SORU-YORUM (KUR’ANİ HAYAT)

Yusuf Özkan ÖZBURUN

  1. Medya, tüketim kültürünü çok hızlı değiştirmekte ve birbirine benzer düşünen, benzer ihtiyaçlara sahip olan bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. Hatta öyle ki o şeyin yokluğu kişide karakter bozukluklarına yol açmaktadır. Bu tüketim, haz ve hız çağında tüm bu uyaranlardan uzak kalabilmek mümkün müdür?

 

Eski çağların kölelik biçimlerini unutun, bugünün kölelik biçimi kendi zincirini kendi boynuna kendi elleriyle takan gönüllü tüketim kölelerinden müteşekkildir. Zincir ve prangalarını aksesuar zanneden gönüllü fakat tüketim zombisi köleler. Bu kölelik biçimini peydahlayan unsur kitlelerde bilinç ve algının medya üzerinden tektipleştirilmesidir: Bilinç ve algının en alt ilkel haz düzeyine endekslenmesi.

 

Toplumlar ve kitleler göz önüne alındığında bilinç ve algının üç aşamasından bahsedebiliriz:

  1. Aşama, kitle insanlarının sınırlı, dar ve yüzeysel bir bakış açısıyla ilgilerini fiziksel ihtiyaçlarını gidermeye odakladıkları, bu ihtiyaçlarını asli ve ÒÖ yapay düzeyde tatmin etmek dışındaki durumlara duyarsızlaştıkları (duygu ve düşünce nasırlaşması) durgun, donuk, atıl aşamadır.
  2. Aşama, kitle insanlarının insani veya toplumsal sorunlar karşısında tutarlı ve köklü bir duruş belirlemek yerine ağız dalaşı, kayıkçı kavgası, demagoji, retorik, hamaset yaptıkları, yaldızlı ifadelerden etkilendikleri, derinlemesine tefekkür ve sorgulamalardan kaçındıkları kitlesel hareket göstermeye meyilli oldukları, mütevazı insanları küçümsedikleri, geçmiş nostaljisi ile şimdi ve buradan koptukları, olayları son derece indirgemeci olarak ele aldıkları aşamadır.
  3. ve son aşama ise, kişi(likli)lerin sorunları ele alırken, çözümlerken, yorumlarken derinlik gösterdiği, değişime ve öğrenmeye açık bir duruş sergilediği, objektif muhakeme ve mukayeseye çok yakın durduğu, kendi kabul ve varsayımlarının farkında olduğu, atalet ve pasifliği kabullenmediği (reaktif değil proaktif olduğu) söz dalaşı, cerbeze, demagoji, hamasi nutuklar yerine analitik diyalogu tercih ettiği, yeni fikirlere açık ancak eskileri bir kalemde silmediği, algı filtreleri gelişmiş, katı değil esnek bir tavır sergilediği üst bilinç aşamasıdır.

 

Medya aracılığıyla dünya sistemi iki şeyi kontrol etmeyi hedefler: 1. Gözle görülenler, izlenenler, 2. Kulakla duyulan, dinlenenler. Bu iki noktayı aktif bir şekilde besler ve yönlendirirseniz tektip kitlesel algıyı yönetir ve tüketim tek bir noktadan kumanda edebilirsiniz. İnsanlara aynı popüler videoları, aynı reklamları, aynı şov programlarını, aynı filmleri, aynı sosyal medya malzemelerini, benzer müzikleri, konuşmaları sürekli kontrollü sunarsanız bilincin birinci ve ikinci aşamasına tekabül eden algı formları inşa edersiniz. Sonra bunlara küresel ürünleri, bunların yerel versiyonlarını çok rahat pazarlayabilirsiniz. Global Marketing denilen makine böyle dönüyor. Medyanın kullanıldığı alan tam da burasıdır. Küresel bir cep telefonu markasının yeni ürününü daha mağazalarına gönderir göndermez bu mağazaların her noktadan adeta yağmalanması, insanların kapılarda yatması neyle izah edilebilir? (Logosunda yarım elma bulunan şirketin ürünlerini hatırlayınız…)

Bu çılgınlığın ilacı ve tedavisi;

  1. Ciddi bir medya okuryazarlığı kültürü,
  2. Medya dışı beslenmelerin ana beslenme kaynağı olması (sohbet, kitap, doğa, reel alanın imkanları),
  3. Yoğun bir medya detoksuna girmek (medya obezitesi yeni veba salgınıdır),
  4. İhtiyaçlarımızı ciddi anlamda sorgulamak (sahte, suni, ikincil ihtiyaçlardan birincil, asli ihtiyaçlar düzeyine çıkmak),
  5. Gösteriş eksenli değil ihtiyaç eksenli yaşamak, sade ve minimal hayat felsefesini benimsemek (iktisat ve kanaat eksenli sade yaşamak)
  6. Bir eşyanın ömrü dolmadan, vazifesi ve işlevi bitmeden asla atmamak (örnek, bir ayakkabıyı sadece görsel olarak yıprandı diye hemen atmamak, sırf model için telefon değiştirmemek, ‘çalışan saatin kapağını açmamak’),
  7. Ailede ihtiyaç eksenli yaşamayı pratik ahlakın temeli olarak benimsemek ve benimsetme terbiyesi vermek,
  8. Kişiliğimizin ‘gerçekte ne olduğu’na odaklanmak, insanların bizi nasıl algıladığı odağından uzaklaşmak vs. gibi köklü girişim ve değişimlerle mümkün gözükmektedir.

 

  1. “Ecdad yadigârlarına sahip çıkıyoruz” iddiası ile otorite görülen makamlar tarafından bilinçsizce yapılan harcamalar ve çarpık mimari anlayışı israf kapsamında değerlendirilebilir mi?

 

Şehrin ve mekanın da adeta bir ruhu, bir hafızası vardır. Bu ruha göre zaman içinde şekillenmiş bedeni korumak, hafızayı canlı tutmak ‘toplumsal Alzheimer, demans ve bunamaları’ engellemede bir imkandır. Fakat mesele mekan ve şehir olduğunda geleneğin imkanların geleceğe taşımak, yeni formlar, yeni biçimler üretmek mühimdir. Örneğin, önümüzde bir İskandinav (bilhassa İsveç) tecrübesi var. Eski mimari ve tasarım kültürünün imkanlarından istifadeyle yepyeni (daha fonksiyonel, daha sade ama mutlaka estetik orijinaliteye sahip) dizayn, tasarım ve mimari biçimi geliştirebildiler. Hatta İkea modeliyle bunu küresel bir sisteme dönüştürdüler. Bizde ise yoz milliyetçilik, tarih tüccarlığı, kaba hamaset, militarist millici söylem her yere ve her şeye hakim olduğu için düşünce, felsefe, ilim, mimari estetik vs. üretmek yerine geçmişi yağmalayan bir zihniyet hakim oluyor. Aktüel politik her şeyin önünde ve her şeyi tüketen (kişiler, tarih, mekanlar) bir karakterde seyrediyor. ‘Ecdat yadigarı’ diye Süleymaniye’nin biraz küçüğü olan betondan bir camiyi yaptınız diyelim, fakat bu betonarme sistem otuz kırk seneye varmadan iflas edip yıkılacak hale gelecek. Bir enkaza dönüşecek. Süleymaniye Camii’nin kendisi buna bakıp bakıp üzülmeyecek ve hazin hazin tebessüm etmeyecek midir? İsraf, bir işin doğasına uygun yapmadığımız her işte söz konusudur; her işte, her eylemde. Tarihi unsurları çıkardığında birbirinin aynısı ‘beton ormanı’ şehirleri maddi kalkınmacılık anlayışıyla inşa edersen, göğü delen, rüzgarı kesen heyulaların yükselişine göz yumarsan ‘Bizim şöyle medeniyetimiz var, böyle ecdat yadigarı koruyoruz, öyle tarihe ve geleneğe sahip çıkıyoruz’ nutukları bir tarih ve ecdat tüccarlığından ve mekanın, nesillerin israfından ibarettir. Rahmetli bilge mimar Turgut Cansever’in şu müthiş sözünü levha yapıp asmak lazımdır:  ‘Bir şehri imar ederken o şehirde yaşayan yeni neslin ihya edilmesini ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesiller, imar ettiğiniz şehri imha ederler.”