ZAKAT FOUNDATION DERNEĞİ BAŞKANI HALİL DEMİR İLE AMERİKA’DAKİ YARDIM FAALİYETLERİ ÜZERİNE KONUŞTUK

ZAKAT FOUNDATION DERNEĞİ BAŞKANI HALİL DEMİR İLE AMERİKA’DAKİ YARDIM FAALİYETLERİ ÜZERİNE KONUŞTUK

HALİL DEMİR

SÖYLEŞEN

CUMA OBUZ - HATİCE ERDEM

Amerika’da yürüttüğünüz çalışmalara gelmeden önce sizi kısaca tanımak istiyoruz. Bildiğimiz kadarıyla Zakat Foundation’dan önce Avrupa’da da oldukça uzun soluklu çalışmalar yürütmüşsünüz. Hatta İsviçre Basel Üniversitesi’nden mezunsunuz. Halil Demir kimdir?

Bismillahi Rahmani Rahim, Alhamdulillahi Rabbul Alemin. Benim için en zor soruyu sordunuz. İçinde büyüdüğümüz kültür, aile ahlakı ile övündüğümüz, yaptığımız şeyleri anlattığımız zaman yüzümüz kızarır, utanırız. Ancak okuyucu kardeşlerimin hakkı geçmesin diye biraz bahsedeyim. Ben, sıradan bir ailenin çocuğu olarak Urfa’nın, Birecik ilçesinin bir köyünde dünyaya geldim. Liseden sonra Türkiye’den ayrıldım. Avrupa’da okudum. 20 yıl Avrupa’daki Müslümanlara hizmet etmeye çalıştım. Avrupa’ya ilk geldiğimizde fazla eğitimli Türk yoktu, Avrupa dillerini öğrendiğimiz için hem yeni gelen insanlarımıza hem de önce gelmiş olanlara öncülük ediyorduk.

İnsanlarımızın özüne bağlı kalması için dernek, cami, kültür merkezi gibi kurumların açılmasında destek oluyor ve onların birlik ve dirliklerini sağlıyorduk. 23 yıldır da Amerika’da yaşıyoruz. Burada aşağı yukarı aynı hedeflere yönelik faaliyetlere daha değişik yollarla, daha büyük ve kapsamlı projelerle devam ediyoruz. Sözün özü normal bir Müslümanın yapması gereken işleri yapıyoruz. Ne az ne çok. Ne büyük ne küçük. Yani Allah bizim Müslüman olmamızı nasip ettiği için Allah’a hamd ediyoruz ve Kur’an’ın öğretileri doğrultusunda çalışmalarımıza devam ediyoruz. Allah’ın bizden kabul buyurması için de umutla ve gayretle yola devam ediyoruz.

Sanıyoruz 2001 yılında kurulan Zakat Foundation’ın kuruluş hikayesi nedir? Bir fikir babası, isim babası var mıdır? Bu süreçten biraz bahseder misiniz?

Bu Vakfı birkaç kardeşimle beraber 2000 yılında kurduk. Bu kardeşlerden biri Dr. Muhammad Abdo’yu burada rahmet ve minnetle anmak isterim. Kendisi on yıl önce bir kazada vefat etti. Mısır asıllı bir Amerikalıydı. Vefakâr ve cefakâr bir İslam evladıydı. Biz Türkiye’de derneklerde ve vakıflarda büyüdüğümüz için, o derneklerin ve vakıfların vermiş olduğu refleks ile yurtdışına geldiğimizde de aynı faaliyetlere devam ettik. Bu biraz, geçmişte içinde büyüdüğümüz İslam kültürünün bir sonucu olarak gelişmiştir diyebilirim. Oralarda öğrendiğimiz aile ahlakı, abilerimizin, ablalarımızın ve kardeşlerimizin bize öğrettiği İslam’ın fakire, fukaraya karşı göstermiş olduğu hassasiyet ile biz de, onlara sahip çıkmanın ve hizmet etmenin, dini bir vecibe olduğunu öğrendik. Ve bu vakıf bünyesinde de bunu yaşamaya ve yaşatmaya gayret gösteriyoruz. Avrupa’ya talebe olarak geldiğimizde yirmili yaşlardaydık. O yaşa kadar elbette İslami ve siyasi bir birikimimiz de oluşmuştu, sonrasında çalışmalarımızı bunların üzerine bina ettik. Biliyorsunuz insanın olgunluğu da aldığı sorumluluk düzeyinde gelişir. Türkiye’de 70’li yıllarda, özellikle Güneydoğu’da 12-13 yaşına geldiğinizde artık evin erkeklerinden biri sayılıyordunuz. Ve sorumluluk almak durumundaydınız. O anlamda küçük yaşlarda sorumluluk ve mesuliyet almayı da öğrendik. Laf aramızda, şimdiki nesil ile bizim aramızda bu açıdan büyük bir fark var. Bu sebeple bu iki nesil arasında aynı ölçeği kullanmak da doğru olmasa gerek. Bizler küçük yaşlarda ev geçimine katkı sağlamak için çalışmak zorundaydık, tarla ve toprak işleriyle uğraşmak, cemiyete girmek, insanı olgunluğa daha çabuk ulaştırıyor. O dönemde Avrupa’ya gelen bizim gibi lise mezunu gençler, az buçuk kültür sahibi, üç beş kitap okumuş insanlar oluyordu. Hem yabancı dil öğrenmiş, hem de nasıl dil öğrenileceğini tecrübe etmiştik. Bir de buna olgunluğu ekleyince, bulunduğu çevrede yol gösteren bu insanlar, haliyle bir süre sonra sonrakilere öncülük eden bir lidere de dönüşüyordu. Anadolu halkının inandıkları ve güvendikleri insanlara sahip çıkan güzel bir tarafı vardır. Bizim Avrupa’da yaptığımız çalışmalarda, camilerde, derneklerde, evlerde verdiğimiz seminerlerde, bize sahip çıkan, destek veren, “bir işin ucundan bende tutayım” diyen birçok Türk aile tanıdık. O derneklerde, camilerde yaptığımız çalışmalarda bize kendi çocukları gibi davranan, sofralarına davet eden, ekmeklerini paylaşan insanlara sonsuz müteşekkirim. Bugün onların ve çocuklarının hayatlarında bir parça rol alabilmiş isek ne mutlu bize. Şükrediyorum Allah’a ki, bize o güzel insanları tanımayı nasip etti. Bunları hayatımızın serüveni anlaşılsın diye paylaşıyoruz. Yani Zakat Foundation of America bu kültürün buradaki bir tezahürüdür.

Yukarıda anlatılan şekilde Avrupa’da yaptığımız çalışmaların yanında bir de bizim derneklerde ve vakıflarda yaptığımız insani yardım çalışmaları vardı. Bilindiği gibi bizim insanımız duyarlıdır. Nerede dert varsa, derman olmaya çalışır. Örneğin, biz Avrupa’dayken Bosna hadiseleri oldu. Ondan sonra Azerbaycan hadiseleri oldu. Çeçenistan hadiseleri oldu. Birinci Amerika-Irak savaşında (1991), Avrupalı Müslümanların yardımlarını muhtaç olan insanlara götürmek için, üniversiteden geçici olarak ayrıldım, İran-Irak sınırına gittim. Orada insani yardım çalışmaları yaptım. Bu benim profesyonel olarak yaptığım ilk insani yardım çalışmasıydı diyebilirim. Bu çalışmada Müslümanlardan, İsviçre halkından, İsviçre’nin büyük ilaç şirketlerinden ve İsviçre devletinden epeyce yardım aldık ve Kürt mültecilere ulaştırdık. Hatırlanacağı üzere, o dönemde milyonlarca Kürt evinden barkından edilmişti. İran ve Türkiye sınırlarına yüz binlerce Kürt mülteciler yığılmıştı. Yürek parçalayan bir durumdu. Orada çalışmalar yaparken uluslararası yardım çalışmaları yapan birçok insan tanıdım. Bu deneyimin Zakat Foundation Of America’nın kuruluşunda önemli bir rolü var. Buralı olan hanımımın ailesini özlemesi ile başlayan, gidip hemen geri dönelim hayali geride kalalı tam 23 yıl oldu. Amerika’ya geldigimde bir iki yıl içinde Avrupa’ya dönmek üzere gelmiştim. Master eğitimimi bitirip dönecektim. Ancak döneceğimiz sene 11 Eylül hadisesi oldu. Buradaki Müslümanların hayatları da alt üst oldu. Müslümanların gayet çetin günler geçirdiğini görünce, burada kalıp Avrupa’da edindiğim tecrübelerimi Müslümanların ve İslam’ın doğru anlaşılması için harekete geçirmeye karar verdim. İşte bu süreçte bugün hala çalışmalarına devam eden Zakat Foundation of America oluştu. Burada 11 Eylül hadisesi ile Müslümanlar baskı altında, korku ve şiddete dayalı bir süreç yaşadı. Milyonlarca Müslümanın sorgulanması ve tutuklanması aniden binlerce yardıma muhtaç aile sorununu da ortaya çıkardı. İnsanların tamamı korku içindeydi ve Müslümanların hareket alanları çok daralmıştı. Bu süreçte 29-30 Müslüman yardım kuruluşu kapatıldı ve milyonlarca dolar paralarına el konuldu. Sorgusuz, sualsiz hapse atılan insanların birçoğu uzun yıllar içerde yattı ve bazıları hala hapiste.. Müslümanlar burada sayıca azdı ve zayıflardı, kendilerini savunacak kadar ne maddi kaynaklara sahiplerdi ne de medya ve siyasi alanlarda herhangi bir örgütlü yapıları vardı. Hal böyle olunca Müslüman azınlığın ne yapması gerekiyordu? Buradaki Müslümanların kendilerini açmaları, toplumla kaynaşmaları, kendi dışındaki cemaat, grup ve cemiyetlerle aralarında köprüler kurarak koalisyonlar oluşturması gerekiyordu. Peki bu nasıl başarılabilirdi? Bunun en iyi yolu insanlara hizmet etmek, salih amelleri çoğaltmak, insanların bizi, dolayısıyla İslam’ı tanımalarını sağlamaktı.

Elhamdulillah, yirmi yıldır çalışmaların içindeyiz. Ve Rabbim tüm bu çalışmaların bereketini her geçen gün bizlere de gösteriyor. Ancak her şerde bir hayır vardır. Gerçekten 11 Eylül hadisesi Amerikalı Müslümanlar için kendilerini yeniden düzenlemelerini, hallerini yeniden gözden geçirmelerini sağladı. Biz bu süreçte aktif olarak adalet kimin için olursa olsun mücadele etmemiz gerektiğini, hak kimden taraf olursa olsun o taraftan olmamız gerektiğini öğrendik. Biz başkaları için ağlamaz isek, başkalarının da bizim için ağlamayacağını öğrendik. Ve sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, 11 Eylül’den bu yana Müslümanlar epey bir başarı elde ettiler. Bunun en iyi örneği Zakat Foundation of America’dır. Pandeminin başından bugüne, her gün binlerce Amerikalı insana yiyecek ve giyecek ulaştırıyoruz. Dağıtılan bu eşyaları Müslüman olmayan Amerika halkı ve firmaları Müslüman bir vakıf kanalıyla halka dağıtıyor. Bu bizim gayretlerimizin bereketidir diye düşünüyoruz. Biz başından beri Müslümanların Amerikalıların İslam’a karşı bakış açılarını değiştirmesi mümkündür dedik ve bu alanda calistik. Biz, 20 yıldır yaptığımız çalışmaların sonucunda Amerikan halkının belli bir kısmının nasıl İslam ve Müslümanlar hakkındaki fikirlerinin değiştiğine şahit olmuş olduk, oluyoruz. Bunlar elbette kendiliğinden olmuş şeyler değil. Gayretlerimizin bereketi hamd olsun.

Bizim bu sene yapmış olduğumuz en büyük hizmetlerden bir tanesi de, Ramazan ayının Amerika halkı tarafından genel kabul görmesi çalışmasıydı. Bunu nasıl yapabiliriz diye düşündük? Bunun en iyi yolunun Amerika’nın en büyük firmalarının Ramazan’ı kutlamasını sağlayarak olacağı kanaatine vardık. Bu yolla her Amerikalının Ramazan’ı kültürün bir parçası olarak görmesini sağlamaya çalıştık. Bu anlamda biz “Dorrdash” denilen Amerika’nın en büyük yemek dağıtan firması ile partner olduk. Bilmeyen dostlar için söyleyelim, Door-Dash, Uber gibi bir firma. Ancak Uber taksi için kullanılıyor, Door-Dash ise yemek dağıtımı için. Bu yıl DoorDash, Amerika’da Ramazan’ı kutladı. Zakat Foundation’ın partneri olarak bizim kanalımızla 20 bin iftar dağıttı. Ve bunu her yerde ilan etti. Birlikte Amerika’nın 10 büyük şehrinde 100 bin iftar yemeği vermiş olduk. Allah’a hamd olsun, Ramazan’ı ve zekâtı bu şekilde Amerika halkının gündemine koyduk. Bir diğer faaliyetimiz ise, her şehirde partner network oluşturma projemizdir. Pandemi sürecinde Zakat Foundation olarak 4 milyon pound yiyecek dağıttık. Kiliseler, havralar, sosyal servis organizasyonları, fakirleri istihdam grupları, hepsi bizim çatımız altında halka hizmet ettiler. Sadece Şikago’da 65 partnerimiz var. Elhamdulillah çalışmalarımız Amerika’nın 220 şehrine ulaştı. Yemek araçlarımız Şikago içindeki okullara her gün yemek götürüyor. Zakat Foundation, bugün Amerika halkı tarafından bilinen, tanınan, sevilen, takdir edilen bir vakıf oldu. Zakat ve hizmet konusu bizim için önemli iki husustur. Burada ihtiyaç sahibi insanlara yapılan iyilikler insanların ruhunda bir imza atmak demektir. Bu sebeple 11 Eylül’den beri yaptığımız çalışmalar, gayretlerimizi rahmeti sonsuz olan Rabbimizin ödüllendirmesidir. Vakfımız, Allah’a hamd olsun hem Amerika halkının indinde, hem de Müslümanların indinde kabul gördü ve şu an Müslüman ve gayrimüslimler için Amerika’daki en sevilen, en gözde, en saygı gören vakıflardan biridir. Burada benimle birlikte yıllarca bu vakfa hizmet eden, el uzatan İslam’ın isimsiz kahramanlarını, güzel insanlarını anmak durumunda olduğumu belirtmek isterim. Onlar bu tarihin parçalarıdır. Çünkü bu kolektif bir çalışmadır.

Neden Zekat Foundation?

Zekât Müslümanların unuttuğu veya çok ciddiye almadığı farzlardan biridir. Zaten eğer Müslümanlar zekatlarını verecek olsalardı, Müslüman ülkelerde bu kadar fakirlik olmayacaktı. Bizim birinci misyonumuz, Müslümanların zekatla alakalı (Amerikalı Müslümanların) tüm sorularına cevap vermek. Yayınladığımız gerekçeli açıklama olan “The Zakat Handbook; A Practical Guide for Muslims in West” bunun en iyi örneğidir. Allah’a şükür şu ana kadar yüz binlerce Müslüman bu hizmetimizden faydalandı. Ve en önemlisi de buradaki Müslümanların gündemine zekât gibi önemli bir vecibeyi koyabildik. Bizden sonra onlarca kuruluş “Zekat” ismiyle faaliyet göstermeye başladı. Birleşmiş Milletler’in birçok kurumu zekat almak için kurumlar oluşturdu. Bu da zekatın her gün artan önemine bir örnektir. Bunda bir rol oynayabildikse, ki buna inanıyoruz, Rabbimize hamd olsun.

Özellikle koranavirüs salgın süreci, Amerika’da da çok ciddi anlamda birçok şeyi sekteye uğratmış durumda. Koronavirüs sürecinde faaliyetlerde bir değişiklik oldu mu? Sizi nasıl etkiledi bu durum?

Biz bu vakfı kurarken bir söz vermiştik. Ben, dışarıda yoksul insanlar yardım beklerken, adı zekat olan bir vakfın yöneticileri nasıl davranması gerekiyorsa bizim de öyle davranmamız gerektiği düşüncesindeyim. Bu süreçte ihtiyaçları temin etmek elbette zor oldu. Önce dükkanları aradık ve lazım olan ihtiyaçların teminini sağladık. Daha sonrasında paketleme ve dağıtım için kolları sıvadık. Vakıf çalışanlarımızın hepsi izinli veya hastalık korkusu ile binaya gelemiyordu. Ben de kimseye gelin demedim. Yardımları ben ve ailem paketleyerek dağıtıma çıkardık. Burada pandemi sebebiyle çiftçiler mahsulleri satamadıkları için çöpe döküyorlardı. Ellerinde onlarca ton patates, soğan gibi temel ihtiyaçlar kalmış ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Teker teker aradım bu insanları, ellerindeki patatesleri yoksullara dağıtmak istediğimizi söyledim. Ben 10 tır dediysem onlar 100 tır ürün verdiler. Biz de onları alıp yoksul ailelere dağıttık. Özellikle New York, Detroit, Los Angeles, Houstan, Minneapolis, St. Louis, Washington DC, ve Şikago’ya çok fazla yardıma muhtaç insan var. Ben bu süreçte Rabbimizin desteğini hep gördüm. Normalde bizim ne tonlarca gıdayı alacak paramız vardı, ne de salgın döneminde onları sahiplerine ulaştıracak çapta geniş bir ulaşım ağımız. Ancak Allah’ın izniyle, uluslararası bir yardım kurumunu Amerika’nın en çok yiyecek dağıtan vakfı haline getirdik. Aynı zamanda ben buradaki arkadaşlarımı aradım, arabalarını getirdiler, bu arabalarla Şikago’ya binlerce ton patates ve diğer malzemeleri dağıttık. Bizim vakfımıza yardım eden siyasi liderler, Senatörler ve milletvekilleri devletin yaptığı gıda dağıtımının bizim kanalımızla yapılmasının daha başarılı olacağına inandıkları için, devlet birimleri de bize tonlarca gıda desteği vermeye başladı. Oysa, eskiden buradaki siyasi liderlerin bir Müslüman toplantısına katılması için oy sayısı söylemen lazım veyahut da ne kadar yardım edecek onu detaylı belirtmen gerekiyordu. Yine gelmek istemezlerdi. Şimdi bizim bu toplantılarımıza gelmek isteyen siyasetçilere tek bir şart koşuyoruz; propoganda yapmamak ve çalışmalara destek vermek.

Zakat Vakfı olarak yaptığınız faaliyetler kapsamında değerlendirecek olursanız dünya genelinde küreselleşmiş bir yoksulluk var. Bu yoksullukla nasıl mücadele etmek gerekiyor? Yoksulluğu yani aç insanları doyurmak belki acil bir şey ama yoksulluğun önüne geçmek gibi bir misyonumuzun olması gerektiği yönünde sizin de bir telkininiz olur mu?

Bence birincisi bu dünyadaki haksız, düzensiz ve dinsiz ekonomi sömürgeciliğinin önüne geçmek önceliğimiz olması gerekiyor. Dünyadaki fakirlik, kesinlikle insanlığın kaderi değil. Ortada, sermaye sahiplerinin elleriyle yapmış olduğu haksız ve zulme dayalı bir dağılım söz konusudur. Bugün dünya nüfusu mevcut oranın çok üstünde dahi olsa, Allah’ın vermiş olduğu nimetler herkese yetecek kadar vardır. Ama bakıyorsunuz, sadece Amerika’daki elli kişi dünya varlığının %70’ini elinde tutuyor. Üç yüz elli milyonluk bir ülkenin yaşadığı dünyanın en refah ülkesinde durum bu olursa Somali’den, Nijer’den, Kenya’dan, Hindistan’dan nasıl örnekler verebiliriz değil mi? Böyle bir dünyada adil bir sistemden bahsetmek mümkün değildir. Burada birkaç önemli etmen ortaya çıkmaktadır. Birincisi, kolonyalizmin 100 yıl boyunca, 150 yıl boyunca dünyayı sömürmesidir. İkincisi, azgın bir kapitalizminin insanların kanını sömürürcesine tüketimi dayatmasıdır. Üçüncüsü, kapitalizm kendisini cicileyip bicileyip pazara atması ve insanlara bu kainattaki en iyi sistemin yani cennettin bu olduğunu düşündürtmesidir. Kapitalizm bize Wall Street’i tapınak olarak pazarlamakta, “zengin ol da nasıl olursan ol!” demektedir. Kültürünü din, Hollywood yalanını yaşam şekli olarak dayatarak, toplumun aklını çelmekte, gözünü kör etmektedir. Ne yazık ki şu anda insanların büyük bir kısmı, kapitalizmin insanlığın bütün değer yargılarını unutturarak en vahşi versiyonunun dünyaya dayatılmasını tek kurtuluş yolu olarak görmektedir. Yaşam tarzındaki bütün değişiklikleri ona göre yapmaktadır. Bugün yolda yürüdüğünüzde saçının şeklinden, giyim tarzına kadar bunu görürsünüz. Adını ne koyarsanız koyun ama bu kapitalist sistemin dayatmış olduğu yeni bir tipolojidir. Onun için biz o insanları güzel ahlaka, güzel değer yargılarına ve ilkelerine, paylaşmaya davet etmek zorundayız. İhsan kültürünü, kanaat kültürünü, bölüşme kültürünü, bireysel eksenli bir toplumdan, toplumsal dayanışma eksenli bir kültüre yöneltmek zorundayız. Kuran’ın “Rabbaniyun” dediği kültürü geliştirmek zorundayız.

Modern yaşam tarzı infak toplumundan israf toplumuna doğru evriliyor. Özellikle Ramazan aylarında bu israfın boyutları Müslüman ülkelerde had safhada. İslam medeniyeti, ‘denge’ ve ‘verme kültürü’ ile öne çıkan bir medeniyet iken ne oldu da ‘Yarın ne olacağı belli değil!’’ diyerek, stokçuluğa başladık? Siz bu gidişatı nasıl yorumluyorsunuz?

Ne yazık ki buna üzülerek şahit oluyoruz. Bu hayra alamet değildir. Uzun yıllar önce burada yaptığım konuşmalardan birinde, infakı olmayan bir milletin nifakı çok olur demiştim. Kur’an sosyolojisi odur ki, infakı unutan bir millet kesinlikle nifaklar içinde boğulup gider. Tarihin hangi dönemine bakarsanız bakın bu gerçeklikle karşı karşıya gelirsiniz. Ne zaman ki sana verilmiş nimetlerin bir emanet olduğunu unutup da üzerinde hakimiyet kurduğun şeyleri tanrılaştırırsan, işte o vakit komşusu açken tok yatan biri haline gelirsin. Siz, hem “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyecek, hem de iftarınızı kırk çeşit yemekle açacaksınız. Hal böyle olunca İslam toplumlarında deizmin, ateizmin neden bu kadar arttığını sormak da tuhaf oluyor. İmanı, ahlakı güçlü olmayan bir toplumda kötülüklerin iyilikleri bastırmasından daha doğal ne olabilir ki. Bu Allah’ın bir yasası değil midir aynı zamanda. Çünkü bir toplumun değer yargılarını, ruhunu, ahlakını oluşturan insan davranışlarıdır. O davranışlar ortadan kalktığında, pasifleştiğinde elbette kötülük ve kötüler aktifleşecektir. Bu sebeple nasıl bir toplum hayal ediyorsak, Kur’an’ın öngördüğü yaşam biçimini arzu ediyorsak, ona uygun bir hayat yaşamak zorundayız. Peki bu sosyal hastalıklarımızın kökü nereden geliyor? Bizim büyüdüğümüz dönemde, bir memlekette küçük bir çocuğa tecavüz etmeye kalkılsa, böyle çirkin, hayasız bir fiilden dolayı insanlar o köyün hepsini yakmaya kalkardı. Ancak bugün bu gibi hadiseler nerdeyse günlük olarak vuku buluyor. Aynen Amerika’da olduğu gibi. Hepimizde bir korku var. Amerika kültüründe web servislerinin %80’i pornografi ile alakalıdır. Böyle bir toplum hasta bir toplumdur! Ancak bu Türkiye’de veya İslam’la yönetilen ülkelerde daha mı iyi? Bilemiyorum. Bu bize tüm dünyada fuhşun, edepsizliğin, ahlaksızlığın, haksızlığın normalleştiği bir anlayışın hâkim olduğunu gösteriyor. Hal böyle olunca, infakı olmayan bir ümmetin nifakı da çok oluyor. Bunları unutan bir toplumdaki sosyolojik değişim de, onun refleksi de işte bugün bizim yaşadığımız gerçekliktir. Yani tövbesi az olan bir toplumun hakikatidir. Sonuç olarak, eğer biz içinde bulunduğumuz hali değiştirmezsek, Allah da bizim halimizi değiştirmeyecektir. Bu Allah’ın Rad Suresi’nde buyurduğu gibi, değişimin ilahi bir yasasıdır. Onun için bunlar, başımıza daha birçok sosyal belanın geleceğinin çağrılarıdır. Veyahut da ayak sesleri demek istiyorum.. Ancak şu konuda ümitliyim; dünyaya hayat vermek için gelen Peygamberlerin daveti yeniden topluma hayat verecektir! Tabi ki bu, toplumdaki iyi insanların (Rabbaniyun) gayretlerine bağlıdır. Biz Amerikalı Müslümanlar olarak ülkemizdeki tüm olumsuzluklara rağmen, halkımızın içinde büyük bir kısmının hala cömert, paylaşmayı seven insanlardan oluştuğuna şahit oluyoruz, pandemi döneminde buna çok daha fazla şahit olduk. Bu ülkede hala insanların ve insanlığın dertlerini kendine dert edinen, dürüst olmayı, iyi olmayı, çalışıp emek vermeyi kendine şiar edinmiş insanların çok olması sevindiricidir. Ümidimiz daha güzel, daha âdil, daha sağlıklı bir dünyayı görmektir. Bununla birlikte Kur’ani Hayat Dergisi’ne teşekkürlerimi sunuyorum.

Ahiril Dawa’nâ Alhamdulillah Rabbil Alemin diyorum..

Biz teşekkür ederiz hocam, çok verimli bir sohbetti…

Follow