SÖYLEŞİ: Lütfi SUNAR

SÖYLEŞEN: Hatice İ.ERDEM

“İSTİŞARE MEŞRUİYETİN TEMEL UNSURUDUR”

 

Sizce Şura toplum için ne anlama gelmektedir?

Bana göre en temelde şura ya da istişare toplumsal paylaşımın en önemli unsurlarından birisidir. Toplum bir etkileşim ve hareketlilik üzerine inşa olunmaktadır. Şura da bunun en önemli bileşenidir.

Tarih boyunca toplumların oluşumunda toplumsal hareketliliğin ve buna bağlı olarak meydana çıkan etkileşimin temel bir itici unsur olduğunu görürüz. Hareketliliğin temelde üç ana boyutu bulunmaktadır. Her şeyden önce insanlar hareketlidirler. Farklı coğrafyalar arasında insanların tekil ve gruplar halinde yer değiştirdiğine şahitlik ederiz.

Göç hadisesi toplumların kuruluşunun en temel unsurlarından birisi olagelmiştir. İkinci bir hareketlilik alanı ise iktisadi hareketliliktir. Tarih boyunca ticaret, toplumlar arasındaki etkileşimin temel konularından birisi olarak görülmektedir. Malların belirli bir yerden başka bir yere doğru hareketi, ihtiyaçların daha nitelikli ve hızlı bir şekilde giderilebilmesinin zeminini oluşturduğu için hem iktisadi gelişme bakımından hem de toplumsal yapının işleyişi bakımından çok temel bir unsuru oluşturmaktadır. Diğer bir hareketlilik alanı ise fikri hareketliliktir. Bilgi, bilim ve teknik toplumlar arasında yayılarak toplumsal yapıların gelişmesinde, genişlemesinde, dönüşmesinde çok önemli roller oynamıştır. Fikirlerin hareketliliği tarih boyunca toplumların birbirinden etkilenmesine, öğrenmesine, farklılıkların toplumlar arasında aktarılmasına yol açmıştır. Bu üç hareketlilik tabii olarak geniş bir etkileşim hattını meydana çıkarmaktadır. Bu geniş etkileşim hatlarının işleyebilmesi için daha açık ve daha kapsayıcı toplum ve yönetim tiplerinin oluşması gerekmektedir. Bunun için de farklı insan gruplarının katılabilecekleri ve katkı yapabilecekleri bir yönetim açıklığının oluşması lazımdır. Dolayısıyla tarih boyunca yönetsel bir açıklığa sahip olan ve farklı toplumsal güçlerin ve grupların katılımını temin etmede daha başarılı olan sistemler daha hızlı bir şekilde gelişirken bunu temin edemeyen sistemler hızla içe kapanmış, daralmış ve bir süre sonra da çökmüşlerdir. Bu anlamda toplumsal yapıların işleyebilmesi için farklı grupların katılımını temin etmek çok temel bir mesele olarak karşımıza çıkar. Biraz önce saydığımız tüm bu boyutlardan da anlaşacağı üzere tarihte yeni bir çığır açan İslam, siyaset düşüncesine şura kavramını getirerek etkileşimin çok temel bir dinamiğini açık bir şekilde tesis etmiştir.

 

Hocam, yukarıdaki soru bağlamında bugün istişareyi yönetim sistemine entegre etmede hangi temel meseleler mevcuttur?

Toplumsal etkileşimi korumak ve insanlar arasındaki münasebeti geliştirmek için istişareye ihtiyaç duyulmaktadır. İstişare, insanlar arasındaki ilişkinin ve toplumdaki paylaşım kültürünün gelişmesine yol açar. Çağdaş siyasal düşüncedeki demokrasi tartışmalarını izlediğimizde karşımıza iki önemli husus çıkmaktadır: Bunlardan birincisi “temsil” bir diğeri ise “kapsayıcılık”tır. Modern siyasal sistem insanların görüşlerinin en açık ve en geniş şekilde yönetime yansıması konusunu ciddi ve detaylı bir biçimde ele almıştır. Aynı zamanda kapsayıcılık ile de toplumun tüm kesimlerinin yönetim veya karar mekanizmalarından dışlanmaksızın rol ve yer almaları kastedilmektedir. Bu anlamda yüzlerce yıl öncesinden İslam siyaset düşüncesi farklı toplum kesimlerinin siyasal sisteme katılımı için o günün şartları içerisinde en geniş hali ile bir mekanizma oluşturma çabası içerisinde yer almıştır. Bu mekanizma temelde “şura” olarak adlandırılmaktadır. Elbette ki modern dönemin kalabalıklaşan ve gittikçe birbiriyle daha fazla etkileşim içerisindeki toplumsal yapısı ile kıyaslandığında Müslüman toplumlardaki klasik şura sisteminin mekanizmalarının yenilenmesi gerektiği görülür.

 

Modern toplumda katılıma neden ihtiyaç duyulmaktadır?

Modern toplumu tartıştığımızda onun en temel niteliklerinden birisinin farklılaşma olduğunu söyleyebiliriz. Gittikçe daha fazla birey, daha farklı ve çeşitli toplumsal koşullar içerisinde yaşamaya başlamıştır. Şehirleşmenin, iletişimin ve üretimin değişen tabiatı aynı zamanda insanı farklı koşullar içerisinde davranmak zorunda bırakmaktadır. Dolayısıyla bu farklılaşmaları ve çeşitlemeleri kuşatacak bir sistem sorunu modern toplum yapısı içerisinde her zaman tartışılagelmiştir. Modern toplumların bu soruna bulmuş oldukları en önemli cevaplardan birisi temsili demokrasinin oluşturulması ve yaygınlaştırılmasıdır. Bunu sadece bir siyasal sistem olarak düşünmek yeterli olmaz; demokrasi aynı zamanda ailede, iş örgütlenmesinde, toplumsal grupların yapılanmasında, farklılaşan ve çeşitlenen toplumsal ilişkileri kuşatabilmek için uygun bir yöntem olarak tebarüz etmiştir. Bu anlamda, çağın ve günün ihtiyaçlarını dikkate alarak oluşturulmuş iyi bir yönetimin, farklı koşullar altındaki insanların ihtiyaç ve taleplerini dikkate alacak bir biçimde yapılabilmesi için yeni yönetim mekanizmalarından faydalanması kaçınılmazdır.

 

Peki hocam tam burada, Müslüman siyasal düşüncesinin katkıları neler olabilir?

Aslında Müslüman siyaset düşüncesinin geliştirmiş olduğu temel ilkelere baktığımızda en temel unsurlardan birisinin istişare olduğunu görürüz. Meşruiyet sorunu tarih boyunca siyasal sistemler ve toplumsal yapıların en temel problemleri arasında yer alır. Meşruiyetini iyi bir şekilde kurmuş, yerleştirmiş ve sürdüren siyasal sistemler daha kalıcı ve daha faydalı olurken meşruiyet sorunu yaşayan siyasal ve toplumsal sistemler daha ziyade ihtilaf üreten, çatışmalara kaynaklık eden ve gittikçe toplumsal fayda üretmekten uzaklaşan sistemler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Dolayısıyla meşruiyet problemi, siyasal örgütlerin ve siyasal toplumsal yapıların en temel meselesidir.

Bana göre her güç meşruiyet sorunu yaşar. Güç büyüdükçe meşruiyet sorunu da büyür. Dolayısıyla güç ve meşruiyet arasında dengelenmesi gereken bir boşluk bulunmaktadır. Siyasal sistemler bu boşluğu doldurabilmek için çeşitli mekanizmalar oluştururlar. Bu anlamda bir siyasal sistemin meşruiyetinin en temel koşulunun halkın talep ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğunu söyleyebiliriz. Müslüman siyaset düşüncesinin de önemli gündemlerinden birisini meşruiyet meselesi oluşturmaktadır. Meşruiyet kavramını tarih boyunca Müslüman düşünürler adalet kavramı çerçevesinde tartışmışlardır. Adalet kavramı hem dikeyde bireyin metafiziksel konumlanmasını hem de yatayda toplumsal münasebetlerini tüm boyutlarıyla ifade edecek temel çerçeveyi oluşturur.

 

Hocam biraz daha açar mısınız? İslam siyaset düşüncesinde adalet ile meşruiyet hangi zeminde tartışılmaktadır?

Aslında bu soyut bir teorik tartışmadan ziyade doğrudan bir uygulama meselesidir. Bana göre adaletin üç önemli bileşeni mevcuttur: felah, refah ve hak. Klasik İslam siyaset düşüncesinde, bu üç kavramla bir yönetimin güç kaynaklarını meşrulaştırabilmesinin imkânları sorgulanmıştır. Buna göre tebaasını müreffehleştiren, halkın felahını temin eden ve aynı zamanda hak arayışlarını mümkün kılan bir yönetim mekanizması meşru görülmektedir. Elbette bu üç noktada yaşanacak noksanlıklar da aynı şekilde bir yönetim sistemini gayr-ı meşru hale getirebilir. Ben klasik siyasal düşünürleri okuduğumda şöyle bir fikre varıyorum: Bir siyasal sistemin meşru olabilmesi için bu üç unsurdan en az ikisini temin ediyor olması gerekir. Bu üç unsuru ne kadar sistematik bir şekilde temin ediyorsa o kadar meşrudur aksi durumda da meşruiyet sorunu yaşar.

Dolayısıyla bir siyasal sistemde meşruiyeti temin etmenin temel yollarından birisi adaleti tesis etmektir. Halbuki güç bir süre sonra muktedire arzu ettiği şeyleri yaptırma ve bu hususta zor kullanma imkânı vermektedir. Dolayısıyla iktidar bir süre sonra sahip olduğu meşruiyet kaynaklarından uzaklaşabilir. Gücü elde edenler halkın felahını ve refahını sağlamada ve onların hakkına riayet etmede daha az dikkatli olabilir. Bu unsurları garanti altına almanın aktörü ve aracısı olarak klasik siyasal düşünce, özellikle ulemaya büyük bir rol biçmiştir. Ulemaya hem halk hem de yöneticiler tarafından, halkın talep ve ihtiyaçlarını yöneticiler nezdinde koruması vazifesi yüklenmiştir. Klasik siyasal sistemler bunu en temel anlamda liyakatlilerin ve eğitimlilerin yürüttükleri bir istişare modeli ile gerçekleştirebilmişlerdir. Yani liyakatlilerin istişaresine dayalı bir yönetim sistemi söz konusudur. Ulema, gerek fetva mekanizması ile gerekse oluşturmuş olduğu toplumsal denetim ve denge mekanizmalarıyla çoğunlukla yönetimin halk nezdindeki meşruiyetini sağlamada ve halkın talep ve ihtiyaçlarını da yönetim nezdinde gerçekleşebilmesine imkan oluşturmada önemli bir rol oynamaktadır. Bu açıdan bakıldığında istişare biraz önce belirtmiş olduğumuz meşruiyet mekanizmasının oluşturulmasında en temel unsurlardan birisi olarak karşımıza çıkar. O günün şartlarında bütün bir halkı istişareye katmanın imkânı bulunmadığı için halk içerisinde, halk adına halkın taleplerini gözeterek hareket edecek bir grubun yönetim mekanizmalarına katılımı yeterli görülmüş olabilir. Ancak bugünün koşullarını düşündüğümüzde bilginin yayılım ve dolaşım hızını da hesaba katarak, insanların istişareye daha fazla katılabilmesini temin etmenin çeşitli yolları ortaya çıkmış görülmektedir. Bu anlamda meşruiyetini daha sağlıklı bir şekilde sağlayacak bir yönetim sisteminin halkı değişik boyutlarıyla karar alma mekanizmalarına katmada daha istekli davranması zaruridir. Günümüzde siyaset felsefesinin en temel tartışmalarından birisi olan bu alan, aslında Müslüman siyaset düşüncesinin temel ilkeleri ile yeniden yorumlanarak daha geniş bir biçime kavuşturulmalıdır.

 

Şûrânın karakterinde yatan esasların, güncel jargonla çeşitlilik, özgürlük, şeffaflık, katılım ve işbirliği gibi kavramlar toplulukların manipüle edilmemesi için asgari müşterekler olarak görülebilir mi?

İstişare alanının genişlemesi toplumsal vasatın temini açısından da çok önemlidir. Toplumdaki farklı fikirlerin ortak bir kamusal alanda ifade edilebilmesi bu fikirlerin ortaklaşma alanlarının; temel ilke ve prensiplerinin oluşumu için bir zemin meydana getirir. Eğer bir toplumsal yapıda istişare alanı genişlerse gittikçe daha fazla insan ve fikir süreçlere katılabilir. Dolayısıyla bu tür bir toplum daha şeffaf, açık ve özgür olur; katılım ve işbirliğine daha müsait bir hale gelir. Böylece aslında eğer bir toplumsal yapıda istişare alanı genişletilirse toplumsal grupların birbirinden uzaklıkları azalır ve daha güçlü bir dayanışma alanı meydana çıkar. Tersini de rahatlıkla söyleyebiliriz. İstişarenin azaldığı yapılarda gittikçe daha kapalı ve birbirinden uzaklaşan gruplar teşkil eder. Böylece bir süre sonra toplumsal çatışmalar artar ve toplumsal çözülme söz konusu olur.

 

Homojen ve hiyerarşik yapılarda kolektif aklın etkin hale gelmesi bastırılmakta mıdır? Ya da şöyle soralım, farklılıkları ortadan kaldırmadan hiyerarşik, ast üst ilişkisinin olduğu bir yapılanma düzeni kurulabilir mi?

Aslında sizin sorunuz da içkin olduğu haliyle ister makro düzeyde ister mikro düzeyde bir toplumsal yapıda çeşitlilik ve farklılaşma azaldıkça -yani homojenlik seviyesi arttıkça- etkileşimin düzeyinin düşeceği var sayılabilir. Dolayısıyla homojenleşen, farklılıkları azalan toplumsal yapıların gittikçe daha hiyerarşik ve daha otoriter olmaları söz konusu olabilir. Yani istişare zemini daraldıkça otoriterleşme için daha geniş bir zemin ve daha büyük bir imkan alanı ortaya çıkar. Tabii aksi de mümkün olabilir: Çeşitlenen ve farklılaşan toplumsal yapıların aslında daha az hiyerarşik olması beklenmektedir.

 

Toplumda çeşitlilik azalınca baskının artması kaçınılmaz mıdır?

Bence bir toplumdaki fikri çeşitlilikler toplumun varlık sebebini gerçekleştirmede çok önemli roller oynar. Böylece farklı işlevler için farklı nitelikler ortaya çıkar, ihtiyaçlar daha nitelikli giderilir. Çeşitliliğin azalması kıtlığı getirir. Bu da baskıcılık için bir zemin oluşturur. Her zaman çeşitlilik ile refah ve refah ile de etkileşim arasında olumlu bir bağ vardır. Dolayısıyla çeşitliliklere sahip çıkmak gerekir.

 

LÜTFİ SUNAR KİMDİR?
Sosyolojik teori, şarkiyatçılık, öteki, toplumsal değişim ve toplumsal tabakalaşma gibi alanlarda araştırmalar yapan Doç. Dr. Lütfi Sunar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası ilişkiler ve Ekonomi bölümlerinden 2002’de mezun oldu. Doktorasını 2010’da İ.Ü. Sosyoloji Bölümü’nde tamamladı. Hâlen İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Marx ve Weber’de Doğu Toplumları, Türkiye’de Toplumsal Değişim, Sosyal Tabakalaşma, Eurocentrism at the Margins: Encounters, Critics and Going Beyond, Debates on the Muslim World: Critical Perspectives on Islam gibi kitap çalışmalarının yanı sıra çok sayıda makalesi vardır.