ANALİZ           

SİRET’ÜL KUR’AN ÇERÇEVESİNDE TİN SÛRESİ

 

Rumeysa HAFIZOĞLU

                                               İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Fakültesi,

Tefsir ABD Yüksek Lisans

 

 Sûreye Giriş

Kur’an’ı doğru anlama yöntemlerinden biri ayetlerin var olduğu bağlamlar üzerinden anlamaya çalışma usulüdür. Bağlam üzerinden okumak ayetlerin ne üzerinden konuştuğunu bilmeye yardımcı olmaktadır. Ne üzerinden konuştuğunu bilmek de Kur’an’ın mesajını daha iyi ortaya koymamızı sağlayacaktır. Bu gayelerle yola çıkarak Tin Sûresi’ndeki murad-ı ilahiyi anlamak için çalışmamız boyunca ayetler ne dedi, ne demek istedi, indiği ortam nasıldı, surenin değinmek istediği problem nedir, ayetler neyi vurgulamak istemiştir, ana konusu ve iletmek istediği mesaj nedir gibi soruları gündeme getirmeye çabalayacağız. Bu soruların cevabını tespit edebilmek bize ayetlerin Siret’ül Kur’an çerçevesinde ne üzerinden konuştuğunu öğrenmemizi sağlayacaktır. Bu şekilde ayetlerin ne üzerinden konuştuğunu görebilmek ayetlerin söylemek istediğini daha net ortaya çıkarmış olacaktır. Çalışmamızın temel gayesi; Tin Sûresi’nin temel konusunu ve mesajını ortaya çıkarmak maksadıyla surenin arka planındaki indiği ortamı tanımak ve ayetlerin mukadder sualini görebilmektir.

 

Sûrenin İndiği Zaman Ve Sûrenin Nüzul Ortamı

Sûre Mekke’de inip risaletin dördüncü yılında nazil olmuştur. Sûrenin indiği zamana bakacak olursak surenin nüzul ortamı, orta Mekke dönemine karşılık gelmektedir. Bu dönem risaletin kapalı davetten açık davete geçtiği dönemdir. Tin Sûresi’nin de nazil olduğu Mekke döneminin ana gündemleri vardır. Peki Mekke’nin ana gündemi ve ana konusu neydi? Mekke’de genel anlamıyla şirke bulaşmış bir zihin konu edinmektedir. Müşrik, Allah’a inanıp Allah’a iman etmesine rağmen ona ortak koşan kimsedir.[1] Müşrik zihin, Allah’a iman edenlerin yaşadığı problemdir. Kur’an’ın indiği dönemde Allah’a iman ettiği halde Allah’a imana yakışmayan davranışları sergileyen müşrik zihni gündeme almıştır. Bu sonuçlarda bize doğru kurulmamış bir Allah tasavvuruna sahip olduklarını göstermektedir. Yani Allah’a ve ahirete görünüşte bir imanı olan ama Allah’ın gösterdiği yerden bakamayan bir imandır. Tüm problem de buradan kaynaklanmaktadır. Allah’a şirk koşmak, Allah’a iman edip kendilerini Allah’a yakınlaştırsın diye bir aracı edinmektir. Zümer Süresi 3. ayet ’Biz bunlara sadece bizi Allah’a yakınlaştırsınlar diye iman ediyoruz.’ diyerek bu durumu çok net bir şekilde resmetmiştir. Bu aracı edinme, Allah’a iman ettiğini düşünen her insanın hayatında farklı türlerde gerçekleşebilir. Cahiliye Mekke’sinde aracılık kimi zaman bir put üzerinden kimi zaman da edindiği servet üzerinden gerçekleşmiştir. Müşrik zihnin burada aldandığı en kilit nokta ise bunu şirkle ilişkilendirememesidir. Yani Allah’a iman ettiğini düşünerek Allah’ın yanında hayatına aldığı ve denk olarak gördüğü şeylerin farkında olup şirke düştüğünü fark etmemektedir. Şirkin tezahürü kimi zaman kendisine bir anlam atfettiği eşyanın kendi öz anlamından çıkıp değerler silsilesindeki yerinden edilerek, kimi zaman da  putlar ve farklı varlıklar üzerinden olur. Bakara 2/165’te ‘‘İnsanlar arasında Allah’tan başka bir takım varlıkları Allah’ eş değer rakip güçler olarak görüp onları Allah’ı sever gibi sevenler de vardır.’ diyerek şirk koştuklarına karşı besledikleri ilişkinin seviyesine işaret etmektedir. Kimi zaman da eşya ile doğru kurulmayan bir ilişki üzerinden olmaktadır. On üç yıl boyunca Mekke’de Kur’an ve Kur’an Peygamberi Hz. Muhammed şirke karşı  mücadele edip tevhide davet etmiştir. Kur’an on üç yıl boyunca Mekke’de sahih bir Allah tasavvuru inşa etmeye çalışmıştır. Dini sadece Allah’a has kılmayı, Allah’ı sever gibi başkalarını sevmemeyi, Allah ile aldatmamayı, Allah’a yakınlaşmak için aracılar edinmemeyi[2] gündem etmiştir. Kur’an’ın gündemine aldığı ‘şirk’ kavramına yaklaşımına bakacak olursak Mekkî sûrelerin arka planındaki en temel konuların başında şirkin geldiğini söyleyebiliriz..  Tüm bu şirk temayüllerinin karşısında Kur’an’ın çağrısı her şeyi yerli yerine koyun, adil olun, Allah’ın üzerinizdeki hakkını gidip başkasına değil Allah’a teslim edin şeklinde olmuştur.

 

Mekke’nin genel durumuna baktığımızda Mekkeliler arasında ahirete inanan ve inanmayan insanların var olduğunu görürüz. Mekkelilerin çoğunluğu ahirete inansa da reddeden bir insan grubu daha vardır.[3] Ankebût 29/61. ve 63. ayetler göklerin, yerin, ayın ve güneşin yaratılması,, yağmurun indirilmesi ve ölümden sonra diriltilmenin kime ait olduğu sorulduğunda; Allah’a ait olduğunu ifade eden insanların var olduğunu söylemektedir. Ölümden sonra yeryüzünün diriltileceğini bilen insanların yanında ahireti inkar edenlerin olduğunu da A’raf 7/45. ayeti belirtmektedir. Kur’an hitap ederken tek bir insan grubunun zihniyetini ele almamıştır. Farklı zihinlerdeki yanlış tasavvuru gündeme alarak ideal bir Allah ve varlık tasavvurunu anlatmayı hedeflemiştir. Bu yüzden ahirete inanmakla ilgili problemi olan insanları Kur’an’da okuduğumuzda onu tüm Mekkelilere hasretmek de doğru olmayacaktır. Çünkü kimi Mekkeliler için ahiret, önceden haberdar oldukları ve göz ardı ettikleri bir meseledir. Onların dumura uğramış bu inanç esasının yeniden kalplerde oluşması için ahiret konusuna çok önem verilmiştir.[4] Bunun yanında Mekkeliler’ in içlerinde Hanif mensubu olanların ve ahirete inananların varlığını atlamamak gerekir.

 

Tin Sûresi’ nin indiği ortamda Mekke’ de yaşanan temel problemlerden biri ahiretin gerçekliğine dair olmuştur. Vahyin inişinin dördüncü yılında ahiretin gerçekliğini kavrayamama problemi devam etmekteydi. Bu problem ahirete inanışın aktif olamaması ile ilgiliydi. Akıllarında var olan bir ahiret inancından öte hesabı verilecek bir günün varlığından kaçınma daha çok hakimdi. Bunun en yakın örneğini de Mekkelilerin ahiret yokmuş gibi yaşamalarından, hesabı verilmeyecekmiş gibi davranmalarından ve Allah korkusunu içlerinden gelerek taşımamalarından anlamaktayız. Mekke’de dışarıdan gözüken ama insanların vicdanlarında var olan aktif bir ahiret inancının eylemsel bir karşılığı yoktu. Kur’an’ın ahiret vurgusu ise çok daha farklı bir şeydi. İnsanların eylemlerine etki eden ve hesabı verilecek bir hayat yaşamaya yönelik bir ahiret vurgusuydu. Zülm edeceğin zaman, bir ötekinin hakkına gireceğin zaman tüm bu eylemlerin hesabını vereceğini hatırlaman, Allah’ın zerre kadar bir iyiliğin ve zerre kadar bir kötülüğün karşılığını vereceğine içten inanmandı. Aktif ahiret inancı hayatın içinde sakınarak, tüm sorumlulukları gözeterek, Allah’ın Hâkim oluşunu atlamayarak yaşamayı gerektirirdi. Yani Tin Sûresi’ nin gündeme geldiği ortamda görüntüde var olan bir ahiret inancı olsa da bu inanç, aktif bir ahiret inancı değildi. Hesap günü farkındalığı yoktu.

 

Tin Sûresi’ nin var olduğu yıllarda aktif bir ahiret inancının gerçekleşmesi için Kur’an, sahih bir Allah tasavvuru inşa etmeye çalışmıştır. Çünkü doğru inşa edilen bir Allah tasavvuru şirksiz bir imanı ve dünyada karşılığı olan ahirete imanı gerçekleştirebilirdi. Kur’an bu sebepleri gözeterek güçlü bir Allah tasavvuru üzerinden gerçek bir ahirete imanı oluşturmaya çalıştırmıştır. Surenin 4. ayeti ‘bütün bunlara rağmen din gününü size yalanlatan nedir?’ şeklinde sorarak ahirete imanın tam olarak gerçekleşmediğini ve konuya dair hakikatler ortada olmasına rağmen yalanlama eyleminin devam ettiğini göstermektedir.

 

Sûrenin Muhatabı

Sûre muhatap olarak belli bir insan grubunu ele almaz. Sûrenin konusuna dahil olan insan zihniyetini temsil eder. Sûre, ahirete inanmayan ya da inanmakla ilgili problemi olan insanı konu edinir diyerek muhatabının kâfir insan olduğuna vurgu yapmak da doğru olmaz. Çünkü belli bir insan grubunu temel aldığımızda sûrenin hitabını ve mesajını belli bir insan grubuna hasretmiş oluruz. Burada yönelmemiz gereken yer sûrenin muhatap olduğu zihnin ne olduğu ve hangi zihin sahibine seslendiğidir. Tin Sûresi’ nde Allah’ın ayetleri bu kadar ortada iken ve yarattıkları ‘ahsen-i takvim’ iken hala din gününü yalanlayan bir zihniyetin varlığı surenin muhatabı olmuştur. Sûrede ‘es-safilini’ yaşayacak olanlar münafıklar olarak da gösterildiği için muhatap zihin muhatabı münafıklar da olabilir fakat münafıklık Mekke’nin konusundan ziyade Medine’ye ait bir konudur.

 

Tîn Sûresi’ni Siret’ül Kur’an Çerçevesinde Anlamak

 

1-3. ayetler

Tîn’e, Zeytûn’a, Sînâ Dağı’na ve şu güvenli belde’ye yemin olsun.

 

            Ayetlerde incir, zeytin, Sina Dağı ve güvenli beldeye olmak üzere dört farklı şeye yemin edilmektir. Buradaki en önemli noktalardan biri yeminler üzerindeki ilahi bağlamı gözeterek yeminin Kur’anî bir üslup açısında ne ifade ettiğidir. Yeminler konusu üzerinde dış bağlamı gözettiğimizde yeminin Kur’an’ın indiği dönemde muhatapları tarafından nasıl anlaşıldığı kısmı önemlidir. İlk dört ayeti bir pasaj olarak düşündüğümüzde ise ayetler arasındaki iç bağlamı görmek gerekmektedir. Burada da incir ve zeytinin ne olduğu ve arkasından yemin edilen Sina Dağı ve güvenli belde ile aralarında ne türden bir ilişkinin olduğu önemli ikinci bir noktadır. Ayetlerde yemin edilen şeylerin birbiriyle ilişkilerinin kurulması ve  ayetin ne anlatmak istediğinin ortaya konulması ayetlerdeki maksadın bağlamından koparmadan anlaşılması açısından önemlidir. Çünkü peş peşe gelen ayetlerdeki yeminler, birbiriyle bir anlam örüntüsü içindedir. Bu şekilde ilahi bağlamı, dış bağlamı ve iç bağlamı gözettiğimizde ayetlerdeki yeminlerin Kur’anî hitaptan günümüze kadar ifade ettiği anlam bütünlüğünü ve mesajlarını daha iyi fark edebiliriz.

 

Dış bağlamı gözetecek olursak yeminlerin Araplar arasında ne anlama geldiğine bakmamız gerekmektedir. Yeminler, Arapların konuşma dillerinde aktif olarak kullandıkları bir dil üslubu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözlü kültüre sahip olan Araplar için bu konuşma üslubu çok önemlidir. Yemin edilen şeylerin Arapların zihninde belli bir karşılığı vardır. Cabiri, “Kur’an sadece onların anlayabileceği düzeyde hitap etmiştir” derken[5] inen ayetlerin ve ayetlerin içindeki kavramların Arapların zihninde belli bir özel karşılığının var olduğuna işaret etmektedir. Bu anlamı görebildiğimiz zaman Kur’an’ın ne demek istediğini daha iyi anlayabileceğiz. Çünkü Kur’an, indiği dönemden başlayarak mubin/açık, anlaşılır bir kitap olmaya ve muhatabını dikkate alarak hitap etmeye başlamıştır. Bu sebeple indiği dönemde anlamının karşılık bulmaması ve anlaşılmaması gibi bir problem Kur’an’ın kendisine aykırıdır. İlk muhatabın dilinde yaygın ve ciddiyeti olan bu konuşmayı Kur’an, onların anlayabileceği bir üslup olarak kullanmıştır.

 

İç bağlamı dikkate aldığımızda peş peşe yemin edilen varlıkların kendi aralarındaki ilişkiyi görebilmek bizi söylenmek istenen anlama daha yakınlaştıracaktır. Arka arkaya gelen yeminleri sadece münferit algılamak parçacı bir anlama yakınlaştırıp bir bütün içinde anlamamızı zorlaştıracaktır. Bu şekilde muradı ilahiden uzaklaşmış olunacaktır.             Bu bağları gözettiğimiz zaman tin, zeytin, Sina Dağı ve güvenli belde muhataplar tarafından bilinen ve kendi aralarında karşılık bulan manalara sahiptir. Bu ayetler Cahiliye Arapları’ nın haklarında bilgi sahibi olduğu peygamberlere vahyin verildiği mekanlara dikkat çekmektedir.[6] Bu mekanlar peygamberlerin vahiy ile buluşturulduğu önemli ve toplum tarafından bilinen mekanlardır. Tîn suresinin indiği dönemde Araplar Tur Dağı’nın nerede olduğunu, Hz. Musa’ya vahyin indiği dağ olduğunu ve güvenli beldenin de Mekke olduğunu bilmekteydi. Bunun öncesinde yemin edilen incir ve zeytinin meyve olduğunu da bilmekteydi. Bilinmeyen şey onların Sina ve güvenli belde ile olan ilişkisiydi.[7] Ayette ‘Tîn’e ve Zeytûn’a yemin olsun.’ diyerek Hz. İsa’nın doğduğu bölgeye işaret etmektedir. Ayetteki ifadelerin karşılıkları genel olarak incir ve zeytin olarak iki meyve şeklinde belirtilmiştir. Ard arda yemin edilen şeylerin birbiriyle ilişkili olması muhtemeldir. Kendi aralarında ilişki kurulduğu müddetçe ayetten daha tutarlı ve yerinde anlamlar çıkacaktır. Bundan dolayı yemin edilen şeyleri meyve olarak değil vahyin indiği mekanları ifade etmesi nüzul ortamı bakımından daha anlamlıdır. Bu mekanlar bugün nasıl bizim zihinlerimizde önemsenen yerler ise indiği dönemdeki insanlar tarafından mukaddes/evresi bereketli görülen mekanlardır. Sina Dağı’ da Hz. Musa’ya vahyin geldiği mekan olarak bilinmektedir. Sinin ile Sina Dağı’nın olduğu yerin isimleridir.[8] Muhammed Abduh Sinin kelimesinin Yemen halkının ve güney Araplarının lügati olduğu söylenildiğini belirtmiştir.[9] Tur kimilerine göre belli bir dağın ismi, kimilerine göre her dağın ismidir.[10] Bu kelime, Kur’an’da bu bağlamın kullanıldığı yerlerinde dışında da dağ anlamında kullanılmıştır. Taberi’ ye göre bu ayetler Allah’ın vahiyle ve semavi dinlerle şereflendirdiği bazı mukaddes yerlere yemin etmektedir.[11] Buraların da zeytin ve incir bahçelerinin yer aldığı Şam toprakları olduğunu söylemektedir. Kimilerinin de Tin ile Tin Dağı’nı, zeytin ile de Zeytin Dağı’nı anladıklarını söylemektedir. Bu ayetle Allah’ın kutsal mekanlara yemin ettiğini belirtmektedir.

 

Hz. İbrahim’e, Hz. İsa’ya, Hz. Musa’ya ve Hz. Muhammed’e vahyin geldiği topraklara  yemin edilerek ‘bu güvenli beldeye yemin olsun’ ifadesi de kullanılarak vahyin ilk muhataplarının toprağına da yemin edilmiştir. Bu da bizlere hem bu ayetlerin muhataplarının üzerinde yaşadığı toprağa ve kendilerinin bildikleri diğer vahyin nazil olduğu topraklara da yemin edildiğini göstermektedir. Mekke, üçüncü ayette güvenilir, emin belde olarak tarif edilmiştir. Ali İmran 2/96’da Mekke’nin ilk mabet, bereketli ve alemler için hidayet merkezi olduğuna işaret edilir.[12] Mekke nasıl güvenli bir şehirdir? Hz. İbrahim zamanından beri burası bütün Araplarca saygı gösterilen, dokunulmaz bölge olarak kabul edilmiştir. Kimsenin kimseye kolay kolay saldırmadığı, av avlanıp ağaç koparılmadığı, kendi içinde herkes tarafından uygulanan yasaklarının olduğu bir şehir olarak güvenli bir belde kılınmıştır.

 

Vahyin indirildiği mekanlar olarak Tîn, Zeytun, Sînâ ve Mekke’ye atıf yapılmıştır. Bu mekanların diğer mekanlardan bir farkı yoktur.[13] İndiği mekanı ve toprağı değerlendiren vahiy, insanı daha değerli ve anlamlı kılar. Ayetler, vahyin indiği mekandan öte indiği mekanı anlamlı ve bereketli kılan kaynağa yani vahye dikkat çekmektedir.  Tîn, Zeytun, Sînâ Dağı ve güvenli belde üzerine olan yeminlerin vurgusu, kuru olan Arap topraklarını bir yağmur etkisiyle bereketli hale getiren vahyin kendisinedir. Toprakları bereketli hale getiren vahyin, insanın yaşamına nasıl bir hayat kaynağı olabileceğine dikkat çekmektedir. Bu ayetler vahyin indiği toprağa, her türlü mekana ve arka arkaya gelen bir çok millete sahip insanlara yaptığı etkiye işaret etmektedir.

 

Bir diğer dikkat edilecek husus, yemin edilen varlıklarla yeminlerin arkasından gelen konunun ilişkisini bulmaktır. Yeminler hem kendi içinde bir vurgu taşırken hem arkasından gelecek konunun ciddiyeti bu şekilde vurgulanmaktadır. İlahi bağlamı gözettiğimizde de yemin edilen şeyler üzerinden Allah’ın var ettiği ilahi düzene yemin edilmekte olduğunu görmekteyiz.[14] İlahi bağlam belirli bir konu üzerindeki murad-ı ilahi’nin ne olduğunun cevabını vermektedir. Kur’an’ın bütününden yola çıkarak buradaki yeminleri Üslub’ ul Kur’an çerçevesinde anlamamız bizi ilahi bağlama yakınlaştıracaktır.

 

  1. ayet: İnsanı ahsen-i takvim yarattık.

5.ayet: Biz onu (yaratılış amacına aykırı ameller sebebiyle) aşağıların aşağısına(cehenneme) çevirdik.

6.ayet: Fakat, iman edip yararlı işler yapanlar için eksilmeyen, ardı arkası kesilmeyen devamlı bir ödül vardır.       

 

Ahsen-i takvim insanın fıtratına ve güzel yaratılışına dikkat çeker. Kur’an’da birçok ayet insanın bedenen ve ruhen nasıl uyumlu ve yaratılış amacına uygun olarak yaratıldığı anlatılmaktadır.[15] İnsanın yaratılışında birden fazla aşamalardan geçildiği ve kendisine ruh üflendiği belirtilmektedir.[16]Ayette geçen takvim kavramı da tedrici yani aşamalı bir yaratmanın gerçekleştiğine işaret etmektedir. Kur’an bu şekilde bizlere insanın gelişigüzel yaratılmadığını Allah’ın onu ahsen-i takvim niteliğinde bir yaratma sürecine tâbi tuttuğunu öğretmektedir. Bir sonraki ayette insanın esfele safiline çevrilmesinden bahsetmektedir. Aşağıların aşağısı anlamına gelen bu  ifadenin neye işaret ettiğine dair iki görüş vardır.  Bunlardan birincisi insanın yaşlılığı, ikincisi de cehennem olabileceğidir. Bu ayetin arka planı ile ne kast ettiğine baktığımızda insanın esfele sâfilîn halinin erzel-i ömür durumu olduğu söylenmektedir. Erzel-i ömür durumu, insanın tamamen yaşlanıp bedenen ve aklen bitiş yaşadığı hale denilmektedir. İfade eğer yaşlılık ise bir sonraki ayetle beraber düşünüldüğünde iman edenler ve salih amel işleyenler yaşlı olmayacak şeklinde anlaşılması muhtemeldir. Erzel-i ömür yani yaşlılık anlamına gelmesine itiraz edenler, iman eden ve salih amel işleyenler genç mi kalacak deyip buradaki anlamın cehennemin en alt katmanı olduğunu söylemektedirler.

 

Cehennemde bir katman olduğunu düşünenler bu ifadenin geçtiği diğer ayetleri dayanak olarak göstermektedirler. Kavramın ilişkili olduğu ayetin Nisa Suresi 4/145’te ifade edilen cehennemin en alt tabakası olup münafıklara ait olduğu söylenmektedir. Bu ayetin indiği ortamda Medine’de münafıklık, nifak problemi vardı. İnananların sayısı artıkça, Müslümanlar güç ve itibar sahibi oldukça buna itibar etmek isteyen münafık grubu ortaya çıkmıştı. Medine’de bu sâfilîn’in münafıklara ait olduğu ayetle belirtilmişti. Tîn Suresi de münafıklığın gündemde olmadığı bir ortamda inip Mekke’de ilk orta dönemine ait bir zaman diliminde nazil olmuştu. Dış bağlamı göz ettiğimizde buradaki sâfilînin de münafıklar olma ihtimali zayıf olup ayetin cehennem olduğuna dair kanaat getirmek zorlaşmaktadır. Derveze, ‘radednahu esfele safilîn’ ifadesinin bir üslup özelliği taşıdığını söylemektedir.[17]

 

Bir önceki ayet her insanın ahsen-i takvim ile yaratıldığını söyler. Bu güzel yaratılış üzerine bir hayat yaşayan insanlar esfele sâfilîn halini de alacaktır. Önceki ayet insanın güzel bir şekilde yaratıldığını söylerken bu ayet ile onu cehenneme indirdik demesi ayetler arasında ilişki olması açısından tutarlı değildir. Çünkü ilk ayet insanı değer verilen bir yaratılışa tabii tuttuğunu söylerken diğer ayetin değersizliğe ittiğini göstermesi anlamlı olmamaktır. Yani esfele sâfilin’in, ahsen-i takvim üzerine yaratılmış insanın yaşam yolculuğuna dair bir ilişkisi olması muhtemeldir. Çünkü ard arda gelen bu ayetler birbirleriyle bağlantı kuruldukça daha anlamlı bir mesaj vermektedir. İnsanın hayata gelmesi, büyümesi, gelişmesi, yaşam sürecini tamamlayarak yaşlılığına gelip elden ayaktan düşmesi, onu yaşam yolcuğunda başa döndürecek aşağı bir seviyeye düşürmektedir. Esfele sâfilin bu bağlamda ahsen-i takvim üzere yaratılmış insanın yaşam yolculuğunun sonuna gelişini veya bu minvalde yolun başına tekrar dönüşünü belirtmektedir.

 

Arkasından gelen ayet, insanın yaratılışından, hayat serüveninden ve yaşlılığına kadar olan süreçte iman edenler ve salih amel işleyenlere kesintisiz bir ödül verileceğini söylemektedir. Fakat iradesiyle tercih yapanlar, iman edenler, salih amel işleyenler bu hali yaşayacaktır. Onların karşılaşacağı ödül de felehum ecrun ğayrun memnun olacaktır. Bu ifade kesintisiz bir ödül, arkası kesilmeyen güzel bir sonucu ifade etmektedir.

 

‘İman edenler’ ve ‘salih amel işleyenler’ terkibi Kur’an’da bir arada kullanılıp aynı grup insanının özelliğine değinmektedir. Salih amel, toplumsal boyutu olan iyiliktir. Amenu’nun başındaki vav bağlaç olmayıp hal ve durum belirtir. Bu durumda iman edenler aynı zamanda salih amel işleyenlerdir.[18] Salih amel ifadeleri Mekki ve Medeni dönemlerde imanla beraber zikredilip imanın bir gereği, sonucu ve imanın ciddiyetini oluşturan şey olarak ifade edilmektedir. Aynı zamanda salih amel bir anlama, bir davranışa indirgenemeyecek kadar da değerlidir. Salih amel vurguları bu yüzden her dönem için farklı örnekliklerde yaşanmıştır. Çünkü toplumun olaylarının seyri değiştikçe salih amel olarak yapılması gereken şey de değişmektedir. Vahyin ilk yılları için salih amel sorumlu davranış ve takvalı bir tutum iken, ileriki yıllarda ‘Allah’ın razı olduğu imana uygun davranışlar’ olmuştur. Medine’de iken salih bir amel, kendisini ve başkalarını ıslah eden bir davranışı ifade etmektedir.[19] Surenin indiği ortamda salih amel, imanın gereği olan şeylere sahip çıkmak, yapılması gereken sorumlulukları üstlenmektir. Sûre’ deki salih amel vurgusu ise, Allah’ın hükmedenlerin de hakimi olduğuna inanmak ve hesap gününün gerçekleşeceğini bilinciyle hesabı verilmeyecek tutum ve davranışlarda bulunmamak üzerinedir. Bu ayetler zihinlerimizde ve hayatlarımızda var olan yamuk tasavvurlarından vazgeçip Allah’ın gör dediği yerden bakarak sahih bir Allah ve ahiret tasavvuruna sahip olmamızı sağlamaktadır.

 

7 ve 8. ayetler: (Ey kâfir insan!) Bütün bunlara rağmen ölümden sonra diriliş ve hesap günü gerçeğini asılsız saymanın manası nedir? Seni hesaba çekip en adil hükmü verecek olan Allah değil midir?

 

Bu ayetler tüm gerçeklerin ortaya koyulmasına rağmen hâlâ dini yalanlayan zihniyete seslenmektedir. Muhatap kitlenin zihniyetinde çözemediği, vahye karşı kabullenemediği bir meselenin varlığına işaret etmektedir. Bu mesele, surenin de temel zeminini oluşturmaktadır. Dini yalanlamalarını sağlayan bir meseledir. Peki yalanladıkları din burada nedir? Dini yalanlamak Allah’ın hakimi olacağı hesap gününü reddetmektir. Bu reddediş Allah’ın varlığını inkar etmek değil, Allah’a inanmamak değil adaletin gerçekleşmesi için Allah’ın hakim olacağı güne ve o günün sahibine olan reddediştir. Çünkü hayatlarında Allah’ın yokmuşçasına yaşamaları onların dini yalanladıklarının en temel göstergesidir. Hayatlarında Allah’ın adının olduğu ama kendisinin, bir karşılığının olmadığı tasavvura sahiplerdi. ‘Dini sana yalanlatan nedir’ ifadesi cevabı istenen bir sorudan daha çok karşı tarafın sorgulamalarını istedikleri bir gerçekliktir. Çünkü dine dair temel gerçekler ortaya çıkmıştır. Artık bahane olarak ortaya anlatılan açıklanmayan, anlaşılmayan bir gerekçe yoktur. Kur’an’da din kelimesi borç, hesap, ceza, karşılık, adet/gelenek, tevhîd, hüküm anlamlarına gelir.[20] Dinin geçtiği pasajlara baktığımızda din kavramı bu manaları içine alıp insanın Allah’a karşı olan borcundaki sorumluluğuna işaret etmektedir. Bu sorumluluk bilinci, aynı zamanda insanın yolculuğunun sonunda hesabını vereceği güne de işaret etmektedir. Allah’a olan borcumuzun karşılığında yaşamamız gereken tevhîd dini ile yaşamımızın hesabını vereceğimiz din günü birbirinden ayrılmamaktadır. Çünkü din ahiret ve sorumluluk bilinci, yaşadığımız hayatta hesap vereceğimiz günün hem adı hem de hayatımızın amacıdır.

 

Surenin son ayeti surenin temel mesajını oluşturmaktadır. Burada muhatabına ‘Allah’ın ahkam’ul hakimin değil midir’ şeklinde sorarak cevap istenen bir sorudan öte Allah’ın hükmedenlerin de hakimidir vurgusunu taşır. Allah, Hakim sıfatıyla tanıtılıyorsa bir önceki ayette yalanlanan şeyin din-hesap gününün olduğu muhtemeldir. Hakiki manada ahiret inancına sahip olmayanların Allah’ın hükmedenlerin Hakimi olduğunu anlayacağı en iyi yer hesap günüdür. Surenin bütününde yalanlandığınız din gününde hesabı yapacak ve hükmü verecek olan Allah’tır mesajı vardır.

 

SONUÇ

 

Bu çalışmada Tin Sûresi’ nin ayetlerini arka planlarıyla okumaya çalışarak surenin ana ve temel konusunu tespit etmeye çalıştık. Nazil olduğu ortamda muhatabın sahip olduğu tasavvur, ayetlerin hangi zihniyet üzerinden konuştuğunu belirtmektedir. Ayetlerin nüzul ortamındaki problemler, ayetlerin hangi zemin üzerinden konuştuğu ve ne söylemek istediği noktasında yardımcı olmaktadır. Ayetlerin var olduğu ortamı ve o günkü muhatabın tasavvurunu tespit edebilmek, ayetlerin mesajını anlamak adına önemlidir. Bu gayelerle okumaya çalıştığımız Tin Sûresi’ nin ahireti konu edindiği görmekteyiz. Ayetler muhatabının bildiği vahyin nazil olduğu mekanlara yemin ederek başlamaktadır. Kendilerinin haberdar oldukları ve ataları dedikleri peygamberler aracılığı ile vahyin indiği topraklara yemin edilmiştir. Bu nokta önemlidir. Çünkü kendi topraklarına yakın olan, vahyin inişine şahit olan ve yakın bağ kurdukları topraklara yemin edilmiştir. Bu şekilde vahyin indiği topraklar üzerinde muhatabından vahyin bütünlüğüne ve evrenselliğine atıf yapılmıştır. Vahiy sadece indiği toprağı bereketli kılmayıp muhatabı olan insanı da anlamlı kılmıştır. Vahyin indiği mekanlara yemin edildikten sonra vahyin konusu olan insanın ahsen-i takvim üzere yaratılışı vurgulanmıştır. İnsanın Allah’ın muhatabına biçtiği ahsen-i takvim değerinden kendisini davranışlarıyla nasıl bir düşüşe sevk ettiğini belirtmektedir. Allah, insanı yolun başındayken ahsen bir yaratılışa tabi tutarak yaratmıştır. Onun ahsen-i takvim üzere yaratarak değer yüklediği insanı hemen aşağıların aşağısına düşürmesi ters orantılıdır. Çünkü Allah insana dair yolculuğuna değer yükleyerek başlamıştır. Bu ayetler, Allah’ın kendi üzerindeki değerini görmeyenlerin düşeceği veya yolun başına geri döneceği seviyeyi hatırlatmaktadır.  Allah’ın kendi üzerindeki hakkını görenler, ahsen-i takvim ile başlayan hayat yolculuğunun devamını iman edip salih amel işleyerek tamamlamaktadırlar. Kur’an’ın indiği ortamda bu bağı kuramayanlar hayatta bocalayıp ed-din’e karşı problem yaşayıp onu yalanlamaktadır. Çünkü onları böyle davranmaya iten, onlara dini yalanlatan bir problemleri vardı. Bu problem; Allah tasavvurları, ahiret tasavvurları ve hepsini içine alan varlık tasavvurlarına dair bir problemdir. Ayet bu problemlerine karşılık her şey ortada iken, ed-din belli iken, sizi ahsen-i takvim üzerine yaratmış iken  ‘bunlara rağmen size dini yalanlatan nedir’ diyerek onları tekrar bir sorgulamaya muhatap kılmıştır. Üstelik bunu; Allah sizi böyle ahsen-i takvim üzerine yaratmışken neden bunu yapıyorsunuz ayeti üstünden gündeme getirmektedir. Bu surenin ilk muhatapları olan Mekkeliler arasında ahirete inanmayanlar da vardı. Bu ayette dini yalanmakla hesap gününü, ahiretin kendisini yalanlama kastedilmiştir. Son ayette hakim olan Allah olduğu vurgusu vardır. Bunu onların da Allah’ın bildiklerini fakat işlerine gelmediğinde ıskaladıklarına işaret etmektedir. Mekkeliler, Allah’ın varlığından sonraki kısımla ilgili bir sorun yaşıyorlardı. Allah ve ahiret gününü inkar etmeyip onlar yokmuş gibi hareket ediyorlardı. Yani onların dışardan var olduğu gözüken ama içlerinde aktif olmayan bir inanışları vardı. Onların varlık tasavvurlarına karşı çözemedikleri konu, ‘Allah hükmedenlerin hakimidir’ mesajı ile vurgulanmaktadır. Bu sorun Allah’ın ve ahiretin varlığını gönülden hissetmeyip hayatlarının içinde kendilerini kötülüklerden bile alıkoymayan bir tasavvura sahip olmalarıydı. Bu yamuk tasavvurları son ayette ifade edildiği gibi, Allah’ın hükmedenlerin hakimi olduğunu bile ıskalayacakları kadar ileri gittiklerini ve kendilerine bunun hatırlatıldığını göstermektedir.

  

 

bir meselenin varlığına işaret etmektedir. Bu mesele, surenin de temel zeminini oluşturmaktadır. Dini yalanlamalarını sağlayan bir meseledir. Peki yalanladıkları din burada nedir? Dini yalanlamak Allah’ın hakimi olacağı hesap gününü reddetmektir.

 

Hayatlarında Allah’ın yokmuşçasına yaşamaları onların dini yalanladıklarının en temel göstergesidir. Hayatlarında Allah’ın adının olduğu ama kendisinin, bir karşılığının olmadığı tasavvura sahiplerdi. ‘Dini sana yalanlatan nedir’ ifadesi cevabı istenen bir sorudan daha çok karşı tarafın sorgulamalarını istedikleri bir gerçekliktir.