DİJİTAL TEKNOLOJİNİN GELECEK BELİRLEYİCİLİĞİ
Alim KINIK
Giriş
Bugün ‘akıllı iktidar’ın kodifike etmeye çalıştığı Globalköy’de, siber kültür atmosferinde (noosfer) yaşıyoruz. Bu galaktik ağ örüntüsünde, çevrimiçi-çevrimdışı olarak ikiye bölünen hayatımızın her anı teknolojik bir nüfuza (penetrasyon) maruz kalıyor. Şeffaf bir diktatörlük oluşturan ‘akıllı iktidar araçları’nda gelecek perspektifleriyle ilgili müphem senaryolardan-tekniklerden söz ediliyor.
Bu evrende bütün varlık bir yazılım gibi karşımızda duruyor; dolayısıyla geleceğin rengi için her bir insanın irade beyanında bulunması elzemdir; büyük soru ise, “bu tercihin ne kadarı iradî ne kadarı yapay zeka ürünü olacak?”
Gelecek perspektifleri üzerine en sıkı eleştiri yapan iletişim mecralarından biri ‘sinema’ diyebiliriz. Lakin günümüzde beyaz perde (sinema), siyah ayna (ekran) tarafından kuşatılmış (medyamorfoz) durumdadır. İnsanların hayatı, duvardaki televizyon, masadaki bilgisayar, avuçlardaki telefon gibi araçların siyah camları (aynaları) tarafından kuşatılmış görünüyor. Kendileri de bir mesaj olan bu araçlar kapalı olsa dahi insan kendisi(nin yansıması) ile yüzleşiyor.
‘Gelecek parlaktır’ mottosu ile vizyona giren Black Mirror (Siyah Ayna) dizisi de gelecek düşüncesine projektör tutan yapıtlardan biri olarak karşımızda duruyor. Jeneriğinde siyah camın kırıkları ile tebessüm eden bir surat oluşturan ‘Black Mirror’un ‘imaları’ da geleceğe aynı şekilde tebessüm ediyor mu acaba?
Black Mirror, teknolojinin insan hayatına gelecekte nasıl etki edeceğine dair senaryolarıyla izlerkitleyi (siyah) ekran karşısına toplarken, aynı zamanda kameradan izlenmesini, monitörden görünmesini, telefondan dinlenmesini, sosyal medyada beğenilmesini de tecrübe ettiriyor. Bu sanal âlemde, dijital bir kurgu ile yer alan ‘medya’ katmanları kendisini kışkırtıcı bir şekilde hissettiriyor.
Black Mirror eleştirisine girişmek, metni sıradanlaştırmadan, (1) anlatı eleştirisi, (2) medya eleştirisi ve (3) teknoloji eleştirisi yapmak anlamına geliyor, gelmelidir.
Black Mirror dizisinden yola çıkarak ‘teknolojinin geleceği’ perspektifli bir değerlendirme yapmaya ve bir gelecek söylemi inşa etmenin imkanlarını sınamaya çalışacağız. Dizinin her bir bölümünü önce kendi içinde ele alacağız, daha sonra da bütün üzerinde çıkarımlarda bulunacağız. Dizinin üzerinde yayınlandığı aracın karakterinin veya platformun algoritmasınında aynı eleştirinin bir parçası olduğunun da kanısındayız.
Medya eleştirmeni Charlie Brooker’ın distopik antolojisi Black Mirror (2011), birbirinden farklı senaryolarıyla insanı gelecek perspektifleriyle yüzleştiriyor.
Dizi, potansiyel metinlerinde modern veya postmodern toplumun ve bu toplumun yapıtaşı bireyin içinde bulunduğu kolektif huzursuzluğu, enformasyon teknolojisinin sunduğu (yıkıcı) yenilikleri, iktidar ve medyanın gündelik hayat üzerinde kurmaya çalıştığı etkilerini ortaya koyuyor.
Gutenberg galaksisinden Zuckerberg galaksisine fırlayan hikayeler, zaman zaman bilim-kurgu öğelerine ve gözetim teknolojisinin katmanlarına da başvurarak, gelecek ilgili farklı ütopya veya distopya tipolojilerini deşifre ediyor.
Şimdi Black Mirror dizisinin beş sezona yayılan yirmi bir bölümünün kurgusal evreninde, işlenen konular, kullanılan teknolojiler, ima edilen metaforlar, ortaya çıkan dijital iktidar üzerinden bir yolculuğa çıkacağız.
(Metin boyunca kullandığımız (1/1/1) şeklindeki rakamlar sırasıyla, bölümün sezonunu, sezon içindeki sırasını ve genel bölüm sıralamasını ifade ediyor.)
(1/1/1) Çürümüş Toplum
Black Mirror dizisinin ilk bölümünde (The National Anthem) dijital ortamda yaratılan algı ve bu algıya karşı oluşan beklentinin şiddeti üzerinden Web 2.0 ile birlikte insanların hayatına giren sosyal medyanın gücü işleniyor.
Ekranların arasına sıkışan insanların seçimleri/tercihleri ile gururu/onuru arasındaki ilişki ne olabilir; sosyal medya, olayların seyrinin tercihinde nasıl bir rol oynuyor; dolayısıyla bu süreçte insan için karizmanın, statünün, itibarın, prestijin neyi ifade ettiği sorgulanıyor.
Bölümde, bir etkileşim aracı olan sosyal medyanın, insanları ekranlara hapsetmesi, insanların hayatlarını zora sokması ve geri dönülmez bir yola girmenin an meselesi olduğunu hatırlatması endişe ile takip edilebilir.
Marshall McLuhan’ın tabiriyle ‘Globalköy’ün robotlaşan insanlarının hikayesi ellerindeki telefonlarda, ofislerindeki bilgisayarlarda, evlerindeki televizyonlarda velhasıl simsiyah ekranlarda görüldüğünde ana tema çok net anlaşılıyor.
‘Kara ayna’lara hapsolan bir toplum içinde birinin çıkıp kişisel itibarı herkesin gözü önünde -gerçek görüntüler talep ederek- rencide etme amacı gütmesi ve (bir sanat performansı iddiasıyla) insanlığa ders vermesi ürpertici bir olgu olarak yer alıyor.
Bölümde, kendine ve ötekine duyarsızlaşan insanın, hafızasını kaybeden toplumun çöküşünü hızlandıran, ‘dost meclisleri’ni bitiren sosyal medya eleştirisi yapılıyor.
(1/2/2) Fanus Yaşantısı
Bu bölümde (Fifteen Million Merits) karşımıza sadece puan/kredi kazanmak için rutin bir hayat yaşayan mekanik bireyler çıkıyor. Nesneler interneti ortamında yaşayan bu bireyler, topladıkları puanlara (kat ettikleri sanal mesafelere) göre ancak yeni tercihler yapabiliyor.
‘İzlenen ve izlenmeyen her şey için bedel ödenmesi’ şeklinde katı kuralları olan bir sistem içerisinde yaşamaya endekslenen edilgen bireylerin doğa ile ilişkileri kesilmiş ve cam fanus(!) içinde yaşamaya mahkûm olmuşlar-edilmişler. Bölüm boyunca, sanal metalara zorunlu olarak maruz kalan bu bireylerin hayal kurmaya dahi enerjisi kalmamış, ifade özgürlükleri ellerinden alınmış ve sanal bir sömürünün aparatı haline getirilmişler.
Bu bireyler, durumlarını sorgulamadan sadece ‘mekanik’ görevlerini ifa ediyorlar; sistemi sorgulamaya yeltenenler ise hüküm süren kast platformunun en dibine gönderiliyor. Sistem gerek duyduğunda başkaldıranları cazip tekliflerle yeniden kendi içine çekiyor ve kendi dişlileri arasında sindiriyor. Sürecin, başkaldıranları devrimci değil, depresif yaptığı görülüyor.
Velhasıl ‘gösteri toplumu’nda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçası ve ‘zoraki bir özgürlük’ evreninde sahte olarak gerçekleşiyor.
Bölümde irdelenen her bir olgunun günümüz dünyasından satirik/yergisel bir metafor olduğunu fark etmek zor olmuyor. Yaşananlar, insanı gündelik hayattan uzaklaştıran (fragmentation) medya kuşatmasının bir adım ilerisidir. Böylece insan hem iradesinden hem de tabiattan koparılmış oluyor.
(1/3/3) Mahremiyetin Tükenişi
Bu bölümde (The Entire History of You), gelecekte teknolojinin insanın mahremiyet alanına nüfuz etmesi ve sosyal ilişkilere etkisi irdeleniyor.
Teknolojinin getirdiği yeniliklerin günün birinde insanın hayatını alt üst etmesine hazır mıyız? Teknoloji birçok alanda ilerleyecek; gelecekte bu mecralardan bazısı insanın hayatını kolaylaştırırken bazısı da zorlaştıracaktır. Böylece insanı ‘an’dan koparacak, mesafe bilincini yutacak, kişisel ilişkilerine yeni denetimler ve gözetimler getirecek; insanın mahremiyeti her an deşifre edilebilecek.
İnsanların bedenlerine yerleştirilen mikroçipler vasıtasıyla hayatın her anını kayıt altına alma ve istenildiği an yeniden izleme mümkün bir hale gelecek (mi?). Bölümde böyle bir teknolojinin var olması durumunda insanların bundan nasıl etkilenebileceğini izliyoruz.
Günümüzde de bu kayıt/gözetim durumu ‘dijital ayak izi’ ile sosyal medya hesapları üzerinden yapılıyor. Durumun bu bölümdeki “grain” adı verilen kayıt teknolojisine ulaşması çok da uzak ihtimal görünmüyor. Özellikle giyilebilir sayısal teknolojiler her şeyi kayıt altına alacak ve insanın mahremiyet alanının sınırları silinecektir.
Bu bölümü izledikten sonra aklımıza hemen her anımızı kaydettiğimiz sosyal medya mecraları gelebilir. Ki mevcut dünyamızda insanlar anılarını bu tür platformların geçmişlerine bakarak görebiliyor. Dolayısıyla herkesin geçmiş dosyaları, yaşanan anları sayısal/dijital ortamda kayıtlı bir senaryo/rapor gibi el altında bulunuyor.
(2/1/4) Ölüm Temennisi
İkinci sezonun bu ilk bölümü (Be Right Back), bilim kurgu filmlerinde tartışmalara konu olan bir soru/n üzerinden gidiyor: İnsan beyni kopyalansa yapay bir bedende ölümsüzlüğe kavuşabilir mi?
Bölümde ölümü/kaybetmeyi kabullenemeyen bir insanın teknolojinin bu düzlemde çözebildiği bir çareye başvurması konu ediliyor.
Gelişmiş bir yapay zeka programının belleğine, ölen bir insanın tüm sosyal medya hesaplarındaki sesli, görüntülü ve yazılı geçmişi yüklenerek sibernetik bir insan yaratılırsa/yapılırsa neler olabilir? ‘Siyah cam’ın ötesine geçerek bir insanın prototipi bir android robotla (işletim sistemiyle) iletişim kurmasının mahiyeti nedir-nasıldır? Bu şekilde devam eden iletişim nereye/ne kadar sağlıklıdır?
Robot gerçek bir insan olabilir mi? İletişime geçtiğimiz ‘şey’ o sevdiğimiz-değer verdiğimiz insan mıdır gerçekten, yoksa onun duygusuz, sevgisiz ve ruhsuz bir yansıması mıdır? Bölüm boyunca bu yoğun soruların cevapları deneyimleniyor. Görülen o ki taklitler (simulakra) asılların yerini tutmadığı gibi, teknolojinin ürettiği ‘içerik’ de gerçek duyguların yerine geçemiyor.
Ölen insanı sürekli hatırlatan bir kopya-simülasyon ile yaşamak farkında olmasa da insanın acısını diri tutuyor. Bu bölüm, aynı zamanda ölümün nasıl bir seçenek (iyi-kötü) olduğunu da izleyiciyle paylaşıyor.
(2/2/5) Kötülüğe Kayıtsızlık
Bu bölümde (White Bear), ahlakî ikilem, değiştirilmiş bir perspektif ve meşrulaştırılmış bir dehşet işleniyor.
Suç, ceza ve adalet kavramları üzerine, seyirci kalma durumunu sorgulatan White Bear, intikam hikayelerinden aşina olunan -acı çekişin coşkusuna seyirci kalmak- metaforlarını zihinlerde yeniden canlandırıyor.
Cezalandırılmayı hak edecek bir şey yapan (kötülüğü kayıt altına alan) ama bunu hatırlamayan birinin hikayesi; suçlu bir insana verilebilecek en ağır ceza ne olabilir? Hiç kuşkusuz cezayı çekmek zorunda kalan insanı ifşa etmek ve ona hiçbir açıklama yapmamak olabilir.
Bir tiyatro sahnesine dönen bu dünyada, her şeyden habersiz etrafından yardım isteyen birinin çığlıkları kulakları çınlatsa da suçlu bir insanın durumu akılları kurcalıyor ve çoğu zaman insanlar bu düzlemde yaşananlara seyirci kalıyor (kalmak istiyor).
Suçlu bir insanın çok ağır bir uygulama karşısında çaresiz kalışını izlemek yeterince vahşet yansıtmıyormuş gibi, çevresindeki insanların ona bir açıklama yapmak yerine fotoğrafını ve videosunu çekerek, ondan kaçmaları da yine eşit miktarda bir vicdansızlık örneği gibi duruyor. Dolayısıyla bölümde duyarsızlaşan ve sorgulamayan bir toplumun merhametinin tasviri yapılıyor.
Dairesel bir kurguya sahip bu bölümde betimlenen dünya kimilerine göre bir distopya, kimilerine göre ise bir ütopyadır.
(2/3/6) Teknokapital Mizah
Bu bölümde (The Waldo Moment), sanal bir animasyon karakterin nasıl dünyaca ünlü olup siyasete bile etki edebildiği (kişilik kuramı üzerinden) gösteriliyor.
Görülen o ki sanal bir karakter, otorite figürlerini eleştirerek kitlelerin kahramanı bir fenomene dönüşebilir. Dahası insanlar tarafından sahiplenilebileceği ve siyaset arenasında karizmatik liderleri geride bırakacak kadar benimsenebileceği gözler önüne seriliyor.
Diğer taraftan bu karakterin yayın hakkına sahip olmak (güç) ile fikir olarak üretmek (aşk) arasındaki ‘denge nerede başlar nerede biter?’ noktasına da dikkat çekiliyor.
Sanal bir karakterin siyaseti aşağılayarak, argo bir dil kullanarak, diğer siyasetçilerle iletişime geçmesi, sosyal medyada popülerlik kazanması halk nezdinde oldukça olumlu karşılanabilir. Bu bölümde teknolojinin hayali kahramanlarla dahi insanları çok kolay manipüle edebileceğini, büyük kitleleri arkasına alacağını gözlemleme fırsatı yakalıyoruz.
Bölümün sonunda gördüğümüz tabloda sanal kahraman Waldo, gelecekteki düzenin hakimidir ve düzene yapılan en ufak bir olumsuzluk dahi cezalandırılır.
Günümüzde her yerden fırlayan sayısız reklamlarda artık yalnızca Waldo’lar var ve insanlar, arkasında teknokapital bir şebeke olan sanal karakterler tarafından yönlendiriliyorlar / yönetiliyorlar.
(2/4/7) İlişkilerin Bloklanması
Çok katmanlı bu ‘özel’ bölümün (White Christmas) ana teması ‘engelleme-bloklama’ uygulamasıdır. Bugün nasıl sosyal medya hesabınızda engellenen biri, sosyal medya hesabınızı göremiyorsa, tasarlanan yeni dünyada da engellenen biri muhatabını göremeyecek olabilir mi? Etrafınızdaki herkesin sizi engellediğini bir an için düşünün. Engellenen kişi, engellendiği kişileri artık buğulu-blurlanmış görüyor. Aynı şekilde, engellediğiniz kişilerde buğulu görünüyor, anılardaki tüm fotoğraf ve videolarda da durum aynen bu şekilde oluyor.
Bu engelleme simülasyonu karşıdaki kişinin, görüntüsünü görmemeyi, sesini duymamayı ve onun engelleyen kişiye ulaşamamasını sağlıyor. Engelleyen insanla geçmişteki anıların bir anda yok olması, engellenen kişi açısından zaman zaman ağır sonuçlar doğurabilir.
Düşünsenize, dünyada yaşıyorsunuz fakat engelleme sicilinize işlendiği için ne birisini görebiliyorsunuz ne de kimse sizi görebiliyor. Bu durumda yaşamanın nasıl bir anlamı olabilir?
Bölümün diğer katmanlarında, artırılmış gerçeklik, bilinç transferi (neuralink) ve bilinç altını okuma (optik kayıt) konuları irdeleniyor.
(3/1/8) Kıyamet Skalası
Bu bölümde (Nosedive), beğeni (like) kültürü ifşa ediliyor; siyah aynanın karşısında olan herkesi puanlayabildiğiniz bir dünya düşünün; beğeniler, yorumlar, etiketler, puanlamalar havada uçuşuyor.
Bu evrende gözetlemenin bütün katmanları; azınlığın çoğunluğu gözetlemesi (panoptikon), çoğunluğun azınlığı gözetlemesi (sinoptikon), herkesin herkesi gözetlemesi (Omniptikon) bariz bir şekilde tedavülde değer kesbediyor. Hatta bundan imtina edenler de toplumdan dışlanıyor (Bannoptikon).
Günümüzün sosyal medya anlayışına ayna tutan bu bölümde, yakın bir gelecekte, benzer bir dünya olma ihtimalinin de bir hayli yüksek olduğunu ortaya konuluyor. İnsanlar, kutsal bir neşe haline getirdikleri cihazlarla günlük aktivitelerini paylaşıyor (geolocation) ve başkalarıyla etkileşimlerine göre beş yıldız skalası üzerinden değerlendiriliyor. Bir kişinin sahip olduğu ortalama puanı diğer bireyler görebiliyor ve puanlar toplumsal statüyü, itibarı, imajı belirliyor. Her adımınız, tavrınız, cümleniz puanlanıyor ve dijital dünya bu sayısal kast sisteminin çevresinde dönüyor. Puanınız düştükçe, iş ve hatta arkadaş dahi bulamadığınızı -dibe vurduğunuzu- bir düşünün; distopyayı iliklerinize dek hissedeceksiniz.
Diğer yandan uygulamalarda yapılan her türlü paylaşıma gelen her beğeni insanların egolarını tatmin ediyor ve insanlık her geçen gün sanal bir kutuya hapsolarak yapaylaşıyor. Derecelendirmeye tabi tutulmadan, nezaket çerçevesinde konuşmak, ilişki kurmak artık otantik bir özgürlük gibi görünüyor bu yeni dünyada…
Her dönemde revaçta olan sınıf (kast) farkının sanal bir boyuta taşındığını gözlemlediğimiz hikâyede puanı yüksek olan kişilerin yapmacık, düşük olan kişilerin doğal insanlar olduklarını fark etmekse trajikomik bir durum yaratıyor.
(3/2/9) Bilinçaltı Sömürüsü
Artırılmış gerçeklik teknolojisinin insanın başına ne işler açabileceği konusunu işleyen Playtest bölümü, herkesin görebileceği kötü bir rüyayı ya da içine hapsolduğu bir dünyayı işliyor.
Her şeyin oyunlaştırıldığı (gamification) bir dünyada artırılmış gerçeklik oyunları, deneme sürümü için kobay olan kişilerin bilinç altındaki korkularından ve düşüncelerinden besleniyor (belki de normal hayattaki bağımlılıklarda böyle korkulardan/zaaflardan beslenmektedir). Bu da korkunun sınırlarının neredeyse sınırsız olması demektir. Oyunun amacı da zaten kişiyi, öyle bir noktaya getirip tahammül sınırlarını kırmak üzerine kuruludur.
Sanal gerçeklik günümüzde de oyunlarda ve hatta videolarda karşımıza çıkabiliyor. Filmdeki üç boyutlu holografik seviyeye gelmesi ne kadar zaman alır bilemeyiz fakat bir gün karşımıza çıkacak.
Günümüzde dahi oyun sektöründe büyük bir hızla yer etmeye başlayan sanal gerçeklik ve arttırılmış gerçeklik teknolojilerini düşündüğümüzde, dizide karşımıza çıkan böylesine korkutucu durumları ilerleyen zamanlarda görmemiz içten bile değil. Inception/Başlangıç (2010) filmi vari bir finale sahip olan Playtest’in en vurucu kısmı da bölüm sonunda yer alıyor.
(3/3/10) Dijital Kölelik
Bu bölümde (Shut Up and Dance) çeşitli düzlemlerde bilgisayar korsanları tarafından şantajla teknolojinin mağduru olan insanların hikayesi ele alınıyor. Globalköy’ün dijital yerlilerinin (korsan-hacker) elinde bu dijital göçebelerin özel görüntüleri var ve artık efendilerin köleleri haline gelmişlerdir.
Bu ‘ayıp’ içeriklerin yayılmaması için her türlü isteği yapmaya hazır olan insanların gerilim dolu hikayeleri izleyicide şok etkisi yaratırken, aynı zamanda içten içe onların iyi birer insan olduklarını düşünerek izleyip empati kurmak da farklı sonuçlara yol açabiliyor. Peki dijital korsanlar etik davranabilirler mi ve gasb ettikleri içerikleri yaymaktan vazgeçecekler mi? Tabiki hayır, sanal dünyada kayıt altına alınan hiçbir şey gizli kalmaz ve bir daha silinmez.
Shut Up and Dance’ta bilgisayarların ve telefonların kameralarından başta olmak üzere birileri tarafından sürekli izlendiğimiz varsayımı ortaya atılıyor ve aslında sanal dünyanın geldiği tahripkâr boyutu da düşündüğümüzde bunun gerçekleşmesi çok zor bir ihtimal olmadığını fark ediyoruz.
Zararlı yazılımların ve siber şiddetin/zorbalığın olduğu bir ortamda teknoloji kullanmanın da bir bilinci ve kültürü olmalı, yoksa insan teknolojinin kuklası yapılabilir.
(3/4/11) Sanal Cennet
San Junipero ismi ile karşımıza çıkan bu bölüm, bilinç transferinin söz konusu edildiği bir hikâye içeriyor. Senaryo, ölümsüzlük üzerine kurulu fakat burada bedenin değil de ruhun/bilincin ölümsüzlüğünden bahsediliyor. Sanal bir ortamda gerçekleşen ve kişilerin öldükleri andan sonra farklı bir boyutta ve sınırlı bir alanda yaşamaya devam ettikleri San Junipero şehrinde geçiyor öykümüz.
İnsanlar öldüklerinde sanal bir ortamda yine yaşamaya devam edebilir mi? Farklı boyuttaki, dünyanın bir ucundaki bu sanal şehirde özgürlük ne kadar mümkün? San Junipero, ölenlerin kalıcı olarak yaşayabildiği simüle bir gerçeklik; bu gerçeklikte insanlar kendilerinin genç bir versiyonun sanal bedenine sahip oluyorlar ve kendileri istemediği sürece acı çekmeyecek veya ölmeyecekler.
Şehrin daimî olarak sonsuz eğlence ve mutluluk alanı olarak lanse edilmesi ilk etapta olumlu görünse de, dijital mezarlık görüntüsü dahi bir an için korkutmaya yetiyor, ki bölümü distopya yapan kısmın bu olduğunu fark etmek insanı gerebiliyor.
San Junipero sanal bir dünya ve tabii ki bir veya birden fazla yazılımcıya sahiptir. İnsanın yazgısı o yazılımcıların ellerindeyken, bilerek ve isteyerek fiziksel dünyayı terk etmek ne kadar doğru olabilir? İçinde yaşadığımız fiziksel dünyada da her an birileri tarafından yaşamımıza son verilme ihtimalinin bulunması San Junipero ile dünyayı aynı kefeye koymamıza yetiyor(!).
San Junipero, ütopya ile distopyanın kesiştiği o ince çizgi üzerine kurulmuş, üzerine tezler yazılabilecek denli etkileyici bir senaryoya sahip diyebiliriz.
(3/5/13) Genetik Temizlik
Bu bölümde (Men Against Fire), hem savaş teknolojinin etkileri hem de bu sistemin içine yerleştirilen militarist karakterlerin psikolojisi irdeleniyor.
Distopik bir dünyanın hâkim olduğu bu gelecek betimlemesinde, ‘mass: maske’ denilen savaş teknolojisi sayesinde sorgulamadan kendilerine söylenenleri yapmak zorunda bırakılan ordunun, böcek (roaches) olarak nitelenen (belki muhalif, belki fakir, belki öteki) insanları öldürmek için nasıl bir psikolojiye sokulduğu örnekleniyor.
Yaratılan atmosferde, teknoloji ile birlikte insanın robotlaşması, vicdan denen olgunun havsalasını terk etmesi, başkaları tarafından rahatça kontrol edilebilecek canlılar haline gelmesi gelecek adına endişe verici boyutlarda resmediliyor.
Katı bir distopya örnekliğini izlediğimiz bu bölümde, sistemin dışında kalan insanlar ötekileştiriliyor ve yok edilmesi noktasında herhangi bir engel çıkmaması için insanlar düşük genli, mutasyona uğramış canavarlar olarak tanımlanıyor. Sistemin askerleri ötekileştirilmiş insanları öldürmeye giderken-‘insanlık’ olgusunu ortadan kaldırmak için- onların yüzünü görmüyor, sesini duymuyor ve kokularını almıyor.
Çeşitli etkenler sebebiyle gerçekleri idrak eden ve sistemi sorgulayan, sistemi eleştiren biri çıktığında ise sistem tarafından yeniden öğütülüyor. Dolayısıyla bu bölüm, insanı, savaş teknolojisi ve “öldürme etiği” üzerine derin düşüncelere sevk ediyor.
Böyle sistemler genelde küresel bunalımlardan sonra oluşturuluyor, genetik olarak daha aşağı olduğu düşünülen insanlara karşı, askerlerin duyuları kapatılıyor ve bu insanları insan olarak görmemeleri sağlanıyor.
Mass askerlerin, yok edilmesi istenen insanları zombi gibi görmesini, konuştuklarını duymamasını, kokularını almamasını kodlayarak, vicdan azabı çekmeden onları rahatlıkla öldürmelerini sağlıyor. Bu steril(!) sistem bunu “insanlığın genetik haritasını korumak” için yaptığını savunuyor.
(3/6/14) Karanlık İktidar
Bu bölümde (Hated in the Nation), sosyal medyada ortaya çıkıveren bir hashtag’le başlayan insan avından, ölümcül bir silaha dönüşebilen robot arılara kadar geleceğe dair birçok detay var. İnsanların yararı için kullanıma sokulan bu proje, günün birinde birileri tarafından hacklenip insanlara karşı kullanılırsa ne olur?
Bilimkurgu ile polisiyenin harmanlandığı hikâyede, medyadaki tepkiler sonucunda yaşanan bir dizi sıra dışı olay analiz ediliyor.
Günümüzde mikroblog platformlarında insanların çeşitli olaylara binaen yazdıkları sanal tepkiler bu bölümde karşımıza çıkanlarla paralellik gösteriyor. Bir süre sonra gizemli ölümleri de beraberinde getiren bu ilginç olaylar silsilesinin önüne geçilmediği taktirde çok daha fazlası meydana gelecek. Teknolojiye karşı başlatılan savaş gerçekten bir sonuç getirecek midir, yoksa teknolojinin kölesi mi olunmuştur?
Robot arı projesinin devlet/iktidar desteğini almasındaki en önemli etken yüz tanıma sistemiyle istediği herkesi, kimse fark etmeden izleyebilecek olmasıdır. Bu sistem sayesinde devlet/iktidar insanları gözetlemekte ve “kendini” korumak için ahlak dışı yollara başvurabilmektedir.
Diğer taraftan insanlar sosyal medyadaki manipülasyonlara çok kolaylıkla ‘kanarak’ değer yargılarından sıyrılmaktadır. Yani birinin ölmesini isteyen herkes aslında ölmektedir.
(4/1/12) Sayısal Zindanlar
Bu bölümde (USS Callister), dijital kopyalama ile sanal bir dünyaya geçiş ve farklı evrenlerdeki hayatın boyutları işleniyor.
Gerçek hayatta ezik ve anti sosyal bir ‘coder’, bu ezikliği kapatmak için kendi tasarladığı bir oyunu kullanıyor ve nefret ettiği herkesi sanal olarak bu oyunun evrenine dolduruyor. Böylece iş arkadaşlarını kendi evreninde bir köle haline getirerek eziklik psikolojisini atmaya çalışıyor. Elbette gerçek hayatta olan kişilerin, bundan hiçbir şekilde haberleri olmuyor fakat klonları sonsuz bir acı içerisinde yaşıyorlar.
Hikâye boyunca sosyal ilişkilerinde başarısız insanların, teknoloji sayesinde bu gerilimlerini başka alanlara yansıtması ve kendilerine alternatif gerçeklikler yaratmaları konusu irdeleniyor. Bölümün alt metinlerinde DNA klonlama, cinsiyetçilik, simülasyon, sanal oyunlarla gerçek hayat arasındaki girintiler işleniyor.
USS Callister, sanal gerçeklik üzerinden bir Star Trek parodisi gibi, izleyicisini gelecekteki karanlık evrenlerin ürpertici arttırılmış gerçekliklerine taşıyor.
(4/2/13) Paranoyak Müdahale
Arkangel bölümü, çocuklarıyla çok fazla ilgilenen, bu aşırılıktan dolayı çocuklarının ‘sönük’ bireyler olmasına yol açan ailelerin hikayesini konu alıyor.
Bu bölümde bir anne, kız çocuğunu korumak ve takip etmek için “Arkangel” isimli, daha piyasaya çıkmamış, bir sistemi denemeye (uygulamaya) karar veriyor. Bu sistem sayesinde çocuğunun hayatını bir tablet ekranından izliyor ve yeri geldikçe müdahale ediyor. Bu sistem çocuğun stres seviyesini algılayabiliyor; tehlike veya korkuya neden olabilecek durumları görmesini engelleyebiliyor. Çocuk sadece ebeveyninin istediğini görüyor ve istediğini duyuyor. Bir köpek bile havlasa sansürleyip görmemesini - duymamasını sağlayabiliyor.
Elbette gelişen teknolojinin insan ilişkileri üzerine etkisi olabilir. Ama paranoyaklık seviyesine varan bir müdahale çocukların sosyal hayatlarını olumsuz etkiliyor ve yeni travmaların oluşmasına zemin hazırlıyor.
Diğer taraftan hikâyenin karakterlerini birer metafor olarak gördüğümüzde anneyi iktidar, kızı ise kitle olarak okuyabiliriz.
(4/3/14) Kamusal Hafıza
Crocodile bölümüyle, insan hafızasının tekil olmadığı, gerektiğinde kamusal alana açılabileceğini öne çıkaran bir hikayeyle eleştiriye devam ediliyor.
Bölümde bilinç okuma teknolojisiyle karşı karşıyayız; gerektiğinde insanın beynine bağlanan bir cihaz (Recaller) ile anıları veya şahit olunan olayları görebiliyoruz. Bu teknolojiyi daha çok sigorta şirketleri, yalan beyanlardan kurtulmak ve gerçekleri görebilmek adına trafik kazalarında kullanıyor.
Ama insanların kazaen işlediği bir suçu, oluşturduğu bir zararı itiraf etmesi için teknolojiden önce vicdanına başvurması gerekmez mi? Böyle durumlarda insana en büyük engelin statü, itibar ve imajın sarsılması korkusu olsa gerek.
Bir insanın hayatı nasıl saniyeler içinde değişebilir ve bir olayın nedeni nasıl tamamen alakasız başka bir olayın sonucunu ortaya çıkarabilir; bir insan kazanımlarını kaybetmeyi göze alamazsa ne kadar ileriye gidebilir?
Bu bölümde teknoloji ile zedelenen bir itibarın karşı karşıya kaldığı olay örgüsüne şahit oluyoruz, cinayetin faili son kertede bir hamsterın gözünden (doğalın vicdanında) tespit ediliyor.
Geldiğimiz nokta ise şöyle özetlenebilir; teknoloji bir imkandır, travmatik olan insanın yozlaşmasıdır. Diğer yandan zihninde dahi yalnız olamayacağı kayıt altına alınan insanın, mahremiyetinin deşifre olması -subjektif anıların metalaştırılması- kabul edilebilir bir durum değildir.
Crocodile, bir taraftan teknolojinin insanların özel yaşantısı için etik olup olmadığını gösterirken bir taraftan da teknolojinin bu özelliğinin doğruluğunu sorgulatıyor.
(4/4/15) Duyguötesi Toplum
Dizinin karanlık havasına uzak duran Hang the DJ bölümünde, alternatif bir gelecekte sanal bir tanışma aplikasyonuyla eşleşen insanların gerçek aşkı bulma noktasındaki dirençleri ele alınıyor. Yapay zekayla işleyen sistem (Coach) tüm insanların ilişkilerinde bilgileri alarak eşleşme gününde kişinin en uyumlu olacağı eşi karşısına getiriyor. Sistem taraflara verilen tüketim süresi boyunca samimiyetlerini esas alıyor.
Stepan G. Mestrovic’in duyguötesi toplum kavramı üzerinden bu tanışma aplikasyonunu ele alırsak, sentetik duygularla başlayan bu süreç, bir kültür endüstrisi evrenini çağrıştırıyor. İçinde yaşadığımız çağ, kitlesel simülasyon çağı ve bu çağ köksüz kurguların tahakkümü altında şekilleniyor. Dolayısıyla burada eşleşmeler de yapay ve mekanik görünüyor.
Kitlesel bir simülasyon çağında ve duyguötesi bir toplum yapısında, köksüz kurgularla duyguların peşinden koşmak mümkün mü? Yoksa tamamen matematiksel verilere dayanan nihai eşleşmeler duygu köleliği midir? Sistemin istediği kişiyle, sistemin istediği süre boyunca birlikte olmak artık duyguların da köleleştirilebildiği noktadır. Bu kölelikten kurtulmak içinse duyguların peşinden gitmek gerekir, çünkü gerçek duygu, duyguötesi toplumun sanal duygularını aşabildiği sürece gerçektir.
Hang The Dj’deki gerçek aşkı bulmak ise ancak sisteme başkaldırmak ile mümkündür. Peki bu hedefi sistem belirliyorsa nihai yaşanan nedir? Evet, bu distopyada sistem işliyor ve kölelik devam ediyor.
(4/5/16) Apokaliptik Umut
Metalhead bölümünde, robot “köpek”lerin tehdidi altındaki insanların yaşadığı kaos ortamını ve tehlikeli koşulları izliyoruz. Çok az diyaloğun olduğu bu siyah beyaz bölüm, ölüm endüstrisinin (savaş, silah, robot) karanlık yüzünü gösteriyor.
Sanal ve gerçeğin bir sarmal oluştururcasına iç içe geçtiği tekno çağda hangisinin hangisini tahayyül ettiği ise derin bir muğlaklık barındırıyor. Teknolojiye yönelik korku ve arzu karışımı hislerimizin mesele savaş endüstrisi olduğunda varması muhtemel olduğu boyutu, Metalhead’de açık biçimde bulmak ise biraz can sıkıcı olabilir.
Metalhead, saldırgan, elektronik izleme imkanlarına sahip bir robottur. Dizinin bu bölümünde savaş ve robot endüstrisinin inorganik yaşam üretiminin gelecekte yol açabileceği hasarlara ve tekno-canavarlara dikkat çekiliyor diyebiliriz.
Nitekim ölüm makinesinin insanın ‘en güvendiği’ hayvan türü olan köpek olarak konumlandırılması da Metalhead’in sonu ile birlikte düşünülünce, oldukça ironik bir anlam taşıyor.
Hayatımızı ‘kolaylaştırmak’ için, yeni tür proletarya biçimi olarak üretime sürülen ve her yeni teknolojik gelişmede daha iyi sonuçlar alınan robot teknolojisi, son zamanlarda askeri teknolojiye de eklemlenmeye başlandı.
Böyle bir perspektiften yola çıkan ve bu gerçekleri ıskalamamamızı isteyen Metalhead’in, neden siyah beyaz bir sinematografi tercih ettiği de tam olarak bu noktada berraklaşıyor. “Gelecekten umut yok; kan, şiddet ve vahşetin pornografisine hazır olun!” diyerek karamsarlığını siyah beyaz bir tondan vermeyi seçerek sert ve çarpıcı bir anlama açılıyor. Metalhead; insan sonrası durumun insan-dışı bir analizini ekranlara taşırken; ‘yeni’ savaş ve öldürme tekniklerinin ve uzaktan kumanda edilebilen tekno-tanatolojik cephaneliklerin, namlunun ucunu yaratıcılarına çevirebileceği yakın ihtimal bir geleceğe işaret ediyor.
(4/6/17) Şiddetin Topoğrafyası
Black Museum bölümünde dijital belleği hologram bir görüntüye transfer etme ve buna bağlı olarak şiddetin topoğrafyası konusu irdeleniyor. Black Museum mekân olarak suç unsuru olmuş / oluşturmuş otantik objelerin sergilendiği bir kriminoloji müzesi; yani insan eliyle üretilen dünya cehenneminin belirtkelerinin zeminidir.
Black Museum, içinde insan faktörü olduğu sürece hiçbir şeyin masum kalamayacağını farklı hikayelerle anlatıyor… Ahlaki veya gayriahlaki eylemlerimizin kelebek etkisi ne olabilir? René Girard’ın ‘Kurban Kavramı’ burada vurgulanan olguyu daha iyi anlatıyor olabilir.
Diğer taraftan distopik kurgulardaki sınıfsal ve toplumsal eşitsizlik burada da karşımıza çıkıyor. Aynı ilişki insanlar ile imkanlar-nesneler arasındaki ilişki düzleminde de düşünülebilir.
İnsan otantik flachbacklerle iktidar ve teknoloji karşısında bir tür arınma (katharsis) arzusu mu sergiliyor? Bu müzenin -eşyaya yüklenen sorumluluğun- yakılmasıyla her şey son bulacak mı? Bölüm de insanın ürettiği şiddet sarmalının -tıp teknolojisinin sadece zenginlere çalışması, bir insanda iki bilinç olma durumu, insanın ruhunu satması- ötelenmesi üzerinde yeniden tartışmalara işaretler bulabiliriz.
(5/1/18) Homososyal İnsan
Bu bölümde (Striking Vipers) paralel gerçeklik evreni ve sanal gerçeklik oyunları üzerinden ortaya çıkan yeni ilişki biçimleri irdeleniyor.
“Yaşlı bedenlere hapsedilmiş genç tutkular” psikolojisiyle aile hayatını bekleyen yeni ahlakî yargılar ve sanal ilişkiler dünyasında oluşan bağımlılıkla birlikte normal hayatta ortaya çıkan tatminsizlik ön plana çıkıyor.
Bölüm adım adım evlilik, evliliklerin yozlaşması, yasak ilişki, sanal gerçeklik gibi çatışmaları işlerken, bu durumla karşı karşıya kalan insanların yapay dünyada yaşadıkları hikâye, gelecek için çizilen resme uygun görünüyor. Karakterlerin sanal dünyada yaşadıkları, gerçek hayatlarındaki ilişkileri alt üst ediyor.
Striking Vipers, Black Mirror’ın gelecek tasarımı üslubunu taşısa da finaliyle yakaladığı ton, dizi boyunca çizilen pesimist portreye göre daha tahrik edici duruyor. Heyecan diktatörlüğünün yarattığı kölelik ve insanın hazzın sermayesi haline gelmesi duygulanımı öne çıkıyor.
Eve Kosofsky Sedgwick’nin Queer tanımlarını çağrıştıran bu hikâye, teknoloji ile birlikte homososyal insanın haz dünyasının ve gölge arketiplerle yaşayacağı evrende ahlaki algının sınırları zorlanıyor; arzunun şeyleşmesi kültürel iktidar olarak dayatılıyor.
(5/2/18) Kaybolan Farkındalık
Smithereens bölümünde, mobil iletişim üzerinden her an maruz kaldığımız mesaj bombardımanı sonucu gerçekleşen bir kaza ve bu durumun yol açabileceği muhtemel sonlar işleniyor. Yani “telefonlardan başınızı kaldırın” klişesi bir kamu spotu olarak işleniyor.
Sosyal medya, anlık müdahalelerle insanın motivasyonunu bozuyorken, sürekli kuşatmasıyla da insanın farkındalığını ortadan kaldırıyor. Bu performansla yoldan çıkmanın yollarını arayan insanların sosyal medyada kalma süreleri giderek artıyor.
Böyle durumlarda teknolojinin bir ahlakı ve sorumluluğu olmalı mıdır? Teknolojinin küçük bir hassasiyeti hayatlar kurtarabilir veya küçük bir vurdumduymazlığı hayatlara mal olabilir.
Mobil uygulamaların bağımlılık yapmasına, özellikle de obsesif kişiliklerin sosyal medyadan etkilenmesi noktalarına da dikkat çekiliyor. Bölümün potansiyel metni son yıllarda kullanıcılarının bilgilerini gizli tutmaması nedeniyle büyük sorunlar yaşayan Facebook ve kurucusuna gönderme yapıyor(!).
Eğer teknolojiyi dikkatli kullanamazsak, o teknolojiyi üretenlerin hiçbir üstün performansı kaybettiklerimizi geri getiremez. Sonuç olarak teknolojiye karşı insanı bilinçlendirmek için bazen 70 dakikalık bir kamu spotu dahi yetmeyebilir.
(5/3/20) Yeteneğin Metalaştırılması
Bu bölümde (Rachel, Jack ve Ashley Too), insanların gerçekten olmadığı popüler bir karakteri canlandırması ve popüler insanları bir metaya çevirerek onlardan faydalanan karakterlerin hırslarının açabileceği muhtemel sonuçlar işleniyor.
Özellikle çocukların ve gençlerin kendilerini gerçekleştirmesinin önü kesilerek, yeteneklerinin metalaştırılması ve pop sektörü (aynıların cehennemi) tarafından sömürülmesinin oluşturduğu travmanın yol açacağı tehlike üzerinde yeniden durmak gerekir.
Diğer yanda bu sanal kültür (ile üretilen -sahte- idoller) izler kitle üzerinde nasıl bir etki bırakıyor? Herbert Marcuse’nin deyimiyle teknoloji kendisini insanlığın zihnine yerleştirmiş, araçsal insanı egemen kılmıştır.
Tüketim kültürünün önemli bir malzemesi haline gelen pop starlık draması, teknolojiyle harmanlanan güncel bir hikayeyle tekrar işleniyor. İnsanların sömürü düzenine başkaldırma dirençleri dijital uyuşturucularla ellerinden alınıyor. Hatta bu noktada insan yapay zekadan daha merhametsiz olabiliyor. Tabi yapay zekanın da kontrolden çıkabileceği göz ardı edilmemelidir.
(-/-/21) Link Galaksisi
Bandersnatch, interaktif olarak izlenebilecek bir film, yani seyirci bir çeşit film oynuyor diyebiliriz. Bu bölümün sonuna izleyici kendi seçimiyle yön vererek ulaşabiliyor.
Bandersnatch’i izlerken karakteri yönlendirme hissiyatı izleyiciyi hikâyenin içine çekiyor ve doğru karar vermeye gayret etme güdüsüyle daha dikkatli izlemeye yöneltiyor.
Ancak seçenekleri sunan ve verilen kararlara göre değişen/yaratılan bir senaryoda kontrol ne kadar izleyene ait olabilir?
Dizinin işleyişinde bazı kararların iki seçenekli cevaplarından birini seçtiğinizde dizi devam ederken diğerini seçtiğinizde dizi önceki sahnelerden birine dönüyor. Ayrıca dizi bazı yerlerinde kendi içinde izleyiciyi yönlendirmeye (manipüle etmeye) de çalışıyor. Mesela bir adım ileri gidip her seçim sonrası yeni bir senaryo (kelebek etkisi) üzerinden devam edebilirdi.
Bandersnatch, bir yönüyle internetin oluşturduğu evrenin hikayesi gibidir. Gelecek sinemasında "kendi maceranı kendin seç" biçiminin önünü açmış bulunuyor; böylece yapılan filmler / diziler farklı kurgu seyriyle, interaktif ve kişisel olarak izlenebilecek.
Bu bölümün hiper metni ise özgür irade: hayatın birçok alanında tercihlerimizde ne kadar özgürüz? Teknolojik belirlenimcilik (link galaksisi) arttıkça irade hangi yanılsamaya varacak acaba? Dijital evrende yaşadığımz ‘biz mahkûm eden bir özgürlük’ mü?
Nihayetinde Bandersnatch’in gün yüzü görmemiş bir oyun olduğunu hatırlarsak, büyük anlatı olan hayatı ıskalamamamız gerektiğini anlamamız kaçınılmaz oluyor.
Dizinin genel antolojisinde fark ettiğimiz bir işleyiş var: Önce karanlık bir kavramla tanışıyoruz, her şey gittikçe daha da kötüye gidiyor, kaçınılmaz mutsuz sonu kabullenmek zorunda kalıyoruz. Elbette kimsenin beklentisi mutlu son değil, neticede izlediğimiz dizinin adı “Kara Ayna”.
Black Mirror, geleceğin insanına ve yaşam normlarına futuristik yaklaşımlar getirip, aslında teknolojiyle bütünleşmiş ve teknolojiyle dönüşen yaşamların geleceğini distopik bir dille anlatıyor. Bunun için her bölümünde insan çözümlemesi, toplum analizi, sosyal medya kullanımı ve giyilebilir teknolojilerin karakteri gibi farklı konular işliyor; bu hikayelerde insan, medya, tabiat, teknoloji ve ahlak çerçevesinde eleştiriler ve çıkarımlar yapıyor.
Hikayelerdeki teknoloji çeşitliliği değişse de Black Mirror’ın temel derdi hep aynı kalıyor: Teknolojinin durdurulamaz yükselişi ve yanlış kişilerin(!) eline geçmesi halinde insanlığı distopik bir dünyaya doğru sürükleme kapasitesi. Yani Black Mirror’un hikayesinin potansiyelinde teknolojinin karanlık veya aydınlık yüzünü görüyoruz.
Dikkat çekilen önemli bir nokta da teknolojinin kontrolünün ve teknolojik gücün (askeriye, robot arılar, kameralar, medya, sigorta şirketi vs) genelde iktidarda/devlette olduğunun/kaldığının altını çizmesidir. Böylece Michel Foucault’nun meşhur aforizması, “Modern iktidar büyük gözaltıdır.” zamanın ötesine uzanıyor. Artık biyo-iktidarın yerini “psiko- iktidar” alıyor.
Black Mirror’un birçok bölümünde dizinin başka bölümlerine gönderme yapılması da iki şekilde okunabilir: (1) bütün bu olayların yaşandığı evren aynı: insanların dünyası, (2) teknolojik gelişmeler birbirini tetikler ve birbirini besler.
Black Mirror dizisi boyunca alt metin olarak şu distopik parametreler karşımıza çıkıyor;
(1) Toplumsal katmanların dayatılması: teknoloji kullanımı açısından dijital yerli/beyaz ve analog yabancı/zenciler kategorize ediliyor. Dahası teknolojiden bağımsız ve uzak yaşamak isteyenler hayat dışı kalıyor, hayatın dışına itiliyor. Manipülasyon, ötekileştirme veya nefret söyleminin öne çıktığı bu evrenlerde sınıfsal yapıların dayatılmasını görebiliyoruz.
(2) Determinist irade ve vicdan imhası: Birçok hikâyede insanlar akıl tutulması yaşıyor. Yapay zeka kullanılarak insan için teknolojik kafesler inşa ediliyor. Sanal oyun bağımlılığı ve itaat kültürü artıyor, vicdan ortadan kalkıyor.
(3) Karma kültür ve ahlak tüketimi: İnsanın tekdüzeleşmesi ve teknolojinin ahlakı yok etmesi, değerlerin sayısallaştırması işleniyor. Yeni teknolojilerin şekillendirdiği melez hayatlar revaç buluyor.
(4) Aşırı gerçeklik, kontrol ve kayıtaltı: Egemen zihniyet her şeyi kayıt altına almak istiyor. Bu kayıt büyük bir veri madenciliğine dönüştürülüyor. Deforme edilen gerçekliğin yerine artırılmış ve/ya sanal gerçeklik ikame ediliyor. Gözetim ve kontrol araçlarının kullanımı ile mahremiyet kayboluyor.
(5) Post-Apokaliptizm: İnsanın insanîliği fark edememesi, insanlığın insanın eliyle yok edilmesi işleniyor. Özellikle sosyal medya üzerinden daha narsist benlikler inşa ediliyor.
Black Mirror’un alt mesajı, teknoloji kötüdür, insanlar ondan da kötüdür ve bu ikisinin birleşimi büyük bir hayal kırıklığını yaratıyor. Ancak gerçekliğin tekamülü teknolojiye bağlı olarak seyrederken, insanın sanal dünyalara dalma merakı da son bulmayacak.
Bu noktada teknik ile teknoloji kavramları arasındaki ayrıma dikkat çekerek başlamak gerekir: Teknik, insanın doğaya karşı verdiği ayakta kalma mücadelesinde, varlığının başından beri kullandığı her şeyi kapsar. Toprağı sürmek için kullandığı aletlerden, bilgisayara kadar, insanlığın işini kolaylaştıran, insan için var olan her şeydir. Teknoloji ise insanların farklı kurucu tekniklerine el koyma sürecidir. Teknoloji, en etkili tekniklerin sistemleştirilmesi, böylece dünyaların ve dünyayla ilişkilerin tesviye edilmesidir. Mesela; televizyon bir iletişim aracı olarak teknik, bir telekratik araç olarak teknolojik bir karakter arz ediyor.
Black Mirror, teknoloji dolayımlı şiddete maruz kaldığımız zamanlarda yüzümüze kara bir aynadan teknofobik bir eleştiri yansıtıyor. Dizinin genelinde kurgulanan hikayelerde daha çok dünyanın ya da insanın karanlık bir yöne doğru gittiği ima ediliyor ve teknolojinin toplumu tüketerek, BigDeal mabedine sürüklediğine dikkat çekiliyor; böylece herkes BigData’nın bir parçası olarak konumlandırılıyor.
Şüphesiz ki yeni iletişim teknolojilerinin gelişiminin birçok olumlu ve olumsuz yönünden bahsedilebilir. Ancak bu teknolojilerin fayda sağlayabilmesindeki en önemli etken nasıl kullanıldığı meselesidir. Dolayısıyla insanın teknoloji kullanımının kazandırdıklarına ve kaybettirdiklerine bakmak ve bu teknolojilerin insanlık dışı pratiklerini sorgulamaya açmak gerekir.
Zygmunt Bauman’a göre, etiğe uymayan iki temel sorun var; biri ‘kayıtsızlaşma’ denilen, sistemlerin ve süreçlerin ahlakî değerlendirmelerden kopuk olması halidir. İnsanın iradesi devre dışı kaldıkça ahlaki değerleri de nötrleşmeye başlıyor ve insan yavaş yavaş insaniliğini yitirmeye başlıyor. Diğer nokta ise ‘gözetim’ mekanizmalarının uzaktan işletilmesinin kolaylaştırılması insanı, eyleminin sonuçlarından ayırma sürecini kolaylaştırmasıdır.
Medya, yüklendiği mesajı kendine benzetir, dolayısıyla medya aynı zamanda mesajdır. Bu meyanda Jean Baudrillard, gerçekliğin kapitalizm ve kitle iletişim araçları tarafından emilerek, başka bir gerçekliğe, hipergerçekliğe dönüştüğünü savunur.
Diğer taraftan gerçek hayatta karşılığı olmayan etik tartışmalar insanı ve hayatı esir alıyor. Önce insani değerler şeyleşiyor, beraberinde insan nesneleşiyor. Gelecek düşüncesi, kurgusu ve eleştirisinde hakikat azaldıkça, yanılsama artıyor, bu ise ‘körleşme’ye yol açıyor. Artık tek belirleyici ‘dataizm’ görülüyor; oysa dataizm insan eliyle oluşan bir hastalıktır. Bu noktada sinizm toplumsal olarak kabul gören düşünce ve hayat tarzlarına yönelik genel bir çekince olarak ifade edilebilir.
İnsanların medyaya ve teknolojiye karşı duyarsızlaşmaması için yapay/evcil eleştirilerle bilinci köreltilmemelidir. Gelecekte oluşması muhtemel sistem eleştirisi ancak felsefe, sanat, edebiyat, sinema üzerinde oluşacak derinliğin direnciyle -imgeden kavrama geçişle- yapılabilir. Çünkü en büyük kayıp bilgi ve ahlak kaybıdır.
Bilmek insanı iyiliğe sevk etmelidir; insan için gelecekte özgürlüğün, iradenin mümkün olduğu “gerçek bir şey yaşansın” diyoruz.