Prof. Dr. İsrafil Balcı ile Söyleşi

Tarihsel ve teolojik açıdan aşırı yüceltme kavramının İslam düşüncesindeki karşılığı nedir? Psikolojik, sosyolojik kökenlerinin bireysel ve toplumsal davranışlar üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bireyin sevdiğini, hayranlık duyduğu birisini veya bir dinî lideri olduğundan daha üstün görme/gösterme arzusu insanın doğasında var olan bir eğilim. Bu eğilim teolojik alanda kendisini daha fazla gösterir. “Şeyh uçmaz mürit uçurur” sözü tam da bunu anımsatır. Aşırı yüceltmeci anlayışın izlerini hem eski dini geleneklerde hem de İslâm geleneğinde görmek mümkündür. Özellikle geçmiş peygamberlerle ilgili kıssalar, mucizevi anlatılar veya kadim dinî geleneklere ait mistik-mitolojik hikâyeler İslam kültürünü de etkilemiştir. Hz. Muhammed ile ilgili haberler arasında da benzer olağanüstülüklere ait birçok ezoterik anlatının olması bunu teyit etmektedir.

Kur’an önceki peygamberlerin mucizelerinden veya olağanüstülüklerinden bahsedip İslâm Peygamberi’nin bu yönüne değinmeyince bu durum adeta bir eksiklik gibi görülmüş ve bu boşluk rivayetlerle doldurulmuştur. Dolayısıyla dini gelenekteki yüceltmeci anlayışın en karakteristik yansımasını Hz. Muhammed’i beşer üstü gösterme eğiliminde görmek mümkündür.

Aşırı yüceltmeci anlayışın bir başka yönünü hayranlık duygusu oluşturur. Fakat hayranlık duygusu aşırı sevgiye dönüşünce birtakım marazi unsurlar devreye girer. Dolayısıyla sevginin de bir sınırı olmalıdır. Nitekim İslâm orta yolu öğütleyen mesajlar vermiş ve ifrat ya da tefrite kaçılmasını doğru bulmamıştır.

Aşırı yücetlmeci anlayışın bir başka sebebi, Hz.Muhammed’in nübüvvetine yönelik eleştiriler veya onun nübüvvetini kabul etmeme reaksiyonudur. Bu yöndeki reaksiyonlar veya muhaliflerin olağanüstü talepleri, Hz. Muhammed’in bu taleplere cevap verdiği gibi bir anlayışı doğurmuş ve birçok mesnetsiz iddia Hz. Muhammed’in olağanüstülükleri diye sunulmuştur.

Benzer anlayış Hz. Muhammed’in vefatından sonraki süreçte adeta onun vârisleri gibi görülen, ancak temelde hiçbir dinî karşılığı olmayan geçmiş ulema, mezhep imamları veya din büyüğü gibi zannedilen insanlara da verilmiş ve deyim yerindeyse hem Hz.Muhammed serapa mucize bir peygamber gibi sunulmuş hem de onun varisi gibi gösterilen insanlar veya din alimleri olağanüstü kimlikler olarak tanıtılmışlardır, diğer bir ifadeyle bu yolla birtakım sanal dinî otoriteler oluşturulmuştur. Dahası bunlar adeta din temsilcisi veya dinin yeminli sözcüsü gibi zannedilmiş ve onların anlattığı din, adeta Allah’ın dini gibi sunulmuş veya algılanmıştır. Halbuki İslâm inancından Peygamberlik kurumu dışında hiçbir bireyin zerre kadar bir başkasından farkı veya ayrıcalığı yoktur.

 

 

İsrâ ve Miraç Gerçeği kitabınızda Miraç perspektifinden Hz. Peygamber’in insanüstüleştirilmesini anlatıyorsunuz. Hz. Muhammed ve Mucize kitabınız bu amaçla yazılmış eserlerden. Kur’an’da peygamberlerin aşırı yüceltilmesine yönelik eleştiriler nelerdir? Beşerî/insani yönlerinin vurgulanmasının dini ve toplumsal açıdan önemi nedir?

 

Bahsettiğiniz eserlerde ve siyerle ilgili diğer çalışmalarımda bu konu ile özel olarak ilgilendim. Bunun ilk adımını “Hz. Muhammed ve Mucize” konulu kitabım oluşturur. Geleneksel İslâm anlayışında serapa mucize bir peygamber portresi anlatılır. Oysa Kur’an bütünüyle beşer bir peygamberden veya Hz. Muhammed’den bahseder. Bu meseleyi ele aldığım zaman ilginç bir çelişki dikkatimi çekmiştir. Örneğin müşrikler Hz. Muhammed’in nübüvvetine itiraz ederken onun insanüstü bir özellik taşıması gerektiğini ileri sürmüşler ve sürekli ondan olağanüstülükler (veya mucizeler) göstermesini istemişlerdir. Kur’an ise beşer üstü nebî beklentisine karşı bütünüyle beşeri özelliklerini öne çıkaran bir Hz. Muhammed’den ve onun örnekliğinden bahsetmiştir. Nitekim onu “içinizden birisi”, “arkadaşınız” veya “sizin gibi bir insan” olarak tanıtmış ve insanlara insan olan bir nebinin örnek olabileceğine dikkat çekmiştir.

Geleneksel İslâm anlayışında ise bütünüyle olağanüstülüklerle donatılmış bir Hz. Muhammed portresinden bahsedilir. Daha kestirme bir ifadeyle söylersek Kur’an insanlara kendileri gibi beşeri özellikler taşıyan bir peygamberin örnekliğinden bahsederken Cahiliye dönemindeki müşriklerle, geleneksel müslüman bilinci aynı noktada buluşmuş ve adeta Kur’an’ın tanıttığı Hz. Muhammed’i beğenmeyerek ısrarla beşer üstü bir peygamber görme eğilimi sergilemiştir. Oysa bu anlayış hem vahyin verileri ile hem de Hz. Peygamber’in öğretisiyle örtüşmemektedir. Zira Kur’an insanlara insan peygamberi örnek gösterir. Bu yüzden bütün nebîlerin içinde yaşadıkları toplumun birer üyesi olduklarına dikkat çekilmiştir. Peygamberlerin vahiy alma dışında diğer insanlardan herhangi bir farklarının olmadığının kabul edilmesi veya bu anlayışın içselleştirilmesi durumunda, peygamber varisi gibi gösterilen birtakım sanal dinî otoritelerin İslâm açısından hiçbir anlam ifade etmedikleri gerçeği ortaya çıkar ve ed-Din büyük bir yükten kurtarılmış olur.

 

 

Aşırı yüceltmecilik bağlamında Şii ve Sünni geleneklerde "İmamlar Kureyş'tendir" ve "Halifeler Kureyş'tendir" iddialarının mezhepsel çatışmalar üzerindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Şia’nın imamet doktrini üzerinden geliştirilen İmametin Kureyşiliği tezi, aslında imametin Ehli Beyt’de olduğu iddiası üzerinden formüle edilmiş, daha sonradan sünni gelenekçe bu imametin kureyşiliği tezine dönüştürülmüştür. Yani Şia’nın imametin veya imamların Ehli Beyt’ten olduğu iddiasına yeni bir açılım getirmiş ve Kureyş eklenmiştir. Böylece Emeviler döneminde imametin kureyşiliği tezi ortaya atılmıştır. Çünkü Şia, imametin Ehli Beyt’te olduğunu ve bunun Allah tarafından belirlendiğini ileri sürmüş, Haz. Ali ve Muaviye’nin iktidar kavgası ile beraber bu şekilde kendisini ayrıştırmıştır. Daha sonradan Emeviler döneminde Kureyşilik tezi ortaya atılarak hem Ehli Beyt tezi çökertilmeye çalışılmış hem mevalinin yöneticilik talepleri dışlanmış hem de Kureyş dışındaki Arapların da idarecilik beklentileri boşa çıkarılmıştır. Yani, İmamet doktrininden İmametin Kueyşiliği tezi ortaya atılarak böylece Şia’^nın imamet eşittir ehli beyttendir anlamına yeni bir anlam yüklenerek böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuştur. Nedir o? Ali evladını destekleyenlerin tezi çökertilmeye çalışılmış, “imamet Ehli Beyt’ten değil Kureyştendir” tezi geliştirilmiş, dediğim gibi aynı şekilde hem Kureyş dışındaki Arapların idarecilik beklentilerini boşa çıkarılmaya çalışılmış, hem Şia’nın tezi boşa çıkarılmaya çalışılmış hem de mevalinin Ehli Beyt’i destekleyen kesiminin -imametin kendisinden olmasını istiyorlardı- bu talepleri de dışlanmıştır. Dolayısıyla, başlangıçta imametin Kureyşiliği tezi bu şekilde işlev görürken daha sonradan Abbiseler döneminde bu tez, tabi Abbasiler Irak bölgesinde iktidarı kurdukları için ve bu bölgede de imamet doktorini iyice akideleştiği için Abbasiler imametin kullanmak yerine hilafeti kullanmışlar ve böylece muaviye döneminde daha önceden imam ehli beyttendir tezine alternatif olarak imam kureyştendir tezi eklenirken Abbasiler döneminde bu sefer imam çıkarılacak ve yerine halife konacak böylece “halife kureyştendir” tezi ortaya atılacaktır. Ve bu yolla aynen Emeviler’de olduğu gibi Abbasiler’de de hem mevalinin yöneticilik talepleri dışlanacak hem Ehli Beyt imamet doktorini tezi çökertilecek hem de kureyş dıuşındaki Arapların yönetici tezi ötelenecektir. Bu nedenle ben, imamlar kureyştendir tezi ile halifelik kureyştendir tez arasındaki tezatı şöyle ifade ediyorum; aslında imam ehli Beyt’tendir anlayışı ilk önce imam kureyştendir şekline çevirilmiş ama daha sonradan Abbasilerin bulunduğu bölge ve yönetim merkezlerinin ırak havzasında olması nedeniyle ve bu bölgede artık imamet doktorinini bütünüyle inançsal bir teze oturtmuş olan Şia’nın beklentisi boşa çıkartmak için hilafet doktorini oalrak formüle edilmiş ve dikkat edilirse geleneksel Sünni anlayışta da halifelik tıpkı Şia’daki imamet gibi manevi makam olarak düşünülmüş yani yeryüzünün hükümranlığının insana verileceği, insanın yeryüzünün halifesinin olacağı şeklindeki ayet mealinden de mülhem olarak hilafet tezi geliştirilmiş ve halifeliğie dini statü verilmiştir. Aslında, Abbasilere kadar halifeler emirü’l müminindir. Sadece Hz. Ebubekir’e halife denmiştir. Onun da sebebi, tıpkı Hz. Peygamber’e Rasulullah dedikleri gibi Evubekir’e de halifetullah yani Allah’ın halifesi demek istemişlerdir. Hz. Ebubekir de hayır, ben Allah’ın değil, Rasulullah’ın halifesi olurum demiş ancak Ömer’den itibaren emirul müminin sıfatı kullanılmıştır. Bu, emeviler döneminde de bu şekilde kullanışmış, Abbasiler döneminde ise halifelik kurumu artık tam bir kurumsal kimlik kazanmıştır ve hilafet doktrini Şia’nın imamet doktrinine alternatif olarak dini statüye dürünüdürülmüş, o nedenle de dikkat edilirse Abbasi halifeleri hep gaim bi emrillah, müstağin billah, vasıplillah, mütevekkil alallah gibi sıfatlar almışlardır. Ve halifeler adeta “zıllullahi’l arz”, Osmanlı’da bunun karşılığı “halife-i ruhi zemin”dir. Yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi gibi bir statüye büründürülmüştür. Böylece hikafetin kureyşiliği tezi, imamet ehli beyt tezinden çalınarak üretilmiş suni bir iddiadır. Ve bu iddia aynı zamanda Hz. Peygambere bir iftira olarak sunulmuş, güya onun ağzından ortaya atılmış bir tez olarak bugüne kadar bu şekilde Müslümanlara dayatılmıştır. Denilmiştir ki, Hz. Ebubekir Sakife’deki toplantıda “İmamlar Kureyştendir” demiştir. Hayır; Hz. Ebubekir, Sakife’deki toplantıda Ensar’ın iki başkanlı yönetim önermesi veya bir dönem siz bir dönem biz başkanlık yapalım taleplerini karşılık, “emirler bizden, vezirler sizden olsun” demiştir. Ebu Bekir’in bu söylediği Muaviye tarafından Hz. Peygamber, “Halife Kureyştendir” demiştir, Ebu bEkir de bunu dile getirmiş diye sunmuş ve halifelik kureyştendir tezi ortaya atılmıştır. Bu tez, bütünüyle hem İslam’ın akidesini hem Hz. Peygamberin öğretisi hem de akla ve mantığa aykırıdır. Çünkü İslam’da genel ilke emaneti ehline vermektir. Şayet hz. Peygamber böyle bir sözü söylemişse o zaman bütün Kureyşliler ehil insanlar olmalı yani hilafete ehil olmalılar. O zaman Yezid de bir Kureyşli, niçin Yezid’i kabullenemiyoruz, çünkü ehil değil. O zaman Hz. Peygamber, tebliğ ettiği vahye aykırı davranabilir mi? Hayır, davranamaz. Demek ki bu tez daha sonradan ortaya atılmıştır.  Dolayısıyla İslam akidesi açısından böyle bir rivayetin Hz. Peygambere dayandırılarak sunulması bütünüyle ona iftiradan başka bir şey değildir. Ve bu tamamen imamet doktrininden esinlenerek üretilmiş hayali bir iddiadır. Ama Müslümanlar ne yazık ki bin dört yüz yıldır hala bu rivayetin Hz. Peygamberin ağzından dile getirilmiş bir iddia olduğuna inanırlar ve bu şekilde bir anlayışla hala bunu savunurlar. Oysa bu iddianın savunulabilecek hiçbir tarafı yoktur.

 

Aşırı yüceltmeci düşünceye karşı eleştirel yaklaşımlar nelerdir? İslam toplumlarında bu eğilimlerin azaltılması ve daha dengeli bir dini anlayışın yaygınlaştırılması için hangi akademik ve pratik adımlar atılmalıdır?

 

İslam geleneğinde eleştirel düşünce henüz oluşmamıştır. Var olanı da yaşatmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Bu itibarla geleneksel İslam anlayışında aşırı yüceltmeciliğe karşı herhangi bir eleştirel anlayışı göremezsiniz. Bugün akademik çevrelerde veya bazı eleştirel bakan kesim tarafından bu aşırı yüceltmeci anlayışın Kur’an’la, siyerle, hz. Peygamberin öğretisi ile örtüşmediği ve bu nedenle bunun ayrıştırılması gerektiğine dair bazı yorumlar yapılıyor, eserler yazılıyor ama bunun bir karşılığı olmadığını, en azından toplumun kahır ekseriyeti tarafından henüz benimsenmediğini görüyoruz. Çünkü, böyle bir zihni arka plana sahip değiliz. Bizim en temel sıkıntılarımızdan birisi, biz zannediyoruz ki geleneksel İslam anlayışı bugün olduğu gibi akademik bir zihinle inşa ediliyor -ki bugünkü akademik zihnin de içinde birçok problemler barındırdığını belirtmeliyim- buna rağmen yine bir akademik bakıştan söz edilebilir. Oysa geleneksel islam düşüncesi veya islam kültürü bütünüyle taşıyıcıdır. Ben buna transporter anlayış diyorum. Nedir bu? Geçmişin yorumlarını olduğu gibi bugüne aktarmaktan ibarettir. Bizim medrese kültürü buna dayanır. Bu itibarla da gerek Hz. Peygabere karşı gerekse daha sonradan aslında islamda olmayıp da islamın içindenmiş gibi gösterilen bir. Takım dini otoriterele yönelik veya geçmişteki ulemeya yönelik aşırı yüceltmeci anlayışların hiçbirisinin İslami öğretide ve rasulullahın öğretisinde yeri olmadığı halde karşılık bulmuş ve bugün de adeta yüceltilmişlerdir ki buna sahabe de dahildir. Hatta bizim anlayışımızda sahabe öyle bir noktaya getirilmiştir ki Hz. Peygamber bile hata yapabilir ama sahabe adeta hata yapmaz, sahabe eleştiriden tamamen uzaktır çünkü eleştirilemez. Böylesine dokunulmaz bir kimlik oluşturulmuştur. Böyle bir anlayışta da hiçbir zaman İslam’da olmayıp da daha sonradan geleneksel İslam düşüncesinde karşılık bulmuş olan aşırı yüceltmeci anlayışa yönelik eleştirel bir bakış açısının olduğunu düşünmüyorum. ilahiyat fakültelerinin artmasıyla beraber yeni yeni özellikle Türkiye’deki akademik çevrelerde eleştirel bakış açısı gelişmeye başladı ise de adeta hemen kafası ezilmesi gerektiğini düşünenler devreye girdiler ve dini tekelleri alan bir takım tarikat çevreleri, geleneksel İslam anlayışını benimsemiş çevreler, ki Türk İslam kültürü genelde derviş devleti geleneğinden geldiği için İslam anlayışı da derviş kültürün, menkıbe kültürüne dayanır. Dolayısıyla da bu eleştirel düşünceye asla yer verilmez veya hoş karşılanmaz. Bunun değişmesi gerekir ki sorunuzda da bu var. Bunun değişmesi için ne yapmamız gerekir? Bir kere toplumu bilinçlendirmek gerekiyor. Madem dinin kurucu metni Kur’an ise, o zaman bize yani din ile iştigal eden insanların Kur’an’ın sunduğu İslam’ı halka tanıtma, anlatma görevi düşüyor. Ama bunu anlatacak zemin de yok, bunu da belirtmek durumundayım. Zira eleştirel bakan insanların bugün toplumda nasıl dışlandıklarını, ötekileştirildiklerini, linçlendiklerini zaman zaman görüyoruz.  Bunu yaşayanlardan birisi de benim. Dolayısıyla benim gibi eleştirel bakan insanların geleneksel anlayışa yönelik eleştirileri asla kabul görmez. Bunun için toplumu bilinçlendirmek gerekiyor ancak bu bilinçlendirme tek tek ya da belli anlayışa sahip insanların eliyle olacak bir şey değildir. Bu, bir zihniyet dönüşümü ile gerçekleşebilecek bir hadisedir. Siyasetten diyanete kadar bu değişimin bir arka planı olması gerekiyor. Ayrıca eleştirel gözle bakan inşaları koruyacak hukuki bir zeminin olması gerekiyor. Maalesef ne böyle bir zemin var ne de üst anlayıştan böyle bir talep var. Dolayısıyla bizim dindarlık anlayışımız, körler sağırlar birbirini ağırlar anlayışına dayalıdır. Aman bir tatsızlık çıkmasın, geçmişi eleştirmeyelim, ezberleri bozmayalım, arı kovanına çomak sokmayalım, var olanı devam ettirelim anlayışıdır ki bir dört yüz yıldır İslam dünyasının debelenip durmasının nedeni de budur. Bu yüzden de benim önerim, öncelikli olarak dinin kurucu metni olan Kur’an’ın verilerini esas alarak, Kur’an’ın sınırlarını çizdiği çerçevedeki dinin kriterlerini yerlerini oturtmak ve aynı zamanda Hz. Peygamberi de kur’an’ın tanıttığı kriterler ölçüsünde ele almak, tanıtmak gerekiyor. Böyle yapınca, aşırı yüceltmeci anlayışların hiçbirisinin Kur’an’da ve Hz. Peygamberin öğretisinde veya peygamberliğinde de görmemiş olacağız. Peki, bu durumda peygamberden daha sonraki dönemlerde rol çalan veya çaldırılan adeta peygamber varisleri gibi gösterilen birtakım insanların da la yus’el olmadığı veya aşırı yüceltmeci anlayışla özel bir yere konumlandırılan bu insanların da hiçbir statülerinin olmadığı da böylece ortaya çıkacaktır. Aslında yapılması gereken çok basittir. Bunun yolunun vahyin belirlediği sınırlardan geçtiğini, Kur’an’un kurucu ilkelerinden geçtiğini ve Hz. Peygamberi de bu şekilde tanımlamak gerektiğini, dini bu şekilde algılamak gerektiğini görüyoruz ancak maalesef böyle bir zemin olmadığı için bu konuda ciddi sıkıntılarımız var. Yani neler yapılması gerekir noktai nazarından baktığımız zaman, din anlayışını daha Kur’ani ölçülere, daha akıl ve vicdan ölçülerini dayalı bir temele oturtmak için öncelikli olarak dinin kurucu metnine dönmemiz gerektiği kanaatindeyim. Bu konuda akademisyenlere de büyük rol düşüyor fakat başta belirttiğim gibi eleştirel bakan akademisyenleri çektiği sıkıntıların neler olduğunu en iyi yaşayan ve görenlerden birisiyim. Defalarca soruşturmalara maruz kalmış birisiyim. O yüzden kimse kolay kolay bu riski göze alamıyor. Diğer yandan kimse ötekileştirilme riskini göze alamıyor. Birileri istikbal beklentisi ile böyle bir riske girmek istemiyor. Bu sebeple yapılması gereken öncelikle hukukun koruması altında özgür düşüncenin yayılacağı bir zemin oluşturulacak ve ondan sonra belki akademik çalışmalar bir pratiğe dönüşür. Aksi halde akademik çalışma yapsanız bile yarın linçlenebilirsiniz. İşte bu nedenle de birçok akademisyen bunu göze alamıyor. Türkiye’deki gerçeklerden birisi budur. Düşünün, 2013’e kadar FETÖ’den akredite olursanız bir yerlere gelebiliyordunuz. Ama 2013’ten sonra FETÖ lanetli oldu ve FETÖ oldu. Bu iş böyledir. Siyaset dur dediği zaman bazı şeyler tersine dönebiliyor. Tarihte de benzer hadiseler vuku bulmuştur. O nedenle ben demokratik hukuk devleti ve özgürlüklerin güvence altına alındığı kişi hak ve hürriyetinin hukukla korunduğu bir zeminin olması gerektiğini ve bunun da anayasal düzenden geçmesi gerektiğini ısrarla savunanlardan biriyim. Birey anayasal güvence ile kendisini güvenden hisseder ancak bunun hukuki zemini kaybolunca insanlar da düşüncelerini açıktan dile getirmekten çekinirler. Bu durumda da yine kullandığım ifadeyi tekrar edeceğim körler sağırlar birbirini ağırlar misali bir anlayışa dönüşüyor. O yüzden de ben buna kutsallaştırılmış sanal otoriterler diyorum. Gerek buna tarikatçıları, şeyleri, velileri, evliyaları, gavlsları vb. kimi aklınıza getiriyorsanız getirin bunlara özel statü getiriliyor ve aşırı yüceltmeci bir anlayışla bunlar adeta la yüs’el gibi gösteriliyor. Mezhep imamlarından alınız sahabeye kadar, hespini bu gruba dahil edebilirsiniz. O yüzden İslam’da herhagni bir otorite yoktur. İslam’ın iki temel kurucu ilkesi vardır. Biri Kur’an, diğeri peygamberdir. Sahabe dahil hiçbir Allah kulu dinde otorite makamı değildir. Bunu topluma yayabilecek bir zemin var mı? Ne yazık ki yok. Ne Diyanet’te ne ilahiyat fakültelerinde ne de Türkiye’deki meri dini anlayışta var. Az buçuk kafa kaldıranların da kafası ezilmeye çalışıyor. Böyle bir dönemde akademik çalışmalarla birtakım yolların alınabileceğini söyleyebiliriz ancak neticede Türkiye’de Diyanet’in önemli bir temsil gücü vardır ve bu düzenleme oradan başlamalıdır. Siyaseten de eleştirel düşünce getirenlerin önünün açılması veya haklarının güvence altına alınması gerekiyor. Bu yapılmadığı sürece ben akademik çalışmaların da bir sonuç getireceği kanaatinde değilim. bu nedenle öncelikli olarak hukuki zeminin sağlanması ve haklarının anayasal güvence ile bütünü ile teminat altına alınması gerekiyor. Eleştiriden korkmamak lazım ama maalesef bizim geleneğimizde eleştirel kğltür olmadığı için yüceltici anlayış hakimdir. Ve aynı zamanda da bu genel geçer dini anlayış zannedilmektedir. Bu kesinlikle doğru değildir.

 

 

 

 

 

İnsanüstüleştirme ile mücadelede akademide siyer konularını çalışarak ve Youtube’daki videolarınız ile geleneğin kabulüne aykırı davrandığınız için oldukça tepki alıyorsunuz. Başlangıç noktanızın “Kur’an’la Hz. Peygamber’i anlamak” olduğunu ifade ediyorsunuz. Bunun bedeli ne oldu? Çabalarınız akademide bir karşılık buluyor mu, ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

 

Siyer çalışmalarına başladığım zaman hareket noktası şu olmuştu; madem Kur’an’ı Hz. Peygamber tebliğ etmiş, yaymış, anlatmış ise Hz. Peygamber’i öncelikli olarak Kur’an çerçevesinde anlamamız gerekir diye düşünmüş ve bu noktadan hareket etmiştim. Çünkü geleneksel peygamber algısında veya siyer anlatılarında Kur’an’ın değil de rivayet örüntüsünün bize sunduğu peygamber anlayışı hakimdi. O nedenle de yazdığım esere de “Vahyin Gölgesinde Siyer” demiştim. Bu ismi bilinçli kullandım yani şu mesajı verdim; ki zaten önsüzünde de belirtmiştim. Ben, rivayetleri Kur’an’ın sınırlarını belirlediği çerçevede ele alıp değerlendireceğim. Çünkü benim için ölçü, dinin kurucu metnidir. O metinler içerisinde dinin peygamberi tanıtılıyorsa öncelikli olarak bağlayıcı kriter budur. Bu çerçeveden yola çıkarak siyer anlatılarına başladığım zaman diyebilirim ki Hz. Peygamberin doğumundan hatta ana rahmine düşmesi ile beraber başlayan ezoterik, egzotik anlatıların kahir ekseriyetinin içinin boş olduğu ortaya çıktı ve birer birer tabiri caizse kâğıttan kuleler şeklinde oluşturulmuş olan siyer anlatıları çökmeye başladı. Çünkü Kur’an’ın kriterlerini, verilerini esas almıştım. Tabi, bu aynı zamanda ezberlerin bozulması anlamına a geliyordu çünkü bir dört yüz yıldır tevarüs eden bir gelenek var ve bu gelenek Hz. Peygamber’i bütünüyle mücizevi bir peygamber olarak tanıtmış ve birileri çıkıyor, “hayır, bu öyle değil, böyle” demeye başlıyor. İşte, Hz. Peygamberin ana rahmine düşmesi, doğumu ile ilgili olağansütülükler, göğsünün yarılması, süt anneye verilmesi ile ilgili masallar vs. vs. beşaret, irhasat veya tebşirat türü denen bu tarz rivayetlerin tamamının içinin boş olduğunu, Hz. Peygamberin risalet öncesi ile ilgili hayatı hakkında Kur’an’ın çok sınırlı bilgi verdiğini, hele hele çocukluk dönemine ait hiçbir bilginin olmadığını söylediğiniz zaman tepki topluyor, aynı şekilde bu tepki nübüvvet ve nübüvvet sonrası ile beraber başlayan anlatılar için de geçerlidir. Çünkü Kur’an’ın kriterini koyuyorsunuz ortaya ve size anlatılan siyer ile Kur’an’ın sunduğu peygamber apayrı bir kişilik, kimlik veya nebi. Dolayısıyla da bu tezata ben Kur’an penceresinden bakıp dikkat çektiğim için ve bize anlatılan siyer rivayetlerinin içinin ne kadar boş olduğunu ortaya koyduğum için ister istemez çok fazla tepki aldım.  Beni en çok üzen akademi camiası oldu. Çünkü halk geleneksel dindarlıkla, popüler dindarlıkla bir şekilde belli bir din anlayışına sahiptir. Bu tepkiyi anlarım, normal karşılarım çünkü bugüne kadar atadan, babadan, dededen, gelenekten öyle görmüş. beni en çok akademik çevreler üzmüştür çünkü akademik çevrelerde başta kendi kurumum olmak üzere meslektaşlarım arasında, daha da özelleştireiblirim, başta islam tarihçileri olmak üzere yelpazeyi genişletebiliriz; değişik branşlardaki akademisyenler arasında adeta ötekileştirilmiş, dine dışarıdan bakan, maksatlı hareket eden ve aynı zamanda Hz. Peygamber’e düşman bir kimlik veya kişilik gibi meseleleri ele alan bir gözle bana bakıldığını çok iyi biliyorum. Ve bunun oranının da yüzde doksan boyutunda olduğunu söyleyebilirim. Burası gerçekten çok acı ve aynı zamanda da incitici. O nedenle ben en büyük zorluğu kendi meslektaşlarım arasında gördüm ve yaşadım. Beni en çok mutlu eden ise anlattığım eleştirel siyerin veya Kur’an penceresinde vahyin sınırlarını belirlediği çerçevede anlattığım siyerin toplumda karşılık bulması.  Bu beni büyük oranda rahatlatıyor ve bana gerçekten güç, kuvvet veriyor. Çünkü ben delillerimi ortaya koyarken bütün verileri kullanıyorum, bazen tekrara düştüğüm bile oluyor. Ama insanlar bunu anlamakta zorlanmıyorlar. Bazen bana diyorlar ki, “hocam kimi yorumlarda tekrara düşüyorsun”. Çünkü öteden beri benim karışılacak olduğum tepkiyi veya reaksiyonu biliyorum, o nedenle de iddialarımı tek tek sıralarken bazen üzerine basarak vurgulamam gerekiyor. O nedenle de zaman zaman bu tarz sorunlarla karşılaşıyorum. Ama değdiğim gibi özellikle akademik camiadan dışlanmış olmak ve ötekileştirilmek ki bunu idari anlamdaki soruşturmalardan alınız, fikri olarak maksatlı siyeri ele alıyor şeklindeki itham ve iftiralara, bir yerlerden fonlanıyor düşüncesinden alınız da özel yetiştiriliyor söylemlerine kadar birçok ifitarının devam etmesi gerçekten çok yıpratıcı bir şey. Burada şu anekdotu da paylaşmak isterim. Mesela, benim iki evladım var. Birisi makine mühendisi oldu, birisi de diş hekimi olacak inşallah. Ben çocuklarımın ilahiyatçı olmasını hiç istemedim.  Tek sebebi benim gibi sıkıntı yaşamasınlar, elli atmış yıllık ortalama ömürde mutlu yaşayıp, bu dünyadan mutlu göçüp gitsinler. Çünkü ben kendime göre çok bedel ödedim. Dolayısıyla benim çocuklarım da benim gibi ilahiyatçı olacakları kuşkusuz. Bu şekilde ilahiyatçı oldukları zaman karışılacakları zorlukları bildiğim için onları ilahiyattan uzak tutmak zorunda kaldım. Bana göre bu oldukça manidardır. Bana öğrenmeye açık, yeni fikirlere açık öğrencilerim de gelir zaman zaman. Şerif Mardin’in ifadesiyle mahalle baskısı nedeniyle insanlar kimliklerini gizliyorlar ya da çift karakterli olarak yetişiyorlar. Ben, o kişiliği de kendime yakıştıramadığım için söyleyeceklerimi tabiri caizse eğmeden bükmeden dümdüz söylemeye çalıştım. Ama bunun bedelini de çok ağır bir şekilde ödedim. Düşünebiliyor musunuz, siyer anlatıyorum ve onlara göre aykırı düşüncelere sahibim diye bu kadar siyere emek verdiğim halde bu kadar siyer okutmama rağmen hocam ve aynı zamanda bölüm başkanı, bana siyer dersi vermemek noktasından alınız da hakkımda soruşturma açtırmasına kadar veya benimle ilgili olur olmaz birçok iftiraya kadar çeşitli bel altı birçok alçaklıklara maruz kaldım. Dolayısıyla bedeli ağırdır. O yüzden de ben derim, bu yol dikenli bir yoldur. Ayağını seven gelmesin. O yüzden benim yaptığım çalışmalar akademik bir karşılık buluyor mu diye soracak olursanız, ben akademik çevrelerde karşılık bulduğu kanaatinde değilim. Siyeri yazdığım zaman da çok okunacağı kanaatinde değildim. Ancak beklediğimden daha fazla ilgi görmesi beni ziyadesi ile mutlu etti. Burası son derecek manidardır ki bu ilgi daha çok ilahiyat dışından oldu. Bilgiye aç, eleştiriye açık ve yeni şeyler öğrenmek isteyen ama bunun için uygun bir kaynak bulamayan insanlara bir anlamda tercüman olduğumu düşünüyorum. En azından bana yönelik reaksiyonlardan bunu görebiliyorum. Bu beni son derece mutlu ve motive ediyor. mesela adamın birisne kitabımı hediye etmiştim, kitabımı kitaplığına koyarken koca koca insanlar kitabı arka yüzünü çevirerek kitaplığını koyuyor. Bunları gördükçe insan üzülüyor. Dolayısıyla da bizim akademik çevrelerde kaliteli akademik çalışmalara yer yoktur. Zaman zaman akademisyenlerin eleştirilerine de maruz kaldım ancak bunlar da komedi türünden iddialar. Beş yaşındaki çocuğun yapmayacağı itirazları yapan tipleri de gördüm. Ama bunlar akademisyen.  Böyle bir akademik zihnin olduğu ortamda sizin eleştirel düşüncenizin çok da bir anlamı da karşılığı da yoktur. Ama bunun karşılığını dine ilgili olan ama diğer yandan geleneksel anlatılarla da bir türlü tatmin olmayan kesimin de çok fazla olduğunu gördüm. Beni de onların gücü ve kuvveti motive ediyor. O nedenle eserler üretmeye devam ettim. Aynı zamanda bu eserlerdeki düşüncelerimi anlatmak için iletişim olanaklarından da faydalanarak YouTube’da belli konularla ilgili birtakım videolar çekiyorum ve yayınlıyorum. Onlara gösterilen ilgiyi gördükçe de mutlu oluyorum. Bu ilgi beni de motive ediyor. Ancak şunu da tekrar etmeyelim ki ben akademik camiadan yani ilahiyat kesiminin benim gibi eleştirel bakan insanların anlatacağı dine, siyere, kültüre ve tarihe henüz alışık olmadıklarını biliyorum ve görüyorum. Benim de zaten onlara yönelik bir hedefim ve heyecanım da yok. Ama beni takip eden kitleye veya bu söyleme hasret kalan kitleye yönelik vereceğim elbetteki çok fazla mesaj vardır. Her zaman söylerim, ben siyerin tek adresiyim veya siyer benden sorulur demiyorum. Ancak söylediklerimde her zaman iddialıyım. Hele hele akademik anlamda tartışmayı da isterim fakat bizim akademik zihin buna henüz hazır değildir. Böyle ezber olarak sunacakları geleneksel anlatılarla veya ezberlenilmiş doktrinlerle eleştirecek veya cevap olarak sunacak kişilerle de uğraşacak veya onlara ayıracak vaktim de yok. Dolayısıyla ben tek başıma da olsam bu şekilde devam ediyorum. Dediğim gibi en büyük çektiğim zorluk olan akademik ötekileştirme anlayışı ve çabalarımın ilahiyat çevrelerinde karşılık bulmamasıdır. Bu beni gerçekten üzüyor. Mesela ilahiyat fakültesinde derse giriyorum. Benim derslerime dışarıdan benim ismimi duyan öğrenciler geliyor ve hayretle, hayranlıkla izliyor. Evet bizim öğrenciler arasında da var ancak aynı ilginin o kadar olmadığını görüyorum. Bu maalesef böyle. Dolayısıyla ilahiyat fakültesindeki zihin dünyasının henüz bu eleştirel anlayışa hazır olmadığını üzülerek belirtmek durumundayım.

 

Aşırı yüceltmecilik üzerine konuşurken bugün gündemde olan sokak hayvanları yasası ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Özellikle sahih olmayan hadislerde yer alan “köpek olan eve meleklerin girmeyeceği” gibi rivayetleri Hud kavmine gönderilen devenin Allah’a (Allah’ın devesi/nagatallah) izafe edilerek anılması ve deveye işkence eden bir kavmin helaki üzerinden düşündüğümüzde bu konuya bakışımız nasıl olmalıdır?

 

 

Sokak hayvanları meselesi, son dönemde epeydir gündemde olan bir mesele. Tabi ki İslam’ın da bu konuda söyleyeceği birtakım mesajlar vardır. Özelde benim fikrim, şunu belirtmeliyim ki bir kere can kutsaldır. Dolayısıyla da canı almak bu kadar ucuz olmamalı. İnsan gibi hayvan da bir can taşıyor. İslam inancında da hem verdiğiniz Hz. Salih’in devesi örneğindeki gibi hem Hz. Peygamberin öğretisindeki uygulamalarından bize yansıyanlara baktığımız zaman bir canı incitmek, hele hele bir canı işkence ile öldürmek ya da öldürülmesi için bir takım rivayetler uydurup bunları Hz. Peygambere isnad ederek doğruymuş gibi anlatmak gerçekten üzücü. Türkiye’de baktığımız zaman halk ikiye ayrılmış durumda. Bir kesim bu konuda son derece duyarlı bir kesim de bunlar itlaf edilmeli diyor. Tabi bir takım kötü örnekler de yaşanıyor. Bizim gelenek de bir söz vardır. Aynan yoksa komşuya bak derler. Bunu gelişmiş ülkeler nasıl çözmüşler buna bakılır ve dolayısıyla buna göre hareket edilir. Edilmesi gerekirdi. Bizde böyle bir yasal düzenleme olmayınca bu geldi ve bir yerde düğümlendi ve bugün karşımıza bir sorun olarak çıktı. Bir kesim itlaf edilmesinden yana ve karşı çıkanlara da siz itseversiniz gibi son derece bayağı eleştirlere maruz kalıyorlar. Ben, dilsiz hayvanların bu şekilde itlaf edilmesini kesinlikle doğru bulmuyorum. Bunun maddi bir bedeli var ama belki kısırlaştırılarak, rehabilite edilerek onlara yaşam imkanı sunmak gerektiğini düşünüyorum. Uzun vadede bu sorun ancak bu şekilde çözülebilir. Ama bunun yanında özellikle dinci mahallede birtakım hayvanların öldürülmesinin sevap oldupuna dair de son derece ilginç iddialara rastlarsınız. Hatta bu konuda, “bir vuruşta öldürürseniz şu kadar sevap” gibi sanki sevabın bir ölçüsü bir miktarı varmış gibi akla ziyan iddialar görürüsnüz. Bunlar hz. Peygamber’e isnat edilerek söylenir. Bu tarz sözler h.z peygamberin ağzından çıkmış sözler deildir. Bir siyerci olarak Hz. Peygamberin öğretisine baktığımız zaman şunu söyleyebilirim ki, Hz. Peygamber Abdullah oğlu muhammed olarak yani beşeri bir kimlik olarak “gidin şu hayvanı öldürün, şu kadar sevap alırsınız” şeklinde bir düşünce dünyasına sahip bir insan değildir. Başta insan olarak onun böyle bir şey söylemesi mümkün dğeildir. Allahu alem, birisinin belki çocuğunu köpek ısırmış veya köpekten korkmuştur, Hz. Peygamber üzerinden “siyah köpek şeytan kimliğindedir” veya “kertenkeleyi öldürürseniz şu kadar sevap alırsınız” gibi birtakım rivayet uydurmuşlardur. Bunların temeli yoktur. Rasullulahın hayvanlarla barışık olduğuna dair zaten birçok rivayet olduğunu biliyorsunuz. Bunları tekrar zikretmeyeceğim. Hz. Salih’in devesi örneği bu konuda önemli bir örnektir. Yani dilsiz hayvanı suçsuz yere bir de hunharca öldürmenin ne dini ne insani ne de vicdani bir temeli olabilir. Bu nedenle ben meseleye, içimizdeki bu canların itlaf edilerek onlardan kurtulacağımız anlayışının son derece yanlış olduğunu ve bunun hem dini hem de vicdani sorumluluğunun olduğunu düşünen taraftan bakıyorum. Evet, bazen olumsuz hadiseler de yaşanıyor, bunlar da bir gerçek ancak bir olumsuzluk başka bir olumsuzlukla giderilirse bu beraberinde daha büyük olumsuzlukları getirir. O nedenle de daha vicdani daha etik ve insani bir çözüm üretmek zorundayız. Bu konuda yetkililer tabi ki gerekli düzenlemeyi yapmalılar ve medeni ülkeler bu konudaki sorunu nasıl çözmüşlerse biz de o yolla bu konudaki sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz diye düşünüyorum. Belki pratik bir çözüm olarak kısırlaştırmadan başlayarak, rehabilite edilmeleri için belli alanlarda toplatılıp bu şekilde sorunu süreç içerisinde aşmamızın daha doğru olacağı kanaatindeyim. Kesinlikle öldürülme veya itlaf etme yolunun denenmesine karşı olan taraftan baktığımı da belirtmek zorundayım.

 

96. Sayı (2024)

Follow