartışmalarla kimlere verilip verilmeyeceğinden bahsedenler zenginler ve yoksullar arasındaki bu uçurumla yüzleşmeli, masa başında okunan vahyin hayata dokunan yanını anlatmalılar.
“Bir nehir, köprü kurma niyetimizi körükler, fakat karşılıklı iki kıyıyı tek bir bütünün parçaları olarak bir araya getiren durum bizim nehri geçme isteğimizdir. Normalde hiçbir ilişkisi olmayan iki nehir kıyısını bütünleştiren.” diyor Heidegger. İnsan insana teselli olmalı. Aramıza duvarlar değil köprüler inşa etmeliyiz. Kıyıları birleştirecek o istek, o dayanışma duygusu bir nehir gibi çağlamalı içimizde. Pandemi sürecinde tecrübe ettik ki tek başına yaşamıyoruz bu dünyada. Küresel anlamda bir iyilik hareketine ihtiyacımız var. Fakat yoksullukla mücadele ederken empatiyle yaklaşmalı her an düşebilme ihtimalimizi de gözetmeliyiz. Şâirin “gölgesinde otur ama / toprak senden incinmesin.” anlayışıyla bakmalıyız en başta insana, hayvana, doğaya ve eşyaya.. Kelimelerimizi seçerken muhatabın dünyasında bıraktığı izleri de düşünmeliyiz.
Diyorum ki insan; yeryüzünü cennete dönüştürebilmeli. Bir yol olmalı kalpten kalbe. Zerre kadar iyiliğin ve kötülüğün karşılık bulacağı, sorumluluklarımızın, yaptıklarımızın, yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızın hesabının sorulacağı o gün için sahih dertler, karanfil kokulu umutlar, iyilik ve güzellikler biriktirmeli…