Ölümcül Kimlikler
Amin Maalouf
Hatice İ. Erdem
“İnsanlar babalarından çok, zamanlarının çocuklarıdır.” Marc Bloch
Lübnanlı, Hristiyan-Arap kökenli bir aileye mensup olan Amin Maalouf, yirmi yedi yılını Lübnan’da geçirmiş, 1976’da iç savaş sonrası ise Fransa’ya yerleşerek burada Ölümcül Kimlikler[1] eserini kaleme almıştır. Kendisini yarı Fransız, yarı Lübnanlı olarak görmeyen Maalouf, kimliğin bölmelere ayrılamayacağını, onun yarımlardan, üçte birlerden ne de kuşatılmış diyarlardan oluşamayacağını ifade etmektedir. Bu sebeple kendisini çok kimlikli olarak değil, bütün ögelerden oluşmuş tek bir kimliğe ait olarak görmektedir. Bu çok yapılı aidiyetleri tek bir biçimselliğe sığdırmaya çalışan anlayışları ise, kimlik ve aidiyet kavramlarını merkeze alarak sormaktadır: “Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum?”
Kişinin doğarken belirlenen ve artık ebediyen değişmeyecek olan “öz”e ait olma veya geri dönme beklentisi, geriye kalanların tamamını ve özünde benimsenen tüm inanışları, tercihleri, yakınlıkları ve yaşamın geri kalanını değillemekle mümkün hale gelebilir mi? Bu çelişkili durumun tam ortasında yer alan Maalouf, ne zaman Fransızlığını vurgulayacak olsa, tüm çeşitliliği ve zenginliği ile bir şeyler ortaya koymaya çalışsa, bazılarının kendisine bir hainmiş gibi veya satılmış gözüyle baktıklarını, ne zaman da Cezayir’le olan bağlarını, tarihini, kültürünü, dinini ortaya koysa, anlaşılmamak ve küçümsenmek tehlikesiyle veya düşmanlıkla suçlandığı ifade etmektedir (Maalouf, 2020, 10). Kendi yaşadığı bu dışlanmayı bugün şiddetli bir çatışma halindeki aidiyetler üzerinden çeşitlendiren Maalouf, Sırp bir anne ile Hırvat bir babadan Belgrad’da doğan birinin, bir Tutsi ile evli bir Hutu kadının veya tam tersinin, siyahi bir baba ve Yahudi bir anneden doğan bir Amerikalının da benzer duyguları yaşadığını ifade etmektedir. Ona göre içlerinde etnik, dinsel veya daha başka kırılma hatlarının geçtiği sınırda yaşayan bu insanlar, “ayrıcalıklı” insanlardır. Bu insanları çeşitli toplumlar ve kültürler arasında bir köprü, arabulucu olmaya davet etmekte, onlara toplumdaki etnik çatışmalardan doğan anlaşmazlıkları gidermek, bireyleri mantığa davet etmek, yatıştırmak, barıştırmak gibi bir rol üstlendiklerini hatırlatmaktadır. Bu kimseler çoklu aidiyetlerini üstlenemedikleri takdirde, sınıflarını seçmek ve tekil bir etnik kimliğe indirgenmek zorunda bırakılacaklardır. Üstelik bu indirgeme, fanatikler veya yabancı düşmanları tarafından değil, içimizdeki herkes tarafından yapılacaktır. Maalouf’a göre hepimizin içinde kök salmış olan bu tektipleştirme, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, sığ, yobaz, kolaycı yaklaşım yüzünden gerçekleşecektir. İşte o vakit dünyanın gidişatından endişelenmek için gerçek bir nedenimiz olacaktır.
Maalouf’un eseri dört bölümden oluşmaktadır. Her bir bölümde kimlik sorunlarına tarihsel bir gerçeklik zemininde tartışmaya açarak, var olan problemleri kendi deneyimleri ile örneklendirmektedir. Kimliğim Adiyetlerim isimli birinci bölümde, Kimlik cüzdanının kişileri tanımlamakta yetersiz olduğunu, insanın bu kadar yüzeysel bir varlık olmadığını, bu aidiyetler her ne kadar kişiliğin yapı taşları ve ruhun genleri olsa da gerçek kimliklerin tercihlerimizle belirlediğimiz aidiyetlerden oluştuğunu ifade etmektedir. Ona göre bu öğelerin her birine çok sayıda bireyde rastlamak mümkünse de iki farklı insanda aynı bileşimi bulmak mümkün değildir. Her bir birey, tekil ve potansiyel olarak farklı bir aidiyet barındırmaktadır. Bazen öyle durumlar olur ki, sevindirici veya üzücü bir olay, kimlik duygumuzda binlerce yıllık bir mirasa bağlılığımızdan çok daha ağır basar (Maalouf, 2020, 16).
Tıpkı toplumlar gibi kimlikler de akışkandır. Kimlikler, bireylerin deneyimleri ile şekillenerek her an yeni bir değişim ve dönüşüme tabi olmaktadır. Bu manada Maalouf’a göre kimliklerin durağanlaşması demek, yaralanması yani ölümcülleşmesi demektir. Bireylerin aidiyetleri yaralandığında diğer aidiyetler ile arasında bir hiyerarşi oluşturmaktadır. Ve yaralanan aidiyet ölümcül bir kimliğe dönüşerek aşırı uç eylemlerle kendisini göstermektedir. İnançlarının tehdit altında olduğunu hisseden insanlar arasında, dinsel aidiyet ağır basmaktadır. Fakat tehdit altında olan anadilleri ve etnik grupları ise, o vakit dindaşlarıyla kıyasıya savaşmayı göze almaktadırlar. Maalouf, kimlikleri oluşturan öğeler arasında her ne kadar hiyerarşi olsa da, bunun değişmez olmadığını, zamana göre başkalaştığını ve davranışları derinlemesine farklılaştırdığını Türkler ile Kürtler arasındaki etnik çatışmayı örnek göstermekte ve şu çarpıcı soruyu sormaktadır: “Türkler de Kürtler de Müslüman ancak dilleri farklı; çatışmaları bu yüzden daha mı az kanlı?”
Kimlik yargıları ifadesiyle birbirinden farklı insanları aynı çuvala koymanın sakıncalı bir düşünme alışkanlığı olduğunu ifade eden Maalouf, “Arabım”, “Fransızım”, “Siyahım”, “Sırpım”, “Müslümanım”, “Yahudiyim” gibi son derecek yaygın ifadelerin tek bir aidiyet potası içinde eritilmesine karşı çıkmaktadır. Ve hatta kimlik kökenine atıfla işlenen cinayetlerin, toplu eylemlerin, katliamların, ortak görüşlerin bireylerin mensubu olduğu kimliklere yüklenerek, “Sırplar katliam yaptı.”, “İngilizler yağmaladı.”, “Yahudiler el koydu.”, Siyahlar ateşe verdi.”, “Araplar reddediyor.” Gibi ifadelerle yargılanmasına karşı çıkmakta, filan ya da falan hakkında “çalışkan”, “becerikli”, ya da “tembel”, kuşku verici”, “sinsi”, “kibirli”, “inatçı” diyerek duygusuzca yargılarda bulunulmasının çoğu zaman kanlı bir şekilde sona erdiğini ifade etmektedir. Ona göre kimlik bir aidiyet değildir, gerçek bir tuval üzerine çizilen bir desendir; tek bir aidiyete dokunulmaya görsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır (Maalouf, 2020, 27).
Göçmenlik kavramına ilişkin görüşlerinde, göçmen statüsünü sadece doğup büyüdükleri yerden koparılan insanlar kategorisiyle sınırlamayan Maalouf, göçmenleri “kabilesel” kimlik kavramının ilk kurbanları olarak görmektedir. Eğer geçerli tek bir kimlik söz konusuyla, mutlaka bir seçim yapmaları gerektiğinde, göçmenin, kendini parçalanmış, bölünmüş ya doğduğu ülkeye ya da onu kabul eden ülkeye ihanete mahkûm bir halde bulacağını ifade etmektedir. Bu durumu, kaçınılmaz olan bir buruklukla ve öfkeyle yaşanan bir ihanet olarak görmektedir. Ona göre insan sığınmacı olmadan önce göçmen olur, çünkü bir ülkeye gelmeden önce başka bir ülkeyi terk etmek zorunda bırakılmıştır. Bu terk ediş, sadece bir toprak parçasından ayrılış değil, aynı zamanda bir coğrafyanın kendi kültürel bağlarından, dilinden, giyim şeklinden, müziğinden, kutlamalarından, mutfak kültüründen, sokak kokusundan, tanıdık ve bilindik bütün sokaklarından ayrılıktır.
Maalouf eserinde, bugün yerel kültürün taşıyıcısı yerleşik bir halkla, daha yakın tarihlerde gelmiş farklı geleneklerin taşıyıcısı bir başka halkın yan yana yaşadığı çok sayıda ülkede, her iki tarafın davranışlarının, sosyal atmosfer, politik tartışmalar üzerinde ağırlığını hissettiren gerginliklere yol açtığından bahsetmekte, bunun için de son derece ateşli sorunlara sağduyu ve serinkanlılıkla yaklaşmanın kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. Ancak bu sağduyu kavramına kendisi de inanmakta güçlük çekmekte, iki tarafı da uzlaştırma çabasını bıçak sırtı bir yol olarak görmektedir. Her iki tarafa da şöyle söylemek isterdim diyen Maalouf, taraflardan birine, “geldiğiniz ülkenin kültürüyle ne kadar yakınlaşırsanız, kendi kültürünüzü de ona o kadar yakınlaştırırsınız.” Diğerine ise, “bir göçmen kendi kültürünün saygı gördüğünü ne kadar hissederse, geldiği ülke kültürüne de o kadar açılacaktır.” Diyerek her iki tarafı uzlaştırıcı bir denklem ortaya koymaktadır (Maalouf, 2020, 38).
Modernlik Öteki’nden Gelince başlıklı ikinci bölümde, Hristiyan ve Müslümanların geçirdiği değişim ve dönüşümler sonucu “modern”, “öteki” gibi etiketlemelere maruz kaldıklarından, bu etiketlemelerin söz konusu toplumlar üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Maalouf, her inancın içinde daima farklı, birbiriyle çelişen yorumların var olacağını, kutsal kitapların söylemleri ile o dinin benimseyenlerin eylemleri arasında kapanamayacak kadar büyük bir yarık olduğunu ifade etmektedir. Ona göre değişen metin değil, değişen bizim metinlere bakışımızdır. Bu bakış metinleri cımbızlayarak, işine gelen alıp işine geleni çöpe atmayı çok iyi başarmaktadır. Bu sebeple aynı kitaplara dayanarak köleliği içinize sindirebilir ya da mahkûm edebilir, ikonaları yüceltebilir ya da ateşe atabilirsiniz, şarabı haram kılabilir ya da hoş görebilir, demokrasiyi ya da din devletini savunabilirsiniz; ki bütün insan toplulukları yüzyılların akışı içinde şimdiki uygulamalarını meşru gösterecek kutsal ayetleri bulup çıkarmayı başarmışlardır. Bu nedenle, Hristiyanlığın, İslam’ın ya da Marksizmin “gerçekte ne dediği” üzerinde kendini sorgulamak Maalouf için yararsız görünmektedir. Eğer sadece önceden beri içte barındırılan olumlu ya da olumsuz önyargıların doğrulanması değil de, cevaplar aranıyorsa, doktrinin özüne değil, onu benimseyenlerin tarih boyunca sergiledikleri davranışlara eğilmek gerekmektedir (Maalouf, 2020, 44).
Maalouf, milliyetçi doktrinlere karşı mesafeli durulması gerektiğini vurgularken, hiçbir doktrinin özünde özgürlüklere saygılı bir yapıyı barındırmayacağını, hatta özgürlük atılımının dini düşünce çerçevesi dışında yer alan kişilerden geldiğini ifade ederek sözlerine şöyle devam etmektedir: “XX. Yüzyıl bize hiçbir doktrinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını, hepsinin, komünizmin, liberalizmin, milliyetçiliğin, laikliğin ve hatta büyük dinlerden her birinin kontrolden çıkabileceğini, hepsinin yozlaşabileceğini, hepsinin elinin kana bulaştığını öğretmiş olacak” (Maalouf, 2020, 46).
İnsanlığın hoşgörü konusunda sınıfta kaldığını, İslam ve Hristiyanlık dini üzerinden örneklendiren yazar, ömrü boyunca iki tehlikeli fikirle mücadele ettiğini belirtmektedir. Bu fikirlerden ilki, her zaman için modernizmi, özgürlüğü, hoşgörü ve demokrasiyi taşımaya yazgılı bir din olan Hıristiyanlık, ikincisi ise en başından beri despotizme ve karanlıkçılığa adanmış bir din olan Müslümanlık olduğunu ileri süren düşüncedir. Bu düşünce ona göre insanlığın büyük bir kesimi için tüm gelecek ufuklarını karartmaktadır (Maalouf, 2020, 49).
Maalouf, okuyucuya: “Neden evrim Batı’da bu kadar olumlu gelişirken Müslüman dünyasında bu kadar kırıcı oldu?” sorusunu yönelterek, İslam inancı geçmişte bir arada yaşama pratikleri açısından başarılı bir profil çizerken, Hıristiyan inancının farklılıklara tahammülsüz bir performans sergilemiş olduğunu ama buna karşın Hristiyan toplumu “modern” olarak isimlendirilirken, Müslüman toplumların neden “gerici, bağnaz” etiketleriyle anıldığının sebeplerini sorgulamaktadır: “Uzun bir hoşgörüsüzlük geleneği olan, “öteki” ile yan yana yaşamaktan her zaman rahatsızlık duymuş olan Hristiyan Batı ifade özgürlüğüne saygılı toplumlar ortaya çıkarabilmişken, uzun zaman yan yana birliktelik uygulamış olan Müslüman dünyası neden artık fanatizmin kalesi olarak görünüyor?” (Maalouf, 2020, 52)
Toplumların dinler üzerindeki etkisini dile getirirken, İslam’ın tıpkı öteki dinler gibi her dönemde zamanın ve mekânın damgasını taşıdığını ifade eden yazar, kendilerinden emin olan toplumların, yansımalarının güven verici, huzur dolu, açık bir dinde; güvensiz toplumların ise, korkak, bağnaz, çatıkkaşlı bir dinde bulacağını belirtmektedir. Ona göre dinamik toplumlar, yenilikçi, yaratıcı bir İslam’da; oldukları yerde kalan toplumlar ise durağan, en küçük değişime bile isyan eden bir İslam’da yansımaktadırlar. Buradan hareketle İslam toplumlarının modernleşme konusundaki mesafeli duruşunu dinin etkisinden ziyade toplumun yaşayışını bağlamaktadır. Ona göre din modernleştiği için toplum modernleşmez. Batı toplumları modernleşmeye açık olduğunu için din orada modernleşmiştir.
Gezegenler Kabileler Zamanı başlıklı üçüncü bölümde, dinsel aidiyetlere bağlılığın nedenleri üzerinde durmaktadır. Maalouf, küreselleşmenin kimlik ihtiyacını arttırdığını ve insanların maneviyata yöneldiklerini, dini bir sığınak haline getirmeleri ile onu tek aidiyetleri olarak gördüklerini düşünmektedir. Ona göre bilim ilerledikçe insanlık, sonunun ne olacağı üzerine kendini daha fazla sorgulayacaktır. “Nasıl”ın Tanrı’sı bir gün gelecek silinecek fakat “niçin”in Tanrı’sı asla ölmeyecektir. Dolayısıyla dine yer olmayan bir dünyanın hayal edilemeyeceğini ancak maneviyat ihtiyacının aidiyet ihtiyacından ayrıldığı bir dünya özlemi duyduğunu da eklemektedir. Yani, insanlığın inançlara, bir külte, kutsal bir kitaptan esinlenen manevi değerlere bağlı kalırken, aynı zamanda herhangi bir cemaate dahil olma ihtiyacı hissetmeyeceği bir dünyanın imkanları üzerine kafa yormaktadır. Eğer fanatizmin, terörün, etnik savaşların önüne geçilmek isteniyorsa, dinseli bir kimlik bildirimi olmaktan çıkartmanın, kimlik ihtiyacını bu etkenlerden farklı ve üst bir kavram üzerinden yeniden inşa etmenin önemini ifade etmektedir.
Bu bölümde ele alınan bir diğer konu ise kader meselesidir. İnsan eyleminin toplumsal değişim üzerinde etkisi üzerinden yapı-fail dikotomisine dikkat çeken yazar; “gelecek, umutlarımızın mı yoksa karabasanlarımızın m olacak?” sorusunu sormaktadır. Buna göre bilim kurtuluşumuzun bir aracı mı olacaktır yoksa felaketimizin bir habercisi mi? Kaderi, rüzgârın önünde yol alan yelkenliye benzeten yazar, dümen başındaki insanın rüzgârın nereden eseceğine veya hangi şiddetle eseceğine karar veremeyeceğini ancak kendi yelkenini yönlendirebileceğini ifade eder. Aynı rüzgâr deneyimsiz veya yanlış tercihte bulunan bir denizciyi felakete sürüklerken, bir başkasını sakin bir limana ulaştırabilmektedir. Küreselleşme rüzgarına karşı insanın duruşunu da buna benzeten Maalouf, küreselleşmenin önüne geçmenin, onu baltalamanın saçma olduğunu, ancak kör kayalardan sakınarak ustaca dümen alınırsa doğru limana varılacağını belirtmektedir. İlerlemeye karşı tavır almak, boyun eğmek ne kadar sakıncalı ise, onu olduğu gibi topyekûn kucaklamak da bir o kadar sakıncalıdır. Maalouf’a göre bu gerçekle yüzleşmek, bir tepki olarak farklılıklarımızı ortaya koymaya itse de aynı zamanda ortak kaderimizin bilincine varmamızı sağlamakta, bütün aidiyetlerin üzerinde insanlık toplumuna daha fazla yer açılacağının da kaçınılmaz bir son olduğunu belirtmektedir (Maalouf, 2020, 85).
Bu bölümde cevabı aranan diğer bir konu ise, “küreselleşme ve dünyalılaşma karşısında her uygarlığın kendine özgülüğü nereye varacaktır?” sorusunda kendini göstermektedir. Maalouf’a göre değerlerin evrenselliği mücadelesinin yanı sıra, yoksullaştırıcı tektipliliğe, ideolojik, politik, ekonomik ya da medyatik hegemonyaya, tek tip düşünceye, ve hatta çeşitli dilbilimsel, sanatsal, entelektüel ifade biçimlerinin yolunu tıkayan her şeye karşı mücadele etmek de bir zorunluluktur. Eğer bütün dünya aynı dili, aynı ekonomik, politik ve sosyal sistemi, aynı yaşam biçimini ve aynı değer yelpazesini paylaşıyorsa bu Amerikanlaşmadan başka bir şey değildir. Bu durum iki vahim tehlikeyi doğurmaktadır. Birincisi dillerin, geleneklerin, kültürlerin yavaş yavaş yok olması; ikincisi, tehdit altındaki bu kültürlerin taşıyıcılarının gitgide daha radikal ve kendi kendini yok edici tavırlar benimsediğini göstermektedir (Maalouf, 2020, 89).
Panteri Evcilleştirmek başlıklı son bölümde yazar, kimlik aktarımını ifade etmek için panter metaforunu kullanmaktadır. Kötü muameleye maruz kalan panter, eğer evcilleştirilmezse serbest bırakıldığı vakit saldırganlaşmaktadır. Yazara göre dil de din kadar ölümcül kimliklerin bir aidiyetidir. İki topluluk farklı dilleri konuştuğunda, ortak dinleri onları bir araya getirmeye yetmez. Bir insan dinsiz yaşayabilir ancak bir dili olmadan yaşayamaz. Aynı oranda, kimliğin önemli iki öğesi olan bir diğer gözlemini aktaran Maalouf’a göre, din özel ve mutlak olmaya bir çağıdır fakat dil öyle değildir. İnsan İbraniceyi, Arapçayı, İtalyancayı, Türkçeyi aynı anda kullanabilir fakat aynı zamanda Musevi, Müslüman, Katolik ve Protestan olamaz. Dolayısıyla dili, kimlik bütünlüğünden koparmak mümkün değildir. Yazar, “bir insanı diline bağlayan göbek bağını koparmaya çakışmak kadar tehlikeli bir şey yoktur” der. Her insanın kimlik dilini korumasının ve onu özgürce kullanmasının oldukça önemli bir hak olduğunu ifade eden yazar, bu özgürlüğün kendisinde inanç özgürlüğünden daha öncelikli olduğunu belirtmektedir.
Sonuç olarak A. Maalouf, deneme türü üzerinden kaleme aldığı Ölümcül Kimlikler eseri üzerinden insanlık tarihi boyunca devam edegelen asabiyetçilik ve etnik milliyetçilik anlayışlarının yol açtığı sonuçları, kimi zaman kanlı biten savaşlar üzerinden, kimi zamansa ortak dil ve din birliğine rağmen birbirlerine düşman kesilmiş topluluklar üzerinden örneklendirmektedir. Esasında Maalouf’un, “dünya bir tornavidayla parçalarına ayıramayacak kadar karmaşık bir düzenektedir” ifadesi sorunu anlamaya dair bakış açılarının da bir yerden konumlanarak ve parçacı bir yaklaşımla çözümlenemeyecek kadar karmaşık ve kırılgan olduğunu göstermektedir. Çünkü meşru kimlik dışavurumunun nerede duracağı ve ötekilerin hakkının çiğnemenin nerede başlayacağı hep bir bilinmez olarak kalmaya devam edecektir. Eserde, küreselleşme çağında kuşatıcı ve bütüncül bir yeni kimlik kavramına duyulan ihtiyaç ise ucu açık, üzerinde fazlaca düşünülmemiş açık bir kapı olarak bırakılmıştır. Yine eserde, sorunları tespit konusunda her ne kadar evrenselliğin temel ölçütleri olan hiç kimsenin dini, rengi, milliyeti, cinsiyeti ya da daha başka nedenler yüzünden hemcinslerini temel insanlık haklarından yoksun bırakamayacağı bir ütopya olarak dile getirilse de, hakikatin öyle olmadığı gerçeği yazarın kendi hayatından aktardığı kesitler üzerinden de olanca çıplaklığı ile görülmektedir. Yine yazarın, kimliğin tek bir aidiyet üzerinden tanımlanmaması gerektiği, çoklu aidiyetlere hoşgörü ve saygı göstermenin evrensel bir ölçüt olduğu önermesi eserde defaatle vurgulanan alt başlıklardan biridir. Bu bağlamda son derece kırılgan ve hassas bir niteliğe sahip olan kimlik ve aidiyet sorununa dair yapılan çözümlemeler günümüz dünyası bağlamında ele alındığında, ne feodal beylikler devleti olan Avrupa’nın kendi bütünlüğünü korumak için icad ettiği ulus devlet anlayışının yol açtığı yıkımlara, ne de Batı dışı ülkelerin etnik ve siyasi kavgalarına, pasif ve öykünmeci yaklaşımlarına iyi gelmediği aşikardır. Ancak bu gerçek karşısında farklılıklarını nimete dönüştüren azınlıkların gayretleri umutların tükenmediğini de göstermektedir. Ve son olarak Maalouf’un eserini bitirirken, yazıldığının ertesi günü ölen eserlerden olmaması temennisi, onun toplumsal sorunlar karşısında bir sosyolog edasıyla takındığı peygamber tavrını, eserdeki ifadelerde yer alan kaygıyı, kırılganlığı ve samimiyeti, eserin kimsesizler mezarlığına terk edilmeyecek kadar çok kişi tarafından yaşatılacağını göstermesi bakımından oldukça önemlidir.
[1] Amin Maalouf, “Ölümcül Kimlikler”, Çeviren: Aysel Bora, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: 2020, 133 sayfa.