Türkiye'nin Maarif Davası

Nurettin Topçu’nun, 1940-60 Türkiye’sinde eğitim sistemine dair sorunları ele aldığı Türkiye’nin Maarif Davası isimli eser; yazarın kendi görüş ve düşünceleri etrafında şekillenen, geçmişten geleceğe Türkiye’deki eğitim sisteminin anatomisini çizen önemli eserler arasında yer almaktadır.  Eser, her ne kadar maarif (eğitim) ile ilgili bir muhtevaya sahip olsa da esasında Türkiye’nin toplumsal yapısına ilişkin tahlil ve tespitler içermektedir. Bu anlamda, eğitim sistemine ve dolayısıyla toplumdaki sorunlara ilişkin eleştiriler içermekte, sorunların nasıl çözüleceğine dair önemli tespitler ortaya koymaktadır.

Eserinde sistemin sorunları ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin cevabını arayan Topçu, bununla birlikte belli bir metodolojiye ihtiyaç duyulduğunu dile getirmektedir. Eser, Topçu’nun konferanslarından oluşan derlemeleri içermektedir. Topçu, daha o yıllarda, milletimizin son üç asırdan beri geçirdiği buhranların sebebinin kültür ve maarif sahasında aranmasının gerektiğini vurgulamakta ve esere “Gençlik, geleceğin tohumudur” sözleri ile başlamaktadır.

Nurettin Topçu’nun Türkiye’nin Maarif Davası adlı eseri üç bölümü ihtiva etmektedir. Eserin ilk bölümünde; Beklenen Gençlik, Millet Maarifi  ve Türk Maarifi başlıkları ile üç makale yer alıyor. Bu üç yazının ortak hareket noktası, kitabın ön sözünde bahsedinlerle aynı: Batı taklitçiliği, manevi ve milli anlayış yoksunluğu, pozitivizmin eğitimde yol açtığı sorunlar.

Eserin birinci bölümünde, gençliğe ve maarifin gidişatına ilişkin değerlendirmeler yapılmakta ve genç nesli uçuruma götüren yollar şöyle sıralanmaktadır:[1]

 

  • Ahlak yeminini unutup siyaset ve tedbir yolunu tutmak, fikirlerin savunmasını yapmak yerine siyasi boğuşmalara girmek
  • Yaratıcılığın yerini taklitçiliğin alması
  • İman ve ümidi bırakarak aşağılık kompleksine kapılmak
  • Ruh ve dava cephesinde düşmanlarla aynı silahı kullanmanın düşmanın ruhuna minnettarlık olduğunu bilmemek
  • Kendini yetiştirmeden şefini arayan nesil hâline gelmek
  • Determinizme sığınarak mesuliyetten kurtulmaya yönelmek

 

Bize Bir İnsan Mektebi Lazımdır

Topçu’ya göre bugün büyük Batı kültürünün ağırlık merkezi, hikmet ve felsefe/ sanat ve edebiyat değil fizik ve kimya ilimlerini kendisine hizmetkâr yapan büyük tekniktir. Batı dünyası, kendi temellerini teşkil eden eski Yunan hikmetinin büyük üstadı Sokrat’ın felsefeyi fizikten ahlaka yükseltmesine karşılık, asrımızın insanı bu yükselmeyi ahlaktan fiziğe çevirmiş bulunmaktadır. Ona göre meşrutiyet devrinden beri eskilerle yenilik isteyenler arasında verilen bir savaş vardır ve bu savaş devam etmektedir. Eskiler din ve İslam adına benliğimiz için değil, kuru kaideler adına savaşmakta ve Batı’dan gelen her şeyi, her fikri Frenk herzesi adı altında suçlamaktadır. Onların karşısında yenilik isteyenler ise bu bataklıktan sıyrılabilmek için garbın kucağına atılanlardır. Yenilikçiler insanlığımızı kurtaracak ilmi, felsefeyi, hatta ahlakı orada arayarak büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. Topçu’ya göre bize bir insan mektebi lazımdır. Bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin; her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın; vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin. Bu mektepte edebiyat, tarih ve felsefe kültürü başta gelmeli ve onun yetiştiricileri sadece bir memur değil, örnek insan olmalıdır.  Ona göre din görevinin bile para ile yapıldığı bir düzenin tersine çevrilmesi lazımdır. Ancak böyle yepyeni bir anlayışın benimsenmesiyle Türk maarifini kurmak ve ruhlarımızda Rönesans açmak kabil olacaktır. (s.42)

 

Mektep, Muallim ve Muallimin Mesuliyetleri

Eserin ikinci bölümü Mektep, Muallim ve Muallimin Mesuliyetleri başlıklı yazılardan oluşmaktadır. Bilhassa son iki yazı her öğretmenin mutlaka okuması, anlaması ve özümsemesi gereken niteliktedir.

Mektep bölümünde, şu muhteşem tespitler ile okulun yalnızca mekânsal bir işlevinin olmadığını ifade eder: “Mektep; manaya yükseliş, birliğe yöneliş, kaide ve disiplindir. Bütün bunların birleşmesinden ruhani ve ilahi bir koku ruhlara dağılır. Mektebi aşk besler, metotlu düşünce yaşatır.” (s.56) Ona göre mektep, çıraklık yeridir, diyebiliriz ki bir tezgâhtır. O tezgâhta usta yapar, çıraklar tekrarlar. Usta verir, çırak alır. Alınmamış, benimsenmemiş, benliğe mal edilmemiş bir ders iyi ders sayılmaz.

Topçu’nun muallim tanımı, gençlere bilmediklerini öğreten bir nakledici değildir. Bu iş, kitabın işidir, bilmediklerimiz hep kütüphanelerde bulunmaktadır. Her sahada, yalnız bilinmeyeni bilmekle eski devrin skolastik tahsili elde edilir. Bunun için kültürlü adam, kafaları işletmesini bilen adam lazımdır. (s.60) Ona göre öğretmenlik mesleği tüccarlık değildir. Öğretmenlik mesleği, mektepçiliği ticaret edinen, muallimliği esnaflık hâline koyan kültürsüz fukaranın işi değildir, ruh işidir.

 

Muallim Tipleri

Topçu’ya göre milletimizin ruhi temellerinden olan İslam’da, Peygamber ilk muallimdir. Peygamber, devlet ve mektep işlerini birleştirmiş, devleti mektep hâline getirmişti. Sonraki devirlerde bu ikisi ayrılmakla beraber birbirlerine sımsıkı temas hâlini muhafaza etmişler ve devlet adamı muallimin emrinde bulunduğu müddetçe cemaat ikbal hâlinde yaşamıştır. Ancak muallim, devlet adamının bendesi olduğu vakit cemaat bozulmuş, felaketler baş göstermiştir. Ona göre Kur’an’la hadisin ebedi muallimliğinde, bunları yükseltmekten başka emelleri olmayan Ömerlerin devrinde İslam âlemi en mesut devirlerini yaşamıştır. İmam-ı Azam gibi muallimleri kırbaçlatarak zindanlarda öldüren ve ilmin üstünde korkunç bir devlet tahakkümü yaşatan Abbasiler, eğer Osmanoğulları tarih sahnesine çıkmasaydı, ahlakın ve ilmin hamisi olan İslam medeniyetine son vereceklerdi. (s.65) Yine Anadolu’ya fetihlerle yerleşen Oğuzlar, başlarında Nizamülmülk gibi bir muallim buldular. Gerçekten büyük bir muallim olan bu vezir, bu fetihlerin ruh ve manasını, ahlakını ve devamının şartlarını nesillere telkin edecek muallimleri, Bağdat’ta açtığı Nizamiye Medresesinde topladı. Daha sonra bu devlet binasının çatısını kuran Osmanlılar, muallimi baş tacı yaparak yükselmesini bildiler. Padişahlar, şehzadelerini muallime emanet ederler ve onların ruh yapılarını her bakımdan hocalarına teslim ederlerdi.

Bir muallimde olması gereken vasıflar şu şekilde sıralanabilir: (s.66)

  • Muallim, hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkârıdır. Kullanıcısı değil, yapıcısıdır. Seyircisi değil, aktörüdür. O en doğru, en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar, bize sunar, biz yaşarız.
  • Muallim, geçeceği yol engellerle örtülü olduğu hâlde buna tahammül etmesini bilen, tahammül etmesini seven idealdir.
  • Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir. Ruhun ulvi olan isteklerine nefsinden her şeyi feda eden, sevginin ferdi ulaştırdığı örnek insan mertebesidir.
  • Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. İman ve anlayış vasıtaları ile bizi tedavi eder. Ruhlarımıza sunar ve hakikat âleminden haberler verir. Tehdit ve dayakla öğretmek, muallimin işi değildir.
  • Tahammülsüzlüğün, şikâyetin başladığı yerde muallimlik davası biter. Muallim, daima muvaffakiyetsizliğinin, zaaflarının sebebini arayarak kendini düzeltmeye çalışmalıdır. Gandi, talebelerinde hata görürse bunun sebebinin nefsindeki kifayetsizlik olduğunu kabul ederek oruç tutuyordu. Muallim, kaderinin karşısına çıkardığı engellerle mücadele ederken sonuna kadar nefsinden fedakârlık yapmayı göze alabilen cesur insandır.

Topçu’ya göre eğer bir toplumda alışveriş pazarlıkla yapılıyorsa, çocuklar birbirlerini yumrukluyor ve her biri birer baba olan büyükler birbirlerinden rüşvet alıyorlarsa, inanmayanlar inananların imanına saldırıyor ve inananlar da birbirlerinden intikam alıyorsa, eğer fazilet tarih kitaplarında bir efsane diye okunuyor ve ancak en büyük lokmayı kazanmasını bilen insan yüceltiliyorsa, mazlumların yanında onların gözyaşlarını kurulayan da bulunmadığı hâlde zalimler alkıştan sağırlaşmış hâle geliyorsa orada muallim vazifesini yapamamıştır. Orada muallim yok demektir. Ve o diyarda muallimlik iflas etmiştir. Zira muallim meselesi, maarif davamızın ana meselesidir. Maarifi yapacak olan muallimdir. Şayet değerlendirilmezse, maarifi yıkan da o olur. (s.95)

Mektepte nöbet tutma ve birtakım kolların idaresi gibi vazifeler, muallimlik mesleğine vurulmuş darbelerdir. Koridorlarda talebeyi takip eden ve sınıflarda para toplayan muallim, ideal görevlerinden uzaklaştırılmış bir insandır. Onu mukaddes idealinden uzaklaştırıcı olan bu şartlar, zamanla doğurdukları alışkanlık yüzünden muallimi kitaptaki bahislerin sınıfta tekrarını yapan bir büro müstahdemi hâline getiriyor. Vazifesi sınıflara vaktinde girmek ve nöbet zamanları koridorda görünmek, neşredilen dergileri tastamam imzalamak ve müdürü memnun etmekten ibaret olan, talebeye karşı muamelesinde çekingen, imtihanlarda idareli, cebindeki not defteri özel işaretlerle dolu, altmış küsur meslekten herhangi birinin müntesibi, küçük baremli bir memurdur. (s.96)

 

Tahsil Alelade Bir İş Değil, Bir Mefkure Olmalıdır

Üçüncü bölümde, maarifin hayata mektebin mideye mağlup olması; talebeliğin diploma avcılığına muallimliğin örnek adamlıktan boynu bükük bir memurluğa dönüşmesi; mekteplerin ilim yapmak yerine ilim tarihini alma ve ezberlemeye yönelmesi sürecini açıklıyor. Ona göre “Tahsil, alelade bir iş değil, bir mefkure olmalıdır”. (s.61)

Topçu, maarifi meydana getiren dört ana unsuru ele alır. Bunlar; ders, talebe, muallim ve öğretim yeri olan mekteptir. Bu dört unsur, mektep denen içtimai müessesenin dört duvarı gibidir. Bu dört duvarın hepsinin de sağlam oluşu ile mektep ve maarif ayakta durur. Mektep, neslin ruhundaki kuvvetli tarafları yaşatmasını bilmelidir. Eğer bu şuur ve idrake sahip olarak kurulmuş mektebimiz olsaydı geçen asırlarda olduğu gibi asrımızda da milletimizin ilim, sanat ve felsefe sahasında büyük adamları, dâhileri yetişir ve bugün Türk felsefesi, Türk sanatı ve cemiyeti kazanmış bir ilim hayatımız olurdu. (s.77) Kültür ise, bir Rönesans ile elde edilen metodun tatbik edildiği ilim ve felsefe ile bunların vasiliğinden hiçbir zaman ayrılmayacak olan din, ahlâk ve sanat çalışmalarıdır. Metotlu düşünüş, ilimle felsefeler doğurur. Aklımızı dosdoğru kullanma demek olan felsefe ise din, ahlâk ve sanatın ilerleyeceği istikameti gösterir.

Topçu’ya göre maarif, yalnız mektepte okutmak ve okuyanlara birtakım bilgiler vermek değildir. O, bir milletin bütün hâlinde, düşünme ve yaratıcılık sahasında seferber edilmesidir. Başka bir deyimle maarif, bir cemiyetin düşünüş tarzının, kültürünün ve ideallerinin cihazlanmasıdır. Maarif, bir milletin gençliğine, ilimde ve din hayatı içinde, memleket ve dünya hadiseleri karşısında metotlu düşünmeyi öğretir. Mekteplerde okutulan derslerin her biri, metot binasının duvarlarından birinin yapıcısıdır. Bu işi yapan maarif, her gün hatalar ve hurafelerle bunalan insanlığın dimağında daima ameliyatlar yapan doktor gibi çalışır. Maarif, cemiyet içinde idealler doğurur. İdeal, genç ruhların hayat sahnesinde tırmanmayı gaye edindiği ilim, sanat, ahlak ve din dünyasına ait zirvelerdir. (s.79)

 

Okullarda Verilen Din ve Ahlak Eğitimine Dair

Topçu’ya göre din eğitimi her şeyden önce bir kalp eğitimidir. Gerçekte din, psikoloji ile metafiziğin karışımıdır. Dini yaşayış psikoloji ile yani kendini düşünmekle başlar. Böylelikle elde edilen nefsin bilgisinden Rabbin bilgisine yükseltici bir metafiziğe ulaştırır. Sonunda Allah’a teslim olarak O’nun bizim üzerimizdeki mutlak hâkimiyetini kabul edici, sığınma hâlinde, sürekli bir şevkle yaşatıcı, ruhsal bir hayat ve hareket sistemi oluşur. Böyle bir hâli bizde yaşatmaya yardımcı olan beden hareketlerine ibadet derler. Hakikatte ibadet, bu beden hareketlerinin kendisi değildir. İbadet, şevk ve aşk ile tereddütsüz Allah’a teslim olmadır. (s.157)

 

Topçu’ya Göre Din Ne Değildir?

  • Din müspet ilim değildir. Dinin hakikatleri deneyle açıklanmaz ve dinde deneyle kontrolü yapılabilen evrensel kanunlara ulaşılmaz. Matematikte olduğu gibi dinde aklın yapısına bağlı prensipler de yoktur. Onun prensipleri vicdanın yapısına bağlıdır; ilham ve inançlarla beslenir. Bütün hayat tecrübelerimizin yükseldiği sonsuzluktan tekrar varlığımıza dönen ilahi bir aks-ı seda hâlinde benliğimizi kucaklar. Sonsuzluğun kollarıyla kucaklanma, ruh için sonsuz kuvvet kaynağıdır. Durkheim’in, “Din insanlar için bilgi kaynağı değildir, kuvvet kaynağıdır” sözü, bu hakikati ortaya koyucudur. Dindar adam başkalarından daha iyi bilen değildir, daha ziyade kuvvetli olandır. (s.159)
  • Din bir dünya saltanatı değildir. Onun siyasetle ilişkisi olamaz. Tarihimizde şeyhülislamlık müessesesinin din adına sahip olduğu iktidar ile siyaset yapması, devletin olduğu gibi dinin de içten çökmesinin başta gelen sebebi olmuştur.
  • Din bir mantık sistemi de değildir. Aklın prensipleriyle ilahi hakikatleri kavramaya çalışmak boşuna gayret olduğu gibi aklın anlamaktan aciz olduğu dini hakikatlerin inkârı da aklın sınırlarını bilmeyişten ileri gelen, kibirle cehalet karışığı bir şaşkınlıktır. Akıl belki bir merdivendir, akılsızlıkla Allah’a varılmaz. Ancak akıl merdiveninin bütün basamakları aşıldıktan sonra, onu bırakıp kalp ve ilham kanadının açılmasına ihtiyaç vardır.
  • Dini makam ikaz, irşat ve Hakk’a işaret yeridir; yumruk ve süngü idareciliği değildir.
  • Din bir meslek değildir; o insanlığımızın cevheridir. Bir kısım insanların din adamı diye ayrı bir içtimai sınıf meydana getirmeleri, dinin bir dünya sanatı hâlini almasına yol açmıştır.

 

Son olarak Topçu, bütün ilköğretim ve liselerde yapılamakta olan din derslerinin manasızlığına işaret eder. Ona göre bugün ismi öğrenci karnelerinin en altına yazılan din dersleri, özellikle yaşı biraz ilerlemiş gençlerde, dini küçümsemekten başka bir işe yaramamaktadır. Dini tatbikata ait kaidelerin öğretilmesi, çocuğa dini ruh ve hürmet aşılayamaz. Din, bütün hareketlerimizin dışında kalan bir hayat ve hareket alanı, bir ihtisas konusu değildir ki ayrı bir ders ve öğretim yapılsın. Bu okullarda din kültürünü, bütün kültür derslerinin içinde, felsefe, tarih ve edebiyat derslerinde vermek en doğru yoldur. Felsefe, dinin mukadderat metafiziği olan özüne değinecek ve ona götüren yola aklın aydınlıklarını serpecektir. Edebiyat, en kuvvetli din aşısı yapacak kültürü verir. Yunus’tan Akif’e kadar, gençlere dini ruhu heyecan hâlinde aşılayacak en kuvvetli vasıta edebiyattır. Tarihe gelince, İslam tarihi içinde olduğu kadar, Selçuklularla Osmanlıların yani Anadolu’nun tarihinde de İslam’ın ruhunu hayat ve hareket hâlinde tanıtarak sevdirecek sayısız örnekler vardır. Büyük Peygamber’imizin hayatından başlayarak Hz. Ömer’den geçen ve Alparslan’ın, Osman Bey’in, Muratların, Fatih’in, Yavuz’un ve bunlar gibi daha pek çok hükümdarların insanlık tarihine vermiş oldukları eşsiz örneklerin bilgisiyle bezenen genç ruhların, İslam ahlakını aşk ile benimsemeleri beklenir. Ayrıca bir din dersine lüzum yoktur. (s.166)

Din, bütün duygularımızla hareketlerimize ve bütün varlığımıza sindirilmesi gereken bir kültürdür, bir aşıdır. Damarlarımızda dolaşan ve insanlarla temasımızda kendini gösteren bir cevherdir. Kur’an’ın yalnızca ezbere okunması, mabetteki merasim, hac ticaretleri, cehennem ve azap tehditleri dinin dairesi dışındadır. Din eğitimini, bugünkünün tam tersine, Allah’ın istikametine doğru çevirmek, onu hakikatine ulaştırmaktır. (s.167)

Eser, bundan atmış yıl öncesinde kaleme alınmış olmasına rağmen hâlâ geçerliliğini yitirmemiş birçok meseleye dair derinlikli tespit ve tahliller içermektedir. Eserde özellikle dikkat çekilen nokta, kuru bir eleştiriden ziyade, hemen hemen her meseleye dair çözüm önerileri içermesidir. Bu yönüyle karamsarlıktan uzak, yol gösterici, umut vaad eden bir nitelik taşımaktadır. Nurettin Topçu, eğitim sistemimizi en alt bileşeninden en üst bileşenine kadar irdelemiş ve sistemin çarpıklıklarını tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Bu anlamda şekil, ruh ve zihniyet bakımından eğitimin tarihi sürecini bütüncül bir yaklaşımla ele almakla beraber, eleştirel bir bakış açısıyla durumun içler acısı vehametini yeniden gözler önüne sermektedir.

Netice-i kelâm; iyi bir eğitim, işini özümsemiş, kendine dert edinmiş eğitimciler ve öğrencilerden geçmektedir. Mektebi bir mâbed gibi gören Topçu’nun ifadesiyle, “Bir millet mektebiyle millet olur.”

 

[1] Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, Dergah Yayınları, 1977. s. 22.

HATİCE ERDEM

Follow