Suriyeli Göçmenler Üzerinden Üretilen Yabancı Düşmanlığı ve Faşizm
Yusuf YAVUZYILMAZ
Son zamanlarda özellikle Suriyeli göçmenler üzerinden yürütülen dışlayıcı söylemin, göçmenlerin katıldığı bazı olumsuz olaylar üzerinden rasyonelleştirilmeye çalışıldığı ve çeşitli kesimlerde etkili olan bir yabancı karşıtlığı ile temellendirilmeye çalışıldığı dikkat çekiyor. Suriyeli göçmenlere en şiddetli muhalefetin kendilerinde göçmen olan toplum kesimlerinden gelmesi de bir hayli ilginç bir politik tutum olarak karşımıza çıkıyor. Suriyeli göçmen karşıtlığı üzerinden yürüyen bir ırkçı yaklaşım sanıldığının aksine yaygın bir kültür oluşturmuş durumda. Bu kültürün topluma yaygın bir şekilde sirayet etmesi manipülasyona açık bir ortam yaratıyor.
Yabancı muhacirlere karşı bu dışlayıcı bakış Balkan Harbi sıralarında da açıkça görülmektedir. “Balkan Harbi sırasında İstanbul’a akan muhacir kafileleri onların neslinde öylesine menfi bir imaj meydana getirmiş olmalı ki soğuk kış günleri camilerde yer gösterilen bu diyar gariplerine bir nazar-i merhamet dahi fırlatmadan ‘Bitli muhacirlerin, sümüklü çocukların etrafı kirletmelerine kim izin vermişse cezalandırılmalı. Sanki İstanbul’dan başka gidecek yer kalmamış gibi buraya doluştular. Şu muharebe bitse de hepsi yerli yerine dönseler, etrafımız da onlardan temizlense’ diyorlardı.”(1) Buradaki Balkan muhacirleri yerine Suriyeli muhacirler kelimesini koyarsak aynı dışlayıcı zihinsel tutumun izlerini görmek mümkündür.
Muhacir karşıtlığının düşünsel temeli milliyetçilik düşüncesine dayanmaktadır. Milliyetçiliğin neredeyse her türü sorunlu bir zihin yapısından beslenir. “Seküler Ulusalcı Kemalizm” veya “Muhafazakar Ülkücü Milliyetçilik” ideolojileri ve bu ideolojilerden beslenen zihin yapıları çok kolaylıkla ırkçılık ve yabancı düşmanlığına evrilmeye elverişlidir.
Kuşkusuz Suriyeliler üzerinden yürütülen göçmen karşıtlığının her toplumsal kesimde belirgin bir karşılığı var. Ancak ulusalcı politik tutuma yaklaştıkça göçmen karşılığının daha da belirginleştiğini gözlemlemek mümkün. Özellikle Kemalist Ulusalcı kesimde belirgin bir zihinsel tutum olarak var olan göçmen (Özellikle Arap karşıtlığı. Çünkü diğer göçmenlere karşı böyle dışlayıcı bir tutum yok.) karşıtlığının temelinde, Cumhuriyet modernleşmesi boyunca etkili olan Arap karşıtlığının büyük etkisi var. Kuşkusuz bunun da temelinde İslam karşısında alınan negatif pozisyonun etkili olduğunu söylemek mümkün.
Kuşku yok ki, özellikle büyük kitlesel göçler, bir kısmı göçmen davranışlarından da kaynaklanan güvenlik ve entegrasyonla ilgili toplumsal sorunlar üretiyor. Kaldı ki, kontrolsüz ve çok sayıda göçmenin hareketlendiği sosyal olaylar doğru yönetilmezse bazı sosyolojik sorunlar üretmeye adaydır. Göçmen konusunun yarattığı sosyal ve ekonomik sorunları, göçmenlerin entegrasyonu ve geri dönüş koşullarını tartışmak başka, göçmen karşıtlığı üzerinden faşizme teslim olmak başka bir zihinsel tutumdur. Kuşku yok ki, birincisi sorunlara çözüm odaklı ahlâki bir tutum, ikincisi ise yabancı karşıtlığından beslenen ırkçılıktır.
Yabancı karşıtlığını beslemek için çok sayıda haber ve yorum üretilerek, toplumda bir gerginlik yaratılmaya çalışıldığı da dikkat çekiyor. Göçmenlerin tartışıldığı ortamda dolaşıma sokulan "7400 Suriyeli kamuda işe alınacak" haberi bunlardan biriydi. Öncelikle bilinmesi gereken kamuda işe alınmak için Türk vatandaşı olmak gerektiğidir. Türk vatandaşlığına geçtikten sonra her vatandaş gibi göçmen olanlara da iş olanağı sağlamak devletin görevidir. Tıpkı Türk vatandaşlığı hakkını daha önce kazanan Gürcüler, Çerkezler, Boşnaklar ve diğer Türk vatandaşlığına geçen Balkan göçmenleri gibi. Ulusalcı faşist zihin bu haberi, zihninin derinliklerinde gizli faşizmin tezahürü olarak ortaya koyuyor ve yabancı düşmanlığı üzerinden ırkçılık üretiyor. Rahmetli Cemil Meriç yaşasa bu haber üzerine şöyle derdi: "Ulusalcılar göçmenlere değil, Arap göçmenlere karşıdır.” Belki de bu haberi yazanın temel özelliği sadece bir süre önce bu topraklara göç etmiş dedelerin torunları olmalarıdır. Göçmenin başka göçmenlere duyduğu öfkenin insanlık dışı bir sebebi olmalı. "Türk gençleri işsiz, Suriyeliler evlerine dönsün " tezi ileri sürülüyorsa, bu tezi, fikir akrabası olduğunuz Hitler'in torunları Alman Naziler de şimdilerde Almanya’da yaşayan Türkler için söylüyor ve bundan Müslüman ve yabancı karşıtlığına dayanan bir ırkçılık üretiyor.
Daha derin bir analiz yapacak olursak, yabancı düşmanlığının kökleri daha derinde olduğunu görmek mümkündür. Kökleri onlarca yıl önceye dayanan uygulamalar yeni bir dünya görüşü yaratmış. Modernleşme döneminde yürütülen bir devlet politikası olan Türk milliyetçiliği, sadece kendini düşünen, bencil, ötekinden nefret eden bir kültür yaratmış. Bu zihniyet solcusundan İslamcısına tüm ideolojilerin içine sinmiş durumdadır. Kürt ve Suriye özelinde ortaya çıkan bu dışlayıcı ve nefret üreten dil ile mücadele etmek gerekir. Suriyelilere sahip çıkalım, çünkü yarın sıra bize geldiğinde, "Suriyelilere sahip çıkmalıydık" demek zorunda kalabiliriz. Diğer yandan etnik ve inanç yönünden çoğulcu bir zemine ait Anadolu için milliyetçiliğin ne büyük bir tehdit oluşturduğunu da görmek gerekir.
Yabancı saydığı ötekinden nefret eden faşist dil, kendinden görmediğine düşmandır. Onu etkisizleştirmek, etkisizleştiremiyorsa yok etmek ister. Bu faşist dile teslim olmamak gerekir. Bu düşünceyi etkisizleştiremezsek, dün Kürtler, Aleviler, bugün Suriyeliler, yarın ise hepimiz tehdit altında kalırız.
Yabancı düşmanlığına halkı duyarlı hale getirmek için yalan haberler yayarak manipülasyon yapılmaktadır. Bu süreçte, "Suriyeli denizin içinde nargile keyfi yapıyor" diye servis edilen habere konu olan kişi Suriyeli değil Türk çıkması bu tür haberlere örnek olarak verilebilir. Ayırımcı bir düşünce olan faşizmin doğruya değil, kitleleri harekete geçirecek olan ethosa ihtiyacı vardır.
Kuşku yok ki bu vatandaş Suriyeli de olabilirdi. Suriyelilerin tümünün iyi insanlar olduğunu iddia edecek değiliz. Onlardan da suç işlemiş veya suç işlemeye yatkın kimseler var olduğu muhakkaktır. Ama bu genelleme yapmaya neden olmamalı. Ancak, faşizm tikel olaylardan genelleme yapmaya yatkın bir ideolojidir. Çünkü mantıksal akıl yürütmeyi değil, duygusallığı kullanır. Aristoteles'ten beri tikel ve tümel önermeler arasındaki nitelik ilişkisi tikel olaylardan genelleme yapmayı her zaman doğrulamaz. Tümel bir önerme tikel için de doğrudur, ancak tikel olarak doğru olan bir önerme tümel için doğru olmayabilir.
Diğer yandan, eleştirinin doğru bilgiye dayanması eleştiri ahlâkının gereğidir. Yalan haber üzerine yorum yapanlar ise eleştiri ahlâkından yoksundur. Çünkü biz, aleyhimize de olsa adaletten şaşmayın diyen bir medeniyetin mensuplarıyız.
Kuşku yok ki, göçmen karşıtlığının bir ucu faşizme uzanmaktadır. Faşizm uygulamaları için Almanya ve İtalya haklı olarak örnek gösterilse de, her toplumda bu düşüncenin izdüşümleri vardır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş dönemlerinde de faşizmi andıran uygulamamlar yapılmıştır. Özellikle, 1930- 40'lı yıllarda Tek Parti döneminde bürokraside bir hayli yaygın olan Hitler tipi bıyıklara bakıldığında simgesel olarak bile faşizm hayranlığını görmek zor olmayacaktır. Özellikle çok etnisite barındıran imparatorluk geleneğinden, ulus devlet inşa etmeye çalışan toplumlarda, yabancı unsurlardan ayrılmış bir toplum tasarımı yaygındır. Bu felsefe yabancıların devamlı olarak tehdit eden bir güç oldukları algısına yaslanır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında “Türk“ dışındaki etnik gruplar farklı derecelerde düşman olarak algılanmıştır.
Markar Eseyan’ın da dikkat çektiği benzer bir yabancı ve göçmen karşıtı tutum Antalya’da ortaya çıkmıştır. Antalya Gazipaşa Belediye Meclisi’nde alınan kararla Suriyelilerin plaja girişi yasaklanmıştır.(12 Haziran 2019) Antalya'da alınan kararın hiçbir şekilde savunması olamaz. Bir grubun tamamı hiçbir gerekçe ile cezalandırılamaz. Eğer mülteciler arasında suça karışanlar var ise, suçlu yakalanır ve etnik grubuna bakmadan cezalandırılır. Bir Türk plajda turiste sarkıntılık etse bütün Türklere plajı yasaklamak mı gerekir? Hukuk devleti bilincine sahip kamu görevlisi, hiçbir insanı etnik veya dini aidiyetinden dolayı cezalandırma yoluna gidemez.
İsmail Kılıçarslan’ın dediği gibi, “Birine, birilerine “denize girmeyi yasaklamak”, ancak insan türünde görebileceğimiz bir hayvanlık türüdür çünkü. Birine, birilerine sırf “öteki” diye zalimlik yapmak, kibir taslamak, üstten bakmak “itlik” tir çünkü. Ve evet. Buradaki “itlik”, köpek dediğimiz hayvandan bağımsız olarak kullanılan bir Türkçe “terimdir.” Bu itliğin başımıza açacağı belaların haddi hesabı yoktur.” (2)
Ne yazık ki, Türkiye modernleşmesi tarihinde yabancılara dönük dışlayıcı tavır, belli bir tarihsel arka plana ve uygulamalara yaslanıyor; zaman zaman fırsat bulduğunda çeşitli uygulamalarda kendini gösteriyor. Yabancı düşmanlığını temel alan ırkçı yaklaşıma iki örnek vermek gerekirse bunlardan biri CHP’li siyasetçi Mahmut Esat Bozkurt, diğeri de ırkçı düşünceleriyle tanınan Nihal Atsız’dır. CHP'li Mahmut Esat Bozkur: "Biz Türkiye denen, dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusumuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları, vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!" (3)
Irkçı/milliyetçi Nihal Atsız, “Orgun” Dergisi’nde Kürtler hakkında yazdıkları ırkçı düşüncenin ötekini nasıl tanımladığı ve aslında ötekine karşı duyulan karşıtlığın sadece Suriyelilerle sınırlı olmadığını gösteriyor: "Kürtler, Türk veya İranlı değildir. Buz gibi İranlıdır. Konuştukları dil bozuk, ilkel bir Farsçadır. Tipleri de öyle. Aralarına karışmış az sayıda Türk'ün bulunması veya dillerindeki kelimelerden çoğunun Türkçe olması bu gerçeği değiştirmez.
(...)
Cevdet Sunay "Türk topraklarında yasayan herkes Türk’tür." demesine göre bu dağlı vatandaşlarımızın da Türk olması gerekir. Değildir ama haydi kendimizi zorlayarak Türk'tür diye kabul edelim. Diyelim ama neyleyelim ki onlar bunu kabul etmiyor.
(...)
Kürtler devlet olamazdı. Çünkü Kürtler millet değildi. Farsların dağlı ve ilkel bir kolu idi. Türklere göre Yörükler ne ise Farslara göre de Kürtler o idi. Ne var ki Yörükler sosyal seviye bakımından Kürtlerle ölçülemeyecek kadar üstündürler. Yörüklerden Yörük Ali Efe, Demirci Efe çıkmıştı. Bunlar birer kahramandı. Kürt'ten kim çıkmıştı? Koçero, Hamido, Hekimo veya Tilki Selim. Yani düpedüz âdi eşkıyalar, katiller ve hırsızlar.
(...)
Evet, Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidai (ilkel) dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler.
(...)
Viyana'dan Yemen'e kadar her yerde Türk ırkının kanı sebil gibi akarken onlar yaşadıkları dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler ve fırsat buldukça hırsızlık ve yağmacılık ederek yaşadılar.
(...)
Ancak elli bin geri Kürt'ün yasadığı ve Barzani'ye silah kaçakçılığı yaptığı o geniş bölgeye Çingeneleri de yerleştirip kaynaştırırsak gelecek yüz yılı kurtarabiliriz.
"Evet... Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. Biz bu toprakları oluk gibi kan dökerek; Gürcülerin, Ermenilerin, Rumların kökünü kazıyarak aldık, yine oluk gibi kan dökerek haçlıların savaşçı şövalyelerine karşı savunduk. Kürtler 1839 yılına kadar askerlik bile yapmadılar. Viyana’dan Yemen’e kadar her yerde Türk ırkının kanı sebil gibi akarken onlar yaşadıkları dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler ve fırsat buldukça hırsızlık ve yağmacılık ederek yaşadılar. İran’la yaptığımız savaşlara yardımcı diye geldikleri zaman da daima fırsat kolladılar ve Türk ordusunun yenildiği çarpışmalarda bu sefer İran’la birleşip onu vurmaktan geri kalmadılar. Birinci Cihan Savaşı’nda bize topyekûn ihanet eden Ermeniler, yerleşik Türk halkını vahşi bir kırgınla bitirmeseydi ve dağlarda, sarp köylerde yaşayan Kürtler bu kırgından kurtulmuş olmasaydı bugün çoğunlukta oldukları illerde de azınlık olarak kalmakta devam edeceklerdi. Fakat yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile Türkiye'nin herhangi bir bölgesinde devlet kurmak hayalleri, hayal olarak kalacaktır. Yunanlıların Bizans, Ermenilerin büyük Ermenistan kurmak hayalleri gibi... Onun için Türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? Gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran'a, Pakistan'a, Hindistan'a, Barzani'ye gitsinler. Birleşmiş Milletlere başvurup Afrika'da yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman Kağan Arslan gibi önüne durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin." Bu ifadeler sinmiş bulunan ırkçı düşüncelerin yabancı düşmanlığını besleyen alt yapıyı oluşturduğuna kuşku yok.
Diğer yandan, Arap politikacıların davranışlarını bahane ederek Arap karşıtlığı üzerinden yürüyen ırkçı söyleme teslim olmamak gerekir. Avrupalı seçkinlerin, modernist ırkçıların Türkler ve İslam dünyası hakkında ürettikleri ırkçı tezler bugün bu topraklarda Araplar üzerinden üretiliyor. Üstelik bu ırkçı söylemin ulusalcı-milliyetçi, Kemalist, dindar kesimde bir hayli alıcısı var. Politik söylem üzerinden yola çıkarak Arapları aşağılayan bu söylem, gizlenmiş ırkçılığın dışa vurumudur.
Suriyeli mültecilerin sorunlarını tartışmak, daha genel anlamda mültecilerin yarattığı sorunları tartışmak insani bir soruna çözüm arama çabasıdır. Ancak, Suriyeliler üzerinden sürdürülen yabancı düşmanlığına dayalı ırkçılık düşüncesine pirim vermek insanlığa yakışmaz. Benzer şekilde, "Suriyeliler maaş kuyruğunda" gibi haberleri yaparak, halkın ekonomik durumunu manipüle etmenin, yabancı düşmanlığı ile beslenen faşizmden öte hiçbir insanı değeri yok. Keşke bu tip haberler doğru olsa. Mültecilere maaş bağlayan bir devlet hem büyük devlettir hem de övünülecek bir şey yapmıştır.
Hiç kuşku yok ki Allah, hiçbir etnisiteyi diğerlerinden daha üstün özellikli yaratmaz. Bu ilahi adalete aykırıdır. Türkler, Ermeniler, Araplar, Kürtler, Almanlar... Hiçbir kavim taşıdığı genetik özellikler dolayısıyla diğerlerinden daha üst bir noktada olamaz. Bu ırkçılığın en aşırı ideolojisi olan faşizmin ve en hafifi olan milliyetçiliğin neden ahlâki bir temele dayanamayacağını gösterir.
Nesebiyle ( etnik konumu, milleti, kavmi) ile övünmek kuşku yok ki, İblis’in en belirgin özelliğidir. Şeytan, ontolojik kökenini gerekçe göstererek ( ateş), insanın ontolojik kökeninde (toprak) üstün olduğunu savunuyordu. Bundan dolayı faşizm ve ırkçılık insani, ahlaki ve vicdani değildir. Milliyetçilik de kolayca ırkçılık ve faşizme evrilmeye açık bir karakter taşımaktadır. Hiç kimse mensup olduğu kavmi sevmekle suçlanamaz kuşkusuz. Sevmeyi övme ve övülme sınırına tanımadığımız; başkalarından üstün olmayı genetik özelliklere (asil kan) taşımadığımız müddetçe sorun yok.
Türkiye’de Suriyeli (Arap) karşıtlığının altındaki asıl sorun milletleşme ve onun ideolojisi olan milliyetçiliktir. Bu anlamda Türkiye’nin toplumsal birliğini tehdit eden en önemli etken milliyetçiliktir. Bazıları, milliyetçiliği sorunların çözümü için model olarak önermektedir. Oysa çözüm olarak sunulan yaklaşım, sorunun kaynağını oluşturmaktadır. Çözüm olarak sunulan şey sorunun kaynağı ise durum gerçekten vahimdir.
Öyle görülüyor ki, Ulusalcı, milliyetçi bir paradigma ile Suriyeli muhacirler sorununu çözmek mümkün değildir. Sorunu adil bir şekilde çözebilmek için mevcut paradigmayı değiştirmek gerekmektedir.
Suriyelileri ülkelerini terk edip kaçan vatan haini olarak değerlendiren insanların çoğunun, sadece zamansal olarak bir süre önce bu topraklara gelen göçmenler olması ilginç bir sosyolojik durumdur.
Kuşku yok ki, Türkiye’nin Suriyeli muhacirler ile ilgili göçmen politikası bir hayli sorunlu. Ama yine de 3 milyonu aşkın bir göçmen nüfusunun barınması için yapılan çalışmalar önemli. Türkiye, bir yandan sayıları bir hayli yüksek göçmenle, diğer taraftan kışkırtılmaya hazır göçmen karşıtı faşist bir tavırla mücadele etmek zorundadır.
Hiç kuşku yok ki, göçmen karşıtı (yabancı karşıtı) milliyetçiliğin, entelektüel ve ahlâki hiçbir değeri yoktur. Asıl sorun bu ideolojinin Türk siyasetindeki etkinliğidir. Öyle görülüyor ki, milliyetçiliğin her çeşidi sorunludur. Türk-İslam ülküsü ve muhafazakâr milliyetçilikten, Ulusalcı/seküler milliyetçiliği kadar bütün çeşitleriyle milliyetçilik, toplumsal barış için tehdittir. Oradan sağlıklı bir demokrasi ve hukuk anlayışı çıkmaz.