SEKAM Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Can ile “Türkiye Gençlik Araştırması” Üzerine…

Söyleşen: Muharrem BAYKUL

 

Sosyal,  Ekonomik ve Kültürel Araştırmalar Merkezi (SEKAM) “Türkiye Gençlik Raporu: Gençliğin Özellikleri, Sorunları, Kimlikleri ve Beklentileri” başlıklı çalışmasıyla gündeme geldi. SEKAM Başkanı Prof.Dr. Burhanettin Can’ın öncülüğünde gerçekleştirilen araştırmanın Proje Yöneticiliğini Prof.Dr. Celalettin Vatandaş üstlendi.

Türkiye genelinde 81 ilde 5541 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen çalışma, bu açıdan, Türkiye’nin geleceğini oluşturan gençlere yönelik politikaların şekillenmesinde çok önemli işleve sahip olabilecek bir çalışma özelliği taşıyor.

Araştırmada kendilerini “İslamcı, Ülkücü, Muhafazakâr, Liberal, Sosyal Demokrat, Milliyetçi, Sosyalist, Atatürkçü, Dindar, Müslüman, Komünist, Ateist, Kemalist, Laik, Devrimci, Demokrat, Feminist, İlerici” olarak tanımlayan gruplara yöneltilen çeşitli sorulara cevaplar arandı. Bizler de SEKAM Başkanı Prof.Dr. Burhanettin Can ile bu araştırma özelinde gençlik üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

 

Öncelikle SEKAM’ın yola çıkış serüvenini okuyucularımızla paylaşarak sohbetimize başlamak istiyoruz. SEKAM fikrini, kuruluş sürecini kısaca özetleyebilir misiniz?

 

Öncelikle Kur’ani Hayat Dergisi’ne Gençlik sayısında bizlere yer ayırdığı için teşekkür ediyorum. Zaten kardeş bir kuruluşumuz. Çok hayırlı işler yapan Akabe camiasının, ailesinin bir üyesi Kur’ani Hayat. Ben aile kavramını daha sıcak buluyor ve kullanıyorum. 

SEKAM’in ortaya çıkışı, Bakara 44’e dayanıyor. “Siz başkasına iyiliği emrediyorken kendinizi mi unutuyorsunuz”  ayeti, doğrudan doğruya gündeme dönük ince ayar bir eleştiri, kendi özeleştirimiz, nefis muhasebemiz ile ilgilidir. Ayetten kendimize böyle bir ders çıkardık. Genelde bizim dünyamız, çok iyi eleştiriyor, çok iyi muhalefet ediyor. Ama kültür ve medeniyetimizin inşası konusunda aynı oranda bir üretim yok, üretim zayıf. Genelde Batı dünyasında, özellikle Amerika’da çok yoğun düşünce ve araştırma kuruluşları (think-thank) var. Bu kuruluşlar, yaptıkları ve ortaya koydukları araştırmalarla, siyasi iktidarları yönlendiriyorlar, etkiliyorlar ve onlara politika üretecekleri bir fotoğraf bir malzeme sunuyorlar. Bu düşünceden hareketle bir araştırma merkezi kurma kararı aldık. Bu araştırma merkezinde kendi kültür medeniyetimizin problemi olan ana konularda araştırma yaparak öncelikle kendi problemlerimizi tespit edelim, ama müşahhas olarak tespit edelim, sloganlar üzerinden tespit etmeyelim dedik. Bir örnek vermek istiyorum: Genelde %98’i Müslüman olan bir ülke diye başlarız konuşmalarımıza. Bu gerçekten doğrumu? Pratikle uyuşuyor mu? SEKAM araştırmasında, Gençlerin kimlik ile ilgili sorulara verdikleri cevaplara baktığımızda, genel aidiyetler düzeyinde, ortak payda olarak Müslümanlık %40 düzeyine inmiş. Bu sonuç raporda tartışılıyor. Genel aidiyetler düzeyinde siz kendinizi ne olarak görüyorsunuz dediğimiz zaman gençlerin ancak %40’ı Müslüman olarak görmüş kendisini. Bunun ötesinde Türk, Kürt, TC vatandaşı, insan olarak gören değişik sınıflandırmalar söz konusu. Biz bu toplumsal yapının sosyal hastalıklı bir yapı olduğunu kabul ediyoruz.

Doktora gittiğiniz zaman doktor, önce hastalığı teşhis etmeye çalışıyor. Eğer sağlam teşhis koyamazsa tedavi de sağlam olmayacaktır. Onun için önce bir sağlam fotoğraf, MR çekelim istedik. MR’da tabloyu gerçek boyutları ile görelim, hastalığı böylece teşhis edelim dedik. Sonra Kur’an ve Sünnet çerçevesinde teorik olarak inşa edilmiş olan modelimizi uygulayarak hastalığı tedavi edelim. Uzun yıllar önce uygulaması olmuş ve kazanılmış çok iyi bir deneyimimiz var. Ama bir de günün getirdiği farklı şartlar var. Başka şartlarda uygulanmış ideal ya da teorik modelimizin bugünkü şartlara adaptasyonu söz konusudur. Bu arada bir şeyin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. O da, O ideal modelin uygulanabilmesi için önce bir insan unsuru inşa edildiği gerçeğidir. Hz. Peygamberin (s) 23 yıllık mücadelesinde önce insanların iman ederek cahili düşünceden arınmaları istenmiş ve sağlanmıştır. Böylece Kur’an-ı Kerim’in beşer, insan diye tanımladığı bir varlık iman edenler, müminler olarak vasıflandırılarak ayrı bir sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Sonra da “ey iman edenler”, “ey müminler” diye hitap edilerek “şunu yapmayın”, “bunu yapmayın”, “şunu yapın”, “bunu yapın” tarzında emirler, kurallar ve hükümlerle bir sistem, bir hukuki yapı, bir ekonomik yapı, bir sosyal yapı ve bir devlet inşa edilmiştir.

İşte biz bu nedenle önce fotoğraf çekelim istedik. Sonra da bu fotoğrafa uygun bir dil geliştirelim ve çözümlerimizi ona göre sunalım. Bu niyetle yola çıktık. Birinci derecede en önemli unsur, problem ne diye baktık. En ciddi mesele olarak karşımıza aile çıktı. Hz. Adem’le yaşıt; ilk insan, ilk aile ve ilk toplum. Bunun için önce aileyi ele aldık. Dünya’da ailede çok ciddi bir çözülme var, yıkılma ve kırılma var. Ve biz 2010 yılında aile araştırmasını bitirdik ve kamuoyuyla paylaştık. SEKAM olarak ilk çalışmamız Türkiye’nin Aile yapısının araştırılmasıdır.

Araştırmalarımızda, farklı bir yol haritası çiziyor ve planlama yapıyoruz. Önce akademik konuyu ve Akademik Kurulu belirliyoruz. Soruları akademik kurul oluşturuyor. Oluşturulan sorular, SEKAM’ın Yüksek İstişare Kurulunda (bilim adamı olma şartı olmadan farklı mesleklerden, farklı eğitim düzeyinden bayan ve erkekten oluşan bir kurul) tartışılarak son şeklini almaktadır. Sorular nasıl anlaşılıyor? Soruyu muhataba sorduğunuz zaman sorudan ne anlar? Mesela daha önce eşçinsellik kavramını kullanarak soru sorduk. Maalesef Türkiye’de beş vakit namazlı insanların bir kısmı bile eşçinselliğin iyi bir şey olduğunu zannediyor. Onun için Gençlik araştırmasında “kadının kadınla, erkeğin erkekle cinsel ilişkisi” diye de bir soru sorduk. Hem eşçinsellik sorusu hem homoseksüellik sorusu hem de böyle bir soru yer aldı anket formunda. Bu üç soruyu sorguladığımız zaman, eşcinsellik meselesini birçok kişinin bilmediği gerçeği ile karşılaştık.

Anketörlerimiz eğitiliyor, sonra da sahada araştırma yapılıyor. Sonuçlar, alınıp bilim adamları tarafından bilgisayar ortamında SPSS gibi programlar aracılığıyla sonuçlar, tablo ya da şekil olarak elde ediliyor. Elde edilen sonuçları yine Yüksek İstişare Kurulu’nda tartışıyoruz ve yorumluyoruz. Sonra bunu kitaplaştırıyoruz; daha sonra da kamuoyu ile paylaşıyoruz. En son Gençlik Araştırma Raporunu Kamuoyu ile paylaştığımız gibi. Daha sonraki aşamada, Türkiye’nin değişik bölgelerinde konferanslar, paneller, televizyon programları yaparak kamuoyu oluşturmaya, Toplumun dikkatini konuya çekmeye çalışıyoruz. Bu arada geniş katılımlı bir sempozyum organize ediyoruz. Gençlikle ilgili, muhtemelen, 2014 yılının ilk aylarında sempozyum yapacağız nasipse.

 Biz bu amaçla yola çıktık ve çok güzel, gerçekçi sonuçlar elde ettik.

 

Kavramlarda, algılarda bir değişik söz konusu sanki.

 

Kavramlarda bir değişim var. Zarfla mazruf birbirini tutmuyor. Bu araştırmanın bize kazandırdığı, ufuk açıcı en büyük fayda,  kullandığımız dili yeniden gözden geçirmemiz gerektiği noktasıdır. Şunu gördük; bizim dindar insan unsurunun gençlikle ilgili dilini değiştirmesi gerekmektedir. Çünkü artık Ateist dediğiniz zaman gerçekten de felsefi anlamda bir Ateist ile karşı karşıya değilsiniz.  Kendisini ateist olarak tanımlayanların %13’ü namaz kılıyor, %70’i Allah’a inanıyor. Belli bir kesimi de oruç tutuyor, Cuma’ya gidiyor. Komünist dediğiniz zaman eski Komünist yok. Ama dindar dediğiniz zaman da eski dindar yok. Kendisini dindar olarak tanımlayanların yaklaşık %18’i hiç namaz kılmıyor.

Mahmut Topbaş hoca yıllardır söylüyor. Bu ülkenin Komünist ve Ateist’inin damarlarında %20, %25 civarında İslam dolaşır. Hocanın bu ifadelerine pek

dikkat edilmedi.

Şimdi biz de latife yapıyoruz ve diyoruz ki, SEKAM araştırması, kıymetli Hocamızın büyük bir basiret ve ferasetle yıllar önce yaptığı tespiti, biz 81 vilayette 5541 kişi üzerinde yaptığımız saha araştırmasıyla doğruladık. Demek ki hikmet sahibi olmak böyle bir şey. Allah ondan Razı olsun.

SEKAM olarak bir Anayasa raporu hazırladık. Fıtrat temelli, hak ve adalet eksenli bir anayasa istiyoruz dedik.  Türkiye’nin birlik ve beraberliği için Allah’ın insanlara tanıdığı hakkın insanlara verilmesini isteyip Çok hukukluluğu ve anadilde eğitimi savunduk.  Sonra “Aile Yaşam Döngüleri Ve Tüketim” araştırması ile yaş düzeylerine bağlı olarak ihtiyaçların değişmesi, farklılaşan problemler ve ona getirilecek olan çözümler üzerinde durduk. Şimdi de gençliği ele aldık. Gençliği de sorgulayarak alt raporlar geliştirmeye çalışıyoruz. İlk alt raporumuz (125 Sayfa), “Üniversiteli Öğrencilerin Yaşam Tarzları Ve Toplumsal Değerler” adını taşımaktadır. Bu ay ya da Ocak 2014’de “Gençlik ve Güven” raporunu çıkaracağız. O da 150 sayfa civarında bir rapor olur. Bu araştırmada, 18 dini, siyasi ve ideolojik kimlik yer almaktadır; muhafazakâr, ülkücü, ateiste gibi. Bu tür araştırmalar için kullanılan istatistiksel analiz programı SPSS ile 5541 kişinin kimliklerine göre verdikleri cevapları göz önüne alarak Faktöriyel analiz yaptığımızda,  18 kimliği beş ana grupta sınıflandırabileceğimizi gördük.   Bu analize göre Ülkücü, Muhafazakâr, Milliyetçi kimlik mensuplarının cevaplarında ciddi bir ortak payda vardır. Davranış özellikleri, sorulara verdiği cevap ve tepkiler birbirine çok yakın. İslamcı, Müslüman, Dindar olanların da cevapları birbirine çok yakın Bunlar da ayrı bir grup olarak göz önüne alınabilir. Bu şekilde oluşan beş ayrı grubun düşünce ve davranışlarını ayrı ayrı rapor haline getireceğiz. Çok kıymetli bilim adamları, düşünürler, kanaat önderleri, imamlar, öğretmenler ve gençlerle çalıştaylar düzenleyerek konuyu tartıştığımız zaman çok farklı bakış açıları ortaya çıkacaktır. Zenginleşmiş çözüm şekilleri ortaya konulacaktır. Çözümleri ayrıca raporlaştırıp ilgili mercilere ve kamuoyuna sunacağız. Gereğinin yapılmasını talep edeceğiz.

 

‘Türkiye Gençlik Araştırması’ ve raporu gündem oluşturdu. Yapılan bu çalışmadan gaye, maksat neydi?

 

Gayemizi  ve yola çıkış sebebimizi ana hatları ile yukarıda özetledim. Gençlik araştırması, aile araştırmasının bir ayağıdır, diğer ayağı da Kadındır. Bu nedenle önce gençlik araştırmasını yaptık. Sonra da kadın araştırmasını gerçekleştireceğiz. Kadın araştırmasının saha safhası bitti, elde edilen bilgiler bilgisayara girildi. Fakat henüz sonuçlar alınıp tartışılmadı. 2014’ün içerisinde onu da yapacağız inşallah. Türkiye’de, genelde, Dünya’da gençlikte bir bunalım, özellikle de kimlik bunalımının yaşandığını görüyoruz. Taksim olaylarına baktığımız zaman, asla bir araya gelmesi mümkün olmayan insanların orada bir araya geldiğini görüyoruz. Bu kadar farklı insan unsuru, nasıl bir araya geldi sorusu önemli bir sorudur. Biz, Taksim olaylarından çok önce böyle bir araştırmayı yapıp verileri toplamış idik. Analizi sonuçlandırdığımız zaman, Taksim olaylarıyla karşı karşıya kaldık. Taksim Gezi parkı olayları, araştırmamızın sonuçlarının saha da test edilmesidir. Saha, araştırma sonuçlarımızın doğruluğunu, isabetli olduğunu ortaya koymuştur. Üzücüdür ama gerçek budur.

Sonuçta nesil gelecek problemidir. Genç ya da çocuk, aileyi oluşturan en dinamik unsurdur. Türkiye, Dünya ölçeğinde en genç nüfusa sahip ülkedir. Yaklaşık 19-20 milyon civarında genç bir nüfus söz konusudur. Bunların duyguları, düşünceleri, özlemleri, yaşamları, hayata bakışları nedir, ne değildir? Bilinmesi gerekmektedir. Gençlik ne düşünüyor tarzındaki bir yaklaşım, bizi bu araştırmayı yapmaya yönlendirdi bir bakıma. Ekonomi, iç göç, yoksulluk vesaire gibi alanlarından ziyade bu konuyu öne çekişimizin nedeni, doğrudan doğruya aileyle bağlantılı, doğrudan doğruya gelecekle, bu ülkenin geleceğiyle bağlantılı olduğu içindir. Ve bu bakımdan da isabetli oldu.

Gençliğin bu durumda olmasının tüm sebeplerinin ve gençliğe etki eden tüm faktörlerin bilinmesi gerekmektedir. Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı zamanında kullandığı bir ifade var. “Gençliğimiz düşmanın beşinci kol faaliyetlerinin boy hedefidir.” O zaman şu soruyu sormamız gerekmez mi? Yabancı İstihbaratlar hangi yol ve vasıtalarla gençliği etkiliyor, şekillendiriyor ve devlet buna karşı ne yapıyor?

Bu araştırmanın bu kadar ilgi çekmesinin sebeplerinden biri de, Başbakan’ın bir müddet önce üniversiteli kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalıyor tarzındaki bir çıkışıdır. Biz bununla ilgili biri doğrudan diğer üçü dolaylı ilgili dört soru sormuşuz araştırmada. Bu konuda tartışma başlayınca, sorduğumuz ilgili soruları diğer sorularla çapraz sorgulayarak raporlaştırdık, 125 sayfalık bir kitap ortaya çıkmış oldu. Kitabın ek bölümüne de değerlendirmesini  yapmadığimiz, “Bir genç kız ile erkeğin aynı evde kalmasıyla” ilgili sorunun cevaplarını tablolar olarak koyduk. Araştırmacılar yada ilgi duyanlar, “Üniversiteli genç kız ve erkeğin birlikte aynı evde kalması” ile ilgili sorunun cevapları ile “Bir genç kız ve erkeğin aynı evde birlikte kalması” ile ilgili sorunun cevaplarını  mukayese edebilir.  Biz mukayesemizde şunu gördük: Sanki üniversiteli olmak, sınır tanımayan bir özgürlük hakkını doğurmaktadır. Böyle bir anlayış, zihinsel alt yapı söz konusudur. Üniversite ile ilgili sorunun farklı sorularla ilgili mukayesesinde yaklaşık 1,5 kat olumsuzluk yönünde bir artış var. Çok değişik bir psikoloji söz konusu. Araştırmada gençliğin en vazgeçmediği değer olarak özgürlük birinci sırada yer almaktadır. Aile ikinci düzeyde. Din ve ahlak dördüncü düzeyde. Bu ülkede herkesin oturup bu tablo üzerine düşünmesi gerekir diyorum.

 

‘Türkiye Gençlik Raporu: Gençliğin Özellikleri, Sorunları, Kimlikleri ve Beklentileri’ başlıklı bu çalışmadan ne gibi sonuçlar elde edildi. Oldukça kapsamlı bu çalışmayı kamuoyuyla da paylaştınız. Raporda ön plana çıkan, sizce en dikkat çekici hususları özetleyebilir misiniz?

 

Rapor oldukça ayrıntılı ve çok geniş muhtevalıdır.  Ben özetlemeye çalışayım. Öncelikle şunu ifade etmem gerekir: Bizim bu araştırmada bir hipotezimiz yani bir öngörümüz yok, bir şeyi ispatlamak için bunu yapmış değiliz. Bizim şöyle bir amacımız, şöyle bir öngörümüz var, onu test etmek istiyoruz tarzında bir yaklaşımımız olmadı. Bunu baştan ifade edeyim de bir yanlışlık olmasın. Amacımız şuydu. Gençliğin şu andaki durumu nedir? Bunu kendi duygu, düşünce ve değerlerimizden bağımsız olarak, inanç sistemimizden bağımsız olarak tespit etmeliyiz. Bu amaçla yola çıktık. Ve hemen hemen her biri şaşırtıcı olan sonuçlarla karşılaştık. Birincisi şu; Bir kere %40’ın üzerinde genel aidiyetler anlamında ortak payda yok. En çok kendinizi ne olarak görüyorsunuz sorusuna %40 Müslüman olarak görüyor. Burada Türkiye’de genel aidiyetler anlamında ortak paydaların zayıfladığı manasında çok önemli bir sonuç çıkıyor karşımıza. Bunun bir tarafa kaydedilmesi gerekiyor. Yine kimliklerle alakalı ikinci önemli nokta, modern ve geleneksel kimlik sorusunda, modern var, geleneksel var, biraz modern geleneksel var. Modern ve geleneksel kimliklere felsefi anlamda, sosyolojik anlamda, literatür anlamında baktığımızda birbirine zıt kimliklerdir. Modernlikte kutsallık yoktur, sadece bu dünya vardır sekülerlik esastır. Modernleşme, makineleşme, teknoloji demek değildir. Türkiye’de belki garip bir anlayış olarak teknolojiyi kullanmak modernlik olarak kabul edilir. Gençlerin %72’si, biraz modern biraz geleneksel olarak kendisini tanımlamıştır. Birbirine zıt iki kimlik mezcedilmiştir. Bu tanımlama, tıbbın şizofren dediği bir davranış ve bir hastalığın varlığını ortaya koymaktadır. Biz de buna toplumsal şizofreni diyoruz. Şizofren kimlik tabirini kullanıyoruz bunun için. Çünkü iki farklı değer sisteminin aynı beyinde, aynı kalpte mezcedilmiş, toplanmış olması, birbirine tezat ve zıt davranışların ortaya çıkmasına sebebiyet verecektir. Bir ateistin namaz kılıyor olması, bir İslamcının da namaz kılmıyor olması, bu tezadın varlığını ortaya koyuyor. Ya da kendisini dindar olarak tanımlayan birinin üniversiteli kız ve erkeklerin aynı evde kalmasına onay veriyor olması, bu biraz modern biraz geleneksel bağlamda ortaya çıkan şizofren kimlik ya da melez kimlik gerçeğinin bir sonucudur. Bir kere böyle çok ciddi bir olgu vardır.  Bu noktada zarfla mazruf birbirini tutmamaktadır. Atatürkçüsünde de böyle, ateistinde de böyle, komünistinde de böyle, feministinde de böyledir. Ve buradan ortaya çıkan bir başka nokta, bütün bu on sekiz kimlik mensupları arasında  %30’luk ortak bir payda vardır. Bu önemli bir tespittir.  Taksim olaylarında bu kadar zıt insanların bir araya gelmesinin sebepleri, bu ortak zihinsel altyapıda yatmaktadır.

 

 Nedir bu ortak payda? 

 Misal olarak üniversiteli kız ve erkeğin aynı evde kalmasını, %20-30 bandında 18 kimlik mensupları uygun, olabilir olarak görmektedir.  Bir başka örnek olarak Türkiye’nin en güvenilir kurumu konusu verilebilir. Ne tahmin edersiniz?

 

28 Şubat sürecinde hep ordu çıkıyordu.

Evet hala Ordu.  Hangi kimlik olursa olsun bütün kimlik mensuplarında gençlerin %30-40’ı orduyu en güvenilir kurum olarak görmektedir.

 

Bir düşüşü söz konusu %60’lar civarındaydı.

Toplumu göz önüne aldığımızda, 28 Şubat sürecinde, orduya güven yaklaşık %65 civarındaydı. Fakat bugün 15-28 yaş gurubunun 28 Şubat sürecinde orduya nasıl baktığına ilişkin bir veri elimizde yok. Bu nedenle doğru bir mukayese yapma şansımız yok. Ama Ergenekon operasyonu sürecinde ortaya çıkan tablo, Orduyu çok ciddi bir şekilde aşındırmış ve yıpratmıştır. Günlük hayatın içerisinde bunu çok rahat görebiliyoruz. Ama kesin bir rakam verme şansımız yoktur. Araştırmada en az güvenilir kurum kim dediğimizde ise karşımıza Medya %1,2 oranla en alt sırada yer almaktadır. Sonra %2,3’lük bir oranla bunun üstünde siyasi partiler yer almaktadır. Diyanet %4,3’lük bir oranla sondan üçüncü  durumdadır. En güvenilir kurum olarak Ordu  %31,2’lik bir oranla birinci sıradadır. Sonra sırasıyla Meclis(%21,4), Hükümet(%18,4), Cumhurbaşkanı(%7,3) ve sivil toplum örgütleri(%5,7) gelmektedir. Bu tablo üzerinde öncelikle Diyanet’in, STK’ların ve siyasi partilerin oturup düşünmesi gerekmektedir.

İlginç olgulardan biri de, en az seyredilen dizilerin dini diziler olmuş olmasıdır. Bunun da sebebinin sorgulanması lazımdır. Burada önemli olan hastalığı kabulleniyorsak tedaviyi buluruz, meseleyi çözeriz. Niye bu diziler seyredilmiyor, niye bu diziler ilgi görmüyor bu önemli bir sorudur.

Bir başka konu, değerlerde olan farklılaşmadır. Aile değerlerine, toplumsal değerlere ve dini değerlere bakışta ciddi bir farklılaşma vardır. Din algısı farklılaşmış ve seküler bir din anlayışı gelişmeye başlamıştır. Cumhuriyet döneminde kurucu kadronun savunduğu din anlayışı, hayatla ilgisi olmayan kalplere, vicdanlara, mescitlere ve evlere hapsedilmiş din anlayışı yerleşmeye başlamıştır. Çok sevindirici olan şudur: Gençlik hangi kategori olursa olsun genelde %80’le %95 arasında kendisini dindar kabul etmektedir. Ateistlerin %70’i bile Allah’a inanıyor. Dindarlık oranı çok yüksek olmasına rağmen o dindarlığın gerektirdiği muhtevada sıkıntı var. Bu çok ciddi bir problemdir, temel problemdir. Ama bu durum bütün kimlikler için geçerlidir sadece dindar olanlar için değil. Kendisini Demokrat olarak tanımlayanların ya da demokrasi en iyi yönetimdir diyenlerin, normalde en çok güvenmesi gereken kurum hangisi olması lazımdır? Meclis olması lazım değil mi? Fakat bu kesim, birinci derecede Orduya güvenmektedir. Böyle bir sonuç çıktı karşımıza.

Niçin çok farklı kimlik mensupları kendi kimliklerine rağmen Orduya güvenmektedir? Bu sonucu araştırmadaki şu üç sorunun arakesitinde  aramak gerekmektedir: 1- En güvenilir Kurum hangisidir? 2- Türkiye’nin en ciddi problemi nedir? 3- Türkiye’yi birbirine bağlayan en önemli değer nedir?

Araştırmada Türkiye’nin en ciddi problemi olarak terör, Türkiye’yi birbirine bağlayan en önemli değer olarak da toprak ve vatan birliği  kabul edilmektedir. Şimdi şöyle bir üçgen oluştu. Türkiye’nin en ciddi problemi ne? Terör. Türkiye’de insanların uğrunda mücadele edecekleri ya da insanları birbirine bağlayan en önemli değer ne? Toprak ve vatan birliği. Peki, terörle mücadele eden kurum hangisi? Ordu. Ordunun en güvenilir kurum olarak ortaya çıkmasında böyle bir denklemin etkisi vardır.

 

Eğitimle bir bağlantısı var mıdır bunun? Mesela Andımız yeni kaldırıldı biliyorsunuz? İlkokuldan başlayaraktan çocukların, gençlerin zihinlerine nakşedilen bir devletçi zihin yapısı vardı. Gençler hergün bu andla karşılanıyorlardı.

 

Andımızda ordu geçmez, fakat zayıf da olsa bir etkisi olabilir. Fakat daha başka etkenler, şuur altının bir etkisi olabilir. Belki çocukluktan gelen ordu millet, asker ocağı peygamber ocağıdır tarzındaki söylemlerin, ifadelerin 15-28 yaş grubunda ne kadar karşılık bulduğunu bilemiyoruz.  Bununla beraber bir etkisi olabilir. 28 Şubat’da sıfır yaşında olan bir çocuk bugün 15 yaşında. Bizim araştırmanın alt sınırı. 1997 yılında 12 yaşında olan bir çocuk bugün 28 yaşında. Bu da bizim araştırmanın üst sınırını. Dolayısıyla 28 Şubat sürecini 12 yaşındakiler hatırlar mı hatırlamaz mı o da meçhul. Dolayısıyla o dönemi algılamamış olabilirler. Askerlerin manipülasyonlarını, yaptıkları işleri hissetmemiş, hatırlamamış olabilirler. Ama bir şey var ki 28 Şubat kesintisiz 8 yıllık eğitim politikalarının 15-28 yaş grubunda çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu kadar med cezirli bir insan unsurunun ortaya çıkmasında eğitimi birinci etken olarak görmekteyiz. İkinci olarak da özellikle 2003 sonrası hükümet politikalarında özgürlüğün önüne hiçbir sınır konmamış olmasıyla beraber Türkiye’deki medyada, birçok kanalda, hiçbir kıstas, ölçü ve kutsal tanımayan, aile değerlerini, aile algısını, toplumsal değerleri savurup atan bir dizi furyasına şahit oluyoruz.  Eşcinsellik, nikâhsız beraberlik, aldatma, gayrı meşru çocuk çıplaklık ve alkol kullanma bir yaşam tarzı olarak sunuluyor. 200 kişilik bir insan unsurunun yaşam tarzlarının, nikahsız beraberliklerinin televizyonlarda reklamı yapılıyor. Gayrı meşru çocuk, gelin, kaynana kavgaları, aldatmanın meşru hale gelmesi işleniyor. Töre, gelenek görenek, örf ve adetlere hiçbir ayırım yapılmadan savaş ilan edilmiş durumda.  Bütün bunlar, bir zihinsel altyapı oluşturmaktadır. Bir başka önemli etken, Batı’nın bunları finanse ediyor olmasıdır. Mesela 2004 yılında Gerçek Hayat Dergisi’nden Halime Kökçe’nin Alman Sosyal Demokrat Forum üyesi, kendisi Türk ama Alman vatandaşı olan Bülent Güven’le yaptığı bir söyleşi var. Orada Bülent Güven diyor ki “siz Avrupa Birliği’ne girmek istiyorsanız toplumsal değerlerinizi değiştirmeniz lazım”. “Bu nasıl olacak diye soruyor” Halime Kökçe. “Gayet kolay, basit diyor. Bizimkiler diyor yani Türkler dizileri çok severler. Bir dizi düşünün olay kahramanı eşcinsel olsun ama bütün erdemler onun üzerinde var olsun. Yardımseverlik, iyilikseverlik, alçak gönüllülüğü, mütevazilik gibi. Olay kahramanın şahsında eşcinsellik meşrulaşır mı?” Meşrulaşır. “Bizim bu iş için ayrılmış paramız var”. 2004 yılı itibariyle 32 milyon Euro.  Diğer taraftan üniversitelerde külüpler aracılığıyla toplumsal değerlere savaş açılmaktadır. Türkiye’de Saros ekibinin etkin olduğu iddia edilen bir üniversitede ilk defa gençler tarafından Eşcinsel kulüp kuruluyor. Dünya Bankası’na müracaat ediyorlar ve Dünya Bankasından, yanlış hatırlamıyorsam 2007 yılında, 5bin dolarlık bir yardım alıyorlar. Bu gurupla yapılan bir röportajda, Dünya Bankasının verdiği parayı, üniversitelerde eşcinsellik kulüplerinin kurulmasını ve meşruiyet kazanmasını sağlamak için harcayacaklarını ifade ediyorlar. Baktığınız zaman küresel bir saldırı da söz konusu aynı zamanda. Bu bağlamda gençlik üzerinde etkili bir başka unsur da, Org. Hilmi Özkök’ün ifade ettiği, Düşmanın beşinci kol faaliyetleridir.

Sınır tanımayan bir özgürlük anlayışı, 28 Şubat sürecinde 8 yıllık kesintisiz eğitimin oluşturduğu zihinsel altyapı, internet üzerinden gelen sınır tanımayan saldırılar/etkiler birleştirildiği zaman bizim geçliğimizde aile değerlerinde, toplumsal değerlerde, dini değerlerde ciddi kırılmaların meydana gelmesi kaçınılmazdır.

Bu yaptığımız araştırmada rakamlardan ziyade eğilimin hangi istikamette olabileceği ile ilgilenmemiz daha yararlı olacaktır. Bu çok önemlidir. Olumsuzluğa ilişkin rakam çok yüksek olabilir. Önemli olan zamanla değişimi nasıl almaktadır yada olabilir. Şu an, geçmişte aynı çerçevede yapılmış çalışma olmadığı için mukayese yapma imkânımız bulunmamaktadır. Eğer elimizde veri olsaydı ve eğim aşağıya doğru gidiyor olsaydı, bu durumun, iyiye işaret olduğunu söyleyebilirdik. Rakamlar küçük ama eğilim artma istikametinde ise bu tehlike işaretidir. Zamanla oranlar değişmiyor sabit kalıyorsa mevcut durum korunuyor demektir. Bu çerçevede bir mukayese yapma şansımız olmamakla beraber değerlendirme yapmak için bir şansımız vardır. 308 soru ile yaptığımız araştırmada çok dikkat çeken sonuçlardan bir tanesi, sorudan soruya farklılık göstermekle beraber gençlerin %15’le %40’ı her konuda kararsızlık göstermektedir. Bu band çok geniştir. Kararsızlığı şöyle okumamız mümkündür: Her iki istikamete( olumlu, olumsuz) doğru bir yönelim söz konusudur. Tedbir alınırsa bunlar, olumlu davranacak; tedbir alınmazsa bunlar önümüzdeki yıllarda olumsuz olacaklar ve olumsuzluk daha ileri bir düzeye taşınmış olacaktır. Onun için arkadaşlarımız çok güzel bir slogan ortaya koymuşlardır. Kendilerine teşekkür ediyorum buradan. “Henüz vakit varken”. Sosyal olgu, bu durum ciddi bir sosyal hadise haline gelmeden, ama gelmeye temayüllü, eğilimli tedbir alınması gerekir denmektedir. Henüz vakit varken tedbir alabiliriz ve bu meseleyi çok güzel bir şekilde çözebiliriz.

Bunun için ailelere görev düşer. Eğitim kurumlarına görev düşer. Devlete, medyaya, siyasete, cemaatlere ve STK’lar görev düşer. Şimdi  de meseleye şu açıdan bakalım. Hz. Peygamber(sav) der ki; “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Onu anası babası Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar”. Demek ki biz bu dünyaya gelirken iyilik, güzellik, doğruluk yönümüz, fıtrat dediğimiz yönümüz baskın olarak gelmekteyiz.  Onun için “çocuklar melektir” demekteyiz. Öncelikle Ailemiz içerisinde yapımız şekilleniyor. Eğer aile yapısı sağlamsa sağlam nesiller meydana geliyor. Anne babaların üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi lazım. Bu çok temel bir unsur. Çünkü çocuk 0-7 döneminde rol model olarak anne babayı seçiyor.  Demek ki birinci öncelikli nokta, aileyi Fıtratı koruyacak şekilde fıtrat merkezli inşa etmemiz lazımdır. Aile, akraba birinci halkayı oluşturuyor. İkinci halka, komşularımız, oturduğumuz mahalle. Şimdi mahalle kültürü öldü büyükşehirlerde. Bizzat bu araştırmada karşımıza çıkan ilginç sonuçlardan biri; Köyde yaşayanlarla şehirde yaşayanların sorulara verdiği cevaplarda şehre doğru geldikçe olumsuzlukların artıyor olmasıdır. Toplumsal değerlere şehirlere doğru gelindikçe yabancılaşma artmaktadır. Bir başka önemli sonuç, hem ailede araştırmasında hem de gençlik araştırmasında eğitim düzeyi arttıkça toplumsal değerlere yabancılaşmanın artıyor olmasıdır. Sorulara verilen cevaplarda olumsuzlukların oranı artmaktadır. Böyle bir sonuç var. Dolayısıyla yanlış eğitim ve yanlış kentleşme politikası, gençleri kendi kültür ve medeniyet değerlerine karşı yabancılaştırıyor diyebiliriz. Tabii bununla bağlantılı iç göç politikası da bu yabancılaşmayı körüklüyor. Büyükşehirlerde, gecekondu bölgelerinde uyuşturucu mafyasına, fuhuş sektörüne hedef olarak büyük bir kesim kitle vardır. Gece kondu bölgelerinde bunun yan etkilerini bugün görüyoruz. İşsizliğin, yoksulluğun burada son derece etkileri vardır. Bir başka önemli hadise de, Türkiye’ye başlangıçta dayatılan Batı kültür ve medeniyetinin varlığıdır. Bu ülkede bu hiç tartışılmıyor. Asıl tartışılması gereken bu.  Bu ülkede Batı kültür ve medeniyet değerleri ile İslam kültür ve medeniyet değerleri çatışmaktadır. Biri diğerini tasfiye edemediği için birbirine geçişler(Difüzyon)olmaktadır. Bunun da hem aile hem de gençlik üzerinde ciddi bir etkisi vardır.

Gençlik üzerinde etkili olan unsurları Soğan modeli ile izah ediyoruz. Bilir misiniz doğuda Kürt kardeşlerimiz soğanın merkezi için soğanın cücüğü tabirini kullanırlar.  Soğanın cücüğünü, en orta yerini, çocuk olarak alırsak etrafına saran ilk kuşak nedir? Ailedir. Ailenin etrafını saran kabuk, komşu/mahalle. Nitekim gençliğin durumunu on iki bölgeye göre incelediğimizde, bölgeden bölgeye ciddi farklılıkların olduğunu görebilmekteyiz. Buna ilişkin sonuçları, tabloları raporda görebilirsiniz. Sonra ne geliyor? Türkiye’de yaşanan hayat. Türkiye’deki sistemin ya da devletin kabul edip her tarafta topluma dayattığı değerler sistemi. Bu Lozan’dan başlıyor. Lozan’da Türkiye Cumhuriyet’i kurulurken rahmetli Erbakan hocanın ifadesiyle Haim Nahum doktrinine göre kuruluyor. İslam’la Halifelikle İslam coğrafyası ile bütün bağlar koparıldı. Sekülerlik ve Laiklik kabul edildi. İnönü’nün 1925 yılındaki konuşmasını baz alırsak Batı kültür medeniyet değerleri bu ülkeye “kanunen ve cebren” ithal edilmeye başlandı. Türkiye yüzünü batıya dönmüş oldu. Ama şöyle bir olgu meydana geldi. Batı kültür ve medeniyet değerleri İslam kültür ve medeniyet değerlerini söküp atamadı, silemedi. Fakat İslam kültür ve medeniyeti de batıdan gelen değer sistemini tam manasıyla bloke edip durduramadı. Bu sefer ne oldu. Bu durum ilerledikçe sınır boylarında, hudutlarda geçirgenlikler başladı. Bu geçişle ne oluşmuş oldu? Biraz modern, biraz geleneksel, biraz Batı kültür medeniyet mensubu, biraz İslam kültür medeniyet mensubu bir insan unsuru oluştu. Kıblesi belli olmayan, ne zaman ne tarafa eğilim göstereceği belli olmayan bir insan unsurudur bu. Bu tarafta İslam kültür ve medeniyeti anlamında tertemiz bir insan unsuru var. Diğer tarafta ise Batı kültür ve medeniyeti anlamında kendi içerisinde tutarlı bir insan unsuru var. Dolayısıyla ara bölgede, o geçiş bölgesinde şizofren, melez kimlikleri benimsemiş bir insan unsuru ortaya çıkmış oldu. Bu problemin çözülmesi lazımdır. Evdeki eğitimle okuldaki eğitimin örtüşmesi gerekiyor. Ev diyor ki bizi Allah yarattı. Okul ne diyor? Biz Maymun’un evrimiyle meydana geldik. Ev diyor ki Allah bizi eşrefi mahluk olarak yarattı. Okul diyor ki maymundan geldiğimiz için ilk nesil vahşi, kaba ve cahil. Ev diyor ki ilk insan Hz. Adem ve eşidir, İlk aile odur. Allah onlara o günün şartlarında bu dünyada yaşayacakları gerekli bilgiyi vermiştir. Okul diyor ki ilk insan vahşidir, kabadır, cahildir. Şimdi çocuk, 5-12  yaş gurubu, bunların hangisine inanacak? İyi not alması için öğretmenin dediğini yapmak zorunda mı? Babanın annenin tepkisini çekmemek için de evin dediğini yapmak zorunda mi? Bir taraftan öğretmenini idare ediyor çocuk, bir taraftan da anne babasını. Yani çocuklarımız, çocuklukta çifte standart uygulamak zorunda kalan bir insan haline geliyor. Buna hakkımız var mı? O zaman bu nesli niye suçluyoruz ki? Kendi elimizle inşa ettiğimiz bir sonuçtur bu. Onun için Türkiye’nin en ciddi problemi kendi kültür ve medeniyet değerlerine göre sistemin, devletin, bürokrasinin ve her şeyin yeniden yapılandırılması gerekiyor. Bu problemi çözersek bu meselenin %60-70’ini hallederiz. Ama bununla beraber Küresel bir dünya var. Bu dünyadan uydu haberleşmeleri aracılığıyla, çanak antenlerle, internetle gelen bir etkileşim vardır. İnternet üzerinden gelen, sınır tanımayan bir etkileşim söz konusudur. Turizm, Kozmetik sanayi ve müzik sektörüyle gelen etkileşim söz konusudur. Yabancı istihbaratların bilerek yaptığı çalışmalar var. Bu nedenle soğan modelindeki durumu göz önüne alarak meseleyi içeriden dışarıya doğru bir iyileştirme yaparak çözebiliriz. Ama bunun için topyekün bir seferberlik ilan edilmesi gerekir. Böyle fındıkkabuğunu doldurmayan meseleleri öne çıkarıp da ihtilafları körükleyerek meselenin, nefsani boyutlara getirilmemesi gerekir diye düşünüyoruz. Bunun için yine güzel bir slogan daha üretti kardeşlerimiz. “Gençliği inşa etmek için gençliği anla”.  SEKAM olarak biz meseleye bu bakıyoruz. Önümüzdeki günlerde akademisyenlerle, imamlarla, öğretmenlerle, kanaat önderleriyle, yazarlarla yapacağımız müzakere ve tartışmalarla bir yol haritası ortaya koyacağız, inşallah.

 

‘Henüz Vakit Varken’ sloganınız ilgi çekici. Son olarak Sekam’ın planladığı diğer çalışmalardan da kısa kısa bahsederseniz okuyucularımız sizi daha yakından tanımış olur.

Yukarıda da bahsetmiştim. Bir Anadolu turuna çıkacağız nasipse. Bu sonuçları Anadolu’daki kardeşlerimizle değişik dernek, vakıf, cemaat ve kanaat önderleriyle paylaşmaya çalışacağız. Onların düşüncelerini alacağız. Ve o düşüncelerle çözüm noktasında bir yol haritası ortaya çıkarmaya çalışacağız. Medya, televizyon, internet, sosyal medya üzerinden siyasilerin konuya dikkatini çekmeye çalışacağız. Sempozyum yapacağız. Sempozyumla Türkiye’nin akademik birikiminin meseleye nasıl baktığını, neler tavsiye edeceklerini ve öngöreceklerini ortaya koymaya çabalayacağız. 

Gençlik araştırma raporunda 5 ana dini, siyasi ve ideolojik kimlik gruplarının durumlarını ayrı ayrı raporlandıracağız. Ayrıca konuya ilişkin raporlandırma yapacağız: Gençliğin Aile değerleri, Gençliğin Din Değerleri, Gençlik ve Güven gibi.  ‘014 yılında Kadın araştırmasını yayınlayacağız, İnşallah  Alevilik sorununu ele almak istiyoruz bu yıl itibariyle. Bu saha araştırması şeklinde değil de, teorik bir araştırma olacak. Eğer üniversiteler ile de diyalog kurabilirsek, üniversite desteği alabilirsek iç göç ve aile değerlerini araştırmak istiyoruz. Önümüzdeki bir yıl için böyle bir yol haritamız var.

Saha araştırmaları çok masraflı araştırmalar. Finansmanını oluşturmak gerçekten bizleri çok zorluyor. 81 vilayette 5541 kişiyi kapsayan bir çalışma, çok masraflıdır. En çok masraf da anketörlerle ilgili yapılmaktadır. Bizim araştırmalarda şöyle bir özellik vardır. Bizim yakın çevremizden araştırmaya katılan arkadaşların hiçbiri para almaz. Gönüllülük esastır. Hiçbirinin bu güne kadar maddi bir talebi olmamıştır. Mevcut gurup için bundan sonra da olmaz. Böyle bir avantajımız var. Ama bununla beraber dediğim gibi doküman toplanması, saha araştırması, anketlerin yapılması, toplanması bilgisayara işlenmesi bunlar külfetli ve maliyetlidir. Bu ekonomik durumdan ötürü biz, her yıl bir saha araştırması yapmayı planladık.

Bizim gençlik döneminde şöyle afişler vardı boy boy: “Veremden korkma, geç kalmaktan kork” diye. Şimdi, “Kanserden korkma geç kalmaktan kork” diye değişti. Dolayısıyla sosyal hastalıklardan korkmak değil, sosyal problemleri, sosyal hastalıkları zamanında keşfedememekten  ve kabul edememekten korkmalıyız. Hastalığı biliyorsak çözeriz. Asıl bilmiyorsak ya da önemsemiyorsak ya da kilimin altına süpürerek deve kuşu siyaseti yapıyorsak o zaman sorun devam ediyor, bir problem var demektir.

Ayrıca hukukçu arkadaşlarla yaptığımız  görüşmeler var. İnşallah 6284 Sayılı Aileyi Koruma Yasası’nı farklı bir biçimde ele almayı düşünüyoruz. Farklı alternatif bir aileyi koruma kanununu Türkiye’ye sunmuş olacağız.

Son olarak ben SEKAM ailesi adına sizlere teşekkür ediyor başarılar diliyorum. Allah razı olsun. Allah yaptığınız, yaptığımız işleri bereketlendirsin.  Kur’an-ı Kerim’de Kehf Suresi’nin 10. ayetinde gençlerle de ilgili olduğu için konumuz açısından önemli bir dua var. Gençler Kıyam edip dağa çıktıklarında dediler ki; “Ya Rabbi. Katından bize bir rahmet ver. İşlerimizde doğru olanı kolaylaştır”. İşlerimizi kolaylaştır demediler. Doğru olanı kolaylaştır dediler. Onun için Allah hepimize işlerimizde doğru olanı kolaylaştırmasını nasip etsin diyorum. Sizlere, Akabe ailesine başarılar diliyorum. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

 

Kur’ani Hayat dergisi olarak kıymetli zamanınızdan bizlere de ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

 

 

Follow