MODERN DÜNYADA İNSAN VE DİN

MODERN DÜNYADA İNSAN VE DİN[1]

 

Modern dünyada refahımız arttı, fakat refahımıza orantılı olarak cömertliğimiz de arttı mı? Konforumuz, rahatımız, refahımız arttı, ancak aynı şekilde gönlümüz de büyüdü diyebilir misiniz? Hatta evlerimiz büyüdü, gönlümüz de büyüdü diyebiliyor musunuz? Evlerimiz büyüdükçe gönüllerimiz küçülüyor, farkında mısınız? İmkanlarımızla beraber şefkatimiz de artıyor, diyebiliyor musunuz? Evet, hayat kalitemiz yükseldi, hayat kalitemiz yükseldikçe beğenilerimiz de değişime uğradı. Bindiğimiz arabalar dünkü arabalar değil, oturduğumuz evler dünkü evler değil, giydiğimiz elbiseler dünkü elbiseler değil, gittiğimiz hastaneler dünkü hastaneler değil, yürüdüğümüz yollar dünkü yollar değil, kullandığımız kap kaçak dahi dünkü değil. Peki, aynı oranda ahlak kalitemiz de yükseldi diyebiliyor musunuz? Veya din kalitemiz de yükseldi diyebiliyor musunuz? Peki insanlar kendilerine din seçerken, dini bilgi seçerken de aynı kaliteyi istiyorlar mı? Hayatlarındaki her şeyi yenileyen, güncelleyen insanlar, konu dine geldiğinde neden ona eski ve köhne olanı layık görüyor? Müslümanlar olarak modern dünyada halimiz ne durumda?  Ötekiyle, gayrimüslimle, başka coğrafya veya ırklarla olan ilişkimizi geçtim, Müslümanların Müslümanlarla ilişkisini eğer sorgulayacak olursak, siz Müslümanlara kaç puan verirsiniz?

Modern akıl, her alanda olduğu gibi hayatı kategorize ediyor. Bu fiili bir indirgeme türü. Her indirgeme, aynı zamanda bütünü parçaya feda etme anlamına gelir. Hayatı kategorize eden modern aklın da yaptığı bu. İnsanlık tarihinde hiçbir dönemde bilgiye ulaşma bu kadar kolay olmadı. Peki, bu kadar bilgiyi nasıl ayırt edeceğiz? Kendimizi nasıl koruyacağız? Nasıl seçeceğiz? Modern dünya işte tam da böyle bir dünya. Geçmişte bilgiye ulaşmada zorlanırdık, şimdi bilgiyi seçmede zorlanıyoruz. O zaman ne yapacağız? Çocuğun elinden telefonu, tableti alamıyoruz, alamayız da. Peki ne yapacağız? Yönetmeyi öğreteceğiz. Tıpkı çocuğun elinden fıtratını alamadığımız gibi, zaafını alamadığımız gibi, şehvetini alamadığımız gibi, korkusunu alamadığınız gibi, öfkesini alamadığımız gibi. Öfkelendi diye öfkesini alabiliyor musunuz? Mümkün değil, doğru da değil. Çünkü bunlar fıtridir. Korku, fıtridir. Allah korkuyu tedbir üretmek için ikram olarak vermiştir. Öfke fıtridir. Kişinin kendisini savunması için ona ihtiyacı vardır. Şehvet fıtridir. Allah soyunu sürdürmesi için ikram olarak vermiştir. Sevgi fıtridir, insan sevmese yaşayamaz. Peki ne yapacağız? Yönetmesini öğreteceğiz. Günahı yönetmesini, zaafı yönetmesini, meziyeti yönetmesini öğreteceğiz.

İnsanlık tarihi boyunca yapılmış tüm buluşlar 1990’dan sonra yapılan buluşlardan daha az. Son 30 senede insanlık, tüm tarih boyunca yapılan buluşları egale etmiş durumda. Son ilmi verilere göre, 386 bin yıllık insanlık tarihi boyunca insanlığın tüm icatlarını son 20 küsur yıl egale etti. Yapay zekâ, nörobiyoloji, robotik, genetik, uzay, yazılım gibi alanlarda gelişmeler akıl durdurucu. Çocuklarınızı ve torunlarınızı nasıl bir dünyanın beklediğini hiç merak ediyor musunuz? Peki, buna hazırlıklı mısınız? Müslüman dünya hazırlıklı değil. Neden? Çünkü Müslümanlar henüz mevcut dünyayı anlamakta zorlanıyor. Mevcut dünyayı anlamak için çapa sarf etmiş, emek vermiş, ter dökmüş değiliz.  

Deep Blue adı verilen bir bilgisayarla, 1985-2000 yılları arasında dünya şampiyonu olan Rus satranç şampiyonu Garry Kasparov arasında 11 Mayıs 1997'de yapılan satranç maçı, Kasparov'un yenilgisiyle sonuçlandı. Kasparov, bilgisayarın bir hamlesinde insan müdahalesi bulunduğunu söyleyerek sonuca itiraz etti ama haksız çıktı. Bu olaydan sonra yapay zekâ ve robotların insan yaşamı üzerinde nasıl bir etkiye sahip olacakları tartışmaları hız kazandı. Çin kökenli bir oyun olan “Go” bütün Doğu Asya'da tanınan ve oynanan bir oyun türüdür. Bu oyunda, rakibin ataklarını sezgisel olarak seziyor ve ona göre tavır alıyorsunuz. Üst düzey bir zihinsel faaliyet olarak “Go” analitik düşünme becerilerini geliştiriyor. Bu oyunda da, makine bilgisayarı yendi. Bu yazılımlar artık öyle bir noktaya geldi ki kendileri öğrenmeye başladılar. Örneğin Google Translate isimli uygulama bir dili başka dillere çevirerek öğreniyor. Eskiden sorardı, “bunu mu demek istiyorsunuz” diye, artık buna ihtiyaç kalmıyor. Sen onunla meşgul oldukça, o öğreniyor. Amerika’da on yılı aşkın bir süredir bir eczane denemesi yapıyorlar.  İnsanlar reçeteyi makinaya veriyorlar, makina verilen reçetedeki ilaçları sahibine teslim ediyor. Tüm eczane sisteminde eczacıların hata yapma oranı 1,7 iken bu makina on yıldan beri sıfır hata ile çalışıyor. Şu anda nörobiyoloji alanında öyle bir gelişme yaşanıyor ki, artık insan zihnini elektrotlar yoluyla okuyor, zihin vasıtasıyla uzaktaki bir makinayı kontrol edebiliyorsunuz. Yine bir başka örnekte, Japon bilim insanları, zihin gücüyle kontrol edilebilen yapay bir 'üçüncü kol' üzerinde deney yaptı. Deneyle birlikte insanın zihniyle üç kolu eşzamanlı kontrol edebildiği ispatlandı. İnsanın 3 kolu aynı anda kullanabileceğini ispatlamak için, bilim insanları gönüllü katılımcılardan kendi kollarıyla birlikte zihin gücüyle kontrol edilebilen robotik 3. kolu iki ayrı görevde eşzamanlı olarak kullanmasını istedi. Önce 2 görevi aynı anda yapmaya zorlanan gönüllülere zihin gücüyle kontrol edilebilen protez kol takıldı. Ardından halihazırda bir görevi icra eden katılımcının protez koluna tutması için bir su şişesi verildi. Şişe daha sonra geri alındı. Böylelikle katılımcının zihin gücüyle kontrol ettiği protez kolun şişeyi kontrol edebilmeyi başardığı görüldü. Örnekler uzar gider.

İşte, torunlarımızı bekleyen dünya böyle bir dünya. Böyle bir dünyada ne yapmayı düşünüyorsunuz? Böyle bir dünyada kim rehberlik yapacak. Sakız çiğnemenin orucu bozup bozmayacağını merak eden Müslümanlar mı? Farkında mısınız savunmasız bırakılıyorsunuz. Geriye dönmeniz mümkün değil. O dünyadan ayrı bir dünyanız yok. Daha gündemi yakalayamamışken ona alternatif bulmanız da mümkün değil. O halde soruyorum; Müslümanlar ne halde?

Peki, ne yapmalı?

Önce modern çağı anlamak ondan sonra insandan ve dinden bahsetmek lazım. İnsan modern çağ karşısında savunmasız kalıyor. Peki gelecekte ne olacak? Bu gelişmeler karşısında insanı kim tutacak? İnsanı kim donatacak? İnsan, nasıl insan olarak kalacak? İnsanın, insaniyeti nasıl güçlenecek? İnsan bütünlüğünü nasıl koruyacak? Dahası insan anlam ve amacını nasıl gerçekleştirecek? Nasıl bir gelecek üretecek? Bu soruyla Müslümanlar ilgilenmeyecek mi? İşte tam burada devreye ahlak, akıl, irade, vidan, bilinç giriyor.  İnsan modern çağda bu kadar savunmasız kaldıysa gerçekten de desteklenmeye ihtiyacı var demektir. Ve şu soru önemli bir soru: İnsanı din desteklemeyecek mi? Bakınız; sorum, “dini insan destekleyecek mi?” değil. İnsanı din destekleyecek mi? Din, bu savunmasız ortamda insana kendini savunması için bir imkân sağlayacak mı? Din, insanı öksüz ve yetim olmaktan kurtaracak mı? Din, böyle bir dünyada yaramıza nasıl merhem olacak?

Özetle, can alıcı soru şu: İnsan din için midir? Din insan için midir?

Bu ikisi, tarihte iki anlayıştır. 1400 yıldan beri bu iki anlayış bugüne birbiriyle çatışarak gelmiştir. Eşarilik, “insan din içindir” der. Mutezile, Maturidilik ve Ehl-i Re'y ise, “din insan içindir” der. Doğrusu hangisi? Elbette din insan içindir. İnsan yoksa din neye yarar ki; taşlara, ağaçlara, ırmaklara din inmez. Din, karşısında iradeli bir varlık ister. Akıllı, iradeli, bilinçli, sorumlu bir mükellef ister. Bu anlamda şu soru yerden göğe kadar haklı: “İslam bunalan, anlamını ve amacını yitiren, savunmasız modern insana nasıl yardımcı olacak?”

Biz, “Siz, Ey insanlık!” diyen bir Kitab’a iman ettik. Ben Tevrat’ta, İncil’de böyle bir hitap görmedim.  Zend-Avesta’yı, Vedalar’ı, Upanişadlar’ı, Tibet kutsal metinlerini okudum, böyle bir hitap görmedim. Uzak doğu metinlerini okudum, okuduğum hiçbir kutsal metinde böyle bir hitap görmedim.

Bir çok farklı ayette geçen bu hitabı bir tek Kur’an’da gördüm: “Siz ey insanlık!”

 İslam, insanlığın son adasıdır. İslam, yeryüzünü bir barış adasına çevirme projesidir. Bizi de gittiğimiz yere mutluluk ve saadet götürecek barış elçileri olarak bu adaya çağırmaktadır. Peki, bu elçilik için bir sınava tabi tutulsak karnemiz ne çıkar? İslam’ın Müslüman olmayanlara ne vaad ettiğini bırakın. İslam, Müslümanlara ne vaad ediyor, ona bakın. Müslümanların kendi içindeki ilişkilerine bakın; öyle ki “Müslümanlar!” diye çağırdığınızda; çağıranın meşrebi, mezhebi, mektebi ne ise bakanlar da ona göre oluyor. Kendisinden değilse bakmıyor. Böyle bir ortamda, “Müminler sadece ve sadece kardeştirler” ayetini hatırlatsanız, bu ayetin şu anda Müslümanlar açısından bir karışlığı var mı?

Bir Toplumun Gidişatını Beğenmeyenler, Öncelikle Kendilerini Değiştirsinler

“..Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez. Ve Allah (hak eden) bir toplumu cezalandırmayı murad ettiği zaman, onu engellemek mümkün olmaz; O'ndan başka sığınacak bir merci de bulamazlar.” (Rad 11)

İşte asıl anahtar cümle geldi. Bireysel ve toplumsal değişmenin yasasına diikkat çeken bu cümle, aslında tüm tarihin temel bir yasasıdır. Bir toplumu oluşturan bireyler iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da onların toplumunu değiştirmez. Tasavvurlarını, akıllarını değiştirmedikçe, akleden kalbe sahip olmadıkça; Allah da o toplumun tamamını değiştirmez, gidişatını değiştirmez.

Onun için bir toplumun gidişatını beğenmeyenler, öncelikle kendilerini değiştirsinler. Tüm dünyayı değiştiremezsiniz. Buna gücünüz yetmez. Fakat bir kişiyi değiştirebilirsiniz, buna gücünüz yeter. O halde nerden başlamalı, o bir kişi kim olacak? O bir kişi, sizsiniz. Kendinizi değiştirin, tüm dünyayı değiştireceğinizin delili olsun. Bir andan diğerine birçok şey değişir. Yeryüzünün güneş sistemi içinde, güneş sisteminin galaksi içinde koordinatları değişir. İnsan bedeni içinde hücreler ölüp, dirilir, içimizdeki ölüm dirim döngüsü biteviye devam eder, alemdeki her şey değişir. Bu değişimin bilincinde olmak, zamanın da bilincinde olmak demektir. Değişmeyen tek zat Allah'tır. Es-Samed değişmeyen anlamına gelir. Monoblok kayalara “samed” derler, yani samed içine bir şey girmeyen, içinden bir şey çıkmayan demektir. Es-samt, susmak yani içeriden bir şey çıkmaması; es-savm, tutmak yani içeri bir şey girmemesi kökünden gelir. Yaratan Allah dışında, yaratılan her bir şey ölümlüdür, belli bir ömrü vardır ve değişime uğramaya mecburdur. Zamanın ve içindeki her şeyin değiştiğini farkeden insan kendi değişimini de gözlemlemelidir.

Allah'ın yaratan ismi vardır, el-Hâlık. Bir de el-Hallak ismi var. Yaratmayı kendine meslek edinen, dönüp dönüp yaratan, sürekli ve yeniden yaratan. Peki, Hâlık varken, Hallak ismi niye var?  El-Hallak, her daim, tüm zamanlar ve mekânlarda yaratan, yaratmaktan asla bıkıp usanmayan, yaratma işinde zirvede olan, yaratma işini kendisine meslek edinen, yaratma işinde pasif ve âtıl olmayıp hep aktif ve faal olan, daima mükemmel bir yaratışla eşsiz ve benzersiz yaratan demektir. Allah güneşi, ayı, hayvanı, bitkiyi yaratır, sizi de yaratır. Fakat ay, hayvan, bitki arasında çok temel bir fark var ki, o Hallak isminin gerekçesidir: Sizin değişebilme potansiyeliniz. Sizin iradenizle şu an ile bir sonraki anın arasını değiştirme potansiyeliniz...

Tercihinizle değişiyorsunuz, irade kullanıyorsunuz. Şu an ile bu ân arasında ne değişti ki Allah sürekli yaratıyor, otomatiğe bağlasa olmaz mıydı? Zaten kanunları, yasaları var; yıldızları, dağları, gökleri, yerleri, diğer canlıları bağlamış. Ama insanı otomatiğe bağlamamış. Bunun bilincinde olmalısınız ve bir sonraki yaratmasının bir öncekinden farklı olmasını istiyorsanız yeni bir tercihte bulunmalısınız.

Hallak ismi, tercihlerinizin ne kadar değerli olduğunu ifade eder. Kendinizin farkında mısınız? Ne kadar değerli olduğunuzun farkında mısınız? Değerinin farkında olmayan insan kendini harcamaya mahkumdur. Hallak bir sonraki anı yaratmak için sizin tercihinize bakıyor. Tercihiniz farklı yönde gerçekleşirse, bu isim tecelli ediyor. O zaman şu çıkıyor: Allah'ın yardımını istiyorsan tercihine bak, tercihini değiştir, daha iyi bir tercihte bulun.

Kur'an’da insan ve Allah eylemlerinin aynı cümlede geçtiği yüzlerce örnek var, hepsinde de sıralamada önce insani eylem gelmiş, sonra ilahi eylem, ilginç değil mi?

"Eğer şükrederseniz (nimetimi) artırırım.”[2]

“Ve onlar ne zaman yoldan saptılarsa, Allah da onların kalplerinin sapmasına izin verdi.”[3]

“Kendileri Allah'ı unutan, bunun sonucu olarak da Allah'ın kendilerini bizzat kendilerine unutturduğu sorumsuzlar gibi olmayın!.”[4]

Yani sizinle başlıyor. Eyleminizle Allah'ı harekete geçiriyorsunuz. Bu ne demek, bir insan eylemine daha ne kadar değer verilir, bunun farkında mısınız? Alemlerin Rabbi “bir sonraki anı senden gelecek sinyale göre değiştireceğim” diyor.

O halde soru şu: Değişiyor muyuz?

Her değişim gelişim demek değildir. Bazı değişimler alçalıştır, bazıları kötüleşmedir, bazıları kaymadır. Bazı değişimler eksidir. Değişim gelişimin garantisi değildir, ancak her gelişim bir değişimdir, değişmeden gelişme olmaz. Bu anlamda namazın misyonunu zikretmek gerekir. Birçok kişi salatı/namazı anlamış değil. Kötülüklerden alıkoyan bir namazı etrafında görmeyenleri suçlayamıyorum. Maun suresinde işaret edilen namazın sosyal sorumluluk boyutunu da çoğu zaman görmediler.[5] Salatın/namazın desteğe dönüşmesi hayatın içinde bir yetimi gözetmek, bir yoksulu doyurmak ile alakalıdır. Salat o zaman salat olur. Aksi takdirde ritüeldir, ayindir. Vakit ise namazın farzlarından biridir. Size zaman bilinci kazandırmanın, zamanı unutturmamanın formülüdür. Sabit durmayan, akıp giden zamanın farkındalığı...

Hiçbir şey yerinde durmazken ve sürekli koordinatları değişirken sizin koordinatlar nasıl? İntihar deyince aklınıza köprüden atlayan biri mi geliyor? Oysa insanlar, yaşadığını sanırken de intihar ederler. İntihar etmiş kaç gününüz var, canına kıydığınız kaç saatiniz?

O halde, sizi size bırakmayarak rahmet etmesi için, şimdinize ve geleceğinize müdahale etmesi için Hallak olan Allah’a bir bahane verin. Allah, müdahil olmak için sizden geri ileti bekliyor. “Ben değiştim ya rabbi! Tercihimi bir tık üste taşıdım” diyebilmek için.

Her an yaratan ve bir sonraki ânı da yaratacak olan Allah, sizin için yeni bir koordinat, yeni bir durum yaratacaktır. O yüzden değişimi planlamak gibi bir derdiniz olmalı.

Değişimi planlamayan hiçbir neslin, bir sonraki nesle kendiliğinden ürettiği bir şeyi bırakması mümkün değildir. Unutmayın, nesiller de ölür. Bir neslin ölmediğini, yaşadığını ispat etmek istiyorsanız, kendi kuşağınız olarak bu zincire ne kattınız, ona bakın. Sizden bir sonraki kuşağa ne aktardınız? Bir öncekinin üzerine ne koydunuz?  Bunu düşünün. Bunu hissedin ve bu sorumluluğu alın.

 

 

[1] İlgili başyazı, Mustafa İslamoğlu’nun “Modern Dünyada İnsan ve Din” (2017) ve “Kur’an’da Gelecek Tasavvuru” (2019) başlıklı konferanslarından çıkartılan ders notları çerçevesinde hazırlanmıştır.

[2] Mustafa İslamoğlu, (14:7), Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayıncılık.

[3] A.g.e., (61: 5).

[4] A.g.e., (59:19).

[5] A.g.e., (108:1-7).

Follow