DENEME

 

UMRE/SILA-İ RAHİM

 

YASİN AYDOĞAN

 

En yakınları ziyarettir sıla-i rahim.
Mü’minler için en yakın olanlar da hiç şüphesiz Resullerdir. (salat selam cümlesine).

Onlar gerçek-hakiki akrabalarımızdır.

İman yolunun önderleri kılınmış Resullerin ayak izlerini sürmek ve ziyaret etmek için çıkılmalı yola.

Hacc da Umre de makro anlamda bir Sıla-i Rahimdir.

 Çünkü orada en büyük anı, en büyük anlam vardır.

Akraba ziyareti (sıla-i rahim) ve onlarla olan bağları sıkı tutmakta kuvvetli tavsiyelerdendir. Fakat bu (Hac-umre) Sıla-i Rahim (yol aramak, bulmak) bizlere bir mükellefiyet olarak emir buyurulmuş.

Bu ziyaret Rabbimizin üzerimizdeki hakkıdır.

 

“Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz, Allah alemlere karşı muhtaç olmayandır.” (Al-i İmran 3:97)

 

Her umre, yüreğe bir hacc tohumu ekmektir.

Yani bir umre, inşallah-mutlaka ardından Hacc’ ı getirecektir ve her Müslüman için Hacc öncesi bir umre her yönüyle (Hacc’a hazırlık, tecrübe, gündem oluşturma, bölgeyi tanıma, bilgilenme v.s) çok ciddi ve büyük bir kazanç olacaktır.

Bu kutlu beldeleri görmeden ölmemeli!

Baş gözümüzle oğlumuzun, kızımızın mürüvvetini görme talebimizden çok çok önce bu bölgeleri, ölmeden görmenin derdine düşmeli.

Ölüm, bizi böyle kutlu bir yolculuğun öncesinde yakalayabilir.

Takdir Rabbimizindir.

Ama eğer bu aşkı, sevdayı, özlemi, hasretliği yüreğimizde taşımadıysak, kavuşmak, vasıl olmak için çırpınmadıysak, vuslat için imkanlarımızı seferber etmediysek, dünyevi ihtiyaçlarda ya da lükse varan harcamalarda, yüklü borçlar altına girerek, işimizi görmeyi göze alıp da maddi imkansızlıkları gerekçe göstererek bu kutlu yola/yolculuğa bahaneler üretip ifa etmediysek, ilahi huzura hangi yüzle ve mazeretle çıkacağımızı düşünelim.

 

Sorgu sual günü vereceğimiz cevaplarımızı hazır edelim.

Bu ağır sorgu sualin altında ezileceğimiz kesin.

İyisi mi “Vira Bismillah” diyerek öncelikli hedefler edinelim.

Rabbimizin rahmet, bereket, nusret, hikmet kaynağı mesajını anlamak, yaşamak, yaşatmak için didinelim.

 

“Bizim uğrumuzda cehd (çaba, gayret, emek) edenlere şüphesiz yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah ihsan edenlerle beraberdir.” (Ankebut 29:69)

 

Dualarımız, davetlerimizdir aslında. Onun için Dua, davet ile aynı kökten gelir. Duaları dile dökmemiz gerekmiyor, yüreğin diline döküldükten sonra.

Biz küçük, cüce kullar bihaberiz; kapı çaldığımızı, davet verdiğimizi çoğu zaman bilmiyoruz, şuuruna varamıyoruz.

Çırpınıyoruz… Rakamlara bakıp, mümkün değil dediğimizde, bunun duaya dönüştüğüne uyanamıyoruz nedense?

Fiili, maddi hazırlıklardan önce, hem de çok önce, yüreği bu yola/yolculuğa hazırlamak gerektiğini özellikle vurgulamalı diye düşünüyorum.

 

Yürek, kudret kapısını çalmalı ve ihlas, şuur, yardım istemeli.

Yalnız sana ibadet için, kulluk, teslimiyyet, sadakat için yardımını taleb ediyorum Rabbim demeli.

Hulus-u kalb ile Mabud-u Kerime müracaat etmeli.

Atmalı yürekten ifsad eden, parazit yapan, frekansı bozan, insicamı sarsan, saflığı bulandıran her türlü yabancı niyet, düşünce ve duygu sarmalını.

Hürmet evine doğru yola çıkma niyeti taşıyan her kul, önce kalbini hazırlamalı, ilk hazırlığa kalbinden başlamalı.

Hürmet evine, muhterem kullar olma niyetiyle varmalı, temizlenmeli, arınmalı.

 

“Allah`ım! İçimi iman ile Kur`an ile yıka!”

“Rabbim içime haşyet ver, iman ateşiyle yak yüreğimi Ya Rab!” diye tazarru ve niyaz eylemeli.

Ama ilk hazırlığa yürekten başlamalı.

Ziyaret edilecek mekânın, temizlik sembolü bir mekân olduğunu bilmeli ve içi temizlemeli, temiz tutmalı. Temiz mekânı kirletenlerden olmamak için iman ile tezyin olmalı, yıkanmalı, arınmalı. Temiz olana temiz yakışır, onun için ciddi bir temizlik operasyonu yapmalı.

 

Fakat hazırlık, önce yürekte başlamalı…

 

Yol hazırlığı, bavul, çanta, ihtiyaç maddeleri kolay. Ama yürek hazırlığı bizim kendimizde ve Rahman’ın Nusret’i ile tek başımıza başlamamız ve bitirmemiz gereken mühim bir iştir.

“Allah`ım bana hürmet evinin yolunu aç, yüreğimi de o temiz eve layık, arınmış, yıkanmış bir imanla donat” diye dua etmeli.

 

“Ey iman edenler, Allah’a karşı sorumluluk sahibi olun, herkes yarın için (uzun sürecek ahiret yolculuğu için azık, yolluk) ne hazırladığına bir baksın. Allah’ a karşı sorumluluk sahibi olun, şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr 59:18)

 

Bir kutlu ziyaret, seyahat, yolculuk-gidiş,

Bir kutlu-mutlu yola revan oluş.

Hepsi bir ahenk içinde buluşuyor, birleşiyor.

Bereket beldesinin, bereketi kuşatıyor yüreği. Mübarek beldenin bereketi gözlerde, yüzlerde bir ışık, sevinç, sürur, parlaklık oluşturuyor.

 

Bu duyguları, sadece sizin yaşamadığınıza, çevrenizde aynı yola çıkmak için hazır bekleyen yoldaşlarınızı görünce daha bir kanaat getiriyorsunuz. Aynı sevinç ve neşenin onların da yüzüne yansıdığını bilfiil gözlemliyorsunuz. Ayrılmak, kavuşmak gibi kavramların aslında çok soyut kavramlar olduğunu anlıyor ve hedefe kilitlenmek için yoğunluğu yola vermek gerektiğini hatırlıyorsunuz yeniden.

 

Küçük ailenizden bir zamanlığına ayrılıp, büyük ailenize (ümmet) katılmak, köprü atmak için yola çıkmışsınız bir kez.

Merkezden muhite doğru bir açılım, yayılım hareketi yaptığınız.

Merkezden muhite doğru, halka halka açılacak ve geniş ailenize katılacaksınız.

Geniş çaplı bir tanışma, buluşma faaliyeti için sınırları aşıp, tüm sınırları ihata eden bir anlayışla, bir potada buluşmanın heyecanını yaşıyorsunuz.

 

Başka bekleyen ve bu bekleyişte gözlerinin içi gülen, aynı aileden yoldaşlar görüyorsunuz.

Şevkiniz, aşkınız artıyor.

Azminiz bileniyor,

Kuvvet buluyor, seviniyorsunuz.

 

Hayatın tümüne hükmeden, mutlak otoritenin aciz bir kulusunuz. İbadet kavramını belli ritüellere hapsetmeyen, geniş ve Kur’ani bir bakışın sahibisiniz. Yolunuz, niyetiniz, ziyaretiniz, seyahatiniz, fiilleriniz, tüm yapıp ettikleriniz ve yapacaklarınız, külliyen ibadet bağlamı içerisinde. Hayatı tefrik etmiyorsunuz, edemezsiniz de bir kul olarak. Buna kesinlikle hakkınız, yetkiniz yok. Bunun şirk olduğunun bilincindesiniz.

 

Hayatta Allah’ın müdahale etmediği bir alan tasavvurunun bağışlanamaz bir günah-suç (şirk) olduğunu biliyor ve inanıyorsunuz.

Ama yaşadığınız anlar, zamanlar biraz daha özel.

Bu düşünceyle her anınızı daha bir donanımlı, daha bir anlamlı, daha bir imanlı geçirmenin derdindesiniz.

 

‘Tesbih ederiz, tüm noksan sıfatlardan münezzeh biliriz Rabbimizi, bizim için bunlara boyun eğdirdi, yoksa biz bunu hizmetimize amade kılamazdık. Ve elbette biz, Rabbimize çevrilip-döneceğiz.’ (Zuhruf 43:13-14)

 

İnsanın fıtratına koordinatlanmış, tedeyyün (tapınma) içgüdüsü var.

Mutlak inkâr ehli bile, uçağa bindiğinde, bu içgüdüsel gerçekliği inkâr edemiyor, inkârı-tekzibi başaramıyor.

“Düşen uçakta ateist olmaz” derler ya!

İşte bu gayri iradi oluşa, (Ontoloji) mutlak hakikate teslimiyetten başka bir şey değildir.

Ayaklar yerden kesiliyor.

Problem yok, yere basarken de fani olduğunu bilen için sorun yok.

Ayaklar yerde iken de bir anda kesilebileceğine yakini olan için sorun yok.

 

Yere ayağını basarken başı göğe sadık olana sorun yok, korku yok. Varoluşsal somut hakikatin yaratıcısına, var edicisine iman eden için hiç sorun yok.

 

‘Dikkat edin kalpler ancak Allah’ın zikriyle (Kur’an) mutmain olur, huzur bulur.’ (Rad 13:28)

 

Allah`ın zikrine kulak-yürek verince ayaklar yere basmaya başlıyor.

Yerle göğün farkı kalmıyor, fark sıfırlanıyor. Çünkü yüreğiniz dingin, yüreğiniz engin bir huzurla, güvende ve emin.

 

“Şüphesiz ‘Safa’ ile ‘Merve’ Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Ev’i (Ka’be’yi) hacc eder veya umre yaparsa artık bu ikisini tavaf etmesinde, kendisi için bir sakınca yoktur. Kimde gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır.) Şüphesiz Allah şükrün karşılığını verendir, bilendir.’ (Bakara 2:158)

 

El Kuddus olan Allah’ın, şeâiri (sembol-rumuz, işaret) olan mezkûr mekanların, çok temiz mekanlar olduğunu, temiz niyetlerle gitmek gerektiğini öğreniyoruz.

Mekândan münezzeh olan (Sübhan) Rabbimizin, mekânda yaşayan kulları olarak teşbih ve takdis şuuruna nasıl varabileceğimizin, ipuçlarını veren bu ayetlerden dersler çıkarıyoruz.

Bu seyahatin, turistik bir seyahat olmadığını, mekânı aşan, mekân ötesi bir yolculuk olarak görülmesi gerektiğini anlıyoruz.

 

Mikat, İhram, Telbiye, Tavaf, Makam-ı İbrahim, Zemzem, Safa, Merve gibi kavram ve unvanların ne anlam ifade ettiğini ön çalışma yaparak öğrenmek-anlamak hac-umre adayı için ilmihaldir, içinde bulunduğu-bulunacağı halin bilgisidir ve mühimdir.

 

Yaklaşık elli yıl önce yaşanan hadise, Sinop İl’inin bir köyünde vuku buluyor. Köyde ikamet eden biri kendisine ait kamyonla hac dönemi Suudi Arabistan’a bir nakliye işi için yük alıp yola çıkacaktır. Tabii köy halkı içinde bu fırsatı değerlendirmeyi düşünen hac adayları vardır.

Gelirler kamyon sahibine ve kendilerini de götürmesini isterler. Gurup on altı kişidir ve gurubun başını, köy camii müezzini Hafız Nusret çekmektedir. Tabii şoför, böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyleyerek gurubu geri çevirir.

Hafız Nusret şöyle der. “Allah rızası için bizi geri çevirme, vallahi ben bu kamyona teker olmaya razıyım, yeter ki beni alemlere rahmet olanın pak ravzasına götür.”

Gurubun ısrarları netice verir ve yükün altına kapalı, gizli bir bölme yapılır. Penceresiz, ışıksız, havasız bu ortama ve uzun günler sürecek bu yola razı olan gurup, gizli bölmeye girerek kamyonda yerini alır. Uzun günler süren gerçekten zorlu bu yolculuk, Suudi Arabistan sınırına ulaşır. Tabii Suud polisinin kamyon üzerinde yaptığı incelemede gizli bölme tespit edilir ve kaçak yolcular indirilir.

Tepkiler çok farklıdır. Şikayetler, serzenişler, yakınmalar. “Vay başımıza gelene”, “çıkmaz olaydım bu yola”, “şu çektiğimize bak”, “yandık, şimdi ne olacak” diyenler vardır. Diğer tarafta, bir kenarda duaya duran müezzin Hafız Nusret, kudret kapısını çalmaktadır. Rabbinden kendisini elçisine vasıl etmesini tazarru ve niyaz etmektedir. Kulağına ulaşan şiddetli şikayetlere karşı tepkisi yine aynı olur. “Siz ne diyorsunuz! Vallahi ben, bu kamyona teker olmaya razıyım yeter ki Ravza’ya varayım der.”

 

Kalbin derinlerinden iç samimiyetin diliyle yapılan dua hedefi bulur.

 

Polis, on beş kişiyi bir nezarete, Hafız Nusret’i de ayrı bir nezarete koyar. Haklarında gerekli iade işlemleri yapılırken, yalnız başına nezarette bekleyen Hafız Nusret, penceresi açık unutulan nezaretten bir şekilde dışarıya çıkmayı başarır, menzile varır. Kalan on beş kişi gerisin geri gönderilir.

Samimiyet, ihlas sorgulaması yapmalıyız. Onun şevkini, aşkını, hissettiklerini anlamaya çalışmalıyız. Bu yolun aşığı olmanın sırları neler olabilir sorusuna cevaplar aramalıyız.

Hafız Nusret’in iştiyakı ile bu çağın tehirci, aşksız, şevksiz Müslümanı arasındaki farkları tespit etmeye çalışmalıyız. Bir tarafta, uçakla üç saatlik yola sürülerle bahane bulan ve meşakkatten ötürü sızlanan Müslüman tipi ile Hafız Nusret’in yüreğinde yanan kor ile tüm müşkülatı nasıl göğüslediğinin zor mukayesesine soyunsak yaşadığımız hayata dair çok dersler çıkacağı kesin.

Aynı meşakkati, zorlu seferi göze alarak yola çıkacak, acaba kamyona teker olma sadakati, teslimiyeti arz edebilecek iman-dirayet ehli kaç Müslüman vardır?

 

Rahman bereket katar, mübarek kılar; eğer kullar bereketli, mübarek hükümlere bile isteye teslim olur itaat ederlerse.

 

Duamız şu olsun: “Ya Rab bu hazzı, manevi lezzeti bihaber olanlara da tattır, yaşat. Ya Rab biz de bilmeden, bilemeden, tanıyamadan yaşadık uzak kaldık. Biz belki de öncekilerin diline dökülen halisane duaların meyvesiyiz. Duada cimrilikten sen koru ya rab.”

“Tatmayanlara, görmeyenlere, nasib eyle.”

“Bize de, sonra geleceklere de bu lezzetin zirvesini yaşat.”

“Rabbim, yeryüzünün ezilmiş, mustaz’af, mazlumlarına nusret ver, onları düşündüğümüzde kollarımız yana salınıyor. Çaresizliğin son sınırını yaşıyoruz Rabbim. Senden onlar için muvaffakiyet, hâkimiyet, galibiyyet dileniyoruz. Bulunduğumuz topraklarda bir zamanlar yeryüzüne şefkat sakalığı yapan gökyıldızlarının, medfun bulunduğu topraklardan dileniyoruz Rabbim. Taleplerimizi kabule karin eyle Rabbim.” (Amin)