OBSKÜRANTİZM (BİLMESİNLERCİLİK)[1]
Obskürantizm, karartma demektir. Diğer bir deyişle, bilmesinlercilik. Fransızca obscüre (karanlık) kelimesinden türetilmiştir. “Karanlık yap. Karart ki kitle bilmesin, toplum bilmesin, başkaları bilmesin. Sadece biz bilelim. Sadece bizimkiler bilsin.” Tüm despot yönetimler, tüm monarşiler tabiatları gereği obskürantisttir. Yani karartma uygularlar. Bilgiyi tekele alırlar. Bu kelimeyi, anlamasınlarcılık şeklinde de kavramak lazım. Çünkü bilmek, anlamaktır. “Biliyor görünsün, biliyormuş zannetsin, gerçeği bilmesin, sahte bilgi ile oyalansın dursun.” Cahiliye diye bir kavram vardır Kur'an'da. Tam da bu kavramın vurgularından biridir. Cahiliye, obskürantizmdir.
Bilgiyi Karartma, Aptallaştırma
Bilgi, bir güç olarak belli tekellerin eline verilir. Böylece yönetilen kitlenin emeği, gücü ve alın teri sömürülür. Obskürantizm, bu sömürüyü sonsuza kadar sürdürme eylemidir aslında. Kur’an’da, “Firavun kavmini aptallaştırdı, ahmaklaştırdı.” (Zuhruf 43:54) ifadesi yer alır. İşte bu, tam bir obskürantizmdir.
Soru: Yönetilen insanları nasıl aptallaştırırsınız?
Cevap: Bilgiden mahrum bırakarak…
Çünkü bilgi güçtür. Bilgi sizi özne yapar, nesne olmaktan kurtarır. Dolayısıyla yönetilenleri nesneleştirmek, koyun sürüsü gibi gütmek istiyorsanız onu obsküre etmeniz lazım. Yani karartmanız lazım. Bilgiden mahrum etmeniz lazım.
Hz. Musa Kıssasında “Samiri” Örneği
Hz. Musa’nın, kavminin yanından ayrıldığı bir süreç yer alır Kur’an’da. Samiri bir anda öne çıkar, insanları etkisi altına alır ve kilit bir cümle kurar: “Görmediklerini gördüm”. Yani, buzağı üzerinden, diğerlerinin görmediği bir şeyi gördüğünü iddia eder. Bu etkili bir yöntemdir, “Sadece ben gördüm.” Kur'an ise kendi misyonunu, “muhatabını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak” olarak belirler. Mücadele ettiği, devrim yaparak devirdiği zihniyeti de “karanlık zihniyet” olarak ortaya koyar, adına “cahiliye” der. Cahiliye tam da budur. Bilmesinlercilik, bilgisizler toplumu, karartılmış bir toplum... Samiri, kendi elitizmine atıfla bir karartma yapıyor orada aslında. “Siz bilmezsiniz, ben bilirim, ben gördüm,” cümlesinin anlamı aslında şu: “Samiri’yi mürşit edinin. Samiri’yi şeyh edinin.” Samiri şeyhiniz olursa ne olur? Buzağıya taparsınız. Özetle, tüm Samiriler böyledir.
Obskürantizm’in Tarihi
Bu olayın tarihsel arka planı var. Sümer’de yazının mabede ve ruhban sınıfına hasredilmesi bir obskürantizmdi, karartmaydı. Yani, bilmesinlerciliğin başladığı noktadır Sümer. Yazı sadece mabede hasredilir, sadece ruhban sınıfı yazardı. Depoların kayıtlarını dahi ruhban sınıfı tutardı. Toplum cahil bırakılırdı. Çünkü yazı başkalarına öğretilmezdi, tehlikeli addedilirdi. Peki, ruhban sınıfı kimin tekelindeydi? Elbette kralın. Bu yüzden halka yazıyı öğretmek suçtu, bu suçu işleyenler cezalandırılırdı.
Kilisenin Karartması
Aynı durum kilise için de geçerli. Neden İsa’nın dili Aramice, kilisenin dili Latincedir? Hiç bu soruyu sorduk mu? İsa Latince bilmezdi ki. Çünkü “Latince İncil” kilisenin incilidir, İsa’nın incili değil. Hristiyanlığın kurucusu da İsa değil kilisedir. Kilise ise bilgiyi manastırlara ve kiliselere hasretmiş, ruhban sınıfının tekeline almıştır. Çünkü bilgi güçtür ve gücün başka ellere geçmesini istemez. Dolayısıyla papa, otoritedir. Papa kralların kralıdır. Bir kral, tacını papanın eliyle giyer ve tacı papa giydirmezse kral olamaz.
Rönesans Böyle Başladı
İngiltere kralının, eşini boşamak isteyip boşayamaması üzerine İngiltere, ayrı bir kilise kurmak zorunda kaldı. Papa, İngiltere kralını aforoz edince İngiltere, Anglikan Kilisesi’ni kurdu. İngiltere kralı, bu kilisenin papası oldu. Ama asıl golü Martin Luther attı. Kilisenin Latince tekel özelliğini kırdı ve İncil’i Almancaya çevirdi. Bu yüzden aforoz edildi. Kilise Luther’i eline geçirseydi yakacaktı fakat Alman prensleri ona sahip çıktılar. Aynı zamanda Calvin de İncil’i Fransızcaya çevirdi. Böylece Fransa’nın da önü açıldı. Bu olaylar, Avrupa’da Rönesans’ı başlatmıştır. Rönesans; kilisenin bilgi tekeli kırıldıktan sonra, Avrupa’nın yeniden dirilişi demektir.
Karanlıklar çağının bitişi ve aydınlanma böyle başladı. Bilimler böyle serpildi. Kant'ın tanımıyla, insanın kendi aklıyla sorgulama yetisini kullanabilmesi ancak bu uzun mücadelelerden sonra gerçekleşti.
Kur’an’ın Karşı Devrimi
Peki Kur'an'ın obskürantizme, yani cahiliyeye karşı bir devrimi oldu mu? Elbette ki oldu. Kur’an’ın emriyle cahiliye ile mücadele etmenin ilk şartı, okumaktır. Kendisine inanan herkese “Oku,” diyorsa bilgiyi seçkin zümrenin elinden, tekelinden çıkartıyor demektir. Bilgiyi genelleştirir Kur’an. Bu, evrenselciliktir.
Herkes okumaya başlayınca ruhban sınıfının tekelinde olan bilgi, herkese eşit mesafede olmaya başladı. İmkân eşitliği ve fırsat eşitliği doğdu. İşte Kur'an, o günkü dünyada, ezoterizmleri (bilgiyi güç olarak gizlemek) yıkmak için ilk emir olarak “Oku,” dedi. İlk emrin “Oku” olmasının sebebi ise “Siz bilmezsiniz, biz biliriz”, “Siz bilmezsiniz, efendi bilir”, “Siz bilmezsiniz, şeyh bilir”, “Siz bilmezsiniz, rahip bilir” gibi kalıpları ve bu mantığını yıkmaktı.
Sonraki ayetlerde kaleme dikkat çekiş, aslında Allah Resulü’ne zımnen şu emri vermekti: “Artık sözlü kültürden yazılı kültüre geçin”. Sözlü kültürün sorunu neydi? Bilginin sahihi sahtesinden, doğrusu eğrisinden, yalanı gerçeğinden ayrılamaz hâle gelmişti. İşte Kur’an, kalemle yazmaya atıf yaparak bunun önüne geçti. Kur'an'ın mücadelesi, gerçek bir obskürantizmle mücadeledir.
Allah Resulü Bilgiyi Yaydı
Bedir esirleri örneğinde, Allah Resulü’nün mesajı nasıl algıladığını görüyoruz. Her bir esiri üç-dört bin dirhem para karşılığında serbest bırakma imkânı olmasına rağmen Allah Resulü, “on kişiye okuma yazma öğretmeyi” serbestlik bedeli olarak şart koştu. Peki Allah Resulü, kimlere okuma yazma öğretileceğine dair bir liste koydu mu önlerine? “Şunlar has grup, sadece bunlara öğretin, okuma yazmayı yaymayın, belli bir zümrenin içerisinde kalsın,” dedi mi? Demedi. Liste verdi mi? Vermedi. “Önünüze gelen on kişiye öğreteceksiniz,” dedi. Alın size obskürantizmle, karartmacılıkla, bilmesinlercilikle müthiş bir mücadele.
Kişisel Mushaflar
Allah Resulu, kişisel mushaflara izin verdi. Peygamber’in sağlığında, on beş ila otuz arasında kişisel mushaf vardı. Herkes, Allah Resulü’nün ağzından dökülen ayetleri kendi sırasına göre, kendi tarzına göre yazıyordu. Mesela, en başta Hz. Ali’nin mushafı vardı. Hz. Aişe’nin kendi özel mushafı vardı. Abdullah ibni Mesud’un mushafı vardı. İbni Mesud, mushafını yakmadığı için Osman’ın işaretiyle caminin içinde öldüresiye dövüldü ve üç gün sonra o dayaktan dolayı öldü. Alın size obskürantizm.
Karartmacılığın Başlangıcı
Soru: Allah Resulü’nden ve Kur’an’ın devriminden sonra, obskürantizm savunucuları nereden çıkmış oldu?
Cevap: Emevilerin içinden. Osman’ın başlattığı karartmaya Muaviye mum dikti. Gerçek obskürantizm Emevilerle başladı. Önce, kendi yeni ruhban sınıflarını oluşturup mescidi beğenmediler. Mescidin yerine kilisenin tercümesi olan cami kelimesini koydular ve kiliseyi İslam’ın ve Müslümanların içine taşıdılar. “Eklesia”nın tercümesidir cami kelimesi. Mescid Kur’anî’dir ve yeryüzü mescid kılınmıştır.
Katedral sistemine geçtiler. Çünkü, camiler aynı zamanda zalim yönetimin propaganda merkezine dönüştü. Dolayısıyla namazı, Cuma’yı, cemaati, kalabalığı, kitleyi, sayıyı tapınacak bir şey gibi görüp onun üzerine oynadılar.
Ana Dilde İbadet
Ana dilde ibadetin yasaklanması, Emevi obskürantizminin bir devamı olarak görülür. Ana dilde ibadet, başlangıçta serbestti. Selman, ilk defa Fatiha’yı tercüme edip İranlı Müslümanlara gönderen kişidir. Ebu Hanif neyi savunuyordu? “Ebu Hanife” demiyorum, çünkü Hanife diye bir kızı yok. O, Hanifliğin babasıdır. Haniflik ise “dini sadece Allah’a mahsus kılmaktır”. Hanifliğin babası o büyük imam da ana dilde ibadeti savunuyordu.
Peki, Şafii obskürantizme nasıl katkı sağladı? Arapçayı “Allah’ın dili, cennetin dili” olarak kodladı. Arap diline kutsiyet atfetti. Bugün hala Şafii bölgelerde, o bölgenin halkının konuştuğu dil hutbeye hiç girmez. Arapça olmalıdır, yoksa olmaz. Hutbe Arapça başlayacak, Arapça bitecek. Mesela, Malayca konuşan bir adamın dili hutbeye girmeyecek. Ne anlar peki bir Malay, Arapçadan? Yani tut ki bir kişi 40 sene her hafta Cuma’ya gitmiş olsun, 2080 kere Cuma’ya gitmiş olur. Eğer doğru dürüst bir hutbe verilseydi bu kişi, birkaç üniversiteden mezun olmuş bir insan düzeyinde olurdu.
Ümmet Niçin Bu Kadar Cahil?
Kitlenin niye bu kadar cahil olduğunu soruyorsanız Şafii’nin obskürantizme büyük katkısı vardır da ondan. Yine, Gazali’nin obskürantizmi var. Gazali’ye atfedilen bir eser vardır, El-Maznunu Bihi Ala Gayri Ehlihi. Yani, “ehlinin dışındakinin okuması caiz olmayan” kitap yazmış, adını da böyle koymuş. Kitabın içindekiler tevhide göre savunulamayacak şeyler olduğu için Gazali’ye nispeti inkar edilir. İnkar yiğidin kalesidir zaten. Şark kurnazlığıdır bu.
Osmanlı’da Obskürantizm
Daha ilginç bir obskürantizm var. Osmanlı’nın hüküm sürdüğü alanda, başka dine inanan ondan fazla kavim vardır. Yani Hristiyanlığın farklı mezheplerine inanan kavimler bunlar. Macaristan, Yunanistan, Makedonya, Romanya, Bulgaristan gibi bugünkü devletlerin hepsi Osmanlı’nın bünyesinden çıkmış.
Soru: Kur’an, bu ülke insanlarının diline tercüme edilmiş mi?
Cevap: Hayır, böyle bir teşebbüs bile yok.
Peki, Osmanlı’nın tercüme ettirmeme işi diğer kitaplar için de geçerli mi? Hayır, değil. Mesela; baştan sona şirk, hurafe, yalan dolan, dine karşı sıkılmış bir kurşun olan Muhammedîye isimli bir kitap var. Muhammed Bican diye biri yazmış. Yine Trakya’da doğmuş büyümüş Ahmed Bican var, onun yazdığına da Ahmediye denir. Osmanlı halk dindarlığının Kur’an’ı mesabesindedir bunlar, Mevlit ile beraber. 15. yüzyılda Muhammediye tercüme edilmiş ama Kur’an başka dillere tercüme edilmemiş. Bir de aynı gruptan sayılacak Mızraklı İlmihal vardır, ama mızrağı gizlidir. Yani gizli gizli imana girer.
Kur’an, Osmanlı medreselerinde, aslında yok hükmündeydi. Eğer bir talebe, en üst dereceye gelmeye sabrederse bilmem kaç yıldan sonra meşhur bir iki tefsir okutulurdu. Mesela, Kadı Beydavi’nin tefsiri gibi.
Kur’an’ı en son sıraya niye koyuyorsun? En üst dereceye gelmeden öğrenilmesi gerekmez miydi Kur’an’ın? İmanın abecesi değil midir Kur’an? İman, Kur’an’la başlamalı değil midir? Allah Resulü’nün imanı Kur’an’la başladı. Sahabenin imanı Kur’an’la başladı. Niye Kur’an’ı karartıyorsunuz? İnsanları Kur’an’dan niçin ayırıyorsunuz, neden kopartıyorsunuz?
Anlamama Obskürantizmi
Bazı tarikatlar varlığını buna hasretmiştir: “Kur’an’ı anlamasınlar.” “Okumasınlar” değil “anlamasınlar.” Zaten anlamıyorsanız okumak değildir ki o. “Telaffuz etsinler, seslendirsinler, nakarat etsinler, teganni etsinler, beste gibi okusunlar, şarkı gibi okusunlar ama sakın anlamasınlar.” Alın size dev bir obskürantizm. Niye? Anlarlarsa ne olur? Din diye anlatılanların uydurma olduğunu, hurafe olduğunu, sahte bir din olduğunu fark ederler. Dahası; “Allah” diye anlatılanın Allah olmadığını, Peygamber diye anlatılanın Peygamber’in karikatürü olduğunu, sahte bir ilah uydurulup adına “Allah” dendiğini anlarlar.
Bu tarikatlar; Kur’an’ın yerine paralel Kur’anlar, Kâbe’nin yerine paralel Kâbeler, Peygamber’in yerine paralel peygamberler, Allah’ın yerine de paralel ilahlar icat ederler. İşte obskürantizmin boyutu bu. Zararları daha saymakla bitmez.
Bilgisizliği Fark Etmemek
İnsanlar neden bilgiye açlıklarını fark etmiyorlar? Neden zincirlerini kırdıklarında ilk koştukları ekmek oluyor, oyun oluyor, neşe oluyor, yalan oluyor, hurafe oluyor, mitoloji oluyor, masal oluyor, film oluyor? Neden ilim olmuyor? Bu soruyu insanları eğitenlere, devleti yönetenlere sormamız gerekir: “Siz nasıl eğitiyorsunuz insanları? Nasıl eğitiyorsunuz ki bilgiye koşmuyorlar? Kişisel bütçelerinden eğlenceye harcadıklarının kırkta birini ilme vermiyorlar. Evlerinde şark köşesi, garp köşesi, hobi köşesi, bilmem ne köşesi yaptıkları hâlde, şöyle küçüğünden de olsa esaslı eserlerin bulunduğu bir kütüphaneyi şart görmüyorlar.”
Gelinlerin Çeyizinde Neden Kütüphane Yok?
Neden çeyizlere her türlü naneyi dolduruyorsunuz da bir kütüphane koymuyorsunuz? Neden bunu akıl etmediniz? Siz değil miydiniz iman ettiğiniz umdelerin içine “kitaplara imanı” koyan? Yani sizin kitabınız bunu emretmedi mi? İmanın hayatta karşılığı yoksa anlamı da yoktur.
“İyi Ki Okumamışım” Diyenler Var
“İyi ki okumamışım,” diyen hocalar var. Kitaplılığı alçaltıp kitapsızlığı yüceltiyoruz. Bir üniversitenin rektör yardımcısı, “Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar; ilkokul okumamış, üniversite okumamış cahil halktır,” diyebiliyor. Bunlar aklı alçaltıyor, “Akılla cenneti bulamazsınız,” diyorlar. Peki ne ile bulacağız? Delilikle mi, aptallıkla mı, sürülükle mi? Hâlbuki, aklı olmayanın dini yoktur. Niye? Çünkü mükellef değildir. Alın size obskürantizmin kitlesel bir zehri.
İhale Obskürantizmi
Bir de siyasi obskürantizm var. İçinde bulunduğumuz genel obskürantizmin dehşet verici bir devamı olan, içten içe gerçek pisliğine mahkûm olduğumuz bir durum. Eminlik vasfı ondan kalkmıştır, güvenilir değildir. Eminlik vasfı kalkandan müminlik vasfı da kalkmış olur. Şeffaflığın olmadığı her yerde obskürantizm vardır. Şeffaflık, obskürantizmin ve cahiliyenin düşmanıdır. Onun için şeffaflığın olmadığı bir yerden, şeytandan kaçar gibi kaçmak lazım. Orası karartılmışsa eğer, oradaki karanlığın şerrinden Allah’a sığınılır: “Kul euzu bi Rabbil felak, min şerri ma halak ve min şerri ğasikın izâ vekab.” Karanlığın şerrinden Allah’a sığınmamız lazım geldiğini söylüyor ayet.
Medyatik Obskürantizm
Gerçekleri saklayan/yalan söyleyen bir medya; tam anlamıyla şeytanın vazifesini yerine getiren, yani okuyucusunu/izleyicisini karanlıklara yönlendiren bir medyadır. Bunlara ilaveten akademik obskürantizm, bilimsel obskürantizm, teolojik obskürantizm, sosyolojik obskürantizm, psikolojik obskürantizm de vardır. Her alanda karartma, cahil bırakma, bilmesinlercilik mümkün. Kim, hangi alanda bunu yapıyorsa o alanın obskürantistidir. Yani o alanın Ebu Cehil’idir.
Obskürantizmin Linç Kültürü
Çok şükür karanlığı yırtmaya çalışan, aydınlığa çağıran gruplar var. Aklını kullanıp insanlığı hayra çağıran gruplar var. Bunların da son dönemde başına gelen bir linç kültürü var ki aynısının Allah’ın resullerinin başına gelmediğini iddia etmek yanlış olur. Herhâlde tüm peygamberler, tüm nebiler bunlarla karşılaştılar.
Sokrates Neden Linç Edildi?
Daha doğrusu, neden baldıran içmeye mahkûm edildi ve öldürüldü? Obskürantistlerin aydınlanmaya/bilgiye karşı açtıkları savaşın bir uzantısıydı, Sokrates’in öldürülmesi. Sokrates, Atina’nın gençlerini aydınlatıyordu ve Atina’yı elinde bulunduran Otuzlar Meclisi bunu istemedi. Niye? Çünkü monarşisi, aristokrasisi yıkılacaktı. Sarsılıyordu da zaten.
Sokrates’i iki şeyle suçladılar: Gençlerin ahlakını bozmak ve tanrılara hakaret etmek. Oysa, Sokrates’in eleştirildiği Atina’da, ikiyüzlü sahte dindarlık ve uyutulan gençler vardı. Sokrates’in amacı, Atina’daki gençleri uyandırmaktı. Zaten yaşlıları uyandıramıyordu, bilgiye kapalıydılar. Bilgiyi gençlere veriyordu. “Ben hakikatin ne olduğunu biliyorum demiyorum ama onların hakikat dediklerinin hakikat olmadığını biliyorum. Bundan eminim,” diyordu.
Peygamberler Tarihi, Obskürantizmle Mücadele Tarihidir
Tüm peygamberlerin hayatını bir tek cümleyle özetleyecek olsak “Obskürantizmin bilgiye karşı savaşıdır” diyebiliriz. Peygamberlerin karşısında; yanlarındaki o yoksul, ezilmiş, zayıf kitlelerin olmasını kınayan bir toplum vardı. Diyorlardı ki: “Sen iyisin ama şu yanındakiler döküntü. Onları kov etrafından, biz de gelelim.” Aslında demek istiyorlardı ki: “Sen de bizim gibi ezoterik davran. Bilgiyi gizle, bilgiyi bir güç olarak kullanmamıza izin ver ve bu bilgi üzerinden tahakkümümüzü/ otoritemizi yürütelim”. Tüm peygamberlerin mücadelesinin ana ekseni, bu bilgi tekelini kırmak olmuştur. Bilgiyi tabana yaymak, sınıf oluşumunun önüne geçer ve sınıf mücadelelerine son verir.
Eğer servetin adil bölüşümünü sağlarsanız “ezen sınıf ve ezilen sınıf çıkmazı”na saplanmaktan korunursunuz. Servetin adil dağılımı; adaletin, hukukun, özgürlüğün varlığıdır. Özgürlüğü belli bir elit zümreye hasrediyor, geri kalanları bu zümrenin kölesi olmaya mahkûm ediyorsanız aslında obskürantizm ile bilgiyi tekelleştirip toplumu sınıflaştırıyorsunuz. Bunun temelinde “liyakat ve ehliyet” yatıyor. Bilgiye beceriyi, tecrübeyi, tekniği, sanatı da katmak lazım.
Firavunun Sihirbazları
Obskürantizmi, Musa’nın yanında Samiri temsil ediyordu. Firavun’un yanında ise sihirbazlar temsil ediyordu. Hepsinin görevi bilgiyi karartmaktı. Hz. Musa paradigmayı yerle bir etti. Karartmayı içinden aydınlattı. “Sihirbazların yaptıkları numaradır, inanmayın,” dedi. Musa’nın değneği sihirbazların sahte yılanlarını yedi. Musa’nın asasının yılan olmasıyla 1400 yıldır uğraşıldı. Müslümanların asıl yoğunlaşmaları gereken şey asa değil o asanın temsil ettiği şeydi. O asa, bilgiyi temsil ediyordu, karşıdaki sihirbazlar ise obskürantizmi/bilgiyi karartmayı temsil ediyorlardı.
İblis’in Obskürantizmi
Âdem-İblis kıssasında İblis, obskürantizmi temsil eder. Âdemi ve eşini cahil bırakmak için ilk teklif ettiği şey: “Ebedileşmek istemez misin?” Yani aslında, “Masum olmak istemez misiniz?” Masumiyet tezi, bu kandırmacanın adıdır.
Sünnilerin sahabeye yükledikleri, “Kullü udül/hepsi adildir, masumdur” prensibi ne ise İblis’in o bahçede Adem ile eşine yüklediği de odur. Şiilerin imamlara yükledikleri masumluk tezi de aynı şeydir. “Siz de masum olmak istemez misiniz?” “İki melek olmak istemez misiniz?” Alın size obskürantizm.
İblis, kendi mahiyeti hakkında karartma/obskürantizm yapar: “Ben ondan üstünüm, beni ateşten onu topraktan yarattın.” Ateşin ham maddesinin, toprağın ham maddesinden daha üstün olduğunu kim söyledi? Nedir bunun delili ve bilgisi? Ateş bir şey üretmez aslında, ateş kül üretir. Ama toprak hayat üretir. Ayrıca ateşle toprağı ayırmak da nereden çıktı? Her toprak ateşin çocuğuydu aslında. Yeryüzü güneşten kopmuş bir ateş parçasıydı, magmaydı. Dolayısıyla ateş de toprağın sonucudur.
Özetle, ateşle toprak mahiyet olarak birbirinden ayrılamaz. Yumurta tavuk misali… İşin hakikatini bilince İblisin Obskürantizmi nasıl çöküverdi.
Obskürantistler Karanlığı Severler
Karartmacılar yarasa tabiatlıdır, aydınlığı sevmezler. İçinden aydınlanmayan dışını aydınlatamaz. Karanlık onların kalplerindedir. Onun için de yıldızlara düşmanlar, güneşe düşmanlar. Ortalığı aydınlatan herkese, her şeye düşmanlar. Linç ederler, karartılar, karartmayanı da düşman ilan ederler. Kim kendi karanlıklarını aydınlatmaya kalkarsa ona en kötü şeyleri reva görürler. Çünkü böyle var olurlar. Onları var eden karanlığın kendisidir.
Onların düşmanlıkları bile düello üzerinden değil pusu üzerindendir. Düelloya çağırırlar ama ama pusu kurarlar. Fıkıhları hiledir (hile-i şeriyye). Hile olduğunun farkında olarak hile yaparlar. “Savaş hiledir.” sözünü mübarek Peygamber’in ağzına koymuşlardır. Hâlbuki, harp hile değildir. Savaşın da bir ahlakı vardır.
Bilgi, güneş gibidir. Bilgi, ışık gibidir. Bilgisizlik karanlıktır. Cehalet karanlıktır. Bunlar cehaletin çocuklarıdır. Karanlıkta var olurlar. Karanlıkla var olurlar.
[1]Bu yazı, Prof.Dr.Orhan Arslan tarafından Mustafa İslamoğlu ve Erdem Acar’ın Kur’an Halkaları söyleşilerinden yararlanılarak hazırlanmıştır.
MUSTAFA İSLAMOĞLU