Söyleşen: Dr. Fethi GÜNGÖR
Kur’an’ın temel kavramlarından emaneti ele aldığımız 24. sayımızın hazırlık toplantısında söyleşinin kiminle yapılacağı hususu müzakereye açıldığında ilk akla gelen isim, Emanet ve Ehliyet ismiyle meşhur olmuş İslam ilmihalinin müellifi Yusuf Kerimoğlu, müstear adıyla tanınan Hüsnü Aktaş Hocaefendi oldu. Yaklaşık 40 yıldır Ankara’da ikamet eden Hocaefendi ile Nisan ayında 257. sayısını çıkarmış olan Misak dergisinin Sıhhiye’deki ofisinde buluştuk. Yoğun bir muhabbet ortamında şifahi olarak başlayan mülakatımız yazılı olarak devam etti. Söyleşi metnini yayına hazırlarken Hocaefendinin imla tercihlerine sadık kaldık. İlgiyle okuyacağınızı ve istifade edeceğinizi ümit ederek sizleri söyleşiyle başbaşa bırakıyoruz.
EMANET’İN TARİFİ
Cevap: Sözlerime başlarken Allahü Teâlâ (cc)’ya Hamd-û senâ; Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimize (sav), temiz ehl-i beytine ve ashabına selât-ü selâm, bütün mü’minlere hayır dualar ederim. Allahü Teâlâ’nın (cc) bütün insanlardan, daha ruhlar âleminde iken ‘Misak’ aldığı mütevatir haberlerle sabittir. Bu bir anlamda Fakih Molla Hüsrev’in ‘El-Mir’at’ isimli usûl kitabında belirttiği gibi, ‘Allah (cc) ile insanlar arasında tahakkuk eden manevi mukavele’ hükmündedir. Kitap ve sünnette yer alan ‘Fıtratûllah’ kavramı ile bu manevi mukavele arasında da zaruri bir münasebet vardır. Kur’an-ı Kerim’de Allahü Teâlâ’nın (cc) emaneti, göklere, dağlara ve yeryüzüne teklif ettiği, onların bu emanetin ağırlığı karşısında endişeye düştükleri, insanın ise kendi cüz’i iradesiyle emaneti yüklendiği haber verilmiştir. (el-Ahzab Sûresi: 72). En geniş anlamıyla emânet, “Allahü Teâlâ’nın (cc) tekliflerinin tamamına” verilen bir isimdir. İlahi tekliflerin muhatabı olan mükellefin, “kendi iradesiyle yüklendiği vazifeler” anlamında da kullanılmıştır. Hz. Âdem’den (as) itibaren peygamberlere indirilen suhufların ve kitapların tamamında, insanoğluna yüklendiği emanetin zaruri neticeleri hatırlatılmıştır. İmam-ı Şafii (rh.a.) ‘er-Risale’ isimli usûl kitabında, kelâmullah olan Kur’an-ı Kerim’in keyfiyetini izah ederken şöyle demiştir: “Allahü Teâla (cc) Rasulü’ne gönderdiği kitapta şöyle buyurdu: “Hiç şüphe yok ki bu aziz bir kitaptır. Ne önünden, ne arkasından hiçbir batıl (yanaşıb) gelemez. O yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan (Allah) tarafından indirilmiştir. (Fussılet Sûresi: 41-42). Allah (cc) kitabıyla insanları küfürden ve basiretsizlikten kurtararak, nûra ve hidâyete kavuşturdu. Kullarına helâl olan şeyleri bildirdi. Dünya ve ahiret saadetine kavuşabilmek için, bildirdiği haramlara yaklaşılmamasını emretti. Bu salih amel ve niyetleri karşılığında ebedi cenneti ve cehennem ateşinden kurtuluşu vaad etti. Şanı yüce olan Allahü Teâlâ (cc)’nın ni’meti ne kadar büyüktür. Helâl ve haram hududlarını dikkate almayarak kötülüğe devam eden günahkârlara da dünyada ve ahirette görecekleri cezaları hatırlattı. Daha önce gelip-geçen ümmetlerin kıssalarını onlara haber verdi. Mal ve evlâd noktasından zengin, ömür ve kudret noktasından güçlü olan kimselerin durumlarını beyan ederek va’z-ü nasihat etti. Bu insanların kötü olan akıbetlerine düşülmemesini, onların başına gelenlerden ibret alınmasını, vakit varken salih amellerde bulunulmasını, günah işleyenlerin kınanmadan ve fidyeye müstehak olmadan önce, emir ve nehiylere uymalarını, ilâhi tekliflerin edâsında gaflete düşülmemesini tekrar tekrar hatırlattı. Ve buyurdu ki: “(Hatırlayın) O günü ki; herkes (Dünya’da) ne hayır işlemişse (onu kendisi için) hazırlanmış bulacak, ne kötülük işlemişse de, onunla (kötülükle) kendi arasında uzak bir mesafe olmasını arzu edecek” (Âl-i İmran Sûresi: 30). Şanı yüce olan Allah’ın kitabında ne varsa; hepsi bizim için rahmet ve hüccettir. Bunu gerçek ilim sahipleri anlar. Cahiller ise cehaletleri sebebiyle anlamazlar. Bilmek istemeyenlere gelince, onlar ilahi tekliflerde yer alan rahmeti idrak edemezler.”
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) sünnetinde emânet teriminin, muamelatla ilgili olarak kullanıldığı malûmdur. Meselâ: Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de yer alan ve münafıkların vasıflarını haber veren şu hadis-i şerif, bunun en güzel delilidir: “Dört şey, her kimde bulunursa münafık olur. Her kimde bunlardan birisi bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir vasıf kalmış olur. Bunlar kendisine bir şey EMANET edildiği zaman hıyanet etmek, yalan söylemek, söz verdiği (ahdettiği) zaman, sözünde durmamak, ihtilaf ettiği (husumet anında) zaman adaletten ayrılmak.’ Bazı muteber fıkıh kitaplarında yer alan ‘Kendisine emanet konulup da ihanet etmeyen kimse, (emanetin) zararını tazmin etmez’ hükmü de muamelatla ilgilidir. Bazı kaynaklarda, merfu olan bir hadis-i şerifin ifadesi olarak yer almıştır.
Cevap: Mükerrem bir varlık olan insanoğlunun mukaddes emâneti, kendi iradesiyle yüklendiği muhkem nassla haber verilmiştir: "Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) emâneti sırtına yüklendi." (El-A’raf Sûresi: 72). Bazı müfessirler; bu âyette geçen emânetin, ilâhi tekliflerin/ahkâmın tamamını ifade için kullanıldığını izah etmişlerdir. Tarih boyunca bütün peygamberler, kavimlerine ‘Hidâyete (hüdâya) tabi olmalarını, adalete riâyet etmelerini ve hevâlarının ihtiraslarına uymaktan kaçınmalarını tebliğ etmişlerdir. Mükellefin yüklendiği emanet; Rabbine, kendi nefsine, diğer insanlara ve bütün canlılara karşı, muhkem naslarla sınırları çizilen vazifeleri beraberinde getirilen bir emanettir. Bu noktada, hayati öneme haiz olan vazife ve mesûliyet ahlâkı üzerinde kısaca durmamızda fayda vardır. Bu ahlâkı kaybeden kimselerin; dünyevi ihtiraslarını ön plâna çıkarmaları, gayr-i meşru arzularının ve geçici heveslerinin esiri haline gelmeleri mümkündür. Başta Sahih-i Buhari olmak üzere, birçok muteber hadis mecmuasında yer alan hadis-i şerifte, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav): "Ümmetimin hakkında endişe ettiğim hususların en tehlikelisi; hevâya uymak ve tûl-i emeldir. Hevâya tabi olmak insanı hak yoldan saptırır. Tûl-i emel ise ahireti unutturur" buyurduğu malûmdur. Bazı muteber kaynaklarda ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi hareket etmek (ahireti unutmak) ve hevâya tabi olmak, bütün felâketlerin kaynağıdır’ ifadesine yer verilmiştir. Bu iki unsurun, mükellefin niyetiyle ilgili olduğunu ifade etmek mümkündür. Mükellefin Rabbine, kendi nefsine, diğer insanlara ve bütün canlılara karşı vazifelerini yerine getirebilmesi için, muhlis ve muhsin vasfını haiz olması gerekir. İman esaslarını beyan eden hadis-i şerifte, ihlâs ve ihsan üzerinde hassaten durulduğu malûmdur. Cebrail (as)'in "İhsan nedir?" sualine; Peygamberimiz Efendimiz (sav); "İhsan: Allah’ı (cc) görüyormuşsun gibi O'na ibadet etmendir. Zira sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor" cevabını vermiştir. İslâm âlimlerinin "Fıkh-ı Batın" diye isimlendirdiği ve tamamen kalbi ilgilendiren ilimleri tahsil etmek farzdır. Zira Allahü Teâla (cc), kalbi; aklın, ilmin ve ruhun mahalli kılmıştır. İnsanın kalbi aynı zamanda; şüphelerin ve vesveselerin mahalli, küfrün ve imanın merkezi, ısrarın ve vazgeçmenin mevzii, mutmain olmanın ve rahatsızlık duymanın cereyan ettiği bir yerdir. İmam-ı Suyuti’nin tasnif ettiği ‘el-Cami'ûs-Sağir’ isimli hadis mecmuasında, Peygamber Efendimiz’in (sav) kalbi şu şekilde tarif ettiği ifade edilmektedir; "Değişkenliğinden dolayı bu organa kalb ismi verilmiştir. Öyle ki, kalb, boş bir arazideki ağacın kökünden asılı durup, rüzgârın bir alta, bir üste çevirdiği bir kuş tüyü gibidir." Maddi ve manevi varlığımızın merkezi olan kalbimizin; Allah’ın razı olacağı amellerle düzelip sıhhate kavuşması mümkün olduğu gibi, gayr-i meşrû fiillerle, şeytanın ve şeytanı dost edilen çevrelerin (tağuti güçlerin) telkinleriyle fesada uğraması da mümkündür.
Cevap: Yeryüzünün halifesi olan insanoğlu, cemiyet halinde yaşayan mükerrem bir varlıktır. Cemiyet halinde yaşamanın bedeli; insanların siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlâki hükümlere riâyet etmesidir. Ayrıca her cemiyette siyasi bir iktidar ve o iktidara bağlı olan insanlar vardır. İnsanların kuvvet, zekâ, eğitim, yaş ve sağlık açısından farklı hususiyetlere sahip oldukları da malûmdur. Bu farklılaşmanın, değişik siyasi tercihleri beraberinde getirmesi mümkündür. Siyaset kelimesi, “Emir, nehiy ve terbiye” gibi manalara gelen “sase” fiilinin masdarıdır. Bu kavramı kısaca; “İktidarı elde etme, iktidarı kullanma veya iktidarı kullanma faaliyetine katılma faaliyeti” şeklinde tarif etmek mümkündür. İslâm dininin, kendine mahsus olan bir siyaset anlayışı vardır. Bu siyaset anlayışının değişmeyen hedefi, insanların dünyevi ve uhrevi saadetine vesile olmaktır. Hanbeli Fukahası’ndan İbn-i Kayyim el-Cezviyye ‘et-Turuku’l-Hükmiyye fi Siyaseti’ş-Şer’iyye’ adlı eserinin girişinde, siyaseti şöyle tarif etmiştir: “İnsanları hidâyete ve hayra ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip edilmesi gereken en güzel yola siyaset denilir.” Hanefi Fukahas’ından İbn-i Abidin: ”Siyaset: halkı dünyada ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatleri için çalışmaktır” tarifini yapmış ve bahsin devamında şöyle demiştir: “Siyaset ağır bir şeriat olup iki nevidir. Siyaset-i Zâlime; halkın haklarına zıt olan siyasettir ki, şeriat bunu haram kılmıştır. Siyaset-i Âdile: halkın haklarını zalimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad ehlini meneden siyasettir ki şeriattan sayılır.” Dolayısıyla siyasi tercih, hâkimiyet ve iktidar meselesi; hem itikadi, hem ameli birçok hükmü beraberinde getiren bir hadisedir. İnsanların bedevi (göçebe) hayattan, medeni hayat düzenine geçebilmeleri, peygamberlerin yol göstermeleri neticesinde gündeme girmiştir. Toplumu yönetme ilmi, (siyaset) peygamberlerin insanlara öğrettikleri bir ilimdir. Kur’an-ı Kerim’de, yeryüzünde iktidarla imtihan edilen mü’minlerin, bariz vasıfları zikredilmiştir: “Onlar (o müminler) ki; eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek, namazlarını dosdoğru kılarlar, zekâtlarını verirler. İyilikleri emrederler ve kötülüklerden nehyederler.” (el-Hacc Sûresi: 41). Siyaset, yönetim tekniğiyle ilgili olan ve insanlığa hizmeti ifade eden bir kavramdır. Bir devletin kurulması ve sürekliliğinin sağlanması siyasetle mümkündür. Kısaca siyaset, “Ülke, devlet ve insan yönetimidir.” İslâm fıkhında hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız Allahü Teâlâ’ya (cc) mahsustur. İktidar ise, yeryüzünün halifesi olan insanoğluna, imtihan için verilmiştir. İmana dayanan hâkimiyet ve iktidar anlayışının; hem bu dünyada, hem de ahirette zaruri neticeleri vardır. Kur’an-ı Kerim’de, kıyamet gününde ortaya çıkacak manzara şöyle tasvir edilmiştir: “O gün (tuğyan edenlerin) yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: “Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik” diyeceklerdir. (Onlara tabi olanlar da o gün) “Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk. Onlar bizi yoldan saptırdılar diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lanetle rahmetinden kov!” (el-Ahzab Sûresi: 66-68). Hesap gününe hazırlanan bir mükellefin, zulme ve fesada sebeb olan küfür ahkâmına razı olması caiz değildir. Zira İslâm fıkhında iktidarın meşrûiyetini belirleyen unsur adalettir. Hz. Ömer (ra)’in dediği gibi “Adalet mülkün (devletin-iktidarın) temelidir.” Bazı fıkıh kitaplarında “Dâru’l-İslâm” kavramı, “Dâru’l-Adl” (adalet ülkesi) olarak da isimlendirilmiştir. İmam-ı Maverdî ‘el-Ahkamu’s-Sultaniye’ (İktidarın Hükümleri) isimli eserinde “Devlet başkanı (İmam) ümmetin haklarını koruduğu müddetçe, insanlarla ilgili vazifeleri konusunda Allah’ın (cc) hakkını yerine getirmiş olur. Bu durumda ümmetin; imamın durumu değişmediği sürece, ona iki borcu vardır: İtaat ve yardım.” diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Bu tesbitte yer alan “imamın durumu değişmediği sürece” kaydı, itaati ve yardımı ma’rufla (iyilikle) sınırlandırmak içindir.
Cevap: Servet meselesine gelince: Bilindiği gibi insanoğlu ihtiyaç sahibi olan bir varlıktır. Hayatını devam ettirebilmesi için, ihtiyaçlarını sürekli ve düzenli olarak elde etmesi şarttır. İslâm dininin zarûriyyat mertebesinde gördüğü maslahatlardan birisi de mal emniyetidir. Meseleyi izah edebilmek için, "mal nedir?" sualine cevap vermemiz gerekir. Bazı İslâm âlimleri "Yeryüzünde neler varsa hepsini sizin için yarattı" (el-Bakara Sûresi: 29) âyet-i kerimesini dikkate almış ve "İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için Allah (cc) tarafından yaratılmış olan ve istenildiği zaman elde edilip kullanılabilen insandan maada (gayri) şeylere mal denilir" şeklinde tarif etmiştir. İmam-ı Şâfii (rh.a.) malı şöyle tarif etmiştir: "İhtiyaçlarımızı karşılayan şeylere mal denir." Müctehid imamlar; keyfiyetine göre malları ikili tasnife tabi tutmuşlardır. Birincisi: Mütekavvim mallar, yani mübah, dayanıklı ve alış-verişe konu olan mallar. İkincisi: Gayr-i mütekavvim olan mallar... Fıkhi keyfiyeti haiz olan bu tasnif, mal emniyeti açısından önemlidir. Zira bir malın mütekavvim olması için, helâl olması şarttır. Keşfu'l-Esrar'da: "Haramlığına dair hususi bir delil bulunmayan eşyalarda ibaha esastır" hükmü kayıtlıdır. Bilindiği gibi "helâl" ve "haram" sınırları, bütün insanlar için müşterek olan sınırlardır. Bir malın mütekavvim olmasının yanında, meşru yoldan elde edilmesi de şarttır. Bir mal helâl dahi olsa; hırsızlık veya batıl bir yolla elde edildiği zaman, kişinin mülkiyetine devredilemez. Helâl ve haram hududlarını tayin etme hakkı, Allah'a (cc) mahsûs olan bir haktır. Sünen-i Tirmizi'de yer alan ve Hz. Adiyy b. Hatem'den (ra) rivâyet edilen hadis-i şerif, bu keyfiyetin önemini ortaya koymaktadır. Hadis-i şerif meâlen şöyledir: "Ben henüz İslâm'a girmeden önce Rasûlullah'ın (sav) "Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, sahiplerini, Meryemoğlu Mesih'i ilahlar edindiler." (et-Tevbe Sûresi: 31) âyet-i kerimesini okuduğunu işittim. Bunun üzerine "Ya Muhammed, onlar bunlara ibadet etmediler" itirazında bulundum. Bu itirazıma Peygamberimiz Efendimiz (sav) şu cevabı verdi: "Gerçekten onlar, bunlara zahiren ibadet etmiyorlardı. Fakat kendilerine, bir şeyi onlara helâl kıldıkları vakit onu helâl kabul ediyorlar veya herhangi bir şeyi onlara haram kıldıkları vakit, onu haram kabul ediyorlardı." Bu hadis-i şerif, teşrî hukuku açısından belirleyici bir keyfiyeti haizdir. Günümüzde gayr-i meşrû servet sahiplerinin siyasi iktidarları dahi kontrol altına aldığını söylemek mümkündür.
Cevap: Emanet ve ehliyet kavramları, öncelikle usul ve furû açısından fıkıh ilminin konusudur. Bilindiği gibi Fıkıh ilminin konusu; insanın lehindeki ve aleyhindeki haklarını, muhkem delillerle ortaya koymaktır. Mükellefin lehinde ve aleyhinde olan haklarına sahip olabilmesine ehliyet denilmiştir. İlâhi tekliflerin vücûbu ve edâsı için, mükellefin ehliyet sahibi olması şarttır. Muhkem veya mücmel nassa dayanmayan herhangi bir hak ve mes’ûliyet sözkonusu değildir. Hukuk genel olarak; Allah’ın (cc) hakları (hukûkullah), insanların hakları (Hukûku’l-ibad) ve müşterek haklar olmak üzere, üçlü tasnife tabi tutulmuştur. Emanet kavramının hayatımıza yansıması, bu hakların tesbiti ve muhafazasıyla ilgilidir. İktidar sahiplerinin muhkem nasslara dayanan hakları, şahsi kanaatlerine göre değiştirmeleri, yani zulme meyletmeleri mümkündür. Ancak caiz değildir.
Cevap: İnsan haklarını, umumi ve hususi olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. İslâm toplumunun ortaklaşa vücuda getirdiği imkânlar, umumi hakkın konusudur. Sağlık, eğitim-öğretim, adalet vs. Bunlara “Umumi Haklar” denilir. Bir kimsenin ailesi, işi ve özel mülkü üzerindeki hakları gibi, kendine mahsus olan hakları da vardır. İnsan haklarını, dört unsuru dikkate alarak tahlil etmek mümkündür. Birincisi: Hak sahibidir. Hakkın aktif süjesi olan ve muamelat hukuku alanında hak sahibi insandır. İkincisi: Hakkın konusudur. Genelde maddi bir menfaat veya bir şahıs üzerindeki yetki şeklinde ortaya çıkar. Üçüncüsü: Hakkın borçlusudur. Hakkın pasif süjesi olup genelde mükellef vasfıyla anılan kişi veya kişilerdir. Dördüncüsü: Hakkın meşrûiyetidir. Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi İslâm fıkhında devletin meşrûiyeti; kavmi, rengi, dili ve dini ne olursa olsun, teb’asının (vatandaşlarının) haklarını muhafaza etmekle, yani adaletle sınırlıdır. Değişmeyen kaide şudur: “Müslümanların lehine olan şeyler, gayr-i müslimlerin de lehine, müslümanların aleyhlerine olan şeyler, onların da aleyhlerinedir.” Sünen-i Tirmizi, Sünen-i İbn-i Mace ve İmam Ahmed b. Hanbel’in ‘el-Müsned’ isimli eserinde yer alan hadis-i şerifte Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “Müslümanın, diğer müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır. Müslümanlar İslâm dininin himayesi altındadırlar. Bu noktada gayr-i müslim (zimmet ehli) olanlar da müslüman gibidirler” buyurduğu malûmdur. Gayr-i müslimlerin muamelatla ilgili ihtilâflarını, kendi içlerinden birisini hakem tayin ederek (tahkim usûlüyle) kendi inançlarına göre çözmeleri mümkündür. Bu onların en tabii hakkıdır. Dolayısıyla modernizmi, özellikle lâiklik felsefesini savunan çevreler tarafından dile getirilen ‘herhangi bir dini esas alan devletin, değişik inançlara sahip olan insanların haklarına tecavüz edebileceği’ iddiası, İslâm Fıkhı’nı esas alan devlet için geçerli değildir.
İSLAM’IN TEMEL HEDEFLERİ
Cevap: Can emniyetinin önemini izah edebilmek için, İslâm dininin ve beşeri ideolojilerin insana verdikleri değerin keyfiyeti üzerinde durmamız gerekir. Bütün felsefi sistemlerin (ideolojilerin) insanı; ya "düşünen", ya "konuşan" hayvan şeklinde tarif ettikleri malûmdur. Dr. Alexis Carrel: "İnsan Bu Meçhûl" isimli eserinde "felsefi ve bilimsel ideolojiler, insanı tarif etmekten ve tanımaktan uzaktırlar" iddasını, delilleriyle birlikte ortaya koymuş ve bu eseri sebebiyle kendisine "Nobel Ödülü" verilmiştir. Bu tesbitten sonra ‘can emniyetinin’ önemine geçebiliriz. Peygamberimiz Efendimiz (sav), masûm bir insanı öldürmenin vehametini beyan ederken şöyle buyurmuştur: "Allah'ın (cc) indinde dünyanın yok edilmesi, masûm bir insanı öldürmekten daha ehvendir." Zira meşrû bir sebep yokken bir insanı öldürmek, bütün insanların can emniyetini tehdit eden bir fiildir. Böyle bir fiilin; en ağır şekilde cezalandırılması, "İnsana değer verme" açısından zaruridir. İslâmi literatürde; insanın hayatına son vermeyi veya bazı uzuvlarını çalışamaz hale getirmeyi ifade için "cinâyet" terimi kullanılmıştır. Meşrû bir sebeb olmadığı halde, bir müslümanı öldüren kimsenin, ahiretteki cezası, muhkem nassla haber verilmiştir: "Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona (katile) gazab etmiştir, lânet etmiştir ve çok büyük bir azap hazırlamıştır." (en-Nisâ Sûresi: 93). Böyle bir fiilin dünyadaki cezası da "kısas" olarak belirlenmiştir. Fıkıh terimi olarak kısas, ferdin hakkı olarak yerine getirilmesi gereken cezayı ifade eder. Kesmek anlamına gelen "kass" kökünden alınmıştır. Kısas; yapılan fiilin mislinin tatbik edilmesidir. Kasden adam öldürmede kısas, birinci öldürmenin misli olarak katilin öldürülmesidir. Ancak mağdur olan kimsenin veya maktûlün velisinin "katile kısas cezasının uygulanmasını" isteme hakkı olduğu gibi, affetme veya diyete razı olma hakkı da vardır. Kısas cezasıyla birlikte değerlendirilmesi gereken diyet, mağduriyete uğrayan aile fertlerine tanınan bir haktır. Yani öldürülen kimsenin varislerinin mağduriyetini (kısmen de olsa) gidermek için verilen mala veya nakit paraya "diyet" denilir. Rasûl-i Ekrem (sav) ve Hûlefa-i Raşidiyn döneminde belirlenen diyet miktarları şu mal veya nakit paralardan birisidir: "Bin dinar altın, on bin dirhem gümüş, yüz deve, iki yüz sığır ve iki bin koyun." İslâm fıkhını uygulayan bir devlette, "kısas" ve "diyet" sadece müslümanlarla ilgili bir hüküm değildir. Bir müslüman; kasden ve teammüden bir gayr-i müslimi (zimmi) öldürürse, kendisine kısas tatbik edilir. Peygamberimiz Efendimiz'in (sav) "zimmet" ehlinden bir gayr-i müslimi öldüren kimseye kısas cezasını tatbik ettiği ve şöyle buyurduğu malûmdur: "Elbette ben, benim zimmetim altında bulunanların hakkını almaya en layığım." Kasden adam öldüren kimsenin, kısas cezasıyla tecziye edilmesinin bir değil, birden fazla hikmeti vardır. Hanefi fukahasından Molla Hüsrev: "Allah'ın (cc) kitabında yer alan "Kısasta sizin için umumi bir hayat vardır. Ta ki adam öldürmekten sakınasınız." (el-Bakara Sûresi: 179) hükmü; kasden adam öldürmede kısas cezasının tatbikine delâlet eder. Zira tefsir ve meani kitaplarında zikredildiği gibi âyetin manası; "Bir kimse (diğer bir insanı) öldürdüğü takdirde, kendisinin de kısas yoluyla öldürüleceğini tefekkür ederse, ister istemez öldürmekten vazgeçer. Şayed öldürmezse, kendisi de öldürülmez. Bu durumda her ikisi de hayatta kalırlar" diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir.
Cevap: Kur'an-ı Kerim'de masûm insanların can ve mal emniyetlerini ortadan kaldıran organize şuç örgütlerinin işledikleri cürüm, "Allah'a ve Rasûlüne savaş açmak" şeklinde ifade edilmiş ve bu keyfiyete uygun bir ceza konulmuştur: "Allah'a ve Rasûlüne savaş açanların, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadçılığa koşanların cezası, ya öldürülmeleri, ya asılmaları, yahud (sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çaprazvari kesilmesi, yahud da (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Ahirette ise, onlara çok büyük bir azab vardır." (el-Maide Sûresi: 33). Bu âyetin sebeb-i nüzûlüyle ilgili değişik rivâyetler vardır.
Birincisi: Bu âyet-i kerime Ebû Berzeti'l-Eslemi'nin kavmi hakkında nazil olmuştur. Bunlar Hz. Peygamber (sav) ile anlaşma yapmışlardı. Kinane Kabilesi’nden bir gurup insan, Medine'ye gelirken yollarını kestiler, öldürdüler ve mallarını aldılar. Bu hadise üzerine, eşkiyalarla ilgili âyet nazil olmuştur.
İkincisi: Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'de yer alan rivâyettir. Bu rivâyete göre âyet-i kerime "Ureniyye kabilesinden irtidat eden ve yol kesenlere verilecek cezayı" beyan etmiştir. Herhangi bir âyet-i kerimenin nüzûl sebebinin hususi olması, hükmünün umumi olmasına mani değildir. Nassla sabit olan cezalar, müslüman olduğu halde nefs-i emmaresine uyan eşkiyalara da uygulanır. Rasûl-i Ekrem (sav) eşkiyalara uygulanacak cezayı beyan ederken; onların müslüman veya gayr-i müslim olmaları üzerinde durmamış ve şöyle buyurmuştur: "Yol kesen kimse mal alırsa eli kesilir, öldürürse, öldürülür, hem mal alır, hem öldürürse idam edilir." Yeryüzünde fesad çıkaran eşkiya, masûm bir insanı öldürürse, kendisi de "hadden" öldürülür. Bu cezanın, kısas ile bir ilgisi yoktur. Dolayısıyla ölen kimsenin varislerinin affetmeleri veya diyete razı olmaları, cezanın uygulanmasına engel değildir. Meşrû bir sebep yokken bir insanı öldürmek, bütün insanların can emniyetini hafife almaktır. Böyle bir fiilin; en ağır şekilde cezalandırılması, "insana değer verme" açısından zaruridir.
Cevap: Yeryüzünün halifesi olan insanoğlu; eşyanın hakikatini kavrayabilen, tefekkür ederek hadiseler ve eşyalar hakkında karar verebilen mükerrem bir varlıktır. Akıl, madde açısından mücerred, tedbir ve tasarruf açısından bedenle münasebeti olan bir cevherdir. Peygamberimiz Efendimiz (sav) "Allah, akıldan daha yüce bir şey yaratmamıştır" ifadesiyle, insanoğluna verilen akıl nimetinin doğuştan olduğunu; "Hiç kimse kendisini hidâyete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bir şeye malik olmamıştır" hadisi, aklın insana sonradan verilen bir vasıf olduğunu haber vermiştir." İmam Seyyid Şerif Cürcâni "Kitabü't-Ta’rifât" isimli eserinde, akıl nimeti ile ilgili olarak şu tesbitlerde bulunmuştur:
"Akıl kelimesi, devenin bağı manasına gelen "ıkâl"den alınmıştır. Akıl insanı, doğru yoldan sapmaktan alıkoyan manevi bir kuvvettir. Akıl, kendisiyle eşyanın hakikatleri bilinen ve anlaşılan şeydir. Akıl, gaib olanları vasıtalarla ve mahsus olanları da müşahedeler ile idrak eden soyut bir cevherdir.”
Cevap: Akıl emniyeti, düşünce-ifade hürriyeti ve hikmet arasında, zaruri bir münasebet vardır. Hikmetin lügat manası, batıldan menetmek ve doğru yola sevketmektir. İmam Ragıb el-İsfahanî "Selim akılla, hak olanı tesbit etme kaabiliyetine hikmet denilir" tarifini esas almış ve Allah'ın hikmeti ile insanın tefakkuh edebilme kaabiliyeti arasındaki münasebet üzerinde durmuştur. İnsanın zaruri, nazari ve ameli bütün ilimleri akıl vasıtasıyla öğrendiği malûmdur. Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler içki, kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki muradınıza eresiniz" (el-Maide Sûresi: 90) hükmü beyan buyurulmuştur. Şarhoş edici ve uyuşturucu maddeleri kullanan kimselere uygulanması gereken ceza, akıl emniyetinin muhafaza edilmesiyle ilgilidir. İlâhi teklife muhatab olan aklın korunması, zaruri bir maslahattır. Kumarın, tapmaya mahsus dikili taşların ve fal oklarının da insanın akli melekelerini tahrip ettiğini söylemek mümkündür. Çünkü şeytanın kalbe vesvese verdiği mütevatir haberlerle sabittir. Âyet-i kerimede bunların 'ameli'ş-şeytan' (şeytanın ameli) şeklinde tavsif edildiği malûmdur. Akıl "kalpte bulunan bir nur olduğuna göre", şeytan bu vasıtalarla onu perdelemeyi ve geçiçi olarak ona zelzele vermeyi tercih edebilir. Sihir, kehanet, ilm-i remil ve bunun gibi ilimlerin haram kılınması da, akıl emniyetiyle ilgilidir. Bu noktada biraz kehanet üzerinde durmakta fayda var: Kehânet kâinattan geleceğe ait haber vermek ve esrarı (gizli sırları) bildiğini iddia etmektir. İdeolojik sistemlerin tamamında, geleceğe hükmetme tutkusu ve istatistiklere dayandırılan gizli yalanlar ön plândadır. Son yıllarda masûm imam veya her şeye vakıf olan mahfûz şeyh anlayışının müslümanlar arasında yayıldığı görülmektedir. Şahısperestlik hastalığına vesile olan bu anlayışların da insanların akıl emniyetlerini tahrip ettiğini söylemek mümkündür.
Cevap: Tarih boyunca insanlığın en temel sosyal müesseselerinden birisi, aile kurumudur. Sünnetullâhın zaruri bir sonucu olan aile kurumu, insan neslinin devamı için gerekli olan bir kurumdur. Ailenin teşekkülünde maddi ve manevi unsurların önemli bir yeri vardır. Aile hayatı; sadece insan neslinin devamı için değil, aynı zamanda insanın fıtratını muhafaza edebilmesi için de zaruri olan bir hayattır. Kur'an-ı Kerim'de, insanlığın ilk ailesinin Hz. Âdem ile Hz. Havva'dan meydana geldiği haber verilmiştir. Hz. Adem'in (as) iki oğlu (Kabil-Habil) arasında cereyan eden ihtilâfın; temelde aile sistemine dayandığı dikkate alınırsa, "Nesil Emniyeti"nin önemi kavranır. Aile nizamının korunması (nesil emniyeti) zarûriyat mertebesinde olan beş maslahattan birisidir. "İslâm fıkhında aile nizamının korunması için, "zina edenlere uygulanacak olan ceza" (hadd-i zina) nassla tayin edilmiştir.
Reddü'l-Muhtar'da, zinanın teşriî hikmeti şöyle izah edilmiştir: "Zina haddinin meşrû olmasının hikmeti ve maslahatı aşikârdır. Allahü Teâla (cc) bu ceza ile beşeriyetin temizliğini, insan şerefini ve insan neslini korumayı temin edecek en kuvvetli bir adalet müeyyidesi vücûda getirmiştir. Zina, nice aileleri mahveder, nice namuslu kimseleri ebediyyen bir mahcubiyet altında bırakır, nice şahsiyetlerin neseblerini şüpheli gösterir. Bu itibarla bir zina hadisesi, herhangi bir düşmanlık neticesi olarak meydana gelen bir öldürme hadisesinden daha meş'um ve utanç veren bir cinâyettir." Aile nizamının, muhkem nasslarda beyan edilen şartlara uygun olarak kurulması şarttır. İslâm fıkhına göre mübâh olmayan her türlü ilişki zina hükmündedir. Halk arasında yaygın olan "gayr-i meşrû ilişki" tabiri, şer'i olmayan münasebetleri ifade eden bir kavramdır.
Cevap: Kadınların umumhanelerde bir mal gibi alınıp-satılabildiği herhangi bir ülkede nesil emniyetinin muhafaza edildiğinden söz etmek mümkün müdür? Türkiye'de yürürlükteki mevzûâta göre; izin alınarak yapılan zina, kadınlar için bir kazanç vesilesidir. Hatta umumhânede çalışanların, devlete vergi verdiklerini gizlemenin bir anlamı yoktur. Bu vergiler, konsolide bütçede yer almakta ve maaş olarak memurlara dağıtılmaktadır. Akl-ı selim sahibi bir insanın; aile nizamını ve nesil emniyetini tahrip eden bu cinâyeti, şu veya bu gerekçeyle savunmasına imkân yoktur.