Biyolojik ve psikolojik olarak çift yönlü yaratılan insanoğlu, psikolojik açıdan kendisini çevreleyen birtakım değerler sistemiyle iç içe yaşar. Bu değerlerin en başta geleni, hiç şüphesiz, kişilik ve karakterdir. Değerlerin zemini kabul edilen “sağlam bir kişilik ve güçlü bir karakter”in en kısa ifadesi ise, “insanın kendini bilmesi”dir. Kendini bilen bir insan, hayatı da başkalarını da bilir. Kendini de başkalarını da bilen bir fert, asil bir karaktere ulaşmış demektir. Asil bir karakter; ancak doğru düşüncenin, büyük bir çabanın ve esaslı bir mücadelenin sonucunda biçimlenebilir.

Hayatımız, bu en değerli hazinesi olan kişilik ve karakterimizi geliştirmek ve güzelleştirmek, her zaman bizim elimizdedir. İnsanın kişilik ve karakterinin biçimlenmesinde müessir olan yüce değerlerden birisi de sadakattir.

Sadakat, toplumsal hayatın temel değerlerinden de birisidir. Dürüstlüğün, ahde vefanın, sözünde durmanın temel ilke kabul edilmediği bir toplumda kargaşa ve huzursuzluk kol gezer. Güven kaybolur, bir arada yaşamak zorlaşır. Bu bağlamda sadakat, sosyal hayatın vazgeçilmez değerlerinden birisidir.

Her fert, evvela Yüce Sahibimiz Allahu Teâlâ’ya sadık olmak, O’nun yolunu tutmak, O’nun emrince yaşamak sadakatin başıdır. Emrolunduğu gibi dosdoğru olmak ve istikamet üzere yaşamak… İnsanlıktan adamlığa geçişteki en temel sadakat basamağı ancak budur. İnsana düşen gece gündüz şükretmektir.

İnsanın, kendine, anne babasına, eşine, çocuklarına, akraba ve diğer insanlara karşı sorumluluk ve görevlerini yerine getirmesi de sadakatin ikinci basamağıdır. Zira insan, bu duygu ve değerleriyle ancak insanlığını ifâ eder. Şeklen insan olmak başka, insan olmanın özüne sadakat daha başkadır.

İnsan, işine ve mesleğine de sadakat göstermelidir. Yaptığımız her işi dürüstçe yapmak, öğrendiklerimizin aslına sadık kalmak, bize iş imkânı verenlere minnet duymak… Yapılan iş, sadıkane yapılmazsa, verilen emek dürüstçe sarf edilmezse, satılan ürün değerinde verilmezse ne insanlık kalır ne de ilim irfan!

İnsan kendi iç dünyasında, kendisiyle baş başa iken dahi dürüst olmalıdır. Düşünceler doğru ve yararlı dahi olsa, bir hedefe bağlanmadıkça büyük bir başarı imkânı olmaz. Hedefi olmayan birey; korku, sıkıntı ve ıstırap içinde yaşar. Düşünce, ancak hedef sahibi bir insanda meyvelerini verir. Hedefi olan insan, arada bir, bir engele çarpsa da telaşlanmaz. Çünkü o, hedefine yürürken karakterini sağlamlaştırmıştır. Büyük başarılar, belirli hedeflere yöneltilmiş doğru idare edilen düşüncelerin ürünüdür.

Bir işi başarmanın yolu, güçten daha önce sağlam bir iradeye bağlıdır. İnsan, ancak düşüncelerini yüceltmekle yükselir ve çelikten bir iradeye sahip olur. Kendilerine özgü düşünceleri olmayanlar ya köle ya da zalim olurlar. Nefse hâkimiyet, azim, dürüstlük ve iyi idare edilen düşünce insanı yükseltir. Ahlâkî düşüklük, nefse uymak, fikirlerdeki bulanıklık ve şaşkınlık insanı alçaltır. Duyguların ve düşüncelerin yüceliği, insanları da yükseltir:

Bulunmayacak tek şey senin benzerindir

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı, ama küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı, hem de güçlükle…         Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:

-“Küçüüük!” diye seslendi.” Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!” Çocuk, ona dönerek:

– “Gerçekten çok güzeller!” diye tebessüm etti, “Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.”

– “Bence önemli değil!” diye atıldı adam. “Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

– “Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.” Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

– “Anlayamadım! dedi. Neden öyle olsun ki?”

– “Çok basit!” dedi adam. “Eğer vicdan yoksa cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orada tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler…

– Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:

– “Baktığın ayakkabı, sana yakışır! Denemek ister misin?” dedi. Çocuk, başını yanlara sallayıp:

– “Üzerinde 30 lira yazıyor. Almam mümkün değil ki!” dedi.

– “İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!” dedi adam, “Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.” Çocuk biraz düşünüp:

– “Ayakkabının diğer teki işe yaramaz! Onu kim alacak ki?” dedi.

– “Amma yaptın ha!” diye güldü adam. “Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.” Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

– “Üstelik de öğrencisin değil mi?” diye sordu.

– “İkiye gidiyorum!” diye atıldı çocuk, “Üçe geçtim sayılır.”

– “Tamam, işte!” dedi adam. “5 lira da öğrenci indirimi yapsak, geriye kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!”

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek;

– “Benim satış işlemim bitti!” dedi, “Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.”

– “Şaka mı yapıyorsunuz?” diye kekeledi çocuk, “Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?”

– “Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş…” dedi adam, “Antika eşyalardan haberin yok herhâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar.  Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.”

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

– “Bence 20 lira yeterli.” dedi. “İndirim mevsimini başlattınız ya!” Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

– “Babam haklıymış!” dedi. “Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti.”

* Her rüzgâr savuracak bir toz bulur,

* Her hayat yaşanacak bir can bulur,

* Her umut gerçekleşecek bir düş bulur,

* Bulunmayacak tek şey senin benzerindir.

Sözün özü şudur ki, insanın Rabbi ile olan ilişkilerinde, kendisiyle ve çevresiyle olan münasebetlerinde, her türlü sosyal iletişimlerinde en geçerli değerlerinden birisidir sadakat. Bu sebeple insan; Rabbine, kendine, eşine, işine, dostuna, arkadaşına, yaşına, başına her daim sadık kalmalıdır.

Sözlerimizi Ziya Paşa’nın meşhur nasihatiyle tamamlayalım:

“İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah

Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah!”

Ertuğrul YAMAN