Mevsimler diyorum, yalnızlıklarını yanlarına alıp gidiyorlar arkalarında izler bırakarak. Yaz bir gölge gibi geçti. Güz ise kaybettiği sebepsiz hüzünleri, ayrılıkları, gurbet türkülerini arıyor. İçimizdeki yeni baharlar için umut dolu papatyalar yeşertiyoruz. Hayatın her yeni sayfasına anlamlı öyküler yazmak için yaşamıyorsak, kalp coğrafyamıza uçuşan kuşların kanadını kırmışsak, yağmurun ritmine eşlik etmiyorsa adımlarımız, öğrenmiyor, yeni bir “ben” inşa etmiyor, daha iyi yarınların hayalini kurmuyorsak… Nedir dünya durağında bu kadar bekleyişimiz?
Gökyüzünün, yıldızların, ağaçların, arıların, böceklerin öğrencisi olmak bir ayrıcalık mıdır? İnsan insana öğretmen olamayabilir bazen fakat bir ağaçtan, bir karıncadan öğrenecek çok şeyi vardır. İnsanlardan uzaklaşıp doğaya yaklaştıkça ve bakışlarımızdaki perdeleri kaldırdıkça nezaket ve inceliği, yaşamın derinlerindeki hakikati öğrenebileceğimiz binbir türlü işaret/ayet oraya çıkacaktır. Dallarını komşu ağacın dalına kadar uzatan bir ağaç düşünün. Fakat ciddi bir hassasiyetle yaklaşıyor arkadaşına. Onun hava ve ışık sahasına girmek istemiyor, kalın dallarını boşluklara uzatıyor, taç utangaçlığı sayesinde ötekinin yaşam hakkına tahakküm etmiyor. Ormanda bir ağaç çürüyüp hastalanınca diğerleri onu atık gibi görmek yerine beslenmesine destek oluyorlar. Gün gelir kendileri de aynı duruma düşebilirler diye.
Merhametin yitik değer olduğu dünyada, artık insana özgü incelikleri ormanlarda arıyoruz. Zira Alman yazar Peter Wohlleben’in ifadesiyle, “Ormanlar, ruhlarının insan eli değmemiş bir manzarada süzülmesini isteyenlerin son sığınağıdır.” Öğrencisi olduğumuz ağaçlar, yanmadan hayatta kalabilirlerse keşfedilmeyi bekliyor. Gökyüzü, sevinçlerimizi ve teşekkürümüzü ifade ederken göz göze gelmek istiyor bizimle. Ama bütün bu sanatsal güzelliği görmezden geliyoruz. Tabiatın öğretici yönünü keşfetmek yerine onu dünyevi ikbalimiz uğruna nesneleştiriyor, ortadan kaldırıyoruz.
Ebeveyn ağaçlar tıpkı bizim gibi çocuklarını kötülüklerden, sert rüzgârlardan, zararlı canlılardan koruyorlar. Fidan olmak bir ayrıcalıktır ormanda. Güneşin zararlı ışınlarından korunan, nem dengesi sağlanmış, su alabilen bir ortamda büyürler genelde. Haz ve hız çağının dijital çocukları da öyle değil mi? Ulaşabilecekleri her türlü teknolojik imkânları var. Dalları yeni yeni uzayan, büyümek ve her şeyin daha fazlasına ulaşmak için birbiriyle yarışan ergen fidanlar gibi hayatı koşar adım yaşıyorlar. Olgunluk çağında ve koruyucu rolde olan, meyve veren anne babaları ile giderek uzaklaşır dünyaları. Artık yeni bir birey olmanın, dalına göre meyve taşımanın, erdemin, ahlâkın ne olduğunu öğrenmişlerdir. Bütün bunları ebeveynlerine borçlu olduklarını yer yer unutsalar da bir ağaç gibi tek ve hür oldukları, kendileri olarak kabul görüldükleri tek sığınak ailedir.
İnsan sevinir, üzülür, duygularını ifade eder. Ağaçlar da beklenen bir yağmurla sevinir, sulandıkça büyür, gereksiz dalları budandıkça daha gür hâle gelir. “Onları dinlemediğimiz sürece bizden daha bilgedir ağaçlar. Ama onlara kulak vermeyi öğrendiğimizde, düşüncelerimizin tam da o uçuculuğu, o çocuksu telaşı benzersiz bir coşku kazanır. Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. Kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamaz. Yurt budur. Mutluluk budur.” diyor Hermann Hesse Ağaçlar kitabında. Onlara hayret nazarıyla bakmayı, söyledikleri şarkıyı duymayı öğrenmek insanın kendi olma arzusunu da geliştiren bir durum. Zira kendilik bilinci yaşamın farkında olmayı, ötekini de düşünmeyi, hayata estetik değer, renk ve ahenk katmayı, özgünlüğü gerektiriyor. Peki bütün bunların eksikliğini hissettiği zamanlarda, kendi olma yolculuğundaki bir insan neler yapabilir? Kâinatı okumak da başlı başına müfredatı olan bir eğitim sistemi midir?
İlk soruyu cevaplayabilmek için öncelikle, “Kendi olmak nedir?” diye sormalıyız. Adına “ben” dediğimiz şeyin altına listeleyebileceğimiz her şey, insan ilişkilerini yönetmemiz açısından çok etkili. Özgüven, öz yönetim gibi değerleri geliştirmek de buna bağlı. Fizyolojik açıdan anne karnında başlayan hayat yolculuğunda, o kadar çok dış uyaranla karşılaşıyoruz ki… Annenin psikolojisi, doğduğumuz ev, yaşadığımız şehrin iklimi, aile dışında tanışılan ilk kişiler, çocukluk arkadaşları gibi birçok etken kendi oluşumumuzun bir parçası. Cinsiyetimiz, korkularımız, hayallerimiz, inancımız, milliyetimiz, düşüncelerimiz, ön yargılarımız, kimlik algımız bir ağaç tohumu gibi yeşerdi büyüdükçe. Sonra bir şeyi fark ettik ki yeni insanlar tanıdıkça, yeni kitaplar okudukça, yeni mekanlar gezdikçe zihnimizdeki şablonlar dönüşmeye başladı. Çocukluk çağının kahramanları anne-babalarımızın da hataları varmış, kutsal sandığımız birçok şeyin kutsal bir yönü yokmuş, anaokulunda öğrendiğimiz bir bilgi mutlak doğru değilmiş. Karakter ve mizacımızı da şekillendiren, çocukluk çağından bugüne aktarılan davranış motivelerini güncellediğimizde, prangalarımızı aştığımızda, sorgulamaya başlayıp sürekli bir değişim ve dönüşüm yaşadığımızda kendi olma seyahatinin yolcusuyuz demektir. Bu değişime engel teşkil eden her şey; travmalar, ön kabuller, kaygılar giderek benliğin etrafını kale gibi kuşatıyor ve yedisinde ne ise yetmişinde de aynı olan, geleneksel öğretilerin dışına çıkmayı öğrenemeyen, bir ağaç kadar gelişim gösterememiş bireyler hâline geliyoruz. Başkalarının ayak izini takip etmek yerine yeni izler bırakmak, koroya dahil olmak yerine farklı bir ses çıkarmak, aynı renklerle boyanmış bir dünyaya farklı bir renk katmak kendi olabilmenin bir sonucudur.
Bugün anne-babaların çocuk eğitimde yaptığı en büyük hatalardan biri; kendi şarkısını söylemek, kendi sahnesine çıkmak, nevi şahsına münhasır bir şahsiyet inşa etmek isteyen çocuğun, bu talebine kayıtsız kalmak ya da tepki göstermektir. Yaşamı boyunca kendisini bütün yeniliklere kapatan bir ebeveynin çocuğunun, bu gibi farklılıkları kabul etmesi beklenemez. Zira kendi konfor alanını asla terk etmek istemeyecektir. Yeni olan her şey düşünmeyi, emek vermeyi, toplumsal normlara aykırılığı da beraberinde getirir. Z kuşağının anne-babasıyla yaşadığı çatışmaların arka planında bu psikoloji var. İnançlar ve ahlâki ilkeler gibi ailede tanıştığımız şeyler, herhangi bir olaya bakış açımızda, tepkilerimizde, ideolojimizde kendini ortaya çıkaracaktır. Deist olduğunu ifade eden bir imam hatiplinin babası, aslında evladının inançları konusunda “kendi başına” karar vermesinden dolayı kaygılanmaktadır. Başörtüsünü çıkarmaya karar veren genç bir kızın annesi de evladının “kız başına” bu konuda karar vermesini kabullenememektedir. İnsanın köklerinden gelen doğrularını, kalıplaşmış düşüncelerini değiştirmesi zor bir süreçtir. Oysa ki bir anlamaya çalışsak, sebeplerini konuşsak, egomuzu kuşatan o kaleyi içeriden fethetsek sorun kalmayacak.
Dünyayı değiştirmek gibi bir mefkûremiz varsa bunun ilk adımı kendimizi değiştirmektir. Bu cümleden rahatsız olanlar vardır. Kim mi onlar? Hep başkalarını eleştirenler, yargılayanlar, hep başkalarının değişmesi gerektiğini düşünenler, kendi yaratılış kodu ile yüzleşmekten kaçarak uzaklaşanlar… Yeni adımlar atacağız, gerekirse başarısız olacağız, yeni fikirleri tanıyacağız ki bir robottan farkımız olsun. İnsan gerçekten yerine başkası konulamayacak kadar kıymetli, kendini tanımlayabilen, kendine uzaktan bakabilen tek canlı iken yıllar yılı aynı kalmak, değişime direnmek ona yakışıyor mu?
Yaklaşık 100 milyar nöron ve 5 bin bağlantı noktasıyla insan beyni, her sinyal ile bir bilgi parçacığı üretir. Yüzmek, bisiklete binmek, korku durumunda tepki göstermek gibi bilgilerin çoğunun farkında bile değilizdir. Her insan için özel tasarlanmış, insanı diğer canlılardan ayıran duyu nöronları sayesinde düşünme, algılama, bilinç ve farkındalık düzeyi gelişir. Bütün bu muhteşem yapıyı kullanmamak, Allah’ın insan üzerindeki umudunu boşa çıkarmaktır.
Peki nasıl kendi olur insan? Nietzsche bu soruyu Ecco Homo kitabında sormuş ve önce kişinin kim olduğunu unutmak zorunda olduğunu savunmuştur. Bunu şöyle anlıyorum: Öncelikle bize giydirilen ideolojileri, kimlikleri çıkarıp atmalıyız. Moda, nasıl giyinmemiz gerektiğine karar veriyor örneğin. Modaya uyup özgür olduğumuzu iddia ediyoruz üstelik. Peki ne giyeceğimize hep başkaları karar veriyorsa gerçek anlamda özgür müyüz? Siyasal partiler, cemaatler, dernekler, sivil toplum kuruluşları bazı konularda nasıl düşünmemiz gerektiğini belirliyor. Hatta yakın tarihte; insani konularda dahi liderinin, yolundan gittiği kanaat önderinin ne diyeceğine bakan, ona göre şekil alan kişiliklerle karşılaşıyoruz. Ne düşünmemiz gerektiğine, nasıl tepki vereceğimize hep başkaları karar verecek ama biz özgür olduğumuzu iddia edeceğiz, öyle mi? İşte kim olduğunu unutmakla başlamak; bütün bunları aşıp özgünlüğe, dolayısıyla özgürlüğe doğru yol açmaktır. Ailenin, devletin, toplumun istediği ve “normal” gördüğü bir kişi miyiz, yoksa kendi seçimlerini yapmış, olduğu gibi görünen biri mi?
Nietzsche, asalet mefhumunu “kendi olma cesareti göstermek” olarak tanımlıyor ve bu yolculuğa “entelektüel cesaret” adını koyuyor. Dinsizliği ve ahlaksızlığı yaydığı gerekçesiyle Atina mahkemelerince yargılandığı duruşmada “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez,” diyen Sokrates’in cesaretidir bu. Günümüzde ne yazık ki sürüye dahil olmamak, kendi yolunu çizmek, yaşama farklı bir renk katmak pek sevilmeyen, yalnızlaştırılan eylemler. Herkes gibi olmak çok konforlu ama! Neden diye sormazsınız, risk almazsınız, yaptığınız kötülüklere “Başkaları da yapıyor,” diye gerekçe bulursunuz, konu hakkında bilginiz olmasa dahi inanırsınız, aramamış/emek vermemiş olsanız da hazır bulmuşsunuzdur, kendinizi daha güvende hissedersiniz. Jung da bu tartışmaya şöyle katkı sağlamıştır: “Hayvan sürüleri kalabalıklaştıkça akıllanır, insan sürüleri kalabalıklaştıkça aptallaşır!” Kalabalıklar arttıkça duygusal tepkiler de artıyor. “Ver mehteri!” dersiniz ve müthiş bir coşku sizi karşılar. Bu kalabalık neyi niçin savunduğunu, neden sevindiğini düşünmediği gibi kendisini düşünmeye davet eden, uyandıran kişileri de tehdit olarak, “vatan haini” olarak görür. Hamaset ve popülizmle konsolide edilmiş toplumların yeni bir fikir/değer üretmesi beklenemez. Zira bir zamanlar dünyaya hükmetmişlerdir, tüm yaşananların müsebbibi dış güçlerdir, herkes onları kıskanıyordur, ezanlar susmayacaktır, bayraklar inmeyecektir... Bugüne ne söylüyoruz, hangi değeri üretiyoruz, hangi eylemlerimiz daha bilinçli? Sorgulamaya, gerçekçi olmaya, olayları okurken denge ve hikmet penceresinden bakmaya başladığımızda, işte o zaman bir şahsiyet penceresi açılmış demektir. "Seni diğerlerinden farksız yapmaya tüm gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir,” diyen Edward Cummings’in, şiirlerini küçük harflerle yazması da kendi olma yolculuğunun bir parçasıdır belki de.
Kendi olma yolculuğunda uğrayacağımız duraklar nelerdir?
Gelelim ikinci soruya. Evet; kâinat müfredâtı, yöneticisi, öğretmeni ve öğrencisi olan bir eğitim sistemidir. İnsandan öğrenemediğimiz hakikati bir arıdan, bir çiçekten öğrenebiliriz. Bu kusursuz gökyüzü bizi bütün iddialarımızdan arınmaya davet ediyor. İşte şu ağaçlar, kendi olmanın en güzel örnekleri. Hiçbiri diğerinin yaşam alanına müdahale etmiyor, hiç kimse en büyük olmaya çalışmıyor. Renkleriyle, yapraklarıyla, tarzlarıyla biricik ve hür olmanın ayrıcalığını, özgünlüğünü yaşıyorlar.
“Başkası olma kendin ol/Böyle çok daha güzelsin” diyor ya şarkı. Bir ağaçtan öğrenebileceğimiz ne çok şeyin olduğunu görebilmek, farklı ırklar/renkler/diller ile birlikte yaşayabilmek, bireyden şahsiyete hicret edip kendimiz olabilmek dileğiyle…
AHMET POLAT - ahmetpolat@hotmail.com