Şehidin Tanımı veya Kimler Şehittir?

Şehid, genel olarak Allah yolunda öldürülen kişi olarak tanımlanır. Şehit Seyyid Kutup bunu, “Allah’ın şeriatının, canından daha önemli olduğuna, canı pahasına tanıklık eden kişi.” olarak açıklar ki bu çok yerinde bir tanımlamadır. Bu tanımlama, “Yeryüzünde sizler Allah’ın şahitleriniz.” (Buhari, cenaiz, 85, müslim, cenaiz, 60, tirmizi, cenaiz, 63, Nesai, cenaiz, 50, İbni Mace, cenaiz, 20, zühd, 25, İbni Hanbel, çok yerde) rivayetlerindeki tanıma da uygun bulunmaktadır. Çünkü “Mü’minler Allah için, kâfirler ise tağut için savaşırlar.Şeytanın dost ve yandaşlarına karşı savaşın. Bilin ki şeytanın hilesi ve tuzağı zayıftır.” (4 Nisa/76).

Canı pahasına yapılan bu tanıklığın, geçmişte ve örneğin bugün Suriye’de meydana gelenler gibi, Allah’ın sözünün üstün olması için ister savaş meydanında, ister darağacında idam veya zindanda düşman eliyle gerçekleşen ölümle olsun, ister imanı uğruna hicret ederken meydana gelen ölüm gibi başka platformlarda canını vermek şeklinde olsun, sonuç bakımından aynıdır. Çünkü her şekilde yapılan bu fedakârlık sonuçta Allah’ın sözünün üstün olması için canı vermektir. Bunu da ancak ahiret hayatını dünya hayatına tercih edenler yapabilir. 

“Ahiret hayatını geçici dünya hayatına tercih edenler Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşırsa ister öldürülüp şehit düşsün ister şehit düşmeden düşmanı yensin, biz böylelerine büyük bir mükâfat vereceğiz” (4 Nisa/74).

Onun için bu tanımlama, imanından dolayı zulüm gören, yurdundan sürülen, çaresiz kalan erkek, kadın ve çocukları; işgal edilen vatanı kurtarmak için yapılan mücadelede/savaşta ölen/öldürülen bütün kişileri kapsamaktadır.

 “Ey mü’minler! “Rabbbimiz! Halkı zalim olan bu memleketten bizi kurtar. Lütuf ve rahmetinle bize sahip çıkıp yardım edecek birilerini gönder.” diye feryat eden çaresiz kalmış erkekler, kadınlar ve çocukların kurtulması için neden savaşmıyorsunuz?” (4 Nisa/75). 

“Yurdumuzdan sürüldüğümüz halde Allah yolunda niçin savaşmayalım? ” (2 Bakara/246).

 “…İman edip hicret eden, malları ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların Allah katında derecesi daha üstündür. Kurtuluşa erecek olanlar da onlardır. Rableri onları kendi rahmeti, rızası ve bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetlerle müjdeler. Onlar cennette temelli kalacaktır. Şüphesiz Allah katında büyük mükâfat vardır.” (9 Tevbe/19-22).

Bu yolda savaşırken ölen veya gazi olan kişilere de yüce Allah’ın aynı şekilde cennet mükâfatı verdiğini Kur’an açıklamaktadır. Çünkü Allah yolunda savaşmaktan ve ölmekten amaç, mü’minler ve onların değerleri için savaşmak ve ölmektir. Bu yolda savaşan ve ölen yahut gazi olanların amacı Allah’ın sözünü üstün tutan mü’minlerin izzetle yaşamasını sağlamaktır. 

“Allah yolunda şehit olmak ya da sağ kalıp zafer kazanmak gibi bizim için iki güzel sonuçtan başka ne beklersiniz? Ama biz başınıza Allah katından bir belanın ya da ellerimizle bir cezanın gelmesini bekliyoruz. O halde bekleyin bakalım, biz de sizinle birlikte bekliyoruz.” (9 Tevbe/52).

 “Allah yolunda ölmeniz veya öldürülmeniz Allah’ın rahmetini kazanmanız ve bağışlamasına uğramanız demektir. Bu da inanmayanların bütün biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (3 Âl-i İmran/157).

Mü’minler, düşmanın bütün tehditlerine karşın, yaşamanın Allah’ın sosyal yasalarına göre olduğuna inandıkları gibi, savaşta ölmenin veya kalmanın da onun yasalarına göre olduğuna inanarak savaşırlar. Bu onlara çok büyük bir motivasyon ve güç kazandırmaktadır.

 “De ki Yüce Allah’ın takdirinden/yasalarının gereğinden başkası başımıza gelmez. O bizim mevlamız, yar ve yardımcımızdır. Mü’minler yalnız ona güvenmelidirler.” (9 Tevbe/51).

Çünkü kutsal değerleri için savaşmayanlar, o değerlere sahip olarak onurlu bir hayat yaşama hakkını bulamazlar. 

“Vaktiyle yurtlarını düşman ve ölüm korkusuyla terk eden binlerce insanın başından geçenleri bilir misin? Allah onları, korkularından dolayı ölümden beter eden felaketlere maruz bıraktı. Ancak korkaklığı yenip kendi vatanlarına sahip çıktıklarında Allah onlara onurlarıyla yaşama imkânı verdi. Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır. Ne var ki insanların çoğu onun bu lütfuna karşı şükretmezler.” (2 Bakara/243).

İmanından dolayı hicret etmeye mecbur kalan, malları ve canlarıyla onlara ev sahipliği yapan ve destek sağlayanlar ile onlar için savaşanlar gerçek mü’minler olup, hepsi Allah katında üstün derecelere sahip olacaklardır.

 “Şüphesiz iman eden, imanları uğruna hicret edip Allah yolunda malları ve canlarıyla savaşan, onlara yer yurt verip kucak açan mü’minler birbirlerinin gerçek dostu ve yardımcılarıdır…” (8 Enfal/72).

 “İman eden, imanları uğruna hicret eden ve Allah yolunda savaşanlar ile onları barındırıp kucak açanlar gerçek mü’minler olup onlar için büyük mükâfat ve değerli rızık vardır.” (8 Enfal/74).

Elbette mü’min olarak Allah yolunda savaşanlar ile geçerli mazereti olmaksızın savaşa katılmayanlar bir değildir. Onun için Kur’an’ın söylediklerine açıkça aykırı olan küçük cihad-büyük cihad anlatımlarının kabul edilebilir bir yanı yoktur. Yüce Allah buyuruyor:

 “Geçerli mazeretleri bulunmadığı halde kâfirlere karşı savaşa katılmayıp evlerinde oturmayı yeğleyen mü’minler, mallarını ve canlarını ortaya koyarak Allah yolunda savaşanlarla asla eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla savaşanlara evlerinde oturan mü’minlerden üstün bir derece vermiştir. Gerçi Allah bütün mü’minlere cennet vaat etmiştir ama malları ve canlarıyla savaşan mü’minlere, evlerinde oturan mü’minlerden çok daha büyük bir mükâfat verecektir. Dahası, Allah onlara yüksek makamlar lütfedecek, onların günahlarını bağışlayacak ve engin rahmetine mazhar kılacaktır. Allah çok merhametli, çok bağışlayıcıdır.” (4 Nisa/95-96).

Mü’minler, işbirliği yaparak düşmana karşı savaşmazsa düşmanın yapacağı bozgunculuk ve dinden döndürme sonunda ülkelerinde Müslümanca yaşama hakkını yitirirler. Buna meydan vermemek için mü’minlerin gerektiğinde savaşması gerekir.

 “Kâfirler birbirlerine sahip çıkıp destek oluyorlar. Siz de onlar gibi davranmaz, birbirinize sahip çıkıp destek olmazsanız, büyük bir fetne ve tahribat olur.” (8 Enfal/73).

Bu gerçekler ışığında baktığımızda mü’min olarak canı için, malı için, namusu için mücadele ederken öldürülen kişilerin mecazen şehid olarak değerlendirilmesi (Buhari, mezalim, 33, Müslim, iman 226, Tirmizi, diyât, 21, Nesai, tahrim, 22, 23, 24, İbni mace, hudud, 21, İbni Hanbel, çok yerde) ne kadar yerinde ise, yangında, depremde, suda, doğumda, vs. ölen kişilerin şehit sayılması ise o kadar yersiz bir değerlendirme görünmektedir. Çünkü ölüm döşeğinde ölenlerin yanında, insanların çoğunun sayılan bu yollarla öldüğü bir gerçektir. Şehid olup cennetin sınırsız nimetlerini gören mü’minlerin yeniden dünyaya gelerek tekrar tekrar Allah yolunda öldürülmek istemelerini ise (Müslim, imara, 103, 137, Muvatta, cihad, 27, 40, Tirmizi, tefsiru sura, 3, 18, mukaddime, 13, cihad, 16, Nesai, cihad, 34, İbni Hanbel, 3/208, 229, 261), Allah’ın sözünü üstün tutarak mü’mince yaşamak için Müslümanların gerektiğinde canlarını vermesine yönelik bir teşvik olarak değerlendirmek gerekir.

 Ölüm ve Şehitlik:

Kelamcıların ruh için ölümsüzlük anlayışlarını kanıtlamada kullandıkları akli delillerin yanı sıra, en çok “şehitlere ölüler denilmemesi” (2 Bakara/154) ve “onların Allah katında rızıklandıkları” (3 Âl-i İmran/169) ifadeleri ön plana çıkmaktadır. Bu durum şöyle değerlendirilir:

Ruhun ölmezliğini kabul edenler, şehitlerin ölmediklerini belirterek, bunu bütün insanların ölmediklerini kanıtlamada kullanırlar. Bu anlatım, şehitlerin gerçek manada ölmedikleri, şeklinde anlaşılacak olursa, bunun onlar için bir istisna olmasını gerektirir. Çünkü Kur’an diğer insanların ve hatta peygamberlerin de öldüğünü ve onlara ölüler denilebileceğini belirtir. (21 Enbiya/34; 62 Cuma/8; 29 Ankebut/57 vd).

Bu âyetin yer aldığı pasajın analizi bu anlatımın gerekçelerini açıkça ortaya koymamıza imkân verecektir. Bilindiği gibi Müslümanlar kendilerine karşı saldırgan tutum izleyenlerle ilk olarak Bedir savaşında karşı karşıya gelmişlerdi. Gerek bu savaşta, gerekse diğer savaşlarda kayıp psikolojisinin giderilmesi için ilahi mesaj şehitlerle ilgili iki belirlemeyi aktarır. Bunlardan birincisi, “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz kavramazsınız.” (2 Bakara/154) âyetiyle şehitlerin ölüler olarak adlandırılmaması gerektiği, diğeri de

Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Aksine onlar diridirler, Rablerinin yanında rızıklanırlar.” (3 Âl-i İmran/169) âyeti ile de onların Rableri katında rızıklanacakları belirtilmektedir.

Onlara ölüler denmemesi, onların fiillerinin yüceliğine ve savaştan geri kalanlarla onların aynı saygınlık mertebesinde olmadıkları vurgulanarak taltif edilmelerine işaret eder. Bununla birlikte, onların ölümleri ile diğer insanların ölümleri arasında bir mahiyet farklılığından söz edilemez. Her şeyden önce onların savaşta öldürülmelerini ifade için “kutile” fiili kullanılır. Bu fiil, dışarıdan bir etki sonucu öldürme olayının gerçekleşmesini belirtir.

Savaş dışında katledilerek öldürülen insanlar ile savaşta katledilen insanların ölümleri arasında mahiyet farkı yoktur. Aynı şekilde onların yaşamlarındaki mahiyetleriyle diğer insanların yaşamlarındaki mahiyetleri arasında bir ayırıma gitmek de imkânsızdır. Onlar, bu öldürülmelerinden önce diğer insanlarla aynı yaşam kanunlarına tabi olmuşlardır. Fakat onların ölüler olarak nitelendirilmemelerinin nedeni, onların fiillerinin ve uğrunda canlarını verdikleri davanın yüceliğindendir.

Bu bağlamda kullanılan diğer âyetteki vurgu ise, onların Allah katında rızıklandırıldıklarıdır. Allah katında rızıklandırıldıklarının belirtilmesi, onların gerçek manada ölmediklerini ifade etmez. Çünkü gerçekleşmesi kesinlik arz eden geleceğe ait olayların Kur’an’da geçmiş ve şimdiki zaman kipiyle anlatıldığına dair çok sayıda örnek bulmak mümkündür. Aslında bunun manası, “onlar ahirette rızıklanacaklardır.” şeklindedir. Dolayısıyla bu âyetlerdeki şehitlerle ilgili anlatımların psikolojik olarak anlaşılması daha tutarlı bir anlayıştır.”[1]

Yazar, gaybden haber veren ve ancak vahyin bildirebileceği bu anlatımlar için “muhtemelen” diyorsa da, onların değişik cahiliye kültürlerinin uzantıları olduğunda şüphe yoktur.

Bütün bir varlık olarak dünyaya gelen insanda ruhun ölümsüzlüğü fikri, akıl açısından yanlıştır. Çünkü ruh, mümkün varlıktır ve hâdis/yaratılmıştır. Her hâdis de ölümlüdür (herkes ölecektir, Âl-i İmran/185, Enbiya/35, Ankebut, 57) ve her mümkün varlık için varlık ve yokluk imkân dâhilindedir. Ruh, varlığı zorunlu olan vacip varlık olmadığına göre, onun varlığı başkasındandır. Bu ise, varlığı başkasından olan varlığın bu niteliklerle yaratılması, yani onun özünün bu nitelikle var edilmesini gerektirir. Öyleyse ruhun ölümsüzlüğü/ebediğili fikri, ancak Allah tarafından belirtildiği taktirde bir realite olarak kabul edilebilir.[2]

“Kur’an’ın, “şehidler diridirler, lakin siz anlamazsınız (la teş’urun).” demesinin hikmeti burada gizlidir. Dünyadaki zaman algısıyla ahiretin zaman mefhumu birbirinden farklı olduğu için, Allah’ın buyruğu kesin olarak doğru ve gerçeği bildiriyor, lakin şehidlerin diri olmasını bu dünyadaki zaman kavramına göre düşünmeye alışmış insanlar, mezardaki insanı diri/dirilmiş olarak düşünmeden edemiyor! Kur’an’ın bunu söylediğini zannediyor ve hatta bizim bu yorumumuz gibi yorumları, Kur’an’ın dediğini inkâr etmek gibi algılayabiliyor. Bu sebeple insanlar, yanan, cesedi param parça olan, belki de yırtıcı hayvanların yediği kimselerin cesedinin bile (mezarda) diriltilip, canlı hayat sürdüğü gibi inanışlara sapabiliyorlar.

Demek ki, şehidlerin Rableri katında rızıklandırılması, ahirette, cennette söz konusudur. Bunun dışında yapılan yorumların hiçbirinin inandırıcılığı yoktur. “İnde Rabbihim (Rableri katında)” derken, buradaki “yanında”yı hakiki anlamında anlamak doğru olmaz. Bu, mekân ve mesafe bildiren bir ‘yanında’lık olmayıp, şeref ve değer (kerimlik/yücelik), üstünlük bildiren bir ‘yanındalık’tır. Yatağında ölen bir mü’minle, şehid edilerek öldürülen bir mü’min arasında, ölümü tatmak, yeniden diriliş, cennet hayatı gibi aşamalar bakımından bir fark yoktur. Fark, şehadet gibi o ulvi derecededir.”[3]

Yüce Allah, onun yolunda öldürülenler için bu mükâfatı vaat ettiği gibi, “Allah yolunda hicret edenleri, sonra öldürülenleri veya ölenleri en güzel rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en iyisidir.” (22 Hac/58) diyerek onun yolunda hicret edip öldürülen veya ölen kişiler için de aynı mükâfatı vaat etmektedir. Çünkü yukarıdaki açıklamalarda belirtildiği gibi bunu hak etmek için fiilen öldüğü veya öldürüldüğü halde ruhen yaşamak gerekmez.

Kur’an’da “inde’l-mescidi’l-harami” (Mescidi haram’ın yanında” (9 Tevbe/7) âyetindeki gibi, maddi bir yer belirtmek için kullanılanlar dışında, Kur’an’da “inde” kelimesi geçtiği bütün âyetlerde maddi bir yer anlamında değil, katında, nezdinde, gözünde, vd. anlamındadır. Onu “inde’ş-şecerati (ağacın yanında), inde’l-babi (kapının yanında), inde’l-kitabi (kitabın yanında) şeklinde maddi bir yer zarfı olarak anlamak yanlış olur. Mesela “Muttaki olanlar için Rablerinin yanında (inde rabbihim) cennetler vardır…” (3 Âl-i İmran/15) âyetindeki cennetlerin Allah’ın sağında, solunda, önünde, arkasında, yakınında vs. şeklinde bir yer zarfı olarak anlaşılması mümkün değildir. Aksi halde Allah’ın bizim gibi bir kişi ve cennetlerin onun yanı başında olması gerekecektir ki bu, Allah tasavvuruna tamamen aykırı olur. Onun için Allah’ın yanında(n), Rabbin yanında(n),  yaratıcının yanında(n), gibi ifadeler mekân/yer değil; “Benim yanımda (indî) bu sözün hiçbir değeri yoktur.” yahut sevdiklerimizden kalan hatıra eşyasi için “Benim yanımda (indî) bunun değeri büyüktür.” gibi mecazi olup katında, nezdinde anlamındadır. Bunu Kur’andaki bütün kullanışlarda görebiliriz. Mesela Bakara Sûresi’nden şu âyetlere bakılabilir: 2 Bakara/54, 62, 76, 79, 80, 94, 101.

Bütün bu âyetlerde “inde” kelimesinin maddi bir yer anlamında değil, tarafından, katından vd. anlamında olduğunu görüyoruz. Bu bakımdan şehitler için kullanılan “Rablerininin yanında diridirler, rızıklanırlar.” ifadelerini Allah’ın sağında, solunda, önünde, arkasında, yakınında gibi maddi bir yer anlamında anlamamak gerekir.

Sonuç olarak, Allah yolunda öldürülenlere ölüler denilmemesi ve Allah’ın yanında rızıklandırılmaları, ahiretteki gelecekleri açısından söylenmiş olup, bunun biyolojik olarak ölmemek ve bizim gibi yemek içmekle bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu âyetleri, ahirete ve dirilişe inanmayan müşriklerin ölen ve öldürülen kişilerin yok olup gittikleri anlayışının aksine, Allah yolunda ölen ve öldürülenlerin boşuna ölmedikleri, aksine ahiret hayatında yaşayacakları ve Allah’ın onları ödüllendireceği anlamında olduğunu bilmemiz gerekir. Zaten “Herkes ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmran/185; 21 Enbiya/35; 29 Ankebut/57) ve “Allah yolunda ölmeniz veya öldürülmeniz Allah’ın rahmetin ve bağışlamasına uğramanız demektir. Bu da inanmayanların bütün biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (3 Âl-i İmran/157) âyetleri gibi nice âyetler bu kişilerin biyolojik olarak öldüklerini veya öldürüldüklerini, böylece bu dünya hayatı ile bir ilgilerinin kalmadığını kesin olarak söylemektedir.

İbrahim SARMIŞ

 [1] Erkan Yar, Ruh-Beden İlişkisi Açısından İnsanın Bütünlüğü Sorunu, 95-97, Ankara Okulu yayınları, 2000

[2] Bkz. Erkan Yar, age., 98-99.

[3] Mehmed Durmuş, Şehitler Ölmez, İktibas, 47-48, Sayı, 379, Temmuz 2010; Yine bakınız. Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Bakara/154. âyetle ilgili 1. not.