OLMAKTAN GÖRÜNMEYE: SOSYAL MEDYADA YAŞAMAK

OLMAKTAN GÖRÜNMEYE: SOSYAL MEDYADA YAŞAMAK

Hümeyra OKUYAN

 

1960’larda Marksizm’in yeni dünyanın dinamiklerine çare üretemediğini savunarak kendi teorisini patafizik bir dille bütünleştiren Jean Baudrillard, teknolojinin şeylerin fıtratını değiştiren yapısını hedef almıştır. Simülasyon kuramı, özü ve niteliği değişen, sanallaşan, hipergerçekleşen şeylerin bütünsel bir şekilde ele alınarak teorileştirilmesidir. Baudrillard’ın 1980’lerde televizyon ve teknolojik gelişmeler ışığında ortaya koyduğu simülasyon kuramı yalnızca felsefi bir teori değil; tarihsel bir öngörüdür. Zira tarihin akışı, içinde yaşadığımız süreçler ve karşılaştığımız gelişmeler, her geçen gün Baudrillard’ı haklı çıkarmaktadır. Özellikle son milenyumda internet teknolojilerinin global ölçekte insan hayatını her bakımdan gözetim altına alması, etkisini gündelik hayatın bütününde baskın bir şekilde göstermesi bu değişimin en görünür biçimidir. Henüz 20. Yüzyılın başında Walter Benjamin’in “auranın yitimi”, Marshall McLuhan’ın “Mesaj aracın kendisidir”, Baudrillard’ın “simülasyon toplumu” spotları altında habercisi oldukları bu medyatik tahakküm, bugün gündelik hayatta kitleler için temel bir ihtiyaç bileşenidir. Bugün internet, “postmodern hayatın özellikleri olan benliğin inşası ve yeniden inşası deneyleri yapmak için muazzam bir sosyal laboratuar haline gelmiştir.”[1]

Teknoloji tarafından biçimlendirilen, gerçeklik algısını yitiren toplumsal yaşam tarzı sanala dönüştüğünde, tümelin etkisine uyan tekil bireyler de bu dönüşümden etkilenerek sanalı değil, gerçeği yaşadığı iddiasına sahip olurlar. Sanal ve gerçeğin giderek birbirine bağıntılı unsurlar haline gelmesi, sanalın gerçeğin alternatifi değil, tamamlayıcısı olmasının da önünü açar. Baudrillard’ın ifadesi ile gerçeğin dağınık parçaları sanal evrede teknoloji ile birbirine bağlanmayı sürdürür.[2] Sanalın bu denli tahakküm edici bir pozisyonda bulunduğu bir evrede bilgi de kendisini enformasyon üzerinden sınırlandırır. Nitekim Lefebvre’nin ifadesi ile “bilmek artık kavramlar kullanmak değil, sadece enformasyonu almak ve belleğe kaydetmektir. Bilmenin yerini alan enformasyon, düşünceyi ortadan kaldırır ve pozitif bilgiyi, yaşantının dışında kalan, yığılan, biriken, unutulmadan belleğe kaydedilen her şeye indirger.”[3] Enformasyon teknolojileri ile kitlelerin bir tık ile bilgiye ulaşabilmeleri bilginin niteliğini değiştirmiş, başka bir ifade ile ‘bilginin Wikipedia’laşması’nın önünü açmıştır. Bu aşamada kavramlar, diyalektik düşünme, muhakeme gibi fikri aydınlanma için gerekli unsurlar da bir tartışma ve belirsizlik zeminine sürüklenirler.

Baudrillard, simülasyon kuramını temellendirirken somut dönüşümlerden biri olan gerçeğin simüle edilerek sanala ve dijitale olan dönüşümünün bir süre sonra bütünsel bir etki ile tamamen yapay bir ontoloji üretebileceğine işaret eder: “Gerçeklik abartılı boyutlara ulaşıp her şey yok olmaya başladığında, sınır tanımayan teknolojik olanaklar zihinsel ya da maddi anlamda her yeri sarıp sarmalamaya başladığında, insan sahip olduğu tüm olanakları zorlayarak-materyalizmin ulaştığı en üst aşama olarak nitelendirilebilecek istisnasız tüm yaşam alanlarından kovarak kendisini içine kabul etmeyen yapay bir dünya oluşturup ortadan kaybolabilmektedir.”[4] İnternetin henüz yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde sanal dünyanın zihniyeti inşa edeceğini işaret eden Baudrillard’ın bu öngörüsü tarihsel süreç içerisinde daha anlamlı bir hale gelir. Zira internet, sanal dünyanın temsilcisi olarak, yalnızca iletişim kurma aracı pozisyonundan çıkmış ve ‘sosyal medya’ adı altında toplumsal ilişkileri inşa eden bir kurum halini almıştır. Baudrillard’ın simülasyon teorisi kapitalizm ve teknolojinin güdümlemesi ile göstergeler dünyasını, Debord’un gösteri mefhumu ise zihnimizde kendine ait bir yer edinen imgeler üzerinden düşünme ve ilişkilenme biçimini ifade ettiği gibi, sosyal medya da hayatımıza yeni girmiş iletişim araçları ve eğlence teknolojileri üzerinden aynı anda hem sınırsız hem de sınırlanmış etkileşim kurma biçimlerimizi adlandırmaktadır. Postmodern iletişim kuramcısı Sherry Turkle’ın ifadesi ile internette insan benliği akışkan, çok katmanlı, merkezsizleşmiş ve değişken bir hale bürünür.[5]

Bugün ‘sosyal medya’ kavramı içerisinde pek çok unsurun değerlendirilebileceği geniş bir alana işaret eder; fakat biz bu çalışmada sosyal medya ifadesini içinde Facebook, Twitter, Instagram, Foursquare gibi sosyal paylaşım ağları olan bir kurum olarak kullanmaktayız. Bu aplikasyonların hemen hepsi yorumlar, fotoğraflar, beğeniler, gönderiler, yer bildirimleri ile milyonlarca insanı aynı anda bir ağa senkronize eden bir mekan görünümündedir. “Facebook ismi, İngilizce face (yüz) ile book (kitap) kelimelerinin biraraya gelmesinden oluşurken, Instagram adının ilk heceleri İngilizce instant (anında) sözcüğünü çağrıştırır.”[6] İsimleri oluşum amaçlarından mülhem bu sosyal ağlar, toplumu her an ve daha sık bir şekilde ‘içerik’ paylaşmaya teşvik eder, kullanıcısından ise bütün zamanını ve dikkatini talep eder.

Sosyal medya çağı; olmak ve görünmek arasında bir dikotominin oluştuğu çağdır. Zira bütün sosyal paylaşım ağlarının asli amacı anlık eylemlerin toplum tarafından görünmesini ve değerlendirilmesini sağlamaktır. Facebook ile bireylere ait bütün öznel özelliklerin sosyal bir kimlik olarak kamusala açıldığı bir ağdan, anlık eylemlerin on saniyelik videolar halinde gönderilebildiği Instagram aplikasyonuna, fikirlerinizi 140 karakterle sınırlanarak ifade edebileceğiniz Twitter’dan, yer bildirimi yaparak bulunduğun konumu paylaşma imkanı sağlayan Foursquare uygulamasına kadar bütün paylaşım ağları bireysel veya toplumsal hayata dair alışkanlıkları etkisi altında bırakmakta ve yönlendirmektedir. Sosyal medya ağlarında yapılan her yeni güncelleme, bireysel hayatı biraz daha şeffaflaştırmak üzerine kuruludur. Bu noktada fotoğrafa yüklenen anlam da son derece önemli bir yer tutar; zira artık fotoğrafın gördüğü gözün gördüğünden daha önemlidir. Gösterilebilir olan odur. Fotoğraf makinesi ile kurulan ilişki, düğmeyle gelen imajın gerçekliğin yerini almasının en basit örneğidir. Giderek daha çok insan, resmini çekmek üzere olduğu şeyle bütünleşmek, onu duyumsamak, anlamak ve kavramak yerine, görüntüyü yakalamak ve sahneyi kendi bağlamından koparıp almakla meşgul olmaktadır.[7]

Gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası olarak sosyal medya ağlarının benimsenmesinin en vahim sonuçları insanın ontolojik kimliğine ilişkindir. Bu sonuçların en başında insanın görünme ve ötekine karşı bir portre çizme arzusu gelir. Başarılardan mutlu anlara, üzgün anlardan ölüme kadar her duygu artık sosyal medya üzerinden ifade edildiğinde gerçekleşiyormuşçasına bir zemin sunar. Bu zeminde hüznünü yahut mutluluğunu göstermek isteyen birey, elbette yediği yemeyi, aldığı kıyafeti, içtiği kahveyi, girdiği denizi yahut okuduğu kitabı da göstererek kendine ait bir portre çizmeyi ihmal etmeyecektir. Sosyal medya üzerinden çizilen portre, bireyin hayali kimlik statüsünün gösterimidir. Bu statü daima iyi, güzel ve refah üzerinden kendini gösterir; zira sosyal medya kullanıcısı kötü anlarını değil; güzel anlarını paylaşmaktan yanadır. Bu aşamada yapılan eylem henüz ontolojik algıya girmeden, yani o şeyi ‘olmadan’, ‘gösterme’ kaygısı baş göstermektedir. Bu kaygı toplumu Debord’un ifadesi ile bir “gösteri toplumu”na, tikel yaşam alanını ise sahneye dönüştürmektedir. Sosyal medya, varlığını yalnızca ilgi üretmeye ve sergilenmeye borçlu bireylerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Kendini sürekli olarak teşhir etmeye odaklanmış bireyi sırdan, gizemden, özel hayatın gizliliğinden uzaklaştırır; başka bir ifade ile kişisel hayatlar sosyal medya ile kamulaşır. “Her özne kendi reklam nesnesi haline gelir.”[8]

Varlığını kendi yaşam alanını teşhirleştirme ile oluşturan bir özne, öteki ile ilişkisinde de mesafe ve diyalog zeminini yitirmeye açık hale gelir. Açıklandığında yargılanırken, gizlendiğinde şüphe çekmesi teşhir toplumunun totalitarizmidir. “Olumluluk toplumunun genel yargı yapısı Like/Beğendim’dir.”[9] Çünkü bütün ilişki biçimleri doğruluk üzerine değil; iletişimin sekteye uğramaması üstüne bina edilmiştir. Karşı tarafı olumlayıcı bir ilişki biçimi arzulanır. Bu aşamada iletişim, enformasyon çokluğu ve hız üzerinden değer kazanır.

Milenyum çağı insanı, ivme insanıdır. Hiçbir toplumsal yahut bireysel ilişki yavaşlık ya da boşluk kaldırmaz. Baudrillard, henüz sosyal medya ağları oluşmadan önce, oluşan enformasyon yoğunluğu ve sürekli hız ve hazzın neyi yok ettiğinin habercisi olmuştur: “İletişim ağlarını belirleyen gelişigüzellik, yüzeysel bir doyumu, bitmek bilmez bir abartıyı, ara boşluğa ait korunaklı alanların yok edilmesini içerir. İfade özgürlüğü olabilir ama ben eskisinden daha az özgürüm: alan öylesine doyuma ulaşmış, kendini duyurmak isteyen tüm seslerin kurduğu baskı o denli yoğun ki, artık ne istediğimi bilmekte zorlanıyorum.”[10] Bu durum; yani sosyal ağlara her an senkronize olma ihtiyacı, olmadığında ise ‘bir şey kaçırmışçasına’ gibi hissedilmesine sebep olmaktadır. Sosyal medya ağları her an yüklenen ve yenilenen gönderiler ile bir döngü ve insan da bu döngünün nesnesidir. Bu toplum, anlık, hazza ve gösteriye dayalı milenyum toplumudur. Bu toplumda şeylere dair anlam, Baudrillard’ın çok öncesinden işaret ettiği gibi, kaybolmuş, simüle edilmiştir.

Toplumsallaşmayı belirleyen kuramsal sınırların ortadan kalkması, geriye iletişim araçlarının karşısında geçirdikleri saatlerden mülhem bir kitle bırakır. Bu kitle anlam değil, gösteri istemektedir. Çok sayıda mecrada, bunca imaj, gösterge ve metin bombardımanına uğramak, hiçbir şeyi tahayyül etmesi gerekmeyen bir bakışı ortaya çıkarır. Bunun sonucu yeni bir görüş açısının, ideolojinin, kurtuluş eskatolojisinin çıkmayacağını haber verir. Tüm olasılıklar tüketildiğinde, tüm senaryolar hayal edildiğinde ve gerçekleştirildiğinde, gizlilik potansiyeli ortadan kalkmaz. Baudrillard bu anlam fazlalığının imajı ve göstergeyi tahakküm altına aldığını, hatta bunları imha ettiğini düşünür, çünkü imajların önceden sahip olduğu gerçekliğin gizemini ve yanılsamasını yakalama becerisi, her şeyin bize görünür kılınmasıyla birlikte yerle bir olmuştur. Bu yeni oluşan toplum; simülasyon toplumu, teşhircilik toplumu, şeffaflık toplumudur. Bu toplumların bilgi sistemi ise epistemik olgular üzerine değil, yapay, sahte ve hiper-gerçeğin sunduğu temeller üzerine inşa edilmiştir. Artık değerli olan, yalnızca ‘görünmeye’ değer olandır.

 

 

[1] Hubert L. Dreyfus, İnternet Üzerine, çev. V. Metin Demir, İstanbul: Küre Yayınları, 2016, 93.

[2] Jean Baudrillard, Kusursuz Cinayet, çev. Necmettin Kamil Çetin, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2012, s. 17. 

[3] Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev. Işın Gürbüz, İstanbul: Metis Yayınları, 2016, s. 821-822.

[4] Jean Baudrillard, Neden Her Şey Hala Yok Olup Gitmedi?. çev. Oğuz Adanır, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yay., 2012, s. 9.

[5] Dreyfus, age., s. 93. 

[6] Dominic Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak, çev. Yunus Çetin, İstanbul: Sel Yayınları, 2017, s. 26.

[7] Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü, İstanbul: İletişim Yay., 2016, s. 209.

[8] Byung Chul Han, Şeffaflık Toplumu, çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yayınları, 2018, s. 27.

[9] Han, age., s. 23.

[10] Jean Baudrillard, “The Ecstasy of Communication”, The Anti-Aesthetic: Essays in Postmodern Culture, haz. Hal Foster, içinde, Port Townsend, WA: Bay Press, 1983, s. 131-132.

Follow