ANALİZ

TESADÜFE İMAN VE HAKİKATE İMAN

Sevtap MENDİ

İnsanoğlu yeryüzünde ölüm gerçekliğiyle bilinçli şekilde baş etmek zorunda olan seçkin bir türdür. Bu nedenle de varlığının sebebini, yaşadığı evreni, hayatını ve sonunu sorgulamaya tabi tutabilmektedir. Bu sorgulama sürecinde ancak hakikat gibi bir derdi olanlar hakikatin bilgisine ulaşmayı başarabilmektedirler. Hakikat gibi bir derdi olmayanlarda ise iki tür yanılgı görülmektedir. Bu yanılgılardan birisi, soyut manaların kapılarını aralayabilecek insan zihnini maddi alemin kesif kalıplarına sıkıştırmaktır. Bunlar maddi dünyanın ötesine geçemezler ve bütün gerçekliği somut bir şekilde algılama yanılgısına düşerler. Bir diğer yanılgı ise soyut gerçekliğe dair bilgileri yanlış metafizik kapılarda aramaya çalışmaktır. Uydurulmuş dine mensup olma yanılgısı ise bu konuda kendini göstermektedir.

İnsan zihninin fiziki aleme takılıp kalarak bir yaratıcının varlığını reddetmesinin temellerinde, varlığın kendiliğinden oluştuğuna dair tesadüf fikri yer almaktadır. Yaratıcının varlığını reddeden ateistlerin, her şeyin gerçekliğini bilimsel verilerle açıklamaya çalışan pozitivistlerin, madde merkezli düşünen materyalistlerin savundukları en büyük iddiaları evrenin, canlılığın ve hayatın tesadüf eseri oluştuğuna inanmalarıdır. Ateistler, pozitivistler, materyalistler kelime anlamı olarak farklılık gösterseler de hepsinin ortak noktası, tesadüfe imanlarını çeşitli argümanlarla desteklemeye çalışmaktır.

Evrenin tesadüfen var olması görüşü 19. Yüzyılın başlarına kadar ezeli ve ebedi bir evren modeli ile savunulmaktaydı. Sonsuzdan beri var olduğuna ve sonsuza kadar var olacağına inanılan bu evren modeli 19. Yüzyılın başlarından itibaren kozmoloji alanındaki gelişmelerle tamamen çökertilmiştir. 1926 yılında Amerikalı bir astronom olan Edwin Hubble’ın gözlemleri sonucu evrenin bir başlangıcının olduğunu ispatlayan Big Bang teorisini destekleyen deliller zamanla daha da güçlenmiş, birçok kozmik gözlem ve matematiksel verilerle birlikte kozmoloji alanında, başlangıcı ve sonu olan bir evren modeli hâkim olmuştur. Başlangıç noktası olan, bir balon gibi şişerek sürekli genişleyen, sonlu evren modeli, evrenin bir tasarımcısı ve yaratıcısı olması gerektiğini destekleyen görüş olarak ön plana çıkmıştır. Yaratıcı fikrinden hoşlanmayan bilim insanları günümüzde yaratıcı müdahaleyi ortadan kaldırmak adına başka yollara başvurmak zorunda kalmışlardır. Bu yollardan birisi sonsuz evrenler teorisidir. Sonsuz evrenler teorisinde evrenimiz sonsuz sayıdaki evrenlerden olasılık ihtimalleri varsayılarak bilinçli bir müdahaleye gereksinim duymadan tesadüfen oluşmuştur. Sonsuz evrenler teorisini savunanların bu iddiaları ancak bir varsayımdan ibarettir, çünkü savundukları bu iddianın gözlem ve bilimsel verilere dayanan hiçbir gerekçeleri bulunmamaktadır.

Tesadüfen varoluşu benimseyenlerin yöneldikleri başka bir konu ise olasılıkların ve belirsizliklerin hâkim olduğu kuantum fiziği alanıdır. Bu konuda öncelikle belirtilmesi gereken şey, kuantum fiziğinin atom altı mikro dünyayla ilgilenen bir bilim alanı olmasıdır. Maddenin atom altı dünyasında atom altı parçacıkların davranışlarındaki tuhaflıklar madde boyutuna taşındığında kaybolmakta, belirsizliklerin ve olasılıkların yerini günlük yaşantımızda nedensellik yasalarının hâkim olduğu gerçeklikler yer almaktadır.

Tesadüfe inananların başka argümanları ise, canlılığın şans eseri oluştuğunu ileri süren evrim teorisidir. 18. Yüzyılda Darwin tarafından ortaya atılan evrim teorisinde, başlangıçta bir yaratıcı konusunda kesin bir yargıda bulunulmasa da sonraları bu teori materyalist felsefeyi savunanların başvurdukları bir dayanak haline getirilmiştir. Aslında hem geçmişte hem de günümüzde evrim teorisinin yaratıcı fikri ile çelişmediğini düşünen ve evrim teorisinin biyolojik sunumunu kabul eden Müslüman alimlerin var olduğu bilinmektedir. Evrim teorisinin savunulmasındaki asıl sorun, canlılığın bir yaratıcıya ihtiyaç duymadan şans eseri ortaya çıkması düşüncesidir. Evrim teorisinin canlılığın ortaya çıkmasıyla ilgili tesadüf fikri, evrim teorisinin ortaya atılmasından çok sonraları DNA’nın keşfedilmesiyle ve mikrobiyoloji alanındaki gelişmelerle zayıflatılmıştır. Çünkü bu gelişmeler neticesinde çok basit bir canlı türünün bile rastgele oluşamayacağı anlaşılmıştır. Yaklaşık yüz trilyon hücreden oluşan bir insanda hücrelerdeki DNA’ların kaydettikleri bilgilerin rastgele bir araya gelmeleri olasılığı matematiğin olasılık hesaplarıyla, evrenin yaşıyla, akılla ve mantıkla açıklanamayacak bir iddiadır.

İnsanoğlunu yeryüzündeki diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, insanın anlam arayışıdır. İnsandaki anlam arayışını tesadüflerle açıklamaya çalışmak, insanı anlamsız ve amaçsız bırakmaktır. Anlamsız ve amaçsız kalarak yaşamak bir insanın başına gelebilecek en büyük felakettir. Psikolojik rahatsızlıkların, madde bağımlılıklarının ve intiharların temelinde insanın hayatına doğru bir anlam katamaması ve doğru bir amaç içinde yaşayamaması yatmaktadır.

Kur’an’da insanın var oluş amacının Allah’a kulluk olduğu bildirilmektedir:

Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Zariyat:51:56

İnsanın yaratılış amacını gerçekleştirebilmesi için öncelikle kulluk edeceği Allah’ı doğru tanıması gerekmektedir. Kur’an’da insanların çoğunluğunun ‘’Allah’ı gerektiği gibi takdir edememe’’ (Hac:22:74) gibi bir sorunu olduğundan bahsedilmektedir. Allah’a iman etmenin yanı sıra, Allah’a gerektiği gibi iman edebilmek, ancak Allah’ı doğru tanıyabilmek ile mümkündür. Tarihte hiçbir peygamber dinsiz bir topluma gönderilmemiştir. Kur’an’da anlatılan bütün peygamberler bozuk Allah tasavvuru bulunan şirk toplumlarında mücadele etmişlerdir. Şirkin muhtevasında Allah’ı ve varlığı doğru tanımlayamamak sorunu bulunmaktadır. Kur’an’da şirk hakkı batıl ile karıştırmak olarak tanımlanır ve bu durumdan sakınılması gerektiği öğütlenir.

Hakkı batılla karıştırmayın. Bakara:2:42

Allah tasavvuru konusunda yanlış tasavvurlara savrulanlar varlığı ve hayatı doğru anlayamadıkları gibi Allah’a gerektiği gibi kulluk yapamamaktadırlar. İslam düşünce tarihinde böyle bir savrulmanın bariz örneği her şeye gücü yeten Allah tasavvurunda kendisini göstermiştir. Klasik kelam alanında Allah’ın mutlak kudretini savunmaya çalışanlar, Allah’ın gücünü ilkesiz ve kuralsız kullandığını öngörmüşlerdir. Allah’ın gücünü kuralsız kullandığı böyle bir inanç alanında insanın iradesi ve tabiat kanunları yok hükmünde sayılmaktadır. Ne zaman, ne yapacağı belli olmayan bir Allah tasavvurunda tabiat olaylarının ve insanların başlarına gelen hadiselerin anlamsız ve nedensiz bir şekilde meydana geldiği savunulmaktadır. Aslında böyle bir savunmada aynı zamanda tesadüfi bir süreçten bahsedilmektedir. Merkezinde Allah inancı olsa bile yasasız ve ilkesiz bir Allah’a iman etmek olayların keyfilikle ve tesadüflerle meydana geldiğini kabul etmek demektir. Çünkü tesadüf kelimesi kuralsızlık ve amaçsızlıkla örtüşen bir anlamı barındırmaktadır. Bu durum tesadüfü tanrı edinmek olmasa bile, tesadüflerle iş gören bir tanrı tasavvurunu ortaya çıkarmaktadır.

İnsanın Allah ile olan ilişkisinde insan iradesinin yok sayılması, insanın toplumsal alandaki ahlakiliğini ve sorumluluklarını pasifize eden kadercilik sorununu beraberinde getirmektedir. Kadercilik(fatalizm); insanın başına gelen olayların insanın iradesi dışında Allah tarafından önceden takdir edilmesi demektir. İnsan bu durumda Allah’ın önceden yazdığı senaryoyu oynayan iradesiz ve etkisiz bir figüran konumundadır. Oysa tüm olayların Allah’ın ilminde önceden bilinmesi ayrı bir izah, takdir edilmiş olması ise ayrı bir izahtır. İslam geleneğinde özellikle Eşariliğin savunduğu bu kader yorumunun ‘’ehlisünnet’’ adı altında şekillendiği görülmektedir. Ehlisünnetin kader yorumunda, Allah’ın insanla ve tabiatla kurduğu ilişki güç ilişkisi üzerinden kurularak, istediğini kuralsız ve nedensiz bir şekilde gerçekleştiren Allah tasavvuru bulunmaktadır.

Kader kelimesi sözlükte ölçü, kıymet, değer, miktar gibi anlamlara gelmektedir. Kur’an’da ise kader kelimesi Allah’ın hiçbir şeyi gelişi güzel ve ölçüsüz yaratmadığı anlamında kullanılmaktadır. Kadere iman etmek; Allah’ın kanunlarına iman etmek demektir. Allah’ın kanunlarında iradesiz varlıklarda statik kader anlayışı hâkim iken; insan gibi iradeli varlıklarda ise dinamik kader anlayışı hakimdir.

Şüphe yok ki, her şeyi bir kaderle/ölçüyle yaratan Biziz. Kamer:54:49

Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. İsra:17:13

İslam dünyasında hâkim olan kadercilik sorunu Müslüman toplumların akletmelerini, çalışmalarını, üretmelerini engelleyerek dünya milletleri arasında geri kalmalarına neden olmuştur. Tabiat yasalarını Allah’ın keyfiliğine arz eden ve bu yasaların keşfini önemsemeyen toplumlar bilim üretememişler, yüzyıllardır yerlerinde sayıklayarak bilim ve teknoloji üreten toplumların sömürgeleri haline gelmişlerdir. Kendi sorumsuzluklarını kader kılıfı ile örtmeye çalışanlar Allah’ın yaratma planındaki anlam ve amacı göz ardı ederek tesadüflerle iş gören bir Allah tasavvuruna savrulurlarken; Allah’ın yaratma fiilini tesadüflerle açıklayarak tesadüfü Allah’ın yerine koyanlar ise tesadüfü ilah edinerek bilimsel çalışmalarından elde ettikleri gücü doğaya zarar vererek ve insanlığı yok ederek kullanmaktadırlar. Yaratıcı fikri inanan ve inanmayan her insanın hayatında merkezi bir kavramı teşkil etmektedir. Dindar olsun veya olmasın insanın Allah ile varoluşsal ilişkisindeki Allah tasavvuru düzelmeden, hayat tasavvuru da düzelemez.

Bütün bir ömrünü hakikat derdi ile geçiren sevgili peygamberimizin; ‘’Allah’ım! Bana varlığın hakikatini özünde olduğu gibi göster!’’ yakarışı, hakikat derdinde olan her insanın yakarışı olmalıdır. Hakikatin derdine düşen insan şehadet alemine dair hakikatleri pozitif bilimlerin yasalarından; insan idrakini aşan gaybi hakikatleri ise ancak Allah’ın bildirdiği şekliyle onun kitabından öğrenebilir. Allah bizlere kendisini Kur’an’da bildirilen isimleriyle tanıtmıştır ve bu konuda zanna dayanan her görüş kınanmıştır.

Ne ki, insanlar içerisinden, herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah hakkında tartışan ve haddini bilmez her cins şeytanın peşine takılan kimseler çıkabilmektedir. Hac:22:3

İnsanlar içerisinden herhangi bir bilgiye, bir rehberliğe ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışan kimseler çıkabilmektedir. Hac:22:8

Artık O’nu size gösterdiği gibi anın! Bakara:2:198

Kur’an’da Allah kendisini el-Hak olarak tanıtmaktadır. El-Hak ismi Allah’ın mutlak ve sonsuz gerçek, hakikatin eşsiz ve benzersiz kaynağı olması anlamına gelmektedir. Allah’ın el-Hak olması varlığın yaratılışında tesadüflere yer vermemesi ve her şeyi koyduğu yasalarla anlamlı ve amaçlı kılması demektir.

O öyle bir zattır ki; gökleri ve yeri anlamlı ve amaçlı olarak yaratmıştır. Enam:6:73

Göğü, yeri ve bu ikisi arasındakileri bir anlam ve amaçtan yoksun olarak (batılen) yaratmadık. Bu küfür ve nankörlükte direnenlerin zannıdır: küfürde direnen kimselere dokunacak ateşten dolayı yazıklar olmuştur! Sad:38:27

Allah insanı en güzel kıvamda yaratmış(Tin/4), insana kat kat ikram ederek onu üstün kılmış(İsra/70) ve yeryüzü halifesi olarak tayin etmiştir(Bakara/30). İnsandan beklenen ise doğru bir Allah tasavvuru ile varlığın yasalarını keşfedebilmesi ve yeryüzündeki halifelik serüveninde kendi kaderini tesadüfün anlamsızlığından kurtararak, Allah’ın vadettiği cenneti öncelikle yeryüzünde kendi iradesiyle kurabilmektir.

 

 

Kaynaklar:

İslamoğlu, Mustafa; Esma-i Hüsna 2. Cilt, Düşün Yayıncılık 2013

İslamoğlu Mustafa; Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık 2012