Samsun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Sosyolog Adem İnce ile Günümüz eğitim anlayışına dair Türkiye’nin zihni ve pratik sorunlarını ve eğitim sosyolojisi alanında kaleme aldığı “Eğitilmiş İnsanın İmali” isimli eserini konuştuk.
Bilgi nedir? Bilgi ve insan arasındaki ilişkiyi nasıl formüle ediyorsunuz?
Eğitilmiş İnsanın İmali isimli eserde, “İnsan Neden Kendini Bilmeli?” diye bir bölüm açmıştım. Orada farklı dinlerin bu konuya bakışı ile birçok perspektif var. Ben meseleye daha çok İslami perspektiften yaklaştığım için bilgiyi halifelik düzleminde ele alıyorum. Yani insanın halifeliğinin epistemik olduğu kanaatindeyim. Yeni çıkmış olan Varoluşun Tınısı isimli kitap bu minvalde bir tartışma yürütüyor. İnsanın halifeliği esasında bilmeye ve tanımlamaya dayalıdır. Âdem’in eşyayı isimlendirmesi ve bunu Yaratıcı'nın lütfuyla gerçekleştirmiş olması bilginin dikey boyutu (halifelik) ile olan bağlantısını, bilginin aşkın ve müteal oluşunu ifade eder. Bu manada modernitenin bilgiyi parçalaması ve enformasyonun ortaya çıkması onun yatay zemine hapsedilmiş olmasından kaynaklanır. Ben, dikey boyutta bilginin kavuştuğu anlamı, Âdem ve Havva örneğindeki ağaç üzerinden şu şekilde yorumluyorum: Oradaki ağacın Hristiyanlıkta bilgi ağacı olduğuna yönelik yorumlar var. İslam dinindeki ağaç yorumuna ilişkin tefsirlerde de buna yönelik imalar var. Mesela, Âdem ve Havva’nın, “Yiyin, için ama bu ağaca yaklaşmayın.” ikazına rağmen ağaca yaklaşmaları Schuon’a göre aslında kötü niyetli bir yaklaşım değildir. Âdem onu Yaratıcı’nın izni haricinde bir şey olarak görmemiştir. Fakat bu yasakta iki açık uyarı var, birisi ağaca yönelik diğeri ise şeytana yönelik. Âdem’in esas rolü, insanın bilgiyle yani epistemik yönüyle üstlendiği halifeliktir. Bunun sonunda ise taltif edilmesi, alkışlanması, şapka çıkarılması ve secde olayı gelir. Ağaca yaklaşma olayını ise müteal olandan uzaklaşma ve profana yönelme olarak tarif edebiliriz. Âdem’in bilgi ile ilk tanışma hikâyesi, aslında hepimizin hikâyesi.
Ben bu bilgiyle elde edilen epistemik rolü, insanın halifeliğine biçilen ve ona bahşedilen hususi bir tını olarak yorumladım. Esasında bilgi, insanın kendi özgün sesiyle varlığın insicamına iştirak ettiği sahnede önemli rol oynuyor. Bauman’ın Ahlaki Körlük kitabında değindiği çok güzel bir yer var. Bauman’dan örnek veriyorum çünkü ne yazık ki Türkiye’deki entelektüel camia bu konulara çok uzak. Batı’da Âdem ve Havva üzerine çok fazla kafa yormuşlar. Örneğin, Bauman, Ahlaki Körlük isimli eserde insanın eşya ile ilişkisini Âdem’den başlatıyor. Eserde, Tanrı’nın Âdem’e eşyayı isimlendirme yani tanımlama, vâkıf olma yeteneği ve eşya üzerinde sorgulanamaz hükümranlık verdiğini ifade ediyor. Bilgi tam da burada ortaya çıkıyor. Yani Antik Yunan’da, insana isimlendirme yeteneğinin bahşedilmesi, bilginin çalınarak elde edilmesinin tam zıddı bir anlayış.
Ben, insanın bilgi ile ilk tanışmasının akabinde müteal olmayana kaymasını, ilk akort bozumu olarak niteliyorum. İnsanın Âdem’le birlikte nevi şahsına münhasır bir tınısı oluşmuştu ki bu epistemik bir tınıydı. Hz. Âdem ve Havva’nın ağaçtan tattıkları, müteal olmayana/profana yöneldikleri an ilk akort bozumu gerçekleşti. Benim kanaatim, oradaki çıplaklığın anlamsal bir çıplaklık olduğudur. Yine hayanın da anlamın yitirilmesinden dolayı karşılaşılan bir haya ve sağa sola kaçışma olayı olduğudur. Ben, oradaki çıplaklığı, insanın anlamla olan dikey bağı koptuğu zaman hayvandan daha aşağıya, ahsen-i takvîm üzere yaratılmışken esfel-i sâfîlîne sürüklenebileceğinin bir ifadesi olarak yorumluyorum. Geniş bir yelpaze çizdim ama inşallah anlaşılmıştır. Tam da bu anlam üzere bakıyorum ben bilgiye. Bilginin ontolojik bir zemini var ve insanın halifeliği tam da bilgi üzerinden epistemik bir rol olduğu için meseleye bilginin özellikle dikey boyutta ifade ettiği anlam ile yaklaşıyorum biraz.
Türkiye özelinde eğitim sistemimizin temel felsefesi hangi paradigmalar üzerine kuruludur? Bunu kısaca nasıl formüle edersiniz?
Türkiye’de eğitim sistemi 2007 yılında değişti. İlerlemecilik ve yeniden kurmacılık eğitim felsefesine geçildi ve okul kitapları yeniden düzenlendi. Etkinliklerin bol olduğu öğrenci merkezli eğitim esas alındı. Hayat boyu öğrenme merkezli, temel bir yaklaşım olan ilerlemecilik esas alındı. Bu felsefenin ortaya çıktığı döneme yeni liberal, geç modernizm, postmodernizm ya da neoliberalizm diyelim, fark etmez. Bu felsefe, tam da neoliberalizme uyumlu bir insan tipolojisi imal etmeye yönelik oluşturulan bir felsefe. Peki, biz bu sürece nereden geçiş yaptık? Daimilik ve esasicilik, Türkiye’nin uyguladığı söylenen modern dönem paradigmasıdır. Bizim geleneksel eğitim dediğimiz, dayağın ve ezberin esas alındığı öğretmen merkezli anlayış, maalesef Freire’nin kurduğu o gelenek-modern dikotomisi üzerine oturuyor. Biz gelenek deyince, modern dönem öncesini hiç bilmiyoruz. Eğitim orada nasıl ele alınıyordu? Eğitim deyince akla ne geliyordu? Bunları bilmiyoruz. Modern dönem öncesini, merkezde dayağın olduğu ezberci bir eğitim olarak algılıyoruz. Hâlbuki bu, tam tersine katı modernitenin eğitim anlayışıdır. Türkiye aslında gelenekten moderniteye geçmedi. 2007’de, katı modernitenin eğitim anlayışından, Bauman’ın tabiriyle akışkan modernitenin eğitim felsefesine geçiş yaptı. Bütün ders kitapları, müfredatlar, programlar revize edildi. Ancak şunu da ifade etmekte fayda var, Türkiye’deki neoliberalizm hiçbir zaman Batı’daki gibi olmadı. Her ne kadar öğrenci merkezli eğitim, hayat boyu eğitim yaklaşımı ve yapılandırmacılık benimsenmeye çalışılsa da neoliberalizmin İngiltere’de veya Amerika’da eğitime etkisiyle bizdeki etkisi aynı olmadı. Batı’da daha çok insanların eylemleri üzerinden yönetilen, devletin ezici olduğu ama baskıcı olmadığı, Foucault’nun neoliberal yönetimsellik (politik bir akılcılık) dediği durum var. Türkiye’de ise böyle bir şey yok. Türkiye’de birçok şey baskıcı bir politika üzerinden gerçekleşiyor. Örneğin, zorunlu din dersi Batı’da olmayan bir uygulama. Bizde ikisi de ideolojik olan iki temel sorun var: Birincisi, dini yaklaşımın devlet otoritesince eğitimde esas alınması. İkincisi ise devletin kurucu paradigmasının yine ideolojik olması. Bourdieu’nun yaklaşımından mülhemle devlet kendi habitusunu üretiyor. Devletin Türkiye’de eğitimle üretmek istediği habitus, “Homo Kemalismus” diye ifade edilir. Mevcut iktidar döneminde getirilenler daha çok yüzeysel değişiklikler. Bunları şu yüzden anlatıyorum, Ak Parti’nin eğitim konusunda yaptığı birçok değişiklik, eğitim camiasında bazı sol cenahtan akademisyenler tarafından neoliberal değişiklik olarak ele alınıyor. Ben buna katılmıyorum. Neoliberal politikalar böyle olmaz. Neoliberal politika, akılcı ve insanları yönetmeye yönelik, baskıcı olmayan ama alttan alta insanı ezen, sömüren politikalardır. Bizdeki politikalar daha çok Doğu-Batı sentezi gibi. Bizde politik toplum sivil topluma karşı üstündür. Batı’da ise sivil toplum politik topluma üstündür. Bizde politik toplum yani devlet çökerse her şey çöker. Çünkü sivil bir toplum yoktur. Gramsci'nin sivil toplum kavramı ile kastettiği şeyin bizde tam karşılığı yoktur. Ona göre devlet, Batı’da yalnızca bir siper iken ve siperin arkasında kocaman bir “sivil toplum” mevcutken, sivil toplumun olmadığı Doğu’da ise devlet, her şeydir. Türkiye’de Cumhuriyet dönemi ile birlikte her ne kadar vakıflar, sendikalar ve benzeri yapılanmalar ile birlikte sivil toplumun inşasına yönelik girişimler toplumda yerleşip yaygınlaştıysa da sivil toplumun mantalitesinin hâlâ Batı’daki gibi işlemediğini gözlemlemek zor olmasa gerektir. Yani maalesef temel olarak kapitalizme eklemlenmiş ama net olarak şudur diyemeyeceğimiz bir eğitim felsefemiz var.
Eğitilmiş İnsanın İmali kitabınızda, eğitimi tarif ederken insanın içsel gelişimden dışsal gelişimine doğru olan bir tekâmül sürecinden bahsediyorsunuz. Mehmed Âkif’in de “marifet” ve “fazilet” olarak iki ayak üzerine inşa ettiği eğitimin içsel gelişimden dışsal gelişime doğru olan evrimi ilk olarak nerede ve nasıl kırılmaya başladı? Biz marifet ve fazilet dengesini mi bozduk yoksa zaten o denge hiçbir zaman birlikte olmamış mıydı?
Ben, içselden dışsala doğru olan kırılmayı modernite ile başlatıyorum. Tabii burada modernite derken temelleri Descartes’dan başlayan bir süreci ifade ediyorum. Yani, Descartes’ın “Düşünüyorum o hâlde varım” ifadesi ile insanın Tanrı karşısında bir özne olarak ilk ortaya çıktığı zaman. Modern eğitimin ekonomik temelleri sanayi devrimine, entelektüel temelleri ise aydınlanma düşüncesine dayanır. Eğitimin içselden dışsala doğru olan önemli kırılmalarından ilki, Vestfalyan ulus-devletin teşekkülü sonrasında, Prusya’da Büyük II. Frederick döneminde zorunlu eğitimin ortaya çıkmasıyla olmuştur. İkinci kırılma ise Sanayi Devrimi ve aydınlanma düşüncesinin oluşumu ile gerçekleşmiştir. Bu ikinci kırılma, eğitimi öğretime indirgemeye yönelik bir hamle olarak okunabilir. Eğitimin zorunlu bir süreç olması, eğitimi dışarıdan içeriye doğru bir süreç olarak dayatan ve içselliğini de akamete uğratan ilk kırılmaya karşılık gelir. Bu manada Platon, Konfüçyüs, Gazzali, Beyzavi, Kınalızâde gibi düşünürlerin hemen hemen hepsinde eğitim, modern eğitim anlayışının tersine içten dışa doğru gerçekleşen bir süreçtir. Aliya İzzetbegoviç, “Uygarlık eğitir, kültür aydınlatır; biri öğrenmeyi, diğeri düşünmeyi ister,” der. Kant’a göre eğitim, bir insanın ancak eğitim vasıtasıyla insan olabileceğine vurgu ile başlar. Yine Ali Şeriati, beşerin ancak eğitim vasıtasıyla insan olabileceğine vurgu yapar. Platon’a göre eğitim, ruhun gücünü iyiden yana çevirmek; Konfüçyüs’e göre ise kendini aşıp edebe yönelmektir. İslam’da ise “Kendini bilen Rabb’ini bilir” tanımı vardır. Kadim eğitimde vurgu, ahlaki eylemi ve ruhun inşasını öne çıkarmaya yönelik bir yolculuktur. Dolayısıyla kadim (kadim derken “antik”i kastediyorum) medeniyetlerde eğitim anlayışı kendini bilme üzerinedir. Eğitim, öncelikle insanın kendine hâkim olma meselesidir. Sonra kendini geliştirme ve kendini aşmasıdır. Modern eğitim ise bu tanımın tam karşısında konumlanır. Teknik ve rekabetçidir, dıştan içe doğrudur.
Türk eğitim sistemi içerisinde dillere pelesenk olmuş iki kavram var: eğitim ve öğretim. Ancak bu iki kavram arasındaki mahiyet farkı konusunda kafamız çok karışık. Eğitim nedir, öğretim nedir? Neden birlikte kullanılıyor? İnsan eğitilmesi gerek bir varlık mıdır?
Biz eğitim denilince hep öğretim algılıyoruz. Bu konuda maalesef toplumumuzda önemli bir kavram kargaşası var. Bu kavram kargaşası akademik camiada da var. Halk nezdinde olması gayet normal. İkisini ayıracak olursak eğitim, kişinin bilgiye ve bilmeye tevessül etmesidir. Öğretim ise o kişinin zorla ona yaklaştırılması ile dışarıdan bir müdahale şeklinde gerçekleşmektedir. Yani belirli bir mekânda, belirli bir zamanda, profesyonel bir kadro tarafından verilen, içeriğin belli olduğu bir eğitim şeklidir. Eğitimde dışsallık ve içsellik ayrımı da tam burada ortaya çıkıyor. Hepimiz toplum içerisinde eğitiliyoruz. Ailede, arkadaş ortamında, televizyon karşısında aslında hep bir eğitim süreci yaşıyoruz. Örneğin, yere çöp atan biri için eğitimin şart olduğunu düşünüyorsak aslında o kişinin eğitimsiz olduğunu söylemiş oluruz. Burada “eğitim şart” vurgusunun ifade ettiği anlam, eğitimin bu insanı dönüştürmesi gerektiğidir. Fakat biz eğitimi hep okul üzerinden algılıyoruz. Özellikle ailelerin meseleye yaklaşımlarında bu çok eksik bir konu. Zira eğitim en başta kişinin kendi macerasıdır. Kendi içsel yolculuğudur. Kadim eğitim dediğimiz Antik Yunan eğitiminde, kendini bilme hâli bu zeminde anlaşılmıştır. Mesela, Taoizm’de yolun ifade ettiği anlam hep bir yolda inşa olma hâlidir. Fakat bugünkü sınav merkezli eğitim yaklaşımında, bilgiye talip olanın yerini öğrenen yani öğrenci almıştır. Cemil Meriç’in talebeden öğrenciye geçişi eleştirmesi tam da buradaki soruna işaret etmektedir. Talip olan kişi; yola, yolculuğa ve dolayısıyla bu yolda çekilecek her türlü cefaya taliptir. Fakat bugünün insanında o talip olma hâli kalmadı.
Cehalet ve tahsil arasındaki ilişkiyi nasıl formüle edersiniz? Sokrates’e atfedilen, “Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız cehaletin bedelini hesaplayın.” ifadesinden yola çıkarak sormak istiyorum, cehaletin bedeli eğitimden pahalı mı? Cehaletin bedelini veya tahsilin değerini gerektiği gibi takdir edemedik mi?
Cehalet günümüzde öğretimsiz olma hâli olarak kabul ediliyor. Klasik ifade ile okuma yazma bilmeyen bir insan cahildir. Bu da aslında yine bizim Batı düşüncesini esas almamızdan kaynaklanmaktadır. Bu düşünceye göre ihtiyaçlar hiyerarşisinde kendini gerçekleştirmeye doğru giden bir insan var ve o insanın tabii ki statü sahibi olmak için cehaletini gidermesi gerekiyor. Yani modern tabirle öğretimden geçmesi gerekiyor. Öğretimin ana amaçlarından bir tanesi de insanın kendisini gerçekleştirmesini sağlamak. Antik Yunan’a geri dönelim. Diyojen’e, “Bu dünyadaki en ağır yük nedir?” diye sorulduğunda, “Eğitimsiz insandır.” cevabını verir. Bizim akademisyenlerimiz, bunu günümüz öğretimi olarak yorumluyorlar fakat Diyojen’in kastettiği şey günümüz öğretimi değil, eğitimdir. Yani cehaletin karşısına konumlandırdığı eğitim ile kastettiği şey, tahsil değildir. Zaten Diyojen’in hayatına baktığınızda böyle bir şeyi kastetmediği anlaşılır. Modern yaklaşım dediğimiz ilerlemeci felsefede herkesin öğretimden geçmesiyle birlikte cehalet ortadan kalkmıştır. Gittikçe de daha iyiye doğru tekâmül etme anlayışı vardır. Fakat benim cehaleti konumlandırdığım yer hikmetsizliktir. Cehalet, insanın ne bildiği ile değil ne yaptığı ile ölçülür. Zaten korkunç bir bilgi yığını içinde enformasyondan kaynaklı sıkıntılar tam burada ortaya çıkıyor. Enformasyon insanı dejenere ediyor. Yani derin bir hikmetsizliği hâkim hâle getiriyor. Daha fazla malumat var, tabiata daha fazla hakimiz, kültürlülük gittikçe artıyor fakat insan tabiat üzerinde tahakküm kurdukça daha fazla hikmetsizleşiyor. Mevcudatla olan ilişkisi zayıflıyor. Temaşa dediğimiz derin görüş kayboluyor. İnsanın tahsili arttıkça cehaletinin de o oranda artması gibi bir tezat söz konusu. Bu anlamda ben hikmetsizliğin çok derinleştiği kanaatindeyim.
Eserinizde modern eğitim sisteminin, öğrencilere, zamanın aşamalı ve içselleştirerek öğrenme ve sürekli ihtiva eden o sükûnet hâli yerine hızlanma stratejileri içerisinde boğulan bir anlayışı empoze ettiğinden bahsediyorsunuz. Günümüz dünyasının zamanla kurmuş olduğu bu gayri-sahih münasebeti nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugünün dünyasının zaman ile kurmuş olduğu ilişki, Jean Luc-Nancy’nin öngördüğü üzere varoluşu değil dımdızlak yaşamayı öne çıkartan bir eğilime sahip. Bu atmosferde her şey o kadar hızlı akıp gider ki ruhun sükûn bulacağı, durup dinleneceği bir sığınak kalmaz. Buna rağmen eğitim vasıtası ile çocuklarımıza zaman idrakini kazandırmayı değil onun hızlılığı ile nasıl başa çıkabileceklerini öğretmeyi tercih ederiz. Aslında çocuklarımızı zaman diskronisine karşı koruyabilecek bir tarzda eğitmek yerine onları zamanın çekim kuvvetini kaybettiği modern hayat tarzına adapte olmaya zorlamış oluruz. Kısacası, çocuklarımıza zamanın dayanak, yavaşlılık ve süremi ihtiva eden o engin tasavvurunu kazandırmak yerine hızlanma stratejilerini öğreterek tedaviyi değil de terapiyi tercih etmiş oluruz ve bunu yaparak büyük bir maharet sergilediğimizi zannederiz. Byung-Chul Han’a göre hayatı daha doyurucu hâle getiren şey, olayların toplam miktarı değil, süremidir. Tanımlanma ve anlamı, nicelikten yola çıkılarak açıklanamaz. Han’a göre hızla yaşanan ve hiçbir şeyin uzun kalmadığı, yavaş hiçbir şey içermeyen bir hayat, kısa vadeli ve kısa yaşanan deneyimlerle nitelenen bir hayat, “deneyim oranı” ne kadar yüksek olursa olsun kısa ve niteliksiz bir hayattır. Lakin günümüz beşeri, bu telkinlerin aksine maalesef hep daha fazla deneyim yaşama peşinde koşmaktadır. Yaşamı salt çalışma ve performans (Han, performansın başlangıcı ve bitişi olmaması yönüyle işten ayrıldığını söyler) üzerine bina eden çağdaş teknik beşer, dinlenmenin yerine molayı ikame eder. Çünkü performans toplumunda dinlenme, uzak durulması gereken bir eylemsizlik hâli olarak etiketlenir. Eylemsizliğin intaç ettiği dinginlik, günümüz performans süjesi için büyük bir kaygı sebebidir, çünkü aktif insanın sükûnete tahammülü yoktur. Mola ise hareketliliğin bir devamı sadedinde tekrar hareketli yaşama dönülebilecek bir paydosu ve dolayısıyla aktifliğe dönebilme ihtimalinin verdiği rahatlığı garanti eder. Bu bağlamda modern eğitim; hızlılığı esas alan ve zamansal anormalliği normalleştiren bir düzeni egemen kılarak, hızlı okuma yöntemleri ve hızlı soru çözme teknikleri gibi okullarda öğretilen stratejilerle hızlı yaşamayı tembihleyen bir hayat tarzını ilmek ilmek işler. Bunun sonucunda da bilgeliği yüceltmek yerine anormalliği meşrulaştırma cürmünü ihtiva eden bir hafifmeşreplik ortaya çıkar.
Bir önceki soru bağlamında, entelektüel kimdir ve ne işe yarar? Niçin bir bilim adamı veya akademisyenden daha önemlidir? “Durun, yanlış yoldasınız!” seslenişi neden formel ve modern eğitim sürecinden geçmiş bir eğitimciden değil de adına “entelektüel” dediğimiz kurumsal kalelerin dışındaki birinden beklenmektedir?
Ben entelektüeli olumlu bir zeminde konumlandırmıyorum, en başta onu ifade etmiş olayım. Çünkü entelektüelin Batı’da ortaya çıktığı zemin, “aydın” kelimesinde karşılık buluyor. Fransız Devrimi’nde meydana gelen entelektüel akım zaten aydınlar nezdinde gerçekleşiyor. Fransızca’da aydın olarak ifade edilen bu kelime, bize de Genç Osmanlılar tarafından “münevver” olarak çevrilmiş. Mete Kaan Kaynar, Fikret Başkaya ile Söyleşi kitabının girişinde, geniş bir aydın ve entelektüel tanımlaması yapar. Orada münevver; eğitimli, eli kalem tutan, okumuş-yazmış, amiyane tabirle mürekkep yalamış bir kişi olarak tarif edilir. Günümüzde “aydın” kelimesi de “münevver”in öz Türkçesi olarak düşünülür: Batılı, çağdaş, ilerici, modern, üniversiteli... Hatta muhafazakâr olmayan, laik imalarını dahi kapsayacak şekilde, entelektüelin Türkçe karşılığı olarak kabul edilegelir.
Eserde, münevver kelimesinin İslâm ilahiyatının önemli bir kavramı olduğundan bahsedilir. Uzun yüzyıllar boyu, Tanrı-ilim-akıl-kul ilişkisi onun üzerinden kurulduğu, kulun Tanrı’nın ilmini elde etmesi düşüncesinin münevver kavramı dolayımıyla tesis edildiği ifade edilir. Bu manada, münevverin İslam dünyasında Kur'an'daki ayetlerden yola çıkılarak oluşturulduğundan, İslam dünyasında etkili alimlere münevver denildiğinden bahsediyor. Bu tespitlerin dayanakları yok maalesef. Çünkü münevver, aydın kelimesinin Türkçeye tercümesidir. İslâmi dünyada öncesi yok.
Ben alim ve arif profilinin entelektüele karşı daha hikmetli, daha dirayetli olduğu kanaatindeyim. Entelektüelin, sosyo-politik bir özne olduğu kanaatindeyim. Entelektüeli, Batı’da ortaya çıkmış, sistemi eleştiren ama sistemi eleştirirken aynı zamanda sosyo-politik bir inşayı kurgulayan bir tipoloji olarak görüyorum. Oysa, bizdeki alim/arif tipolojisi, sosyo-politik bir inşa gütmez, insanın nefsinin arındırılmasını merkeze alan ruhi bir değişim öngörür. Entelektüelin amacı ise zaten sosyo-politik bir inşadır. Ki bunu liberal sistem çok iyi kullanır.
Burada, kavramların epistemolojik bağlamlarından ziyade sosyo-politik süreçte edindikleri anlamdan yola çıkarak çok keskin bir ayrım söz konusu olmuş olmuyor mu?
Kastım şu, entelektüel, sosyo-politik bir toplumun ürünüdür. Çünkü Batı’daki kurgu sosyo-politik bir inşadır. Bireyi sosyo-politik olarak inşa etmek ister. Bizde ise öyle değil. Bizim terbiye anlayışımız, insanı ruhsal olarak inşa etmek ister. Mesela Batı’da Foucault, benlik teknolojilerinden bahsediyor. Bizde Taha Abdurrahman’ın düşünceleri bu noktada önemli. O, “ruhun teknolojileri” diyor buna. “Technologies of the spirit” diyor. Diğeri “technologies of the self”.
Bu anlamda Taha’ya göre Batı’daki söz medeniyeti, bizdeki amel medeniyetidir. O yüzden alim hiçbir zaman Peygamber’in (as) de yapmadığı gibi toplumu komple dönüştüreyim gayretine girişmez. Batı’da böyle değildir, orada sistem tartışılır, birey tartışılmaz. Nasıl bir birey inşa edileceği tartışılmaz, nasıl bir sistem inşa edileceği tartışılır. Bizde ise alimin üzerinde durduğu şey tezkiyedir. İlk önce şahsın ıslah edilmesidir. Burada, alim/arif derken net bir dikotomik ilişkiden bahsetmiyorum. Yani en büyük ayrım burada ortaya çıkıyor. Bence bir entelektüel modern toplumu kurgulayabilir. Modern toplumdaki sistem çözümlemesini çok iyi yapabilir. Entelektüel sosyo-politik bir tipolojidir. Fakat alim ve arif karşısında güdük bir tipolojidir. Tabii kendi İslami bakış açıma göre bunu söylüyorum. Entelektüelin modern dönemi çözümlemede çok önemli bir işlevi var elbette fakat yol göstericiliğinin ve örnekliğinin olmadığı kanaatindeyim.
Pandemi döneminde eğitim meselesi, üzerine çokça konuşulan meselelerden biri oldu. Uzaktan eğitimle birlikte eğitimdeki eşitsizliklerin de görünürlüğü arttı. Devletin fırsat eşitliği sağlayamadığı vurgulandı. Eğitim konusunun “yapboz” meselesi hâline gelmesine dair eleştirilere katılıyor musunuz?
Zorunlu eğitimin aynı zamanda fırsat eşitliğine bakan yönü de var. Çünkü sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı bir ailede doğan çocuğun, okula gitmediği takdirde çocuk işçiliğine sevk edilmesi ve o şekilde yetiştiriliyor olma ihtimali daha yüksektir. Zorunlu eğitim burada devreye giriyor. Bu eğitim, aynı zamanda liberal toplumda sosyo-ekonomik eşitsizliğin giderilmesine yönelik bir hamledir. Bunun ne kadar işlevsel olduğu konusu, sistem içerisindeki eşitsizliklere bakıldığında elbette tartışılır. Özellikle pandemide gündeme gelen de buydu. Örneğin, tablet ve bilgisayar kullanımı, derslerin çevirimiçi olmasıyla birlikte bir zorunluluk oldu. Fakat bu derslerin olmadığı zamanlarda özellikle çocuk işçi sayısında da artış oldu. Bu durum, o çocukların online eğitim dışında kalan vakitlerde çalışmasına neden oldu. Esasen eşitsizlik burada ortaya çıktı. Peki, öncesinde eşitsizlik yok muydu? Elbette vardı. Mesela bizde şu an adrese dayalı okul sistemi var. Bundan hiçbir şekilde bahsetmiyorlar fakat bu sistemle varoştaki çocuk, varoştaki okula mahkûm ediliyor. Oturduğunuz semtin sosyo-ekonomik durumuna göre bir okul tercih etmek durumundasınız. Temel eğitim, mevcut sistemde akademik başarımızı belirleyen temel unsurdur. Fakat varoşta oturan bir ailenin, çocuğuna özel ve paralı ders verdirme durumu yoktur. Biz zaten, temel eğitimi bu eşitsizlik zemini üzerinden kurgulamışız. Bizim eğitim sistemimiz sosyo-ekonomik eşitsizlik üzerinden işliyor. Öğretmenlik konusunda da aynı durum var. Daha iyi öğretmenler, daha nezih yerleri tercih etme eğiliminde oluyorlar. Benim pandemide esas eleştirdiğim şey, fırsat eşitsizliğini azaltabilmek adına bir girişimin olmaması. Bizim en başından beri konuşmamız gereken konu bu olmalıydı. Bu anlamda, Türkiye’de eşitsizlik üreten uygulamaların başında adrese dayalı eğitim gelir.
Lisansüstü eğitiminizi yurt dışındaki üniversitelerde almış bir akademisyen olarak Türkiye’deki üniversite özerkliği meselesini diğer ülkelerdeki üniversiteler ile kıyasladığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? Boy aynasında ne görüyorsunuz? Artımız/eksimiz nedir? Olan, olması gereken, sizin muhasabeniz nedir?
Konuşmuyorlar. Konuşulamıyor. Türkiye’de biraz da böyle bir durum var maalesef. Biliyorsunuz, süreç sıkıntılı. Ama bu konuşulması gereken bir mesele kesinlikle. Kitabımda üniversiteyi ele alsaydım bu konudan bahsederdim. Benim, üniversiteyi kitabıma almama sebebim şuydu: Üniversitenin, temel eğitim dışında bambaşka amacı ve ortaya çıkışı var. Batı’da zeminin farklı oluşu, zorunlu eğitim olmayışı, tamamen bambaşka. Üniversite eğitimi bambaşka bir mecra. Böyle bir eleştiri yapılmıştı kitabıma dair. İlk okuttuğum arkadaşlar, “Üniversite niye yok?” diye sormuşlardı. Üniversite bambaşka bir mecra, temel eğitimden ayırmak lazım onu. Biz yine üniversite sistemimizi Batı’dan aldığımız için Batı’da kurulan sistem içerisinde özerklik çok katı bir şekilde uygulanıyor. Yani bir akademisyen çok katı bir şekilde istediği şeyi söyleyebiliyor, eleştirebiliyor. Zaten Batı’da üniversitelerin gücü temel olarak akademik kadronun özerkliğidir, saydıkları şeylerden bir tanesi budur. Akademik kadronun özerkliği, bağımsız bir şekilde davranabilmesi, cesaretli bir şekilde araştırma yapabilmesi, sonucu ne çıkacaksa çıksın bunu ifade edebilmesi ve bunu yayınlayabilmesi çok önemli bir şey.
Ben Türkiye’de akademik ortamın olmadığı kanaatindeyim. Akademik zemin, akademya denilen şey Türkiye’de yok maalesef. Mesela örnek vereyim, diyelim azınlıklar hakkında çalıştım ben. Bir Ermeni meselesi konusunu gündeme getirmem, benim için ciddi bir sıkıntı arz edecektir. Eğer böyle bir toplumda, akademik camiada yaşıyorsanız nasıl konuşacaksınız ki? Neyi konuşacaksınız? Konuşamıyorsunuz, üstü örtülü bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Milli eğitimdeki Kemalizm’i ya da abartılmış bir kişilik olarak Mustafa Kemal’i bile konuşmak bugün ciddi bir sıkıntı. 5816’yı biliyorsunuz, çok muğlak bir yasa, oradan bir sürü şey çıkabilir. Böyle şeyleri bir akademisyen de olsan bazı yerlerde konuşamazsın. Yani bir televizyon programına çıkartılırsan linç edilebilirsin, komple bir linç nesnesi olabilirsin. Twitter biliyorsunuz öyle bir mecra. Bir linç başlarsa sonu gelmiyor. Maalesef Türkiye’de böyle sıkıntılarımız var. Akademik anlamda böyle sıkıntılarımız var. İnsanlar istediği şeyi çalışamıyorlar. Doktora öğrencilerinde bu duruma çok fazla rastladım. Danışmanlar, öğrencilerin istedikleri tezleri çalışmak istemiyorlar. İstememelerinin sebebi, sıkıntıyla karşılaşabileceklerini düşünmeleri. Ben doktorada Kürt meselesini çalışırken bana birçok arkadaşım şunu söyledi: “Doçentlikte sıkıntı yaşarsın, çalışma.” Türkiye’nin sorunları var, sınırlılıkları var. Bu sınırlılıkları elden geldiğince dile getirmek lazım. Ben dile getirilmesi gerektiği kanaatindeyim ve şunu söylüyorum her ortamda: Türkiye’nin akademik ortamda ifade özgürlüğünün olduğunu kimseye söyleyemeyiz.
Bugün, kişiliğimizi çepeçevre sarmış ve benliğimizi tüm araçlarıyla kuşatarak esir almış geç-modern düzen karşısında şahsiyetimizi muhafaza edebilmeyi nasıl becerebileceğiz?
Bu esaslı sualin net bir cevabının olmadığını tebarüz ettirmek gerek. Lakin bununla birlikte, şahsiyetimizi muhafaza yolunda elimizden gelenin en iyisi, kanaatimce birtakım münferit çabalara girişmek. Her yerde bizi istila eden uyarıcıların şahsiyetimizde açmış olduğu gedikleri kapamaya matuf bir şekilde, zihnimizi mümkün olabildiğince bitimsiz bir “shitstorm”un vuku bulduğu dış dünyadan soyutlayabilmeliyiz. İbn Bacce’nin deyişiyle, “zihnî bir itizâl”e erişebileceğimiz ve bizi teskin ederek muhafaza edebilecek bir mağaraya sığınmak olabilir. Zira kuşatılmışlığın her geçen gün daha da arttığı günümüz dünyasında, Samipaşazade Sezai’nin Küçük Şeyler’deki deyişiyle, insanın sığınıp teskin olabileceği “guşe-i inziva vü sükûnet”in (sükûnet ve inziva köşesi) ehemmiyeti her geçen gün daha da artmaktadır. Bu minvalde aklımızı doğrudan etki altına alan, muazzam bir illüzyonu hâkim kılan geç-modern dünyada, karşı karşıya olduğumuz ve bizi kesintisiz bir şekilde ayartmakta olan mezkûr yanılsamalara karşı ihtiyacımız olan yegâne şey, şahsiyetimizi tefessüh ettiren bu göz bağlarını iptal edecek olan Musa’nın asasıdır. Hz. Musa’nın asası, Kur’ân’da güçlü bir imge olarak karşımıza çıkar. Firavun’un sihirbazlarının büyülerini iptal eden bu asa, Hz. Musa Tuvâ vadisinde Allah’ın huzuruna çıktığında bir kez daha gündeme gelir. Orada Allah’ın Hz. Musa’ya yönelttiği, “Nedir o sağ elindeki, ey Musa?” sualinin karşısında Musa’nın cevabı, “O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim, ona başkaca ihtiyaçlarım da var.” olur. Bu sahneye yer vermekle aslında kerametin asada olmadığına dikkat çekmek ister Kur’ân. Bu perspektifle, günümüzdeki illüzyonları alt edecek olan Musa’nın “bugünkü” asasının “hikmet/bilgelik” olduğunu söylemek mümkündür. Sığınabileceğimiz mağaralarda, hikmete râm olabilecek bir yaşam tarzını içselleştirebildiğimiz takdirde, neoliberal düzen dâhilinde yadsınan şahsiyetimizi yeniden inşa edebilme imkânına vâsıl olabiliriz. Mehmed Âkif’in bir asır evvelki “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol” terennümü, bu anlamda geçerliliğini hâlâ korumaktadır. Varlığa hikmet nazarıyla bakarak ve davranışlarımızı da hikmet/bilgelik temelinde şekillendirerek tekâmül edebileceğimiz, sonu olmayan ve “Oldum!” diyemeyeceğimiz bu yola revan olmuş bir şahsiyetin inşası, fazlasıyla zor olsa da hâlâ imkânsız değildir kanaatindeyim.
SÖYLEŞİ: DR. ADEM İNCE
SÖYLEŞEN: HATİCE ERDEM