TEKNOLOJİNİN SOSYAL HAYATA ETKİSİ
Bilgehan YILDIZ
Doğduğum şehirde en çok kullanılan ısıtma teknolojisi sobaydı. Kış gelince herkes gibi benim ailem de evin oturma odasına soba kurar ve diğer odalar soğuk kaldığı için hayatın büyük kısmı tek bir odada geçerdi. Büyükler televizyonunu bu odada izler, gazetesini bu odada okur, çocuklar ödevlerini bu odada yapar, oyunlarını bu odada oynardı. Herkes kendi odasına uyumaya çekilene dek bu oda merkezi yaşam alanıydı. Annemin sıcak bir mutfakta istediği zaman yemek hazırlayabilme, bulaşık yıkayabilme, kız kardeşlerimin kendi odalarında vakit geçirme isteklerine karşı koyamayan babam bir gün eve yeni bir teknoloji getirdi: ‘kat kaloriferi’. Bu yeni teknoloji sayesinde artık bütün odalar sıcaktı ve annem istediğinde mutfak işi yapabilecek, kız kardeşlerim istediklerinde odalarında özgürce vakit geçirebileceklerdi. Her şey çok güzel gibi gözüküyordu. Tek bir teknoloji eve birçok fayda getirmişti. Fakat öngöremediğimiz bir şey olmuştu. O günden sonra bütün aile aynı odada vakit geçirmeyi bırakmıştık...
İçinde yaşadığımız günün hızla değişen dünyasında yeni teknolojilerin geniş kitleler tarafından benimsenmesi de gittikçe ivmeleniyor. Barley’nin de yazdığı gibi, herhangi bir teknoloji kitabının ilk 20 sayfasında mutlaka teknik ve ekonomik gelişmelerin ve değişimin önüne geçilemez hızından bahseder. Barley’nin makalesinden ilginç bir kesit şöyle diyor:
“1930’da 50 yaşında olan insanlar atların, at arabalarının ve vagonların dünyasına doğmuştu. Onların içlerine doğduğu dönemde insanlar yüzyüze konuşuyordu ve gökyüzü yalnızca kuşlara mahsustu. Endüstride yalnızca küçük şirketler mevcuttu ve işletme daha duyulmamış bir meslek dalıydı. Aynı insanlar 50 yaşına vardığında ise kuvvetle muhtemel otomobil sürüyordu ve artık büyük şirketlerin herhangi birinde çalışıyordu. Evlerinde elektrik vardı, uzaktaki arkadaş ve akrabalarıyla iletişimlerini telefonda gerçekleştiriyorlardı ve varlıklı olanları uzak mesafeleri uçak ile aşıyorlardı. Şu an içinde bulunduğumuz çağdan geriye dönüp baktığımızda elektriği ve otomobilleri küçümsemek kolay ancak bu teknolojiler sosyal yapıyı, aile yapısını ve alışkanlıkları ciddi bir biçimde değiştirdi.”[1]
İlginç olan şu ki Barley bu satırları yazdığında internet ve sosyal medya daha bulunmamıştı. 1933’te Amerikan başkanının sosyal trendleri araştırma komitesi ise dönemin hızla yükselen teknolojisi olan otomobil hakkında şunu yazmıştı: “Şimdiye dek hiçbir buluşun yarışamayacağı kadar hızlı bir şekilde yüksek satışlara ulaşan otomobil milli kültürü, toplum düşüncesini, dilini ve alışkanlıklarını değiştirdi”[2]. Teknolojinin insan hayatına olan etkisini tartışmadan önce asıl tartışılması gereken konu teknolojinin insan hayatında önce neleri değiştirdiğidir. İnsanların hayatlarına giren teknolojiye olan tepkisini, onların ve mensup oldukları toplulukların hayatı algılayış biçimi belirler. Bu sebeple teknolojiler bazıları için şeytan icadı, bazıları için ise baş tacı olmuştur. Halbuki istisnasız her teknoloji vaat ettiği faydalarının yanı sıra -girişteki kalorifer anekdotu gibi- kendine özgü kısıtlamaları ile beraber gelir. Bu yararlar ve kısıtlamalar, teknolojilerin geniş kitleler tarafından benimsenmesi ile beraber sosyal hayata yeni bir algı, düşünme ve davranış biçimi getirir. Teknolojinin yararlarını maksimize etmek, kısıtlamalarını da minimize etmek ya da yönetmek ancak söz konusu teknolojinin etmenlerinin çok iyi şekilde kavranması ile mümkün olabilir. Bu şekilde teknolojinin sosyoloji üstünde oluşturması muhtemel negatif etkileri de azaltmak, ya da bu etkilerin önüne geçmek mümkündür. Bu etkilere hangi safhada müdahale edilebileceği konusunu ise teknoloji bilim adamlarının (teknolojist) felsefecilerden ödünç aldıkları teoriler ile desteklemişlerdir. Bu sorunsal derinlere inildikçe ‘teknoloji mi tarihi yönlendirir yoksa tarih mi teknolojiyi?’, ‘teknoloji mi sistemleri şekillendirir yoksa sistemler mi teknolojiyi?’ sorunsalları ile birleşir. Teknolojistlerin materyalizm, determinizm, volontarizm ve idealizm felsefelerinin bu sorunsal ile ilgili yaklaşımları sonucunda teknolojinin değiştirici gücü üstüne iki tarihi tartışma kutbu doğmuştur: Teknolojik determinizm ve teknolojik enstrümantalizm. İlk tartışma determinizm ve volontarizm arasında irade konsepti üstünde gerçekleşir. Deterministler, insan davranışının, davranıştan bağımsız şartlar ve kuvvetler tarafından, davranışın oluşmasından önce belirlendiğini savunur. Bu felsefeye göre insanlar teknolojik ve kültürel sistemlerin piyonlarıdırlar. Volontaristlere göre ise insan davranışları insanların seçimlerine isnad edilir. İkinci tartışma ise materyalistler ve idealistler arasındadır. Materyalistler insan davranışlarının coğrafya, biyoloji, iklim ve teknoloji gibi fiziksel faktörlerden kaynaklandığını savunur. İdealistler ise ideaların, normların, değerlerin, ideolojilerin ve inançların insan davranışlarını yönlendirdiğini savunur. Burada yukarıda aktardığım iki tarihi tartışmaya yol açan doktrinlerin ve kavramların çokluğunun kafa karışıklığına yol açması doğal. Bu sebeple birkaç örnek üzerinden felsefi okulların teknolojik sistemlerin oluşumunu nasıl açıkladığını anlatalım. İdealist deterministler kültürel ideolojilerin sosyo-teknik konulara yön verdiğini savunur. Onlara göre teknolojilerin tarihsel bozulmada çok önemli bir rolü vardır. Çünkü icatlar hali hazırda bir amaca yönelik ve içinde üretildikleri ideolojinin bir manifestosu olarak tasarlanmışlardır[3]. Bu konuyla ilgili Wilkinson teknolojik toplum makalesinde şöyle der: “Batı bilimi ve teknolojisini bir rasyonellik ve verimlilik sevdası sürükleyegelmiştir. Bu yüzden teknolojinin özellikle Batı’da benimsenmesi daha çok alıcının mantıksal tercihi ve ürünün verimliliği ile alakalı olmuştur”[4]. Bu öneri üzerinden birkaç çıkarım yapabiliriz:
Materyalist volontaristler ise tıpkı materyalist deterministler gibi teknolojilerin insan davranışlarını direk olarak şekillendirdiğini söyler ancak onlardan farklı olarak, tasarımların insan eli ile değiştirilebileceği savından yola çıkarak insanların teknolojilerin sosyal etkilerine tesir edebileceğini savunur. Onlara göre insan ya söz konusu teknolojiyi almayı reddederek ya da teknolojiyi yeniden tasarlayarak teknolojinin sosyal etkilerine tesir edebilir. İdealist voluntaristlere göre ise teknolojinin etkileri, tasarlayanların inanç ve değerlerine dayanır. Onlara göre teknolojinin etkilerine, tasarlayanların gözündeki kullanıcının imajını değiştirerek tesir edilebilir. Hughes ise bütün bu felsefi akımları inceleyip alternatif bir bakış açısı önermiştir. Ona göre teknolojik bir sistem kültürlerin, organizasyonların ve diğer teknoloji birimlerinin hep birlikte politik veya üretim esaslı bir amaca odaklanması ile oluşur. Hughes’a göre insanın seçimleri ve sahip olduğu ideolojisi bu tür teknolojik sistemlerin erken dönemlerini şekillendirir, ancak teknolojik sistemler kurumsallaştıkça (başka bir deyişle ana akım tüketiciye ulaşınca) materyalist deterministlerin de önerdiği gibi bağımsız olarak kendilerine has bir oluşum içerisine girerler. Bu bazen teknolojilerin, tasarlayan zihinlerin niyetinden tamamen bağımsız bir kullanım şekline evrilmesine yol açar. Bu satırların yazarı da Hughes’ın yaklaşımının günümüzdeki teknolojinin sosyal hayat üstündeki etkilerini en iyi şekilde açıklayan felsefe olduğunu düşünmektedir. Günümüzün en etkili teknolojilerinden sosyal medyanın konumu, bu felsefi altyapı ışığında iyi anlaşılabilir. Sosyal medya ilk tasarlandığında yalnızca kullanıcıların dijital ortamda arkadaşlarıyla, aile fertleriyle ve meslektaşlarıyla irtibat kurma amacı güderken, ana akım tüketiciye ulaştığında ilk tasarlandığı amaçtan tamamen bağımsız bir şekilde kendi kullanım alanını tanımlamış ve dahası yeni kullanım alanları inşa etmiştir. Günümüzde sosyal medya paylaşım yapmanın yanında, haberleşme, eğitim, pazarlama ve kitlelere yön verme amaçlarına hizmet eden bir teknolojiye dönüşmüş durumda. İrtibat kurmayı çok hızlandırması ve kolaylaştırması insan hayatına sunulmuş muazzam bir fayda iken, iletişimin sosyal medya üzerinden kurulmasının bir norm haline gelmesi de bu teknolojinin kendine özgü bir kısıtı oluyor.
Girişteki soba-kalorifer anekdotunda olduğu gibi değişim içinde bulunduğumuz çağ için yadsınamaz bir gerçek. Birçoğumuz Barley’nin dediği gibi belli teknolojilerin tanımladığı bir dünyaya doğduğumuz ve bu teknolojilerin faydalarıyla ve kısıtlarıyla büyüdüğümüz halde, otuz, kırk ve ellilerimizde bambaşka teknolojilerin tanımladığı bir dünyanın içinde yaşamaya mahkumuz. Her teknolojinin faydalarının yanında kısıtlarıyla beraber geldiğini de göz önünde bulundurarak, hayatın sunduğu değişikliklere adapte olmamız gerektiği kaçınılmaz bir gerçek. Kullanıcının yani biz insanın görevi ise kaçınılmaz olan her şeyde olduğu gibi, olumsuzlukları tamamen ortadan kaldıramıyorsak, adapte olarak olumsuz etkileri yönetmek. Charles Darwin’in de dediği gibi: “Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan... Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan!”.
[1] S. R. Barley, "What can we learn from the history of technology?," Journal of Engineering and Technology Management, vol. 15, no. 4, pp. 237-255, 1998.
[2] R. S. Trends, "Report of the President's Research Committee," ed: New York: McGraw-Hill Book Company, Inc, 1933.
[3] H. Braverman, Labor and monopoly capital: The degradation of work in the twentieth century. NYU Press, 1998.
[4] J. Ellul and J. Wilkinson, The technological society. Jonathan Cape, 1964.