Namaz Gönüllüleri Platformu Üyeleriyle Söyleşi

Söyleşenler: F. GÜNGÖR, M. BAYKUL , M. AYDIN

Diyarbakır’da, İzmir’de, Aydın’da, Bitlis’te, Ağrı’da, Ankara’da, Mersin’de, İstanbul’da, Fransa’da, Hollanda’da, Almanya’da ve daha birçok ilde, ilçede, ülkedeler… Onlar, ümmetin ahvalini kendilerine dert edinmiş, kendi imkânlarıyla coğrafyanın dört bir yanına dur durak bilmeden, seccade taşıyan üç beş ciğeri yanık adam… Günlük meşgalelerini bir kenara bırakıp dünyevî bir menfaat gözetmeksizin karış karış gezerek “dinin direği” namazı susamış kitlelere anlatıyorlar. Dünyanın çetrefilli meşgaleleri arasında namazla arasını açmış, unutmuş veya terk etmiş topluma, minarelerden, beş vakit semayı şereflendiren sadaya dikkat çekmek için çabalıyorlar, amaçları ise -Cemil Tokpınar’ın ifadesiyle- onlar gibi olabilmek; “Hayat arası namazdan, namaz arası hayat” çizgisine ulaşabilen güzide yıldızlar gibi; Sahabe efendimiz gibi…

 

Kendi deyimleriyle sadece “namaz için namaz hareketi” olarak bir araya gelen, namazın içsel boyutu kadar sosyal boyutunu da insanlara tanıtan, ortak amaçları namaz sevgisi olan bir çalışma, Namaz Gönüllüleri Platformu… Türkiye’de ve dünya genelinde dört yüzü aşkın konferans veren, 120’yi aşkın merkezde bulunan, milyonlarca kitapçık, CD yayımları yapan, çeşitli radyo ve tv’lerde kitlelere ulaşan, www.namazladirilis.com internet sitesiyle sanal ortamdan da çalışmalarını yürüten; gazeteci, yazar ve akademisyenlerden oluşan Namaz Gönüllüleri Platformu çalışmalarına aralıksız devam ediyor. Yapılan ve yapılması düşünülen çalışmaları ve genel olarak Namaz Gönüllüleri Platformu’nu platform üyelerinden, Abdullah Yıldız, Cemil Tokpınar ve Hasan Hafızoğlu hocalardan sorduk. Zevkle okuyacağınızı umuyoruz.

 

 

Öncelikle Namaz Gönülleri Platformu’nun ne zaman kurulduğunu hatırlatır mısınız?

 

Abdullah Yıldız: Bundan yaklaşık üç sene önce ‘namaz bilinci kitapları’ diyebileceğimiz, namazın nasıl kılınacağını değil de namazın ruhunu ve özünü anlatan kitaplar yazan hocalarımızla bir araya geldik. Benim bu konudaki çalışmam “Namaz/ Bir Tevhid Eylemi” ismiyle 1991 yılında basılmıştı. Ayrıca Vehbi Karakaş hocamızın “Niçin Namaz”, “Nasıl Namaz” gibi kitapları var. Platformun fikir babalarından Cemil Tokpınar’ın “Sabah Namazına Nasıl Kalkılır” adlı çok satan bir kitabı var, 1 milyon adet basılıp dağıtılan bir eser… Hasan Hafızoğlu’nun (Büyür) “Namaz Bilinci”, Mehmet Göktaş’ın “Namaz Gözaydınlığım”, Kerim Buladı’nın “Namaz/Akılları Durduran Mucize”, Ahmet Bulut’un “Namaz/Dirilişe Çağrı” adlı eserleri ve diğerleri… Bu kitapların yazarları olarak biraya gelip bir çalışma başlatmaya karar verdik. Çünkü sadece kitap yazmakla olmuyor. Bu kitapların içinde yazılanların etkin bir şekilde topluma sunulması lazım. İnsanların namazın gereğine inanmalarını sağlamak için radyo ve televizyon aracılığıyla, toplantılarla, her türlü imkânı kullanarak topluma, özellikle gençliğe etkili sunumlarda bulunmak zorundayız.

 

Namaz deyince ne anlamalıyız, siz ne anlıyorsunuz?

 

Cemil Tokpınar: Namaz yaratılış gerekçesi, varoluşun anlamı, insanın Rabb’iyle birlikte olduğu en güzel zaman dilimi… Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde namazın o kadar yüceltildiğini görüyoruz ki… O kadar çok ehemmiyet ve kıymet verildiğini görüyoruz ki... Şu andaki mü’minlerin duyarsızlığını anlamak mümkün değil. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda namazı emreden 70’ten fazla âyet var, yine 500 civarında namaza da işaret eden dolaylı âyet var. Doğrudan âyetleri öncesi ve sonrasıyla âyet grubu olarak ele almalıyız. Cenab-ı Hak namazı emrettiğinde bir âyetin öncesinde ve sonrasında o âyeti pekiştiren başka konulara girmiştir. İşte buna örnek Bakara’nın ilk 5 âyeti, Enfal’in ilk 4 âyeti, Mü’minûn’un ilk 11 âyeti, yani bu âyetler arasında o kadar sağlam bağlar vardır ki… Mesela bu verdiğimiz örneklerde birbirine yakın hitabeler bile vardır. Mesela Bakara 3 aynı zamanda Enfal 3’ü yazar, içinde vardır. Bizim dindar çevrelerde, İslâmî ilimlerle ilgilenenler ve derinleşenlerde, Müslüman aydınlarda Kur’an’ın namaza bakışı, namazın nereye oturduğunu anlama noktasında sıkıntı var. Yani aydınların anlayışında problem var. Namaz Kur’an’da birkaç âyetle emredilen bir konu değil. Mesela Kur’an’da itaati emreden âyetlerin birinci adresi namazdır. Kur’an’da takvayı emreden âyetlerin birinci adresi namazdır, namazsız takva olmaz. Mesela şükrü anlatan, tekbiri emreden âyetlerin yine birinci hedefi namazdır. Namaz -dikkat edilirse içinde tekrar edilen kelime ve cümlelerden de anlıyoruz ki- teslim, tekbir ve tahmil’dir. Bir rekâtta bile defalarca tekrar edilen bu kelimeleri biz günde 40 defa tekrarlıyoruz. Bunu ömre vurduğunuzda varın siz hesaplayın. Şimdi salih ameli emreden âyetler birinci derecede namazı kasteder. Hz. Ali efendimize sormuşlar, “Salih amel nedir?” diye, “Tadil-i Erkân ile kılınan namazdır” demiş. Kur’an’da birçok yerde salih amel işleyenler ve iman edenler olarak vurgulanır, kurtuluşa erenler, cennetle müjdelenenler… Kur’an’da hiçbir yerde sadece iman edenlerin müjdelendiği âyet yoktur. Namaz Kur’an’ın birinci sûresinde başlayıp sonuncu sûresine kadar her tarafta varlığı hissedilen bir ibadettir. Nitekim birinci sûrede iyyakena’budunun açılımı Kâfirûn Sûresi’dir. Baştan sona ibadetten bahsediyor. Diğer ibadetler de kendi içlerinde namaza destek verirler. Mesela zekât, sadaka, infak Kur’an’da çok emredilir. Niçin? Birçok hikmetleriyle beraber, nakdi ihtiyaçlarını karşılayıp daha güzel namaz kılınsın diye... Mesela oruç tutmak Kur’an’ın bir emri, orucun birçok hikmeti var ama bir hikmeti Allah’ın ne muhteşem nimetler lutfettiğini hissedip daha coşkulu ve derinlikli namaz kılalım diye… Mesela Hacc’ın birçok hikmeti vardır, ama Hac aslında namazın kalbine yolculuktur, ibadetin yüreğine gitmektir. Dolayısıyla namazın bir anlamda kronolojik tarihini ve oluşumunu mekânıyla hisseder bir mümin. Bunun için Hacc’ın da bir güzel hikmeti, daha huşûlu daha güzel, daha nitelikli namaz kıldırmaktır. Bundan dolayı belki de en huşûlu, en gözü yaşlı, en coşkulu namazlarımızı Hac’da kılarız. 

 

İslâm toplumu, namazın kadir ve kıymetini, ehemmiyetini, nasıl muhteşem bir hazine olduğunu maalesef bilemiyor. Avamından havâssına, âliminden cahiline ümmetin tüm katmanları bu konuda yetersizdir. Çözüm tekrar Kur’an’la ve hadisle yüzleşip namazın Cenâb-ı Hakk’ın gündeminde, Rasulullah’ın dünyasında nasıl bir yer tuttuğunu anlamakla, kavramakla mümkündür. Göreceğiz ki Cenâb-ı Hakk’ın en sevdiği ibadet namazdır. Peygamber’in neredeyse ömrünün yarısını harcadığı bir ibadet… Şimdi başımızı elimizin arasına alıp düşünelim: Bir öncü düşünün ki, bu öncü topluma getirdiği birçok güzellikle birlikte Rabb’inin huzurunda ömrünün yarısını geçiriyor. Peygamber’in ömrünün yarısı ya mescidde ya secdede… Bunu nerden çıkardın diye sorabilirsiniz. Bir defa Peygamber’imiz 5 vakit namaz kılıyor muydu? Kılıyordu. Bu beşe en az beş daha ekliyor mu? Kuşluk, teheccüt vs. ile evet ekliyor. Vakit namazlarında da bir sayfa, üç sayfa, beş sayfa, bazen akşam namazlarında A’râf’ı okuyacak kadar 25 sayfa… Kıraati uzun olan bir peygamber… Günde 40 rekât kılınan namazın, her rekâtına birkaç sayfa daha okunursa hesap edin bakalım kaç sayfa çıkar? Görüyoruz ki Rasulullah’ın zamanı, yemek sofralarında, boş sohbetlerde değil Allah’ın huzurunda geçmiş.

 

Hayatın, şehir tasavvurunun merkezinde cami ve namaz var o dönemde. Bu algının değişmesiyle birlikte namaz konusundaki açık da büyümüş gibi.

 

Cemil Tokpınar: Kesinlikle, çok doğru… Merkez cami, eylem olarak merkez namaz, her şey onun etrafında şekilleniyor. Her plan, her program onun etrafında gelişiyor. Sahabe zamanlarını namazla, ya Kur’an’la, ya Kur’an ve hadis müzakeresiyle geçiriyorlar. Bunun için diğer bütün eylemler, ayrıntı oluyordu. Peygamber’e diyebiliriz ki namaz arası bir hayat yaşıyordu. Biz ise kendimize baktığımızda hayat arası bir namaz yaşıyoruz. Onların dünyasında namaz esastı; ümmetin dünyasında namaz ayrıntıya mı dönüşüyor diye soruyoruz. Bunun için tarih, onların zaferine şahit; şu zaman ise özellikle son yüzyıldır devam ediyor, maalesef ümmetin esaretine, mahkûmiyetine şahitlik ediyor.

 

Hocam, bunun dışında, bu kadar önemli bir eylem olan namazın Miraç ile farz kılındığına dair bir yanlış anlaşılma var toplumda, buna dair neler söylersiniz?

 

Cemil Tokpınar: Namaz Miraç’ta beş vakit olarak sabitlendi. Miraç’tan önce de hatta tüm peygamberlerde, tüm dinlerde namaz vardır. Namaz imanın ikiz kardeşidir. Pazartesi günü vahiy gelmiş, salı günü Cebrail (a) Peygamber’e abdesti ve namazı öğretmiştir. Nitekim Hz. Ali efendimizin İslâmiyet’e girişine Peygamber’imiz ve Hz. Hatice annemizin kıldığı namaz vesile olmuştur. Onları namaz kılarken görmüş ve o da namaz kılmıştır, Müslüman olmuştur. Gece namazı İslâm’ın ilk yıllarında bir yıl boyunca farz kılınmıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hak rahmetiyle bunu sadece Peygamber’e has kılmıştır. Dolayısıyla Miraç’a kadar namaz vardır. Bunun örnekleri pek çoktur. Diyebiliriz ki iman ve namaz beraberdiler, fakat iman bir gün önce doğdu, namaz daha sonra doğdu.

 

Hasan Hafızoğlu: Namaz kılmakla, namazı ikame etmek arasında çok fark var. İkame etmek Kur’anî bir tabir. Kur’an ‘ikame etmek’ tabirini kullanıyor. Cenâb-ı Hakk’ın tarif ettiği gibi, Rasulullah’ın bizden istediği gibi… Biz namazı ikame ettiğimiz gün, namaz bizi kötülüklerden arındıracaktır. Namaz bizi muhafaza edecektir. Efendimiz buyuruyor ki, “Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız siz de namazı öyle ikame edin.” Şimdi, Peygamber’in neresine bakacağız biz? Tamam, şeklen bakalım, ya Peygamber’in huşûu? Peygamber’in huşûu nasılsa onun gibi huşû sahibi olalım. Peygamber, Allah’ı zikrederken ne hissederdi acaba? Peygamber, Fatiha’yı okurken ne düşünürdü acaba? Fatiha’yı nasıl okurdu? Bir çırpıda mı okurdu, yoksa tane tane mi okurdu, kelime kelime mi okurdu? Kur’an’ı okurken manaya kalbi nasıl katılırdı? Durur muydu, düşünür müydü, heyecanlanır mıydı, titrer miydi, gözleri yaşarır mıydı? Bunlar var, Peygamber’in namazında. Sıkılmış namaza durmuş, korkmuş namaza durmuş, yolda kalmış namaza durmuş, bir ihtiyacı olmuş namaza durmuş. Sanki bir namaz peygamberi olmuş. İki ayaklı bir namaz olmuş. Hava kararmış, ‘ümmetimin başına bir bela mı gelecek’ diye, korku namazına durmuş; zafer gecikmiş, namaza durmuş; Cenâb-ı Hakk’a şükretmesi gerektiğini hissetmiş, şükür namazı kılmış; dağa çıkmış ‘dağ benim namazıma şahit olsun’ diye secdeye kapanmış. Namazı hayatına yaymış, bir yerlere hapsetmemiş.

 

İkame edilmeyen namaz, yanımıza yorgunluğumuzu bırakır, bizi yükseltmez. Bilinç ibadetin ruhudur. Bilinçsiz namaz olmaz. Cesetle namaz kılınmaz.

 

Namazın maksadı eğitimdir, namazdan daha güzel bir eğitim olabilir mi? Allah’ın kendisiyle bir araya geldiği insan kötülük işleyebilir mi? Aşkın zirvesine secdede erişebiliriz. Biz sadece Rabb’imizin huzuruna kapanabiliriz, başka bir yere kapanmayız. Allah’a yakın olmanın zirvesidir secde. Böyle bir şey mümini çok farklı yerlere götürür.

 

Bu mana ve maksattan yoksun olan namazı -Allah muhafaza- zayi etmiş oluruz. Meryem 59. âyeti bizi ilgilendirir o zaman.

 

Rabb’im bizi namazı zayi edenlerden değil, namazla esas duruşunu muhafaza edenlerden eylesin, namazda dik duranlardan eylesin.

 

Namazın şekline değil ruhuna çok vurgu yapıyorsunuz, bu hususu biraz daha açar mısınız?

 

Abdullah Yıldız: İsteyen bir insana namazın kılınış şeklini, içindeki ve dışındaki şartları öğretmek nihayetinde birkaç saatlik bir iştir. Ama onu sevdirmek, onun önemini, gereğini, vazgeçilmezliğini anlatmak daha uzun süre ve daha yoğun çaba isteyen bir iş olup asıl önemli olan da bu meseledir. Bu yüzden, namaz bilinci kitapları yazan hocalar başta olmak üzere birçok insan bir araya gelip neler yapabileceğimizi tartıştık. Nihayet namazın farz kılındığı mübarek bir Miraç Gecesi arifesinde, 19 Ağustos 2006’da kamuoyuna bir açıklama yaparak çalışmalarımıza başladık.

 

İlk çalışma grubu kimlerden oluşuyordu?

 

Abdullah Yıldız: Bir namaz çalışması, sadece namaz kitabı yazarlarıyla sınırlı kalamazdı, ama çekirdek ekibimiz onlardı. Kendi aramızda bir istişare kurulu oluşturup sık sık toplandık. Nihayet 19 Ağustos 2006’da bize fiilen destek veren 100 civarında yazar, fikir adamı, sanatçı, edebiyatçı ile birlikte -bir o kadarı da ayrıca imza verdiler- Şehzadebaşı Camii yanındaki bir restoranda, Namaz Gönüllüleri Platformu olarak “Namazla Diriliş Seferberliği” başlattığımızı ilan eden bir deklarasyon yayınladık. Aynı gün 11 yazar arkadaşımızın makalelerinden oluşan “Namazla Diriliş” kitapçığını dağıtmaya başladık. Şu ana kadar bu kitapçığın 800 bine yakın kadarının dağıtımını gerçekleştirdik ve sekiz ay içinde 120 panel tarzı toplantı düzenledik.

 

Arkadaşlarımızın her birinin konferans, seminer ve sohbetlerini de eklersek, yüzlerce namaz bilinci programı düzenlenmiş oldu. Anadolu’da onlarca il ve ilçede, Avrupa’nın bazı büyük kentlerinde konferanslar verdik. Platformun kuruluş hikâyesi kısaca böyle.

 

Neden böyle bir çalışma grubu oluşturdunuz, başlangıçta belirlediğiniz hedefleriniz nelerdi?

 

Abdullah Yıldız: Biz, yayınladığımız deklarasyonda da belirttiğimiz gibi, üç aşamalı bir hedef saptadık ve bu çalışmanın amacının sadece “namaz” olduğunun altını çizdik. Çünkü bazen bir çalışma üzerinden başka hedefler gözetilir. Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca’mızın Namaz Gönüllüleri Platformu’nun o ilk toplantıdaki tanımlamasıyla “namaz için namaz hareketi” olarak yola çıktık. Bu kuşatıcı ve toparlayıcı bir hedeftir. Amacımızı üç aşamalı olarak belirledik:

 

Birincisi, namaz kılamayanları namazla buluşturmak. Ki bunların büyük bir çoğunluk oluşturduğunu tespit ettik: Bir istatistiğe göre, Türkiye’de %75 oranında insanımız beş vakit namaz kılamadığını söylüyor. Geriye kalan %25 namaz kılıyor, fakat onların da huşû içinde kılamamak, arada bir aksatmak, özellikle sabah namazına kalkamamak gibi problemleri var. Yani bizim tanımlamamızla ciddi anlamda bir namazsızlık hastalığı var; buna ilaveten kıldığı namazın farkında olamama sorunu var. Biz buna çare olmak üzere yola çıktık. Evet, işte birinci hedef %75 gibi namaz kılamayan bir çoğunluğu namazla buluşturmak.

 

İkincisi, namaz kılıyorum ama tat alamıyorum, huşûu yakalayamıyorum diyenlere namaz bilinci kazandırmak.

 

Üçüncü olarak, namazı bir hayat tarzı haline getirmeyi sağlamak. Çünkü Kur’an’da, “Şüphesiz namaz, fahşâ ve münkeri engeller” buyurulur (Ankebût/45). Namaz, Allah’ın razı olmadığı davranışları, yüz kızartıcı suçları, iğrençlikleri, ahlaksızlıkları, kötülükleri engeller. Bir zamanlar çok gündemde tutulan ‘temiz toplum’ hedefine ancak namazla ulaşılır. Biz bu niyetle yola çıktık; hedef olarak da kendimize bu üç aşamalı bir planı belirledik. Tabii bu hedefler bir iki sene içinde gerçekleştirilecek hedefler değil, ucu açık, yıllar belki nesiller sürecek bir çalışma. Ama şimdilik 1 yıllık bir çalışma planı öngördük ve ilk altı ayda ulaştığımız sonuçlarla ilgili bir değerlendirme toplantısını da yaptık. Şu an itibariyle 120 merkezde panel ve daha fazla yerde konferans, seminer vererek 300 binden fazla insanımıza yüzyüze namazın güzelliğini anlatmışız; 800 bine yakın kitapçık dağıtmışız; namaza ilişkin bilgileri ve haberleri paylaştığımız web sitemize (www.namazladirilis.com) şimdiye kadar 3,5 milyon tıklama yapılmış; ‘namaz bilinci’ kitapları 3 milyon insanımıza ulaşmış, radyo-tv programları aracılığıyla yurt içi ve yurt dışında milyonlarca insana hitap edilmiş vs...

 

Namaz Gönüllüleri Platformu kurulduktan sonra ne gibi tepkiler aldınız?

 

Abdullah Yıldız: Hakikaten beklentilerimizin çok üstünde talepler söz konusu. Anadolu’dan her gün mutlaka ‘Bize de gelin, platform buraya da gelip program yapsın’ çağrıları alıyoruz. Ayrıca çeşitli çevrelerden, çok sayıda ‘Biz de namaz gönüllüsü olarak size katkıda bulunmak istiyoruz, ne yapabiliriz’ şeklinde yardım teklifleri alıyoruz. Aşağı yukarı bize gelen tepkilerin tamamı olumlu. Bir de, Türkiye’de ilk defa gerçekleştirilen bir şey var, namaz sayesinde. Türkiye’deki farklı ekollerden insanlar, farklı yorumlara, frekanslara sahip hocalar, hemen hemen her vakıftan, her dernekten, her meşrepten yazar ve çizerler bu platforma katıldılar. Biz bunu, Hayrettin Karaman Hoca’nın çok sık vurguladığı, “es-salâtü camiatün” yani ‘namaz toparlayıcıdır’ gerçeği ile yorumluyoruz. Namazla bir ilki gerçekleştirdiğimizi ve bunun da “namazda birlik” olduğunu söylüyoruz. Bakın, namaz saflarının bir özelliği vardır; camiye ilk gelenler ön saflarda yer alır, sonra gelenler arka saflara dizilirler. Burada hiçbir rütbe, hiçbir sınıf, hiçbir mezhep, renk, cemaat, meşrep ayrımı yapılmaz. İşte cemaat namazındaki bu özellik, Türkiye’deki Müslümanlar’a da böyle bir birlik ruhu, vahdet ruhu aşıladı. Biz bu çalışmanın çok büyük rahmetlere vesile olduğunu ve olacağını düşünüyoruz. Ve diyoruz ki; namaz vesile-i rahmet’tir, vesile-i nusret’tir, vesile-i vahdet’tir.

 

Şimdiye kadar nerelerde toplantılar yaptınız?

 

Abdullah Yıldız: Kış şartlarından dolayı gidemediğimiz birkaç il hariç yaklaşık 60 il (toplam 120 merkez) dolaştık. Ağrı’dan Van’a, Şanlıurfa’dan Maraş’a, Adana’dan Samsun’a, Kayseri’den Çorum’a, Aydın, İzmir’den Tekirdağ’a kadar Türkiye’nin her yerine gittik, kalan yerlere de gideceğiz inşaallah. Yaptığımız çalışmalar sadece yazarlarımızın katıldığı toplandılar şeklinde değil; o yörelerdeki hocalarımız, müftülerimiz de programa katılıyorlar. Bize gelen taleplere ‘Lütfen oradaki sivil toplum kuruluşları olarak tek başınıza hareket etmeyin, birlikte planlayın, birlikte organize edin’ diye tavsiyede bulunuyoruz; çünkü biz bu platformu namaza duyarlı tüm kesimleri kuşatan bir hareket olarak başlattık. Elhamdülillah, bu tavsiyelerimiz de dikkate alınıyor. Birlikte hareket konusunda en başaralı olduğumuz, hatta zirveye ulaştığımız yer Isparta’dır. Isparta’da 20 kuruluş bir araya gelerek çok başarılı bir organizasyon yaptı. Süleyman Demirel Kongre Merkezi’ne tam 6-7 bin kişi geldi. Bunun benzeri manzaralara başka yerlerde de şahit olduk. Mesela Bursa İnegöl’de 1500 kişilik salonu 2500 kişi doldurmuştu; ayakta bile yer bulamayanlar oldu. Anadolu’ya ilk açıldığımız yer olan Manisa’da iki defa toplandı yaptık, ikisinde de salon taştı, insanlar geri döndü. Trabzon’da, Antalya’da ve başka yerlerde aynı manzara yaşandı; hatta birçok yerde izleyicileri sahneye almak zorunda kaldık. Toplantılarımızın nerdeyse tamamında salonlar hınca hınç doldu, elhamdülillah. Bu anlamda büyük bir talep patlaması var. Dinleyicilerimizin profili de oldukça geniş. Kadın-erkek, genç-yaşlı, namaz kılan-kılmayan demeden herkes geliyor. Hatta şöyle duyumlar alıyoruz: ‘Namaz kılmayan yeğenimi, kardeşimi, bacanağımı ya da arkadaşımı kolundan tutup getirdim, o gece namaza başladı.’ Ama özellikle şunun altını çizmeliyim; kitaplarımıza ve toplantılarımıza özellikle gençler rağbet ediyor.

 

Programlarda yaşadığınız ilginç olaylara örnek verebilir misiniz?

 

Abdullah Yıldız: Bir noktayı daha belirtip bu soruya cevap vereyim. Bu toplantılar aynı zamanda basına aksediyor. Ayrıca gittiğimiz yerlerde düzenlediğimiz toplantılar CD’ye kaydediliyor ve bunlar elden ele izleyiciler arasında dolaşıyor. Mesela İnegöl’de, Erzincan’da, Tekirdağ’da vs. yerel televizyonlara da program yaptık. Yerel tv ve radyolar aracılığıyla, konferanslara katılanların birkaç kat fazlası insana da ulaşmış oluyoruz. Zaten ulusal kanallarda; özellikle Ramazan ayında arkadaşlarımız platformun çalışmaları hakkında bilgi vererek namaz davasını anlattılar. Ama elbette, yüz yüze iletişim çok daha etkili oluyor. Bunlardan sadece birkaç tanesi bile çalışmalarımız için bizi heyecanlandırmaya, motive etmeye, nereden talep gelirse gelsin bizi “aman yetişelim” duyarlılığıyla harekete geçirmeye yetiyor. 

 

Mesela Tekirdağ’a gittiğimizde yaşlı bir hanımefendi, başında şapkasıyla yanımıza geldi, dedi ki: “Efendim, ben emekliyim ve dinî konulara daha yeni merak sarıyorum; bu toplantıyı duyunca geldim. İnanın bu kadar güzel şeyleri duyacağımı tahmin etmiyordum. Bugün benim doğum günüm, ben hayatımda yeni bir sayfa açıyorum. Ama diyorum ki, keşke daha önce gelseydiniz...”  Duygulandık, gözlerimiz doldu orada.

 

Bir de emniyet mensubu arkadaşlar oldukça ilginç bir olay anlattılar: Bir kap-kaç olayı yani bir hırsızlık olayı olmuş. Bunu kim yapabilir, tabii ilk akla gelen tinerci ve baly çeken çocuklar. Bu çocukların kaldığı bir eve baskın yaparlar. Bir de ne görsünler; masalarının üstünde namaz kitapları, yerde seccadeler... ‘Bize numara çekmiyorsunuz değil mi?’ filan diyerek biraz sıkıştırırlar; sonra anlarlar ki, çocuklar bu kitapları okumuşlar, namaza başlamışlar ve bu sayede kap-kaç ve uyuşturucu kullanımı vs. gibi kötülükleri bırakmışlar. Buradan çıkaracağımız sonuç şu: Gerçekten temiz topluma ulaşmak istiyorsak, namazın dosdoğru ve bilinçli olarak kılınmasını sağlarız. Emniyet görevlilerinin dediği gibi, o zaman onlara da iş düşmez.

 

Buna benzer pek çok örnek var. Mesela, bunlardan Sultanbeyli’de arkadaşların yaşadığı bir olay var ki çok önemli. Bir grup öğrenci toplanıp gelmişler Namazla Diriliş paneline. Tabii içlerinde namaz kılan var kılmayan var, inanan var inanmayan var. Toplantı başlamak üzereyken, bir kız öğrenci, Ahmet Bey’e yaklaşıp, “Hocam ben lise son sınıftayım, arkadaşları kıramayıp geldim ama ne anlatacaksınız merak ediyorum, zira ben ateistim, inanmıyorum” demiş. Arkadaşımız bunu duyduğunda başından kaynar su dökülmüş gibi olur. Der ki, “Kızım, şimdi toplantı başlamak üzere. Gel seninle bir anlaşma yapalım; konuşmaları dinle, kafana takılan, anlamadığın yerleri not al, program sonunda mutlaka konuşalım.”  Toplantı bitince beklemişler ama çocuk gelmemiş. 40 gün sonra, aynı yerde bir başka programa katılmışlar ve aynı kız çocuğu gelip, “Beni tanıdınız mı hocam?” diye sormuş Ahmet Bey’e ve başlamış anlatmaya: Önyargılı olarak geldiği toplantıdan bir başka ruh haliyle çıkıyor, anlatılardan çok etkileniyor ve o gece uykusu kaçıyor; sağa dönüyor, sola dönüyor, uyuyamıyor ve kalkıyor: “Ey Allah’ım, ben seni nasıl tanıyamamışım, Senden özür dilerim” diyip bilebildiği kadarıyla abdest alıp namaz kılıyor. Ve o gün bugündür namazını aksatmadan kıldığını söylemiş; bir iki defa da Peygamber’imizi (sav) rüyasında görmüş. Geçenlerde o kızımız gelip bize teşekkürlerini sundu, elinde bir demet çiçekle. Bunlara benzer pek çok örnek var.

 

Cemil Tokpınar: Evet, bu süreçte karşılaştığımız binlerce olay var. Zeytinburnu’nda bir panel sonrası, genç bir kardeşimiz küçük bir not uzattı. Dedi ki ben geçen şubat namaz kitaplarını okudum, içkiyi bırakıp namaza başladım. Bütün bu programlarda dikkat çeken bir şey var; o da programı organize eden kardeşlerimizin de namazı önemseyen ve yüreği yanan insanlar olması. Bu benim çok hoşuma gidiyor. Ve yine onların nasıl ki biz platform olarak İslâm’a hizmet tarzı farklı olan hocalarımız omuz omuza veriyoruz, bu programları organize edenler de olayın bu yönünü vurguluyor. 5 tane 10 tane vakıf ya da dernek bir araya gelip, program organize ediyor. Bunlardan bir tanesi benim çok hoşuma gitti: “Nerden aklınıza geldi böyle bir platform kurmak? Biz o kadar faydasını gördük ki, birbirimizle görüşmüyor, konuşmuyorduk. Bu programı organize etmek amacıyla bir araya geldik” dediler. Hâlbuki müminler birbirleriyle görüşüp konuşursa, selâmlaşırsa, dualaşırsa, Cenâb-ı Hak rahmet indirir. Bu güzelliğin ve cemaatler arası yumuşamanın, muhabbetin böyle tecelli etmesi kanaatimce tek başına bir güzelliktir.

 

 

Şu anda müminlerin çoğu namaz hakikatini eylemleriyle adeta yok sayıyor. Eğer bir imam hatip lisesinde namaz kılma oranı %10 ise alarm zilleri çoktan çalmış demektir, ateş bacayı çoktan sarmış demektir. Yani bizim iddiamız bu noktada şudur: Kur’an’da Cenâb-ı Hak neye ne kadar önem vermişse, Peygamber sözleri ve yaşayışıyla bu meseleyi ne kadar önemsemişse, biz de o kadar önemseyelim. Namazlarımız, Kur’an’ın ve sünnetin önemseyişinin çok çok gerisindedir şu anda. Hem nazarî anlamda hem de uygulama olarak… Yani, sanki bilim adamlarımız bunu çok güzel yazdılar, çok güzel anlattılar, hayır! Anlatmadık. Mesela bundan yaklaşık bir 10 yıl önce, birkaç tane namaz kitabı varken, bugün 70 civarında namaz kitabı var. Namazın ehemmiyetini, muhtevasını, huşûunu farklı pencerelerden anlatan güzide kitaplar bunlar, ben hepsini takip ediyorum, okuyorum, tavsiye ediyorum. Peki 10 yıl önce neredeydik biz? Ya şimdiki yanlış, ya 10 yıl önceki yanlış. Hayır, şimdiki yanlış değil. Ben inanıyorum ki şu anda Türkiye namazı keşfediyor. Bu keşif yani, Namaz Gönüllüleri Platformu’nun yaptıkları yeterli mi? Hayır, daha işin başındayız. Neden işin başındayız? Bir defa şu anda toplumu etkileyen, topluma mesajı ulaştıran güçler, hangi araçlara hâkimlerse, hangi araçları kullanıyorlarsa bizler namazı onlarla anlatmalıyız. Bakalım şimdi: Okula giden bir genç kardeşimiz, her gün yüzlerce mesajın etkisi altında kalıyor. Neyle geliyor mesajlar ona? Televizyonla, gazeteyle, dergiyle, internetle, müzikle, hediye, eşantiyon yollarıyla, sanat dallarının her biriyle; sinemayla, edebiyatla, tiyatroyla, şiirle, anıyla, hikâyeyle… İletişim araçları ve sanat dallarının her biriyle birçok fikir geliyor. Şimdi bunlardan televizyonu ele alalım: Televizyonda bir mesaj genelde nasıl ulaşıyor? Haberle, açık oturumlarla, reklamla, diziyle, belgeselle, televizyon filmiyle… Şimdi bakalım: Namaz, haberlerde konu ediliyor mu, var mı bu konuyla ilgili bir haber? Peki Türkiye’nin namazla ilgili bir problemi yok mu? Bu ülkede 55 milyon insan namaz kılmıyor. Bununla ilgili ben günde 10 tane haber çıkarırım. Türkiye’de haberlerde, namaz yoktur. Muhatabın kimdir, derseniz; benim muhatabım asla namazı önemsemeyenler değil, namazı önemseyenleri kastediyorum ben. Namazı önemsemeyen zaten namazın aleyhinde haber çıkarır ama bizim namazı önemseyen medya mensuplarımız namaza hücum edilirse haber yapar.

 

Evet, haberlerde namaz yok. Peki dizilerde namaz var mı? Ben 52 bölümlük namaz dizisinin içini dolduracak, bilgi verebilirim. 52 bölüm… En az Kurtlar Vadisi kadar heyecanla izlenecek bir dizi çıkarabiliriz. Nerde senaristlerimiz, yapımcılarımız, yönetmenlerimiz?

 

Belgesel… Namazın yüzlerce belgeseli yapılabilir. Ezan bir belgesel konusudur, namazın bir rükûu belgesel konusudur; Eyüp’te sabah namazı bir belgesel konusudur; Süleymaniye’de bayram namazı bir belgesel konusudur; kıyam bir belgesel konusudur; Fatiha bir belgesel konusudur; tahiyyat bir belgesel konusudur; her bir nafile namaz bir belgesel konusudur. Hacet namazı… Tespih namazı… Teravih namazı…

 

Hadi hiçbir şey yapamadınız, 50 dakikalık bir televizyon filmi de mi yapamadınız? Yüzlerce mahalli ve ulusal kanal var…

 

Hiç reklamlarda namaz gördünüz mü? Nerde reklamlarda namaz? Aralara birer dakikalık bir serpiştirsek…

 

İlâhisi yok, müziği yok, çıkarması yok, şusu yok, busu yok… Vaazlarda namaz anlatılmaz, vaazlar 5 dakika; ezan okununca bitiyor. Niye 5 dakika? 25 dakika olunca cemaat gelmiyor çünkü.

 

İnşallah platformun hedefleri gerçekleşirse namaz, bütün iletişim araçlarıyla ve bütün sanat dallarıyla anlatılacak. Bir sürü kompozisyon, hikâye yarışmaları düzenleniyor. Nerde bizim Müslüman vakıf ve derneklerimiz! Namaz konulu hikâye yarışması yap kardeşim! Namaz resimleri sergisi aç kardeşim. Namaz fotoğrafları... Nerede bunlar? Adeta bir sel geliyor, bütün iletişim araçları ve sanat dallarıyla dümdüz ediyor ortalığı. Cami imamının çok zayıf ‘Namaz, namaz…’ demesini kimse tınlamıyor. Gencin sorumluluğu kadar ona bu hizmeti vermeyen, elinde yetki bulunan, güç bulunan herkes sorumludur.

 

Hasan Hafızoğlu: Namaz Gönüllüleri Platformu olarak gittiğimiz, Anadolu’nun il, ilçe ya da köylerinde, gerçekten bu programlara müthiş bir katılım var. Katılanlar can kulağıyla dinliyorlar. Katılanlar bizi etkiliyorlar. Hiç rastlamadım, “Çok sıkıcı geçti, geldiğime pişman oldum” diyene… Dinleyenlerin gözleri doluyordu. Biz etkileniyoruz. Bir konferansa gittikten sonraki namazımızla önceki namazımız arasında fark oluyor. Toplumun her seviyesinden insanlar katılıyorlar, dinleyenler tekrar tekrar dinlemek istiyorlar.

 

Bir gecede insan değişir mi?

 

Abdullah Yıldız: Evet, değişiyor; biz tanığız buna. Toplantıdaki atmosfer insanları etkiliyor. Hatta, “Şu kitapçığı (Namazla Diriliş kitabını) okudum, namaza başladım’ diyenler oldu. Biz Namaz Gönüllüleri Platformu olarak şuna inanıyoruz: İnsanlarımız, inanın namaz kılmak istiyor. Mesela cenazeleri kalkıyor, üzülüyorlar, cenazelerin sahipleri kenarda bekliyorlar. Emin olun ki, o insanların tamamı şu cenaze namazını biz de kılsaydık diyorlardır ama belki bilmediklerinden, namazla aralarında kontak kuracak bir vesile olmadığından bekliyorlar. Biz de buna vesile olmak istiyoruz; derdimiz bu.

 

Ramazan ayı içinde gençler arasında bir anket yapıldı. Bu anket bizim için anlamlı bir sonuç ortaya çıkardı. Metropol Araştırma Şirketi’nin 30 üniversitede 4449 öğrenci üzerinde yaptığı ankette öğrencilerin %70-80’i oruç tuttuğunu, %65’i de Cuma namazı kıldığını söylüyor. Bizce bu Cuma namazı kılan gençler, potansiyel olarak beş vakit namaz kılmaya en hazır kesim. Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla Türkiye’de 3 milyon civarında satılan ‘namaz bilinci’ kitaplarını okuyanların %80’ini de gençler oluşturuyor. Bize kitap imzalatanların çoğu da gençler. Bu durum, Namazla Diriliş Seferberliğimizin iyi neticeler verdiği ve vereceği anlamına geliyor. Bize gelen mailler, aldığımız telefonlar, çalışmalarımızın yurt dışına da taşınmasını istiyor. Her yerden bu çalışmalara ilgi var, her taraftan davetler alıyoruz. İnanıyoruz ki bu faaliyetlerle namaz kılma oranı artacak ve namaz kılanların da namazlarının içini doldurmaları, kıldıkları namazın farkına varmaları kolaylaşacaktır, zaten bizim de hedefimiz bu.

 

Namaz Gönüllüleri Platformu olarak daha çok hangi çevrelerin desteğini aldınız?

 

Abdullah Yıldız: Öncelikle şunu söyleyeyim: Namazla Diriliş Platformu bir sivil inisiyatif olarak ortaya çıkmıştır. Bir amaç etrafında ortak, paylaşımcı, organize ve uyumlu bir çalışmayı ifade eder. Biz başlangıçta namaz bilinci hakkında kitap yazan hocalarla işe başladık; Cemil Tokpınar, Ahmet Bulut, Kerim Buladı, Muhammed Emin Yıldırım, Hasan Hafızoğlu, Vehbi Karakaş, Veysel Akkaya, Esma Sayın Ekerim vd. Daha sonra başka yazarları, sanatçıları, ilim adamlarını, radyo-tv programcılarını da dâhil ettik bu çalışmaya; Hayreddin Karaman, Ali Bulaç, Mustafa Karataş, Ali Rıza Demircan, Abdurrahman Dilipak, Ramazan Kayan, Mehmet Akça, Münib Engin Noyan, Senai Demirci, Haşim Akten, Mustafa Demirci, Ömer Karaoğlu, Sibel Eraslan, Yıldız Ramazanoğlu, Mesut Uçakan gibi isimler...

 

Sadece bunlar değil, mesela bir yayınımıza ulaşmış, bir konuşmamızı dinlemiş, bir konferansımıza katılmış insanlardan da ‘biz nasıl yardımcı olabiliriz’ şeklinde destek alıyoruz. Bize katkıda bulunmak, ‘namaz gönüllüsü’ olmak istiyorlar. Kısaca, toplumun her kesiminden ilgi ve destek aldığımız gibi namaza özlem duyan, namazla buluşmak isteyen her fertten ciddi bir ilgi gördük. Kartopu gibi, her geçen gün büyüdükçe büyüyor, elhamdülillah. Geçenlerde www.dunyabulteni,net sitesinde Namaz Gönüllüleri Platformu’nu tanıtan Arapça bir yazıya Yemen, Lübnan dâhil birçok Müslüman ülkeden tepki geliyor; “Bizim de bu tür çalışmalara ihtiyacımız var, ne yapabiliriz?” şeklinde. İnanın biz de şaşırmış vaziyetteyiz.

 

Çalışmalarınızı yaparken ister istemez bunların bir külfeti de oluşuyor. Bu konuda reklamları yeterli görmüyorsunuz, ne gibi katkılar bekliyorsunuz, en çok neyin eksikliğini hissediyorsunuz?

 

Cemil Tokpınar:  Şimdi şunu memnuniyetle ifade edebiliriz ki halkımız namaz için seferberliğe mümkün mertebe katıldı. O kadar ki, dört yüz civarında büyük panel, konferans yaptık. Tek bir konuda sivil bir inisiyatifin dört yüz panel, konferans yapması muazzam bir şey… Bizim yaptığımız namaz panelleri en az 2-3 saat süren, 3 konuşmacının katıldığı ve 7’den 70’e; çocuk da var salonda, kadın var, yaşlı var, herkesin hiç çıkmadan dikkatle dinlediği paneller… Böyle bir şey Türkiye’de belki de ilk kez oluyor. Bu bağlamda halkımız her tülü teşekkürün üzerinde bir gayret gösterdi, ama toplumun farklı dinamikleri var, bunlar nedir; sermayedir, Müslüman cemiyetler, vakıflar, basın, sanat camiasıdır, bürokrasidir, devlet kademeleridir, maalesef bunlardan daha fazla destek görmeyi beklerdik. Yani bu namazsızlık hastalığı ortak bir dertse, bu ortak derdi aşmak için ne yapabiliriz, ne yapmamızı beklersiniz gibi sözler duymak isterdik, fakat bu henüz beklediğimiz seviyeye gelmiş değil.

 

Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz?

 

Abdullah Yıldız: Şu ana kadar yaptığımız çalışmalardan ulaştığımız sonuçlar, yaptığımız tespitler oldu. İkinci büyük istişare toplantımızda, hocalarımızdan, yazarlarımızdan, sivil toplum kuruluşlarından yüzlerce teklif geldi. Bu tekliflerden bir bölümünü daha gerçekleştirmek niyetimiz var. Gençlerimize yönelik çalışmalara ağırlık vermek, çocuklarımıza da seslenecek, onların dikkatini çekecek çalışmalar gerçekleştirmek niyetindeyiz. Sadece hanımlara ya da gençlere yönelik çalışmalar yapmak, namazın daha geniş çevrelere ulaşması için medya ayağını daha etkin kullanmak planlarımız arasında. Ayrıca CD, VCD, sinevizyon, internet ve televizyon programları gibi teknik imkânları daha fazla kullanmak niyetindeyiz. Namazda birlik vurgusunu daha ön planda tutacak çalışmalar yapmayı düşünüyoruz. Namazda birlik çağrısına sadece bizim değil tüm İslâm Dünyası’nın, ümmetin çok ciddi ihtiyacı var. Şii-Sünni ayrımının Irak’tan tüm İslâm Dünyası’na yayılmak istendiği bir ortamda namazın vesile-i vahdet ve vesile- i rahmet olacağına inanıyoruz. Nitekim, duyarlı Müslümanlar, çeşitli yerlerde Şii-Sünni, Türk-Kürt-Arap aynı saflarda namaz kılarak, namazın diriltici ve birleştirici ruhunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koydular. Özetle, inanıyoruz ki, Meryem Sûresi’nin 59. âyetinde vurgulandığı üzere, “namazı zayi etmek”le büyük sıkıntılara, badirelere yuvarlanan milletimiz ve İslâm âlemi tekrar namaza sarılarak dirilecektir.

 

Cemil Tokpınar: Biz şunu hedefliyoruz: Rabb’im müyesser ederse; her şeyi namaza hizmetçi etmek. Namazı anlatmak için bütün yolları denemek lazım. Hani vücutta bir hormon, bir vitamin eksik olduğu zaman fazla yükleme yapılır ya o açığı kapatmak için… Mesela herkes aldığı gıdalardan günlük belli bir ihtiyacını giderir ama aşırı kansız olan birisine 3-6 ay süre boyunca günde belirli bir miktar demir verilir, kansızlık hapı dediğimiz. Biz de şimdi çölde susuz kalmış bir duruma benzetiyoruz toplumun namaza karşı konumunu. Onun için çok fazla ihtiyacı var. Bu bağlamda, mesela akla gelebilecek her türlü eylemin, her türlü eğitimin, her türlü vesilenin değerlendirilmesini istiyoruz. Mesela sadece namaz sûrelerini anlatmak için küçük kartlar olsa, her bir sûreyi anlatmak ve anlamını bildirmek için milyonlarca kart dağıtsak; mesela çocuklar için sevdiren, teşvik eden namaz kitapları… Mesela çizgi filmlerde namaz anlatılsa… Mesela çizgilerle, karikatürlerle çizgi romanlarda namaz anlatılsa… Mesela camiden çıkanlara hemen bir dakikada okuyabileceği küçük el ilanı şeklinde kâğıtlar versek… 10 koldan bunu anlatabilsek… Farklı yönlerini anlatan farklı kitaplar… Farklı programlar… Konferanslar… Vaazlar… Hutbeler… Taa ki o açlığı giderelim… Çünkü Rasulullah’ın ashabından bir tane bile namaz kılmayan yok iken, münafıklar bile kılarken -kılmasak kâfir algılanırız diyorlardı- şimdi müminler kılmazsa burada bir fecaat var, büyük bir gaflet var. Bu gafleti inşallah ortadan kaldırmalıyız. Bu namazsızlık hastalığından, namazsızlık uçurumundan bir an önce kurtulmak için her vesileyi seferber etmemiz lazım.

 

“HAYDİ CAMİYE!”

 

“Haydi Namaza!” sloganıyla yürüyüşüne başlayan Namaz Gönüllüleri Platformu kuruluşunun üzerinden iki yıl geçtikten sonra, 2008 yılında Eyüp Feshane’de yeni bir kampanyanın daha müjdesini veriyordu. Bu defa slogan “Haydi Camiye!” idi… 

 

Camiler bize neyi ifade eder, neden önemlidir?

 

Hasan Hafızoğlu: Namaz Gönüllüleri Platformu, insanları namazla diriltmeyi amaçlayan bir çıkıştı. 2008’in Ramazan’ında da Feshane’de düzenlediği bir iftarla “Haydi Camiye” çağrısı yaptı. Tabii bu çağrı zaten daha önce Rabb’imiz tarafından yapılmış bir çağrıydı, biz sadece gündeme getirdik. Çünkü namazın farkının en etkili hissedildiği yollardan biri de cemaatle namazdı. Zaten namaz cemaatle emredilmişti. Asıl olan onu cemaatle ikame etmekti. Fert olarak namaz kılmak 27 derece düşük bir etkinliktir. Namazla ilgili tüm âyetlerdeki sigalar cemi, yani çoğul sigalarıdır. “Namazı ikame ediniz; namazı muhafaza ediniz; namazı ikame ederler; namazı muhafaza ederler” gibi ifadeler Kur’an’da sık sık kullanılır. Bu anlamda asıl olan cemaatle namazdır, namazı ikame etmenin yollarından biri. Bugün Müslüman’ın hayatında namazın etkisi yoksa, bunun sebeplerinden biri de cemaate, camiye gereken önemi veremeyişimizden kaynaklanıyor. Hâlbuki asr-ı saadette böyle bir şey yoktu. Peygamber her vaktini camide imam olarak namazı ikame ediyordu, ashab da onun arkasındaydı. Cami, Müslümanlar’ı toplayan, bir araya getiren yer anlamına gelir, diğer ismiyle mescit olarak da kullanılır ya da secde edilen mekân olarak kullanılır.

 

Canlı bir davet mektubudur cami. İşlerin ortasında, telaşları kesen, bayramları çoğaltan, hüzünleri ağırlayan uhrevî hatırlatıcıdır. Mahallemizin bir köşesinde, evimizin yanı başında, uykumuzun orta yerinde ezanlarca ötelere açar kalbimizi. Bir şehrin siluetini minarelerce göklere yükselten zarafet abidesidir. Hayatın kalbi gibi, bir boşalır, bir dolar. Temizler öyle uğurlar uğrayanlarını. Kirlerine bakmaksızın karşılar kapısına gelenleri. Günde beş kez, âhirete ilikler dünyamızı.

                                                                                

Camilere bakış açımız nasıl olmalı?

 

Hasan Hafızoğlu:  Buralar Allah’ın adının gereği gibi zikredildiği yerlerdir. Namazla özdeşleştirirsek, Allah’ın gündemde tutulduğu yerlerdir. Müminler namazı ikame ederken Allah’ı gündemine alır. Çünkü namaz en büyük zikirdir, Ankebût Sûresi 5. âyette ifade edildiği gibi. Dolayısıyla bir mümin namazı ikame ederken, Allah’ı gündemine almış olur. Namazı ikame ederken Allah’ın gündemine girmiş oluyor. Allah da bizi gündemine alıyor. Allah bizi zikrediyor. Bu cemaatle olduğu zaman biz topluca Allah’ın gündemine girmiş oluyoruz. Cami, Müslümanlar’ın eğitiminin yapıldığı, Müslüman’ın yetiştirildiği bir mekândır. Asr-ı Saadet döneminde cami birçok faktörü birden ifa ediyordu. Burada sadece namaz ikame edilmiyordu. Namazın bize yüklediği sorumluluklar, mükellefiyetler de camide icra ediliyordu. Örneğin, cami bir eğitim mekânıydı. İlim ve tedrisat orada yapılırdı. Hz. Peygamber ashabını camide eğitiyordu. Bunun için Medine’ye gelir gelmez hemen bir cami inşa ettirdi. Mescit hayatın merkezindeydi. Mescit merkezdi. Yanında pazar, diğer yanında suffe mektebi vardı. Çok dengeli bir yerleşime sahipti. Duyurular camide ilan ediliyordu, müminlere bir emir tebliği edilecekse, bir durum değerlendirmesi yapılacaksa camide toplanılarak yapılıyordu, misafirler camide ağırlanıyordu, yaralılar camide tedavi ettiriliyordu. Müminlerin tüm sosyal işlerinin merkeziydi cami. Tüm sosyal işler camiye bağlıydı. Bu işlerin camiye bağlı olması namazla bağlantılı olmasından kaynaklanıyordu. Namazla irtibatı olmayan bir iş yoktur müminin hayatında. Çünkü bu sosyal işlerin hepsinin nerde, nasıl ne şekilde, ne için yapılacağını bize namaz öğretir. Namazın rükûu, namazın kıyamı, namazın tekbiri, dahası ve esası namazda okuduğumuz âyetler üzerinden tecelli eder. Müminlerin sosyal işleri namaz üzerindendir. Yani tamamen cami merkezli bir hayat vardı. Namaz da cami merkezliydi.

 

Ezan neden 5 vakit insanları buraya çağırır?

 

Ezanların çağrısı camiyedir; taş duvarların içini canlandıralım, sessiz kubbenin gölgesini şenlendirelim, Peygamber’den (s) emanet mihrabı sevindirelim diye...

Ezanların daveti cem olmayadır; dağıttığımız emellerimizi, un ufak ettiğimiz yakarışlarımızı omuz omuza verip bir araya getirelim diye...

 

Müezzinlerin seslenişi cemaat olmayadır; yüzüstü bıraktığımız kardeşliğimizin, köprü altlarında unuttuğumuz şefkatimizin elinden tutup kaldıralım, eve çağıralım diye...

Minarelerin çağrısı namazadır; aynı Rabb’e kul olmanın lezzetini, konu komşu, eş dost, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, cümbür cemaat attığımız her adımda bir daha yaşayalım diye...

 

Peygamber’imiz evde namaz kılmaya müsaade etmedi. Örneğin Abdullah ibn Mektum… Doğuştan âmâ olan bir sahabi. Medine döneminde… Camiye gelmede zorlanıyor. Onu elinden tutup getirecek birisi de yok. Efendimiz’e gelip izin istiyor. “Ey Allah’ın Rasulü… Malumunuz ben âmâyım. Namazlarda camiye gelemiyorum, sizinle cemaate katılamıyorum. Elimden tutup getirecek, bana rehberlik edecek biri de yok. Bana müsaade eder misin, ey Allah’ın Rasulü?” diyor, Efendimiz’in cevabı şöyle oluyor: Ezanı duyuyor musun? “Evet duyuyorum.”  “O zaman geleceksin.” Mazereti olan birine efendimiz bu cevazı vermiyor. Çünkü Abdullah İbn Mektum’u Peygamber’imiz eğitiyor. Namazla eğitiyor, cemaatle eğitiyor. Yani cemaatin ve caminin önemi böyle anlaşılmalı.

 

Din, cemaatle namaza ayrı bir ehemmiyet yüklemiş; cemaatle namazın ayrıca sosyolojik boyutları da var herhalde değil mi? Özellikle günümüzde dağınık olduğundan çokça şikâyetçi olduğumuz bir İslâm ümmeti var karşımızda, camilerin bu noktada da ayrı bir rolü olduğundan bahsetmemiz mümkün olur mu?

 

Hasan Hafızoğlu: Elbetteki; camiler Allah’ın evleridir, Beytullah’ın şubeleridir. Buradaki müminler Allah’ın huzurunda omuz omuza bir tarağın dişleri gibi eşit olarak dururlar. Allah’ın huzurunda dururlar hep beraber. Biz belki farkında değiliz ama bu aslında müthiş bir manzaradır. Cami imkânından şu an ümmet tam anlamıyla faydalanamıyor. Buradaki bir kişinin huşûu diğer tüm müminleri etkiler aslında. İnsanlar birbiriyle karşılaşıyor, bu sosyal bir ilişki tabii ki. Fakir zengin birbiriyle karşılaşıyor, uzak yakın birbiriyle karşılaşıyor, küs olanlar birbiriyle karşılaşıyor, burada birbirinin halini hatırını soruyor, her şey burada ilan ediliyor. Dediğim gibi her şey cami merkezli. Bu İslâm cemaatinin birbiriyle tanışıp kaynaşması açısından, yekvücut olması açısından, Allah’ın huzurunda birleşmeleri açısından, güçlenip kuvvetlenmeleri açısından gerçekten cami sosyal bir imkândır. İslâm ümmeti Asr-ı Saadet döneminde hiçbir zaman mescitsiz kalmamıştır, camisiz kaldıkları dönem, Daru’l-Erkam’dan faydalanmışlardır. Daru’l-Erkam aynı zamanda bir Kur’an ve namaz talimi yeriydi. Kâbe’yi kullanamıyorlardı ama Daru’l-Erkam’ı bir cemaat mekânı olarak kullanıyorlardı. Medine’ye gelir gelmez mescidi inşa ettiler. Müslümanlar hiçbir zaman camisiz, mekânsız kalmadılar, çünkü camisiz kaldıkları zaman nerede eğitileceklerdi, sokakta mı yetişeceklerdi? Çocuklarımız nerede yetişeceklerdi? Bugün bizlerin mescit çocuğu var mı, cami çocuğumuz var mı mesela? Mescit çocukları, cami çocukları olduğu zaman olayın ruhu kavranır. Sadece namaz kılmak için öğrenmiş değil gerçekten caminin fonksiyonunu kavramış bir nesil yetiştiğinde, caminin damgasını taşıyan, oranın manevi ruhu üzerinde olan bir nesil yetiştiğinde bugün İslâm ümmeti çok daha farklı bir konumda olacaktır. Daha aziz, daha şerefli, daha üstün olacaktır.

 

Cami, Hz. Peygamber döneminde Allah'a secde edilen yer, ümmeti eğiten ve bilinçlendiren mekân, hayatın merkezi ve toplum faaliyetlerinin odağı oldu. İslâm'ın güçlü ve berrak çağlarında bu hep böyleydi.

 

Mescidin fonksiyonlarının azaldığı çağlar ise İslâm toplumunun güçten düştüğü çağlardır. O halde bizler mescidin yolunu yeniden keşfetmeli değil miyiz? Camiyi mihrabı, minberi, minaresi ile yeniden ortak sevgi odağı haline getirmeli değil miyiz? İşte yanıbaşımızda Allah’ın birliğini simgeleyen minareleriyle mahzun duran camilerimiz, her köşesini ihya edecek nefesler bekliyor. Allah sevgisiyle mescit inşa edenler, Allah sevgisi etrafında yaşayan bir toplum olabilirse, işte o zaman Peygamber Mescidi, her mescitte hayat bulur...

 

Bugün Müslümanlar olarak bizler neredeyiz, camiler nerede? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Hasan Hafızoğlu: Bugün, her alanda bir diriliş ve öze dönüş çabası içinde olan Müslümanlar, modern dünyanın ifsâd edici saldırıları karşısında, camileri yeniden bir sığınak, bir merkez haline getirmelidirler. Minberi ve mihrabı yeniden ihya etmelidirler. Camileri tekrar hayatın merkezine yerleştirmelidirler.

 

Her namazda defalarca okuduğumuz Fatiha, bize cemaat olmayı emreder: "Ya Rabbî, yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz" derken, ben olmaktan çıkar, biz haline geliriz. İşte Fatiha’daki “biz”in içini doldurabilmemiz için biz hepimiz camide omuz omuza vermeliyiz. Cami, “ben”in gittiği, “biz”in geldiği yerdir; bencilliğin bittiği, kardeşliğin dirildiği yerdir. Camide cemaat olmak, Fatiha’nın anlamını yaşamaktır. Modern dünyanın ırk, renk, dil, sınıf ayırımcılığı ile parçaladığı bilincimizi onarmaktır.

 

Maalesef, bugün camiyle aramıza engeller koyuyoruz. Camilerimizden gereği gibi faydalanamıyoruz. Her şeyden önce camilerimiz bomboş. İkincisi camiye gelen cemaatimiz bu bilinçten yoksun, gidiyorlar 5 vakit namazlarını camide ikame ediyorlar ama hem caminin hem de namazın ruhunu tam kavramış değiller, değiliz. Gelmek gitmek, bir kazançtır tamam fakat bu asgari bir kazançtır. Ama bunun ötesinde namazın, caminin cemaatin bizi götürmek istediği hedeften ve bilinçten yoksunuz. Biraz bilinçli olanlarımız, biraz düşünenlerimiz de caminin bugünkü konumuna bakıp camiye fazla gitmiyorlar. Dolayısıyla onlar da ihmal etmiş durumdalar. Bir sürü mazeretleri var, fakat hiçbiri bence geçerli bir mazeret değil. Ancak oraya giderek orası imar edilir. Tabii ki orada kılınan namazın huşûu, orada okunan Kur’an’ın fazileti bambaşkadır. Orada yapılan her türlü ilmi tedrisat, camilerle olan mesafemizde bize yol katettirecektir, bundan emin olalım. Yani bugünkü durum pek iç açıcı değil, yeterli değil. Çok azı müstesna… Bunun ideal seviyesine çıkması lazım. İslâm şehrinin merkezinde cami, caminin merkezinde de namaz vardır... İnşallah bir gün -özel mazeretliler dışında- tek başına namaz kılan kalmaz. Bugün camilerin boş kalması bir israftır. Bu suç camilerin veya onu iyi niyetlerle inşa edenlerin de değil. Biz cami inşa ediyoruz ama cemaat yetiştirmiyoruz, ona öncülük etmiyoruz.

 

Cemaatle namaz sadece camide mi kılınır?

 

Hasan Hafızoğlu: İslâm cemaat dinidir. Cemaat caminin süsüdür. Cami de cemaatin huzur bulduğu mekândır. Cami cemaatle şenlenir, süslenir ve mamur olur. Cemaat camide nefeslenir, dinlenir. Cami cemaatle sevinir; cemaat de camide, dünyanın telaşından, kirinden pasından temizlenir, arınır. O halde, camilerimizi cemaatsiz bırakarak harap etmeyelim!

 

Camilerimizi imar etmek için, camiyi ziyaret edelim, şenlendirelim. İçinde ibadet ettikçe, kapısına vardıkça, eşiğini aşındırdıkça camiler imar olacaktır. İçini çocuk, kadın, erkek hep birlikte cıvıl cıvıl insan nefesi ve sesiyle, dua fısıltısı ve ibadet coşkusuyla doldurdukça camilerimiz şenlenecektir.

 

Cemaatle namaza ne kadar vurgu yapsak azdır. Cemaat, namazı ikame etmenin en etkili yollarından biridir. Fert olarak namaz kıldığımız zaman faziletten 27 derece mahrum kalmış oluyoruz. Elbetteki namazı cemaatle ikame etmenin yolu sadece camiler değildir. Fakat Müslümanlar’ın ümmet olma bilinci kazandığı birinci derecede yerler camilerdir. Arazideyken de cemaatle namaz kılınır, cephedeyken de cemaatle namaz kılınır, yoldayken de cemaatle namaz mümkündür, evde ailenizle beraberseniz de cemaatle namaz mümkündür. Evimizi cami yapsak ne olur ki? Hanımlarımızı, çocuklarımızı alıp bir vakit evde cemaatle namaz kılsak ne olur ki? Evde yemeği toplu yiyebiliyoruz…

 

Fatiha’yı okurken hep çoğul sigası kullanıyoruz, “iyyake na’budu” (yalnız Sana ibadet ederiz) derken örneğin, ‘biz’ diyoruz, ‘biz’ ibaresi kullanıyoruz, şimdi nerde biz; tek başına ibadet ediyorsun. Cemaate, melekler iştirak eder, dağlar taşlar iştirak eder, eşya iştirak eder, bunlar cemaatin bir ferdidir. Düzen, disiplin, bereket açısından müthiş bir birikimdir, cemaat... Cemaatle namaz, namazın etkisini sosyal hayata taşımak demektir. Hayatımıza etki etmeyen bir namaz bize huzur vermez, bize cazip gelmez, bize sıcak gelmez, bıktırıcı gelir.

 

Muhterem hocalarımız, Yüce Rabbimiz Namaz Gönüllüleri Platformu çerçevesinde vermiş olduğunuz hizmetler başta olmak üzere tüm hizmetlerinizi kabul ve daim eylesin.

 

Âmin.

Follow