Hümeyra Okuyan
İnsanı özgür kılan nedir? Seçimlerimizin içeriklerini ne belirliyor? Neyi kendi kararımızla seçiyoruz? Hangi seçimimiz özgür irademizin sonucu olarak karşımıza çıkıyor?
Bütün bu sorular anlamını özgürlüğün bilinçteki zemini ile kazanır. İnsanı özgür kılan şey genelde karşıtı bir yanıtta aranır: Hayvanların seçimindeki yönelimlerin zorunluluğu ile. Leyleklerin kış vakti geldiğinde göç etmesi, kedilerin belli aylara özgü çiftleşmesi, anne boz ayının yavrularını koruma içgüdüsü; bunlar hayvanların eylemleri için aksini seçmeleri mümkün olmayan içgüdüsel bir zorunluluk ifade eder. Çünkü insan için kendisine yöneltilen seçimlere karşı yönelim bir zorunluluk olmaktan çıkar; seçim ve seçilen arasındaki doğal ve zorunlu bağ ortadan kalkar, yerine irade ile nesne arasında bir tercih mesafesi ve imkânı doğar. İnsanı özgür kılan da bu noktada başlar; eyleyebilecekken eylememe özgürlüğü.
On yedinci yüzyılda özgür iradeye yönelim kazandıran doğal ve ilahi gayelilik fikrinin tartışmaya açılması, ardından Newton ile gelen evrenin bir gayeden yoksun olarak tamamen mekanik bir yolla işlediği inancı yeni özgürlük anlayışlarını da beraberinde getirdi. Bu yeni özgürlük anlayışı, içeriğinin tamamen doğal zorunluluk yolları ile oluşturulduğu bir anlayıştı. Varoluşu mekanik zorunluluklarla tanımlanan insanın, eylemleri ve seçimleri de mekanik bir zorunluluğa tabi oluyor. Bunun sonucu olarak özgür irade dışlanarak insanın bir yapay zekaya ya da makineye indirgenmesi gibi bir anlayış ortaya çıkıyordu. 18. yüzyıl biyolojik bir bilince, yapay bir zekaya, işleyen bir mekanizmaya indirgenmiş insana yeniden özgürlüğünü kazandırma, fakat bunu bir şart/ilkeye bağlama, yani onu bir şekilde budama anlayışıyla ortaya çıktı. Toplum sözleşmeleri, Fransız İhtilali, Kant’ın evrenselleştirilme çabasındaki ödev ahlakı bu çabanın çeşitli tezahürleriydi. Fakat her şekilde mekanikleştirilmiş, biyolojik fonksiyona indirgenmiş bir özgürlük anlayışının aktüel hayatta praksis olarak çok bir karşılığı olmadığı için güncel bir sorun halini almıyordu. Bugünse özgürlüğümüzle ilgili çok daha güncel bir sorunla karşı karşıyayız; konformizme evrilmesi ile.
Yönelişlerimizin bir zorunluluk paradoksuna tabi görüldüğü anlarda bile bir seçme imkânı tanımasının arka planında yönelişimizin konusu olan nesne ile aramıza koyduğumuz mesafe, her seçimde yeniden keşfedilen bu mesafenin temelinde ise farkındalık, yani kendilik bilinci yatar. Özgür eylemin temeli olarak farkındalık, yönelim ile mesafesini ona sürekli yeniden bakarak ve yeniden uzaklaşarak kat eder. Bu mesafe bir süre sonra kendisine yönelinen şeyi özneden ayırarak onu seçimin muhatabı haline getirir. Özgürlüğün seçme imkanları ile buluşması, alternatifleri değerlendirmesi özneyi sorumlu hale getirir. Bu sorumluluk insanı her türlü yasa karşısında kişi olarak kabul eder, muhatap alır ve yükümlü kılar. Seçme imkanına sahiplik yaratan özgür bilinç ile yönelinen anlam arasındaki uzamda ise yönelimin yönünü, rengini belirleyen “ilke” vardır. Kişinin özgürlüğüne anlam kazandıran, kim olduğunu ya da olmadığını belirleyen, seçimlerine değer kazandıran bir ilke.
Fakat bugün insanın seçimlerine bir değer, bir yüz kazandıran ilkeler yitmekte, geriye elimizde kendisiyle ne yapacağını bilmediğimiz bir özgürlük istenci kalmaktadır. İnsana haysiyet kazandıran, diğer varlıklardan üstün kılınmasına sebep olan öz bilinci ve bütün bir yaşamını hesap verme bilgisi ile geçirmesinin kabulünde bir özgürlükle karşılaşırız. Kişi “Ne yapmalıyım” diye sorar, seçimlerinin mümkün alternatifleri ile karşılaştığı her an. Fakat bu soru özgürlüğün kişinin ve toplumun bilincindeki zeminini değiştirdiğinde, özgürlük artık kendi anlamını kaybeder. Çünkü orada özgürlüğün kendisi bir amaca dönüşür. Yönelimin nihai nesnesi özgürlüğün kendisi olduğunda özgürlük içeriksizleşir. Çünkü özgürlük, seçimin bizatihi odağı olamaz, nesnesi ya da muhatabı değil, formudur. Karar alma mekanizmamıza ilişkin döngü “Özgür Bilinç - İrade/Seçim Hakkı - İlke - Seçim/Karar - Seçilen/Arzu Nesnesi - Eylem” iken, “Özgür Bilinç - İrade/Seçim Hakkı - Seçilen/Arzu Nesnesi - Seçim/Karar - Eylem” döngüsüne evrilir. Yani seçimlerimize ve özgürlüğümüze içeriğini kazandıran ilke/değer ve bununla ilintili yükümlülük hali ortadan kalkar. Seçeneklerimiz artık zaten seçilmiş olanlardır, onlar arasında kıyasın bir imkânı yoktur. Seçenekler herkes için eşitlenmiş, özgürlük evrenselleşmede içerilmiştir.
…
“Geldiler. Onların İncili vardı, bizim toprağımız vardı. Bize “Gözlerinizi kapayın ve dua edin” dediler. Gözlerimizi açtığımızda onların toprağı, bizim İncil’imiz vardı.”2
Bugün neo-liberal kapitalizmin bir ideoloji değil; yaşam biçimi sunarak elimizden aldığı şey seçimlerimizin kaynağına ilişkin yaratılan yanılgıdır. Seçim, kararı; kararsa özgürlüğü ve o özgürlüğü mümkün kılacak bir değeri gerektirir. Belirlenmiş olarak sunulan seçenekleri özgürlüğün kendisi olarak algılamak ve onu “seçtim” zannetmek karşımızda yıkılması gereken bir duvar olarak durmaktadır: Seçimlerimiz kimlerin elinde öğütülüp de karşımıza bir seçenek olarak geliyor, hangi iki şey arasında seçim yapıyoruz, karşımızdaki bu seçenekleri biz mi belirledik, yoksa kaderimiz var olan şıklardan “ehveni şer”e tabi olmak mı?
İnsan neyi seçebilir? Mesela neye inanacağını, nasıl bir evde yaşayacağını, ne için savaşacağını, neyi kriz neyi huzur olarak belirleyeceğini, ne giyeceğini, ne yiyeceğini… Fakat bunun için işe koyulduğunda farkına varacağı şey yapılmış seçimlere tabi olmanın modern anlamda özgürlüğün yeni doğası olduğudur. Şirketler, fast food zincirleri, post-modern inançlar, bütün dünya için üretim yapan giyim firmaları, yorumlanmış inançlar, tektipleştirilmiş evler ve bütün bunları canhıraş bir dayatma ile pazarlayan reklamlar... Aynılaştırılmış yaşamların aynılaştırılmış insanları olarak bunların hangisini kendi isteklerimizle, ilkelerimizle ve seçimlerimizle inşa ediyoruz? Seçeneklerimizin içerikleri başka akıllar tarafından belirlenip de özgürlüğümüz bir yanılgı halini aldığında bize özgürlük kılıfına bürünmüş konfor sunuluyor. Onu çağımızda miskinlerin, zenginlerin, tembellerin, ensesi kalınların, dertsizlerin tutunduğu bir dal gibi düşünmek imkânsız hale geliyor. Konfor, özgürlüğün simülasyonu gibi. Eğer rahat ediyorsan özgürsün. Eğer bu özgürlüğü delmeye çalışıyorsan belanı arıyorsun. Peki bu rahatlığı kim sundu bize? Onun için neyden vazgeçtik? Daha güzel evlerde, daha risksiz topraklarda, daha sağlam arabalara sahip olmak için hangi bedeli ödedik? Adına milenyum çağı dedikleri tinsellikte özgürlüğümüzün yerine ikame edilmiş rahatlık gerçekten bizi özgür kılıyor mu? Yoksa onun yerine konmuş olan konfor, yazgımızı kırma ve kendimiz için mücadele ihtiyacına galebe mi çaldı? Özgürlüğümüzü modern ve görünmez sömürgeciliğe nasıl kurban ettik?
Joseph Conrad “Karanlığın Yüreği” metninde yerlilerin fildişlerine, ham maddelerine el koyan ama bir yanı ile onlara medeniyet götüren sömürgeci tavrı şöyle betimliyordu: “Onlar Fatih'tiler ve bunun için sırf kaba kuvvet kullanmak yeter- bu da övünülecek bir şey değil, zira senin gücün, diğerlerinin zayıflığından kaynaklanan bir güçtür sadece. Sırf elde etmiş olmak için, ellerine ne geçtiyse kapıp götürdüler. Bu, zorbalıkla yapılan bir hırsızlık, büyük çaplı, ağır bir cinayetten başka bir şey değildi ve adamlar şuursuzca yapıyorlardı bu işi; karanlıkla boğuşanlara da bu yakışır. Dünyanın fethi çoğunlukla bu, derileri bizden farklı ve burunları bize kıyasla biraz daha yassı insanlardan onu çalmakla aynı anlamı taşır – üzerinde fazlaca kafa yorulduğunda, pek de hoş bir şey değildir. Bunu haklı kılan tek şey, ardında yatan fikirdir; duygusal bir bahane değil, ama bir fikir; fikre özveriyle, menfaat gütmeden duyulan inanç, kafanızda kurgulayabileceğiniz ve taparcasına önünde eğilip uğruna adak sunabileceğiniz, kurban kesebileceğiniz bir şey…” 3
Sömürgeci anlayışın evrensel tarihi çok net gösteriyor ki kavi olan sömürmek istediği toplumun önce özgürlüğünü kendine tâbi kılar. Kavi olanın haklı olmaya ihtiyacı yoktur. Yapay seçenekler üretir ve onların özgürlüğünü sahte mübadelelerle, yok pahasına satın alır. Amerika’ya ilk giden Avrupalılar için yeni bir toprağın keşfi, içinde barındırdığı yerliler yüzünden mülkiyetin gücünü hafifletiyordu. “İlk Amerikalılar, Amerika’nın gerçek kaşifleri Colomb ve arkadaşları ve dahi bütün Amerika için bir sorundu. Sorunun sorun olmayı bırakması içinse yerlilerin yerli olmayı bırakması gerekiyordu. Onları haritadan silmeli, eğer silemiyorsa ruhlarını silmeli, özgürlüklerini satın almalı, asimile etmeliydi: Ya soykırım ya da ötekırım. Amerika yerlileri kendi topraklarında sürgün yaşıyorlar. Bir yerli kendi dilinden vazgeçtiğinde uygarlaşmaya başlıyor. “İtaat ettirmek fiili dünyada sömürgeci zihinle birlikte doğmuştur. Kurtarılmış bir yerli itaat ettirilmiş bir yerlidir. Ta ki yok edilinceye dek; o andan sonra o sadece yerli olmayandır.”4 Sömürgeci yerlilere sağ eliyle pasta verirken sol eliyle topraklarındaki ham maddeyi katıyordu çuvalına. Sıcak su getirdiği varillere petrol doldurup geri götürüyordu. İyi bir hayat vadediyor ve iyi bir hayat o hayatı kim olarak yaşayacağın sorusunun cevabına ihtiyaç duymuyordu. Sömürgecinin hırsızlığı ev sahibine verdikleri oranda makbul bir eyleme dönüşüyordu. Bizim özgürlüğümüz de o makbul eylemin kurbanı oldu.
Özgür bir ceset ya da tutsak bir ruh arasında seçim yapmanın yani gerçek bir düşmana muhatap kalmanın seçiminde cepheler arasında bir netlik vardır. Onu bu çağın yapay tininde bulmak mümkün değil. Çünkü bugün özgürlüğümüzü kasanın altına saklayıp da kasanın ön rafında muadillerini sunan özne sistemin kendisi. Varlığını biliyor, ondan korkuyor, ona karşı gardımızı almak istiyoruz. Ama onun sessiz ve kuşatıcı varlığı savaşçı sömürgeci gibi değil; elinizi uzattığınızda dokunabileceğiniz somut bir karanlığı yok. Onun vaadinde yaşamınızın her anı için tasarlanmış kolaylıklar, rahatlıklar, imkanlar var. Güler yüzlü bir bankacının yüzü gibi onun yüzü. Yeni esaret biçimlerini reklamlarla pazarlıyor, kredilerle ipotek altına alıyor. Sistem sorgu kabul etmiyor, reddediş sonsuz yalnızlığa ve yokluğa açılıyor. Yenilgi aşağılanıyor. Bizi büyüten ebeveynlerimiz kariyer istiyor, dostlarımız statü, hocalarımız başarı. Karar dediğimiz şeyin özgürlüğümüzle birlikte kapitalin elimize saydıklarının içinde hiçleştiğini, kararımızın mihenk taşı olacak değer algılarımızı yitirdiğimizi ve bir zamanlar mücadele ettiğimiz düşmanın yüzü silikleşip de yerlilere yeni bir hayat vadeden bir beyazın yüzünü aldığında, ellerimize sunulan konforun sömürgecilik olduğunu anlıyoruz.
Bu yüzden önce “hayır” demeyi öğrenmeli. Kuşatıldığımız şartlarla sınanarak karar alırken, bizi o şartla kuşatanın ne olduğunu sorgulamalı ve bunları değiştirme gücüne matuf olmanın bir “kendini kazanma” savaşı olduğunu öğrenmeli. Aldığımız kararlar ve içinde bulunduğumuz şartlar arasında işleyen diyalektiğin yalnızca kırılmaz, bükülmez bir yazgı olmadığını da. Bu yüzden özgürlüğümüz bizi sorumlu, sorumluluğumuz da bizi özgür kılıyor. Bu yüzden “hayır” dedikten sonra “evet” demeyi de öğrenmeli, özgürlüğe kimliğini yeniden kazandıracak o "evet"i.
1. Ortega Gasset, Tarihsel Bunalım ve İnsan, çev. Neyire Gül Işık, İstanbul: Metis Yayınları, 2015, s. 17.
2. [Başpiskopos Desmond Tutu], Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 173.
3. Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği, çev. Erhun Yücesoy, İstanbul: Can Yayınları, 2021, s. 42.
4. Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 170-172.