Ali Bulaç ile Çağımızın Krizi Olan Çokluk Tutkusu Üzerine Söyleştik

Söyleşen: Hatice İ. Erdem - Ahmet Polat

 

Tekâsür Sûresi’nde çokluk tutkusunun insanı helak edeceğine yapılan vurgu bağlamında toplam yirmi ayette geçen ve tamamı eleştirel niteliğe sahip olan “ekseri’n-nâs” (insanların çoğu) ifadesinde anlatılmak istenen nedir? Neden “insanların çoğu” mahkûm edilir?

Kur’an-ı Kerim, genellikle kendini tefsir eder. Bir terim, anahtar konumda ele alınacaksa onun etrafında dolanan terimlere bakmak gerekir ki anahtar terimin bizi nerelere ve nelere yönlendirdiğini anlayabilelim.

İzniniz olursa Kur’ani Hayat’ın bu sayısında seçtiğiniz kapağın konusu “tekâsür”ü, yardımcı üç terim eşliğinde ele alayım. Bunlar da tefahur, kenz ve çoğunluktur. Belki çoğunluğu doğrudan tekâsür içinde ele alabiliriz ama bağlamı göz önünde bulundurduğumuzda çoğunluk ile çokluk arasında önemli semantik farklar ortaya çıkar.

Önce anahtar terimimiz “tekâsür”e bakalım:

Çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü." (102/Tekâsür, 1-2.)

Tefaul formunda "tekâsür"; çoğaltma tutkusu, çokluk, çoklukla övünme, çokluğu açığa vurma, gösterme, gösteriş gibi anlamlara gelir. Bir şeyin çokluğu ve onunla övünmek, içinde kaybolmak da tekâsürdür. Tefaul vezni bir eylemin birden fazla kişiyle ve karşılıklı olarak yapıldığını ima eder. Genellikle sûrenin indiği beşerî vasat göz önüne alınarak bunun maddi zenginlik, servet, mal mülk, insan sayısı, taraftar-yandaş, hizmetçi çokluğunu ifade ettiği düşünülmüştür ki bu doğrudur.

Ayetin iniş sebebi olarak bunu doğrulayan bir olay zikredilir: Mekke’de Abdimenafoğulları’yla rakipleri Sehmoğulları, adamlarının çokluğuyla övünme yarışına girmişler. Sayımda Abdimenafoğulları fazla çıkınca Sehmoğulları, "Hayatta olanlarımız yanında ölülerimizi de sayalım," deyip mezarlığa gitmiş ve eskiden ölen akraba ve hısımlarını da saymaya başlamışlardır.

Ayet, nüzul sebebinden dolayı sadece maddi çokluğu mu eleştirir?

Hayır, gayet zengin semantiğe sahip tekâsürün dört bağlamda kullanıldığını söyleyebiliriz:

a.Mal mülk çokluğu, servet ve sınırsız sermaye biriktirme. Servet tutkusunun zihni ve ruhu istila etmesiyle kişi veya kişiler sınırsız mal mülk sahibi olmak ister, yığdıkça yığar. “Uhud dağı kadar serveti olsa bir o kadar daha olmasını ister.” Sonra bu yığdığını cesameti iri, büyük, göz kamaştırıcı yapılarla; saraylar ve köşklerle; havalimanları, otoyolları, gökdelenler, stadyumlar ve alışveriş merkezleriyle sergiler. Başkalarını kıskandırır, gücünün doruğunda olduğu mesajını verir.

Başlangıçta servet haciyattandır, temel ihtiyaçların karşılanmasını amaçlar ama tekmiliyat ve tahsiniyat menzilini geçip de tahrimiyat menziline girince amacı zıttına inkılab olur, güç ve tahakküm aracına dönüşür.

Bu güdü veya eğilim herkeste mi var yoksa belli dönemlerde ve toplumsal şartlarda mı ortaya çıkar?

Tarihin her döneminde bu meşgale içinde olanlar olmuştur, çağımızda bunun tam karşılığı maddi uygarlık ve sosyo-ekonomik sistemi kapitalizmdir. Bir sermaye rejimi olarak kapitalizm "sınırsız sermaye biriktirme (kenz)" sistemidir. Ülkelerin, hükümetlerin bütün bir toplumu –bir bütün olarak beşeriyeti- "iktisadi büyüme" endeksli seferber etmelerinin Kur’ani ifadesi tekâsürdür. Tekâsür sağlandığında yani büyüme arzu edilen seviyeye geldiğinde "tefahur" yani gösteriş, başarıyla övünme seremonileri başlayacaktır. Fert başına düşen milli geliri arttırmanın, durmaksızın üretip tüketmenin ve sonra bir daha, bir daha üretip biriktirmenin bir övünme, temel başarı olarak kabul edilmesi tefahürdür. Böylelikle insanlar, toplumlar veya yöneticiler salt maddi ve ekonomik büyüme ve cesametle övünüp dururlar (bkz. 31/Lokman, 18 ve 59/Hadid, 20); bu maddi güç ve başarılarla övündükçe birbirilerini ezerler, güçlerinin yenilmezliğini kanıtlama hırsıyla meydan okurlar. Ad ve Semud kavimlerinin koca yapıları, firavunların piramitleri birer güç gösterisi ve meydan okumaydı.

b.Sayısal olarak çok sayıda taraftar-yandaş, destekçi, üye, yardımcı, hizmetçi, nüfus: Yukarıda zikrettiğimizle bağlantılı olarak daha sayısal düzeydeki çabalara ve bu çabaların başarılmasının bir övünç ve üstünlük olarak gösterilmesi bu şıkka girer.

Kur’an’ın özellikle mezar metaforunu zikretmesinin özel bir gayesi olmalı…

Evet, var. Tarih içinde aile mezarlığının mütevazı olmaktan çıkıp şatafatlı yapılara dönüşmesi, pahalı ve gösterişli türbelerin yapılması ölülerle övünmenin devam eden kültürel kalıntısıdır. İstanbul’daki Osmanlı’dan kalma mezarlıkları gezin, orada zümre farkını mezar taşlarından kolayca fark edersiniz. Ziyaret edilecek mezarların mütevazı tutulması başka, hayli gösterişli türbelerin inşa edilmesi başkadır. Mezar, belli bir süreliğine yeri belli olacak şekilde olmalı, belki bir işaret taşıyla yetinilmeli ama esas olarak toprağa karışıp gitmeli.

Sayısal manada çokluğa, ülkelerin ordularının sayısal çokluğu, nüfusları; partilerin, vakıf ve derneklerin, cemaat ve stk’ların, kuruluş ve örgütlerin taraftarı, kayıtlı üyesi ve sempatizanı girer. "Benim şu kadar askerim, üyem, taraftarım, müridim, bağlım, seçmenim var" demek ve övüncü sadece sayısal çokluğa bağlamak da öyledir. Kur’ani bakış açısından sayısal çokluğun (kemiyet) önemi yoktur, hele bir toplum Allah’a isyan halinde ise ahirette sayısı ne olursa olsun gününü görecektir (72/Cin, 24). Önemli olan nicel (kemiyet) değil niteldir (keyfiyet). Nice az topluluk çok olanı Allah’ın izniyle yenmiştir. (2/Bakara, 249)

Ama Hz. Peygamber, çoğalmayı murat etmemiş midir?

Efendimiz’in "Nikâhlanın, çoğalın, sizinle kıyamet günü övüneyim" (Ebu Davud, Nikah, 2; İbn Mace, Nikah, 1) buyurması ayetin işaret ettiği nicel büyüme ve sayı çokluğuna dayalı tekâsüre girmez. Hadis; evliliği, üremeyi ve salih nesiller yetiştirmeyi teşvik eder, salih nesillerin sayısı ne kadar çok olursa yeryüzünde sulh ve salah da o kadar yaygın ve etkili olur.

Tekâsürün diğer iki anlamı nedir?

c.Ayrıntı. Bu kategorideki tekâsürü iki şekilde düşünebiliriz:

  1. aa) Gündelik hayatta insanların asıl misyonlarını unutup ufak tefek işlerle vakitlerini tüketmeleri, ayrıntılar içinde boğulmaları.
  2. bb) Bilimlerdeki uzmanlaşma, branşlaşma. 21. yüzyıla adım atarken bilimler 8 bin ayrı dala ve alt branşa ayrılmış bulunmaktaydı. Neredeyse sağ gözün uzmanı ile sol gözün uzmanının ayrıldığı eski Yunanlılardaki gibi branşlar öylesine birbirlerinden ayrılmışlar ki bilim adamları bir yandan bütünlük duygusunu kaybederken diğer yandan mesleki körlüğe müptela olmuşlardır, tek bir ağaca bakarken ormanı gözden kaçırır olmuşlardır. Aşırı uzmanlaşma bir noktadan sonra bütünün parçalanmasına ve her bir parçanın kendini diğerleri ve hatta bütün karşısında özerkleştirip hakikatten kopmasına yol açar. Genel İslam geleneğinde âlimlerin "ansiklopedik bilgi ve zihne" sahip olması arzu edilir.

d.Birliği, esası, bütünü unutturan, gözden kaçıran çokluk-kesret. Tevhid, Allah’ın birliği inancını ve fikrini esas alır. Varlık âlemi bir bütün olarak Allah’ın yaratmasıdır. Allah ilmini, iradesini ve kudretini isimler, sıfatlar ve fiiller üzerinden tecelli ettirir. Basiret sahibi insan her neye bakarsa, gözünü nereye çevirirse yüce Allah’ın yaratıcı sıfatını, ilmini, kudretini, azametini müşahede eder. Eğer Allah’ın birliği fikrini kaybederse insan çokluk içinde kaybolur. Çoklukta birlik (kesrette vahdet) olması her bir şeyin birer ayet (belge, kanıt, gösterge, işaret) olarak şanı yüce Allah’a refere edilmesidir. Bu vizyonu kaybeden insan tevhidi, bütünlüğü ve hakikati de kaybetmiş olur.

Bu anlatılanlardan tekâsürün modern ve postmodern zamanlarda hayli revaçta olan medeniyet tutkusu, büyüme yarışı, gösteriş, nüfus artışı, nicel olana tutku, simülatif gerçeklik/serabi hayat, kenz ideolojisi, ayrıntı, çokluk içinde boğulma halini ifade ettiğini söylemek mümkün.

Çokluğa tutkuyla bağlanmak lehv’dir. Lehv; önemsiz/değersiz olanın, önemli/değerli olanın önüne geçmesi, insanı içine çekip oyalaması, ona asli ve sahih olanı unutturması halidir. Çokluk tutkusu, değersiz şeylerle övünmek, bunlarla vakit tüketmek böyle bir şeydir. (Bkz. 31/Lokman, 6) Yeryüzünde insan için en önemli şey Yaratıcı’sına kulluk etmesidir, ona bu asli görevini unutturan her şey lehv’dir (bkz. 47/Muhammed, 6). Yaratıcı’ya ihlasla kulluk genel düzeyde beşeriyete, canlı hayata, tabiata ve kainata hayır ve fayda sağlamaktır.

Çoklukla oyalanma hali tek tek bireyler için söz konusu olduğu gibi gruplar, cemaatler, toplumlar, ülkeler için de olabilir.

İnsan bir kere kendini tekâsüre kaptırdı mı kurtulması zordur. 2. ayet, haklarında indiği çokluk tutkusuna yakalanmış kişilerin bu hallerinin mezara/ölüme kadar sürdüğünü belirtmektedir. Bunlar durmadan mal ve servet biriktirdiler, biriktirdikleriyle veya güçlerini kullanarak etraflarında topladıkları kalabalıklarla övünüp dururlar.

Kabirlere müracaat, belki de tarihin de tekâsür açısından okunmasının yanlışlığına işaret olmaz mı?

"Zurtüm el mekabira", “Makberleri ziyaret ettiniz; mezarlıklara, mezarda yatanlara, geçmişte yaşayıp da şimdi toprak altında çürüyüp gidenlere müracaat ettiniz,” demektir. Bu, tarihi yanlış okuma biçimidir. Birbirleriyle yarış halinde olanlar, eğer güç ve üstünlüklerini kanıtlamak üzere mezarlıklara, geçmişteki atalarına, soydaşlarına müracaat ediyorlarsa bu üstünlüğü takva ve ahlâki erdemlerde, adalet ve itaatte değil geçmişte, atalarında arayan kavimlerin veya toplumların tarihi suistimal ettiklerini ve bunun büyük bir hata olduğunu ima etmektedir.

Bu olay tarihte sadece İslam öncesi Arap cahiliyesinde vuku bulmuş da orda kalmış değildir. Ulus devletlerin tümünde tarihe atıflarda bulunmak, şanlı tarih efsaneleri üretmek, geçmiş atalarıyla övünmek veya onlara toz kondurmamak bu amaçla yapılır. Geçen yüzyılda benzer bir olay Türkiye’de yaşandı: 5 Ağustos 1935 günkü Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan bir bakanlık genelgesi eski mezarların açılıp yüzyıllar önce ölmüş insanların kafataslarının ölçülmesini emrediyordu. Kazılan mezarlarda Selçuklulara, Danişmendoğullarına ve diğerlerine ait çürümemiş yaklaşık 100 bin -bunu 64 bin verenler de var- kafatası İstanbul'daki Antropoloji Müzesi'ne taşındı; Avrupa'dan tedarik edilen aletlerle kafatasları ölçüldü. Mezarı kazılanlar arasında Osmanlı'nın en büyük mimarı Mimar Sinan'ın kafatası da var; yerinden alındı, bir daha yerine konulmadı. Türklüğü ırka dayandırma gayretinde olanların ihmal ettiği bir husus vardı: Mimar Sinan Türk değil Kayserili Ermeni bir ailenin çocuğu olarak devşirilmişti. Demek ki tekâsür olayı tarihsel olarak mezarlığa koşup geçmiş atalarının şan ve şöhretine başvuran Sehmoğulları’na özgü değil her dönemde tekrar eden bir yarış ve rekabet enstrümanıdır.

Gustave Le Bon'un "Kalabalıkların Ruhu" adlı eserinde belirttiği gibi "Kalabalıkların yalnızca yıkıcı kuvveti vardır" ifadesi, kitle psikolojisinin tehlikelerine işaret eder. Bu bağlamda kitle, kütle, sürü olmayı şahsiyet ve birey olmaya; bilgi, bilinç, akıl ve irade yerine cehalet, kütle çekim gücü, körü körüne itaat ve sürü olmayı tercih etmenin bireysel ve toplumsal gelişim üzerindeki etkileri nelerdir? Hegel'in "Kütleler ilerliyor" sözüne atıfla, günümüzde "kitle adamı" tanımının nasıl evrildiğini ve bu evrimin bireyin özgürlükleri ile toplumsal uyum arasındaki dengeye olan etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Müslümanların kendi dünya ve hayat telakkilerini unutup lehv kabilinden oyun ve eğlenceye, güç gösterisi ve kibre kapılmalarını anlatan anahtar terimlerden biri de yukarıda değindiğimiz Hadid Suresi‘nde (57/20) geçen “tefahur”dur:

“Biliniz ki dünya hayatı ancak bir oyun, (eğlence türünden) tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir.”

“Tefahur” kelimesinin kök anlamlarından biri çömlek için kullanılanılanıdır. Çömleğe vurulduğunda ses çıkarır ancak içi boştur. Maddi servet, güç, iktidar, görkemli törenler, göz kamaştıran saraylar, gökdelenler, pahalı arabalar, yüklü banka hesapları v.b. harici şeylerle övünen hakikatte sahte, altı boş şeylerle övünmekte, üstünlük taslamakta, başkalarına gösteriş yapmaktadır. Bu maddi, dünyevi güç ve imkânlara sahip olanlar, bunları sergileyerek kibirlerini açığa vurmaktadırlar. Yüce Allah kendini çokça beğenip övüneni sevmez (31/Lokman, 18.) Kibir şeytanın hasletlerindendir. Allah ve hakikat karşısında boş bir şeydir. Görünürde muazzam bir güç, kudret ve zenginlik gözükmektedir ama gerçekte çömleğin içi gibi boştur. Bu ayette de dünya hayatının kendisi mutlaklaştırıldığında övünme, gösteriş ve kibir sebebi olur ama hakikat nazarında bunun bir değeri yoktur.

Asıl sebep ve hikmetinden koparıldığında dünya hayatı “oyun, eğlence, zinet-süs, övünme (tefahur) ve çokluk tutkusu”dur. Şeyler, yerli yerinde kullanılmadığı takdirde insanı yaratılış gayesinden, ulvi ve ahlâki kemâl ve erdemlerden uzaklaştırır, ahireti unutturur. Bu yanıltıcı özellikleriyle tanımlanmış dünya hayatı kalıcı da değildir. Hakikatini anlayabilmek için ekinlere, toprakta biten bitkilere bakmak yeterlidir. Nasıl bir karga, kardeşini öldüren Kabile’e öğretmenlik yaptıysa tabiattaki olayların tamamı şu veya bu konuda insana bir şeyler öğretebilir. Yağmur yağar, toprakta güzel bir bitki biter, bu da çiftçinin pek hoşuna gider. Bir süre sonra kurur, sararır, çer-çöpe döner. Demek ki hiçbir şeyin kalıcılığı yoktur, baki ve ebedi olan sadece şanı yüce Allah’tır.

Zuhruf Suresi'ndeki "Rabbinin rahmetini yoksa onlar mı bölüştürüyorlar?" ayeti, dünya servetinin bir emanet olduğu bilincini vurgularken Tekâsür Suresi insanın mal, evlat, güç ve servet biriktirme tutkusunun sonuçlarını ele alır. Cahiliye dönemindeki "Malı üst üste yığmayı çok seviyorsunuz" eleştirisi günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Bu bağlamda, İslami öğretilere göre, dünya servetinin adil bir şekilde bölüşülmesi ve emanet bilinci ile hareket etmenin önemi nedir ve bu ilkeler ışığında mal, evlat, güç ve servet biriktirme tutkusunun dengeye kavuşturulması için atılması gereken adımlar nelerdir?

Tekâsür’ün ne anlama geldiğini bize öğreten terimlerden biri de “kenz”dir:

“Ey imân edenler, gerçek şu ki, (Yahudi) bilginlerinden ve (Hristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) ‘İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın’ (denilecek)”. (9/Tevbe, 34-35)

Surenin genel akışı ve yukarıya aldığımız iki ayetin siyak ve sıbakı göz önüne alındığında, sözü edilenlerin kitap ehlinin din adamları olduğu görülür. “Allah’ın nuru”na mani olmak isteyenlerden gayrimüslim din adamlarının –elbette hepsi değil- bu tutuma girmelerinin basit sebebi; şahsi çıkar, makam hırsı ve iktidar seçkinleri –Kur’an termonolojisiyle mele’ ve mütref- nezdinde kazanmak istedikleri itibardır. Bunlar insanların mallarını haksız yere yerler, emeklerini ve iyi niyetlerini sömürürler. Bunu genellikle;

a)Dini ve dinî duyguları istismar etmek,

b)Büyük servet ve güç sahiplerinin yapıp ettiklerini, adaletsiz düzenlerini meşrulaştırmak; sömürü ve haksızlıklara, hak ve hukuk ihlallerine ses çıkarmamak,

c)Ya da bizzat kendileri düzenin aktörleri, ortakları, işleticileri olmak suretiyle yaparlar.

Tarihte rüşvet alan, haksız kararlar veren, kitabın bir bölümünü gizleyip bir bölümünü öne çıkaran, olmadık yorumlarla kitabı ve hükümleri çarpıtan ya da kendi düşüncelerini Allah’tan gelen vahiymiş gibi takdim eden din adamlarına çokça rastlanmıştır. Din adamlarının bu tutumunun en bariz sonucu, insanları Allah’ın yolundan alıkoymalarıdır. İnsanlar doğruluk ve adaleti din adına konuşanlarda arar; onların her sözlerinde doğruluk, kararlarında adaletin tecelli etmesini isterler. Âlimden beklenen ilmiyle amel etmesidir. Din adamları ve âlimlerin söz ve davranışlarında sahtecilik, yalan, rüşvet, yolsuzluk, dünyaya hırsla bağlılık ve adaletsizlik gördüklerinde kitleler ümitlerini dinden keser, böylelikle Allah’a yönelmekten kaçınırlar. Hak ve hakikat yolu onlara kapatılmış olur.

Kenz yapanlar veya altın ve gümüş biriktirenler, servet tutkusu içinde olanlar Müslüman olmayan din adamları mı sadece?

  1. ayet içinde yer alan “Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar”, ilk anda düşük ahlâki profilleri anlatılan gayrimüslim din adamlarının bir tutumu gibi görünse de -ayetin iniş sebebi onlarla ilgili olmakla beraber- daha geniş çerçevede belli bir kişilik profiline ve belli bir zihni tutuma işaret etmektedir. Bu profilde olanların öne çıkan özellikleri altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamamalarıdır.

Örneğin “altın ve gümüş” üzerinden verilmesi, tabii ki bu iki madenin her zaman değerli olmasıyla ilgilidir. Ama her ikisinin kelime kökenlerine bakıldığında insan-servet ilişkisinin manasızlığına, paradoksal tutumuna bir gönderme olduğu da görülebilir. Altın; “zeheb, gitme, gelip geçme” kökünden türemiştir, yani aslında oldukça cazip ve değerli olsa da hakikatte gelip geçen, giden şeydir. Gümüş de “fıdda” kökünden, “ayrılıp dağılan, birbirinden ayrılan şey” demektir. Gümüş de değerli olmakla beraber hakikati itibarıyla dağılıp gider. Hal buyken altın ve gümüşü, daha geniş manasıyla serveti hırsla biriktirmenin anlamı nadir? Netice itibarıyla biriktirilen şeyler gelip geçen, dağılan nesnelerdir; kalıcılık vasıfları bulunmamaktadır.

Biriktirme fiili “kenz” ile ifade edilmiştir ki kelime son derece önemlidir. Kenz; “üst üste yığmak, iç içe sokup biriktirmek, çoğaltmak” demektir. Modern iktisatçıların kapitalizmi “sınırsız sermaye biriktirme” düzeni olarak tarif etmeleri –örneğin Immanuel Wallerstein- kenz fiilinin salt biriktirme olmayıp;

a)Bir iktisadi fiil ve tutku olarak üst üste servet yığma, sermaye biriktirme,

b)Söz konusu servetin toplumun aleyhine, adaletsizliklere, sınıflar arasında uçurumlara, çatışma ve husumetlere, kitlesel yoksulluklara ve sömürüye dayalı olarak biriktirme,

c)Allah yolunda yani yoksullara, ihtiyacı olanlara ve cihada harcanmasından kaçınma olduğunu göstermektedir.

Kenz’i salt servet ile bununla ilişkili zekat verme çerçevesinde görmek mümkündür. Bu görüşte olan sahabeler olmuştur, hatta bunlar görüşlerini şu hadise dayandırmışlardır: “Zekatı verilen her mal, saklanabilen dahi olsa kenz değildir. Zekatı verilmeyen her mal saklanamaz dahi olsa kenzdir” (Buhari, Zekat, 4). Ancak karşı görüşte olanlar kenz fiilini çok daha geniş manada ele almışlardır.

Bu çerçevede modern müfessirlerin kenz’i, zekatı verilmeyen mal veya servetin ekonomik dolaşımdan çekip salt biriktirme olarak görmeleri; kavramın ima ettiği genel iktisadi mekanzima açısından eksik kalır. Modern iktisadi düzende bir yerde tutulup saklanan, piyasa dışında kalıp saklanan servet kalmamıştır. En azından üretim veya yatırımda kullanılmasa da bankalara veya finans kuruluşlarına yatırılır, bu evsaftaki servet de gerçekte ekonomik hayatın içindedir. Unutmamak gerekir ki bankalar veya finans kuruluşları modern iktisadi faaliyetin ana unsurlarından biridir. Paranın biriktirildiği bankalar adaletsiz düzenin parçasıdır.

Bu ayet daha ilk zamanlarda tartışmalara sebep olmuştu.

Kenz fiiliyle ilgili tanımlar ilk sahabe nesli arasında ciddi ihtilaflara konu olmuştur. Önde gelen sahabilerden Ebu Zer el Gıfari’nin, Şam’da iken bu konuda Muaviye ile giriştiği tartışma meşhurdur. Muaviye’ye göre bu ayet kitap ehli din adamları hakkında inmiştir; Ebu Zer’e göre ise hem onlar hem bu fiili yapan Müslümanlar hakkında inmiştir. Tartışma büyüyüp de mesele başkente ulaşınca Halife Hz. Osman, Ebu Zer’i Medine’ye çağırır. Medine’ye gittiğinde insanlar sanki daha önce onu hiç görmemişler gibi köşe bucak kaçmaya başlar. Bunun üzerine Hz. Osman, ona tenha bir yere (rebeze) çekilmesini ister, o da itiraz etmeden oraya çekilir ve orada vefat eder. (Buhari, Zekat, 4, Tefsir, 9)

Kenz’in zekatı verilmeyen mal olarak tarif edilmesi –dar manada öyle kabul edilse de- geniş manada modern iktisat ve sermaye ilişkileri açısından yeterli değildir. Tabii ki zekatı dahi geniş manada ele almak gerekir, zira zekat salt belli bir miktarın ihtiyacı olanlara verilmesi işlemi olmakla beraber asıl yöneldiği hedeflerden biri toplumda gelir bölüşümünde makul denge sağlamak, sınıfların teşekkülüne meydan vermemek için gelir bölüşümünü adil bir biçimde düzenlemektir. Yoksa asgari sınırı 1/40 olarak düşünüldüğünde, kapitalizmin avantajlarını kullanıp kenz peşinde olan sayısız insan, zekatı büyük bir memnuniyetle verir. Kenz, toplumun aleyhinde olmak üzere ve liberal iktisat enstrümanlarının piyasayı özerkleştirmeleri sonucunda belli zümrelerin zenginleşmelerini sağlarken kitleleri yoksullaştırma işlemidir ki bunun tabii sonucunda “servet belli ellerde toplanır”; güç ve iktidar, yani devlet (duvle) hakim sınıfların tekeline geçer (59/Haşr, 7).

İktisadi etkisi ve fonksiyonları dışında kenz’in başka ciddi olumsuz etkileri de vardır. Kenz, sınırsız sermaye çoğaltma eylemi ise bu hayat boyu insanın uğraşısı olur; gece gündüz servet biriktirmeyi, elindeki sermaye ve imkânın akışını, hareketlerini düşünür. Razi’nin yerinde analiziyle servet arttıkça zihni uğraşı ve ona duyulan sevgi artar, derken zihin ve kalp servet biriktirmekten başka her şeye kapalı olur. Bu ise dünyaya ve servete olan hırsı ateşlemekten başka işe yaramaz. İnsan ayrıntılar, çokluk ve daha çok bolluk tutkusu içinde boğulur gider ki buna Kur’an-ı Kerim “tekâsürün insanı (kalbini ve hayatını derin bir biçimde içine alıp) hayatının sonuna kadar oyalaması” der.

Serveti toplamak bir dert; onu elde tutmak, yönetmek başka derttir. Kişi hayatı boyunca bunun mücadelesini verir, servet biriktirir ama belki sadece küçücük bölümünü kendine harcayıp bu dünyadan göçer gider. Bu kadar uğraşıp didinmesi, onu Allah’ı anmaktan alıkoymuş olur. Servet biriktirme, insanı muhteris yaptığı gibi bencil ve cimri de yapar. Mal ve servet bencillik ve cimrilik olmadan bu kadar arttırılamaz. Bu iki haslet de mümine yakışmaz. Servetin çokluğu azgınlığın ana sebeplerinden biridir. Kur’an-ı Kerim, kendini müstağni gören insanın muhakkak azdığından bahseder (96/Alak, 6-7).

Allah’ın Rasulü, açıkça “Altın ve gümüş kahrolsun” buyurmuştur (Müsned, V, 366). Ona “Hangi malı edinelim?” diye sorulduğunda şu veciz cevabı vermiştir: “(Allah’ı) Zikreden dil, huşu duyan kalb ve size yardımcı olan saliha bir eş.” Erkek veya kadın olsun, hayatın anlam ve amacını bilen bir insan için bu üç şeyden daha hayırlı bir servet yoktur.

Peki “çoğunluğun hükmü” nedir? Özellikle çağımızda siyasetin anahtar terimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Çoğunluğun desteğini kazananın “meşruiyet”i de kazandığı kabul edilir.

“Tekâsür”den ekser, çok, en çok veya dilimizdeki kullanımıyla çoğunluk da konumuzun doğru anlaşılmasını sağlayan terimlerden biridir.

Prensip olarak Kur’an-ı Kerim, niteliğe önem verir; niceliğin haksız itibar sahibi olmasını eleştirir. “Ekser” kelimesinin geçtiği ayetlere dikkatlice bakıldığında, milliyetçi-ulusalcı ideoloji ve doktrinler ile demokrasilerin, çoğunluğu yüceltmelerini ve niceliği niteliğin önüne geçirdiklerini görürüz.

Milliyetçi doktrin sayısal kalabalıklara itibar eder. Kur’an-ı Kerim ise nitelikli bir azınlığın sayıca hayli çok bir topluluğu alt edebileceğini belirtir (2/Bakara, 249). Bedir Savaşı’nı kazanan nitelikli İslam ordusu düşman ordusunun 1/3’ü idi.

Demokratik rejim açısından baktığımızda şu soruya cevap aramamız gerekir:

İster “milli irade” ister halk iradesi adına olsun, iktidara meşruiyet kazandıran “irade” yüzde 100 tecelli etse bile –aranan oran yüzde 51’dir- dinin bilinen sınırlarını aşacak olsa Müslüman’ın vicdanında ma’kes bulmaz. Müslüman, “Esas olan dinin muhkemleri değil de halkın iradesi” mi diyecek? Halkı yaratan Hakk ise Hakk’ın hükmü halkın hükmünün üstündedir. Hakk alidir ve ondan üstünü yoktur.

Çoğunluğun desteği birçok hak ve hukuk ihlallerine gerekçe teşkil edebilir. Mesela bir lider, hasmı olanları hukukun dışına çıkarak tasfiye etmek istediğinde ona çoğunluk destek verdi diye hasmını hukuka aykırı tasfiye edebilir mi?

Çoğunluğun onayını alan bir parti; dinin hükümlerini, apaçık hukuki kuralları ve ahlâki normları (Hududullah) çiğnediğinde bu eylemi meşru olur mu?

Bu, demokrasiye radikal tavırla karşı çıkmak anlamına gelmez. Müslümanların kendi alem tasavvurları ve inançları çerçevesinde kabul edilebilir demokratik bir model ortaya koyabilecekleri büsbütün ihtimal dışı değildir. Mevcut liberal ve aydınlanmacı demokrasinin dışında Müslüman dünyanın kabul edebileceği demokratik modelin “Allah’ın muradına ve halkın iradesine dayalı” olması gerekir.

Peki tam da bu çerçevede mevcut demokrasilerin temeli olan milli irade veya halk iradesinin tecelli ettiği “çoğunluk”, İslam noktai nazarında ne anlam ifade eder?

Kur’an-ı Kerim’de “çoğunluk”la ilgili şu hükümler yer almaktadır:

1) İnsanların çoğu inanmıyor (11/Hud, 17; 12/Yusuf, 103; 13/Ra’d, 1).

2) İnsanların çoğu şükretmiyor (2/Bakara, 243; 12/Yusuf, 38).

3) a. İnsanların çoğu bilmiyor (7/A’raf, 187; 30/Rum, 30; 12/Yusuf, 40) b. İnsanların çoğu cahillik ediyor (6/En’am, 111) c. İnsanların çoğu zanna uyuyor (10/Yunus, 36).

4) İnsanların çoğu aklını kullanmıyor (29/Ankebut, 63).

5) İnsanların çoğu hakkı kerih görüyor (43/Zuhruf, 78).

6) İnsanların çoğu yoldan çıkmış fasıklardır (7/A’raf, 102).

7) İnsanların çoğu ahde vefa göstermiyor (7/A’raf, 102).

8) İnsanların çoğu Allah’ın nimetini bilir ama nankörlük eder (16/Nahl, 83).

9) İnsanların çoğu (hak sözü) işitir, yine yalanlar (26/Şuara, 223).

Netice itibarıyla yüce Allah elçisine şu uyarıda bulunur: “Yeryüzünde olanların çoğuna uyacak olursan seni (haktan ve doğru yoldan) saptırırlar” (6/En’am, 116).

Peki eğer insanların çoğu iman etmiyor, şükretmiyor, bilmiyor, cahil olup zanna uyuyor, hakkı ve hakikati kerih görüyor, yoldan çıkıyor, ahde vefa göstermiyor, nimete karşı nankör davranıyor ve bilerek Hakk’ı yalanlıyor ise çoğunluk hayati kararlar için referans alınır mı? Bu çoğunluk özellikle modern toplumda kitlesel olarak manipüle edilebildiğinden ondan tam yetki alan iktidarlar her diledikleri yasayı çıkarır ve keyiflerince yönetebilirler mi?

Çoğunluğun tahakkümü, tekâsürün sosyo-politik boyutunu ifade eder. Bu tahakküm, doğrudan veya dolaylı yollardan olsun, ne Batı’da ne de başka yerlerde henüz tam olarak sona ermiş değil.

 

94. Sayı (2024)

 

Follow