Giriş:

Sözlükte, içten bağlılık, samimiyet ve doğruluk anlamına gelen sadakat, insanların karşılıklı her ilişkisinde beklenen ve istenen bir durum olmakla beraber, insanın bu vasıfta olduğunun göstergesi yani sadakatin kanıtlanması zaman içinde yaptığımız eylemlerin sonucuna bağlıdır. Belirli koşullar altında, belirli bir zaman noktasında, yine belirli eylemlerin sonucunda verilmiş olan sözlerin yerine getirilmesiyle sadakat gerçekleşip, sıdıkkiyet kazanılır. İnsanın doğru, sadık ve emin vasfını alması denenmişliğe dayalıdır ve geçmişte yaptıklarıyla kanıtlanır. Yine zamana bağlı olarak bu vasfını, sadakatini bozarak her an kaybedebilir. Peki, acaba “sadakat” kavramının dayandığı ve zaman dışı olan bir ontolojik dayanağı var mı? Her zaman ve zeminde kendini, varlığın ortaya koyduğu eyleme dayatan bir yapısı var mı?

Bu makalede her zaman ve şartta insanların inanç, düşünce, söz, niyet ve irade de olduğu gibi amellerinde de birbirlerinden bekledikleri “sadakat” kavramının, her zaman ve zeminde kendini koruyup dayatan, ontolojik bir temelinin olup olmadığını irdeleyeceğiz.

         1- Hayat Nedir: Gerçek mi, Yoksa Bir Rüya mı?

Cristopher Nolen’in senaryosunu yazıp, yönettiği İnception (Başlangıç) filminin kahramanlarından Don Cobb (Leonardo Di Caprio) ve Ariadne (Ellen Page) arasında geçen bir replikte Cobb şunları söyler; “-Rüyada gördüklerimiz bize gerçek gibi gelir değil mi? Ancak uyandığımızda bir tuhaflık olduğunu fark ederiz… Sana bir şey soracağım, rüyanın başlangıcını hiç hatırlamayız öyle değil mi? Kendimizi her defasında olup bitenin ortasında buluruz.” Yani rüyada mı yoksa gerçek hayatta mı olduğumuz, “Buraya nereden geldim?” sorusunun cevabına ilişiktir. Nereden geldiğinin bir cevabı varsa gerçek hayatta, yok ise rüyadasınızdır. Çünkü rüyanızda bulunduğunuz zamanın bir öncesi yoktur.

İnsan, bir olguyu anlayıp, yorumlayabilmek için bir başlangıca, yani bir dayanak noktasına ve bir sona ihtiyaç duyar. Öncesi ve sonrası olmayanın anlamı da yoktur. Bu sebeple rüyaları yorumlamak zorunda kalırız. Yorumlamak, rüyayı anlamlandırmaktır. Öncesi ve sonrası olmayan rüyanın, yaşamın bütünü içinde gerçek olan ile irtibatlar oluşturarak, ayaklarını yere indirerek anlamlandırırız.

Nitekim Yusuf (a.s) gördüğü rüyayı anlayamamış, bu sebeple yorumlaması için babası Yakup (a.s)’a sormuştur: Bir zamanlar Yusuf, babasına (Yakub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm. (Babası:) Yavrucuğum! dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır. İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrahim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” [1] Babası peygamberliğinden dolayı sahip olduğu bilgiye ve daha önce çocukları üzerinden elde ettiği izlenimlerinden, kendisinin Allah tarafından peygamber olarak seçileceğini ve üvey kardeşlerinin kendisine karşı kıskanç davrandığını fark ettiğinden, ona zarar verirler endişesiyle rüyasını üvey kardeşlerine anlatmaması konusunda kendisini tembihlemiştir.

Peygamber’e atfen söylenmiş, uzmanlarca mevzu hadis olarak kabul edilen, fakat İslam irfan ekolünde özellikle sufilerin çok kullandığı; ”Bütün insanlar (bu âlemde) uykudadırlar, ancak öldüklerinde uyanırlar” sözü de dünya hayatının çok kısa ve sonlu olması sebebiyle bir rüya mesabesinde olduğu, gerçek hayatın ise öldükten sonra ahirette elde edildiği anlamını verir. Yine ilginçtir Kur’an’daki “asr” kelimesi, zaman, asır ya da iki vakit arasında kaldığı için ikindi vakti olarak anlamlandırılıyorsa da Arap muhayyilesinde bu kelime; “iki şey arasında sıkışana” deniyor.[2] Dolayısıyla yaşadığımız bu dünya hayatı, hayatın tamamı değil, iki zaman dilimi arasında sıkışmış bir kesiti göstermektedir. Anne karnına düştüğümüz an ile başlayıp, ölümle biten hayatımızda tıpkı bunun gibi yaşamımızın sadece bir kesitini yansıttığından, gerek dünya hayatını gerekse de kendi hayatımızı “asr” olarak tanımlayabiliriz.         

İnsanın temel hedeflerinden biri, belirsizlikten kurtulup, konumunu tayin edip, varlığı anlamlandırma ihtiyacını gidermektir. İnsan anlamaya çalışan, anlayan ve anlamlandıran bir varlık olması hesabiyle içinde bulunduğu varlık alanını (kainat) ve kendi hayatını da anlayıp, anlamlandırmak zorundadır. Aksi halde kaos içinde, başı boş bir hayat sürüp “mutlak ziyandan” kendini asla kurtaramayacaktır.

Hayat nedir? Anlamı, amacı veya varılması gereken bir hedefi var mıdır? Varlık ve her şeyden önce insan niçin yaratılmıştır? Ölüm nedir, ölümden sonra bir yaşam var mıdır? Ben kimim, ben ve varlık arasındaki ilişki nedir, ben ve Allah arasındaki ilişki nedir vb. soruların cevaplandırılarak, kuşkuların giderilerek anlamlandırılması gerekir. Hayatın ve dünyanın anlamlı bir sistem olarak görülebilmesi için hikmete dayanan, bir var edilmeden öncesine ait ve bir de hikmete dayanan bir ölümden/kıyametten sonrasına ait doğru bir bilgiye ihtiyaç vardır. İşte Kur’an’daki eskatolojik (dünya hayatı öncesi ve kıyamet sonrası olan uhrevi hayata ait) temalı âyetler bizim bu ciddi sorunumuzu halledip, anlamlı bir hayat kurgulamamıza yardım etmektedir. Evrendeki hayat kurgumuzu ancak verilmiş olan bu vahyi bilgi üzerine kurgularsak, beklenen hedefe ulaşabilir, aksi halde “hayvanlardan aşağı bir hayat” sürdükten sonra hüsrana uğrayanlardan oluruz.

2- Sadakatin Ontolojik Dayanağı: “Kalu-Bela” âyeti ya da Ahd-i Misak

Modern İslam anlayışında, olayın zamanına ve oluş yerine itirazlar edilerek tevil edilen, oysaki geleneksel İslam düşüncesinde ise “Kalu-Bela” olarak bilinenve ruhlar aleminde bizzat Allah ve yeryüzüne gelecek olan insanların tamamı arasındaki yaratılmadan önce yapılmış bir sözleşme olarak kabul edilen durum şu âyetle bir film sahnesi gibi önümüze konmaktadır: “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler. “ [3]

Olayın yeri, nasıllığı ve zamanı makalemizin konusuyla çok ilgili olmamakla beraber, bazı itirazlara da cevap vermek isteriz. “Yeryüzü yaşamında hiç kimsenin hatırlayamadığı bir sözleşme, nasıl olur da ahirette insanların itirazlarına karşı delil olarak öne sürülebilir? Bu Allah’ın ortaya koyduğu adalet ilkesiyle bağdaşır mı?” gibi sorular sorularak bu sözleşmenin dünyaya ait bir durum olduğu, yine bazılarınca çocukluk döneminde insanın varlığa, kendisine ve Allah’a ait fıtratından gelen sormuş oldukları soruları temsil ettiğini ve buluğa erince bu sorular özellikle de Allah’ın varlığı hakkında bir şüphesi kalmayacak hale geldikleri durumu anlattığını söylemekteler.

Oysaki insanoğlunun bu olayı hatırlamaması çok doğal bir durumdur. Her şeyden önce  “İnsan” kelimesinin, temel olarak iki sözcükten türediğinden söz edilir. Bunlardan biri “üns” kelimesidir. “Üns” ünsiyet, dostluk, yakınlık demektir. Bu, bir taraftan insanın başka insanlara karşı yakınlığını, bir taraftan da Allah’a tüm varlıklardan daha çok olan yakınlığını ifade eder. İnsan kelimesinin, bir de “n-s-y” (nisyan) unutmak fiilinden geldiği söylenmektedir. Bu durumda insan, unutkan bir varlık demektir. İnsan bu yapısından dolayı sürekli unutup durmaktadır.

Kur’an-ı Kerim de, insanın unutkan oluşunu şöyle vurgulanmaktadır: “And olsun, önceden Âdem’e ahid verdik de unuttu ve onu azim sahibi bulamadık.”[4] Yine Kur’an’ın diğer âyetlerine bakıldığında, Allah’ın da insanın bu özelliğini kullanarak unutturabildiğini[5], Unuttuklarımızdan dolayı sorumlu tutulmamayı Allah’tan istemeyi[6], Ehli Kitap’tan sağlam bir misak alındıkları halde, kendilerine öğretilen ahkâmın (Tevrat ve İncil’in) önemli bir bölümünü unuttuklarını[7], Peygamberden önceki kavimlerin yapılan hatırlatma ve ikazları unuttuklarından dolayı onları nimet içine gark ederek sonradan helak edildiğini[8], şeytanın insana unutturabileceğini[9], dünya hayatının eğlencesine kapılarak, alay etmeleri sebebiyle ahireti unutabileceğini[10], nifak sahibi erkek ve kadınların bu eylemi Allah’ı unuttukları için yaptıklarını[11], unutulduğunda, hatırlanır hatırlanmaz Allah’ı zikredip ondan bağışlanma dilenmesini[12], Allah’ı ve âyetlerini unutanların unutulacağını[13], verilen nimetin bolluğundan unutabileceklerini[14] bildirmektedir. Kaldı ki Kur’an, insanın unutkanlık vasfını göz önünde bulundurarak, unutkanlık sebebiyle toplumda oluşabilecek nifak ve haksızlığın önüne geçilmesi maksadıyla, insanın hafızasından ziyade unutulmamasını istediğimiz hukuki durum oluşturan meseleleri, şahitlerle beraber yazmayı emretmiştir: “Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın… Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun)…” [15] Dünyada şahit olduğu bir olayı unutabilen insan, yaratılmadan önceki bir olayı unutması kadar doğal bir şey yoktur.

İkinci husus olarak Kur’an, kendisine ‘zikir’ yani hatırlatıcı demektedir ki, O, baştanbaşa bir öğüt, hatırlatma, insanlarla ilgili her önemli şeyi açıklayan bir ilâhî bildiridir: “İşte bu (Kur’ân), bizim indirdiğimiz bir zikirdir. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?” [16]. “Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz” [17]Bu (Kur’an) ancak, alemler için bir hatırlatmadır.” [18] Yine Adem’in cennetten çıkarılmasının ardından kendisine “… Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.[19] uyarısıyla, insanın sorumluluğunun vahiyle bildirilip, hatırlatılanlar olarak beyan edilmiştir. İnsanın unuttuğu zaman güvenilir bir şahidin kendisine hatırlatması halinde, söyleneni hatırlamasa bile söyleyenin güvenirliğinden dolayı, kabul etmektedir. Oysaki bu meseleyi, yanılmasında hiçbir ihtimal olmayan Allah’ın kendisi bize hatırlatıp şahit olmaktadır.

Bu konunun anlaşılmasını sağlayabilecek bir kavram da, özellikle İbni Arabi’nin düşünselinde önemli bir yer tutan “ayan-ı sabite”dir. “Ayan-ı sabite; varlığın şehadet âleminde varlık bulmadan önce Allah’ın ilmindeki hal olup “arada bulunma” özellikleri ile nitelik kazanan ontolojik fıtratıdır. Kısaca ifade edilirse, ayan-ı sabitenin düzeyi, mutlaklığı bakımından hak ile şehadet âlemi arasında bir konuma sahiptir. Bunlar İlahi Zat’da bilkuvve mevcud mümkinattan başka bir şey olmamaları hasebiyle kabul edici ve edilgen (pasif) “kaplar”dır. Bunların fıtratı, Zat’ın bizatihi potansiyel içyapısı tarafından pasif (edilgen) bir biçimde belirlenmiştir. Fakat sırf kendileri açısından göz önüne alındıklarında, bunlar kendi kendilerini belirleyici bir fıtrata sahiptirler ve âlemin mümkün nesneleri üzerinde de belirleyici bir güç icra ederler. Bunlar mümkün nesnelerin cevherleri, yani ayanıdırlar. Bütün mümkün nesnelerin her birisi de kevni âlemde, kendi aynının icabına uygun olarak kuvveden fiile çıkmaktadır.” [20] Bu tıpkı her gün hepimizin kullandığı çeşitli bilgisayar programlarının yazılmasına benzemektedir. Her şeyden önce programın işleyişi, programdaki programı yazan programcının ilmine bağlı olarak zihninde şekillenmesi sonra şekillenen bu yapının en ince ayrıntısına kadar tasarlanıp, bilgisayar diliyle bir programda yazılması ve yazılımın bir işletim sisteminde faal olarak kullanıma açılmasına benzemektedir. O halde insan ile Allah arasında yapıldığı tarafımıza bildirilen bu sözleşme, ontolojik bir temele sahip olup, olayın kendisi bizzat gerçek olabilmekle beraber, bizim anlayabilmemiz için sembolik bir durum olması da ihtimal dâhilindedir.

Yine Kur’an’daki eskatolojik âyetlere bakacak olursak, insan yaşamından öncesinde meydana gelmiş olan kâinatın yaratılışı, melekuti âlemin yapısı ve yine sonrasında vukuu bulacak kabir hayatı, kıyamet, mahşer, cennet, cehennem vb. birçok konuda bize hatırlatma ve bilgilendirme yapılmaktadır. Biz bunları hatırlamıyor ya da anlamıyoruz diye, bunları inkâra kalkışmıyoruz. Kaldı ki bu olayın gerçek mi yoksa bir misal mi olduğu âlimler tarafından da tartışılmıştır. İki tarafın da düşüncesinin yaşadığımız âlemin sınırlılığı içerisinde kanıtlanamaz olması sebebiyle görüşlerinin doğruluklarını göz ardı etmeden, asıl bize ulaştırılmak istenen mesajı anlamaya yoğunlaşmamız gerekir. Nitekim Allah-u Teâlâ, Ashab-ı Kehf olayını anlatan âyetlerinde; “(İnsanların kimi:) «Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir» diyecekler; yine: «Beş kişidir; altıncıları köpekleridir» diyecekler. (Bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) «Onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir» derler. De ki: Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashâb-ı Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında (ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme.” [21]uyarısında bulunarak, işimize yaramayacak bilginin peşini bırakıp, bizi hakikate ulaştırabilecek işe yarar bilginin ardına düşülmesi gerektiği bildirilmektedir.

Seyyid Kutup da bu âyeti tefsir ederken olayın bu yönünü öne çıkararak şöyle demektedir: ”Bu sahne nasıl gerçekleşti? Yüce Allah, Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini nasıl aldı ve onları nasıl kendilerine şahit tuttu? Onlar nasıl: “Evet, biz buna şahidiz” dediler gibi sorulara gelince, verilecek cevap şudur: Yüce Allah’ın işlerinin şekli kendi zatı gibi gayb konularına girer, bilinmez. İnsanın kavrayış gücü, yüce Allah’ın zatını idrak edemediği müddetçe Allah’ın işlerinin de nasıl meydana geldiğine akıl erdiremez. Zira bir şeyin nasıl olduğunu düşünmek, ne olduğunu düşünmenin ayrıntılı bir uzantısıdır. Yüce Allah’a izafe edilen bütün işlerin nasıl olduğunu düşünmeye çalışmadan onların birer realite olduğunu kabul etmekten başka çıkar yol yoktur.

Bu anlaşma, peygamberlerden ve peygamberlerin misyonlarından çok eskilere dayanmaktadır. Bu anlaşmada, insanın her hücresi tek bir iradeye sahip olan, kendisine hükmeden ve onu tasarrufu altında bulunduran tek yasal sistemi belirleyen Allah’ın ilâhlığına şahitlik etmiştir. Fıtratın bu anlaşması ve şahitliğinden sonra delil getirmeye gerek yoktur. O ister bu anlaşma ve şahitlik hal dili ile gerçekleşmiş olsun, isterse bazı rivayetlerde belirtildiği gibi sözlü olarak gerçekleşmiş olsun fark etmez.” [22]

Konumuzla direk ilgisi olmadığı halde âyetin mahiyetiyle ilgili bu kadar irdelememiz, bu âyete çok önem vermemiz hasebiyledir. “Çünkü bu âyet, Kur’an’ın şifresi dense yeridir” [23]

Hayat, varlıkların tamamının, her an birbiriyle olan ilişkisiyle oluşup devam etmektedir. Bu varlık alanı içinde özellikle varlık üzerinde etkin olabilen kabiliyetlere haiz, irade sahibi insanın yaptıkları yaradılış maksadının dışına çıktığında, varlık içinde bozulma ve kargaşa ortaya çıkarmaktadır. Bu sebeple her varlık, diğerinden yaratılış gayesine sadakatle bağlı kalmasını beklemektedir. “Sadakat” varlığın devamı için hayati bir kavram olup, mutluluğuna temel olacak eylemsel bir beklentidir. “Ahd-i misak” olarak tanımlanan bu âyet, “sadakat” kavramının ontolojik olarak dayanağıdır. “Sadakat”tin devamlılığını koruyabilmesi ancak bu ontolojiye, yani Allah’a dayandırmasıyla mümkündür. Bu kutsal sözleşmenin bozulması adeta bir çorap söküğü gibi, ardındaki tüm sözleşmelerin bozulmasına sebep olur: ”Sözlerinden dönmeleri, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve «Kalplerimiz kılıflanmıştır» demeleri sebebiyle (onları lânetledik, türlü belâlar verdik. Onların kalpleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesna artık iman etmezler.” [24] Evet, Allah’a olan sadakate dayanmayan tüm anlaşmalar, sözleşmeler, tutulmak için verilmiş sözlerin hiçbir değeri olmayacağı gibi, bu bağlılıklar Allah’ın dışındaki varlıklara olacağından, sadakatin devamlılığını sağlayacak yapı taşından mahrum olduğundan, er veya geç çeşitli doğruluk maskeleriyle yerini yanlışa, zulme, yozlaşmaya ve nimetin hebasına yol açacak ve insanlığın yapı bozumuna uğramasından başka bir işe yaramayacaktır: “Bu fâsıklar o kimselerdir ki, Allah’a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah’ın, kurulmasını istediği bağları koparır ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte bunlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” [25]

3- Sadakat Emanet İlişkisi ve Sadakatin Önceliği       

Sadakat, emanetle ilişkili bir kavram olmakla beraber, emanetin teslim edileceği kişiden beklenen ve istenen bir meziyettir. Dolayısıyla sadakat, emanetin korunmasının sağlanabilmesi için verilen imkânları yerli yerinde kullanmanın gerekliliğidir. Sadakati olmayana teslim edilmiş emanet heba olmaktan kendini koruyamayacaktır. Sadakat ile emanetin ilişkisi ve insandan beklenen sadakatin ne olduğunun anlaşılması için yapılması gereken bir işin ilana çıkılarak ihaleye verilme sürecini örnek göstererek açıklamak istiyorum.       

Kamuda veya özelde bir işin serbest piyasa koşullarında, optimum kazançla yapılabilmesi için bu işi yapabilecek ve idarece belirlenmiş olan şartlara haiz yükleniciler arasından birinin seçilmesi ihaleye çıkılarak belirlenir. İşveren, belirlenen bu firma ile yapılacak işin, başından sonuna kadar ne yapılması gerektiğini en ince ayrıntısına kadar belirtilen idari ve teknik şartnamelerdeki şartların yerine getirilmesi koşulunda yine belirlenmiş bir bedel üzerinden kendisine ödeme yapacağını taahhüt ederek, sözleşme imzalanır. Acaba bu beşeri sözleşmenin kendisi bize İnsan ile Allah arasındaki Ahd-i misakı açıklama konusunda yardımcı olabilir mi?


Allah, hikmeti ilminde saklı bir sebeple, yapılacak bir iş için (ki Kur’an bu işi, emaneti taşıma “sorumluluk” diye tanımlar) yaratıkları arasında bir yüklenici aramaktadır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular.” [26] Varlıklar arasında bu işi hakkıyla yerine getirebilecek kabiliyet ve donanıma sahip biri çıkmamaktadır. Çünkü yapılacak işin sorumluluğu çok zor ve sonu ebedi bir kaybedişle bitebilecek bir iştir. Olayın tam burasında insan devreye girerek yapılacak bu işin yükleniciliğini alıyor. “Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” [27] Fakat insanın sadakatinin henüz denenmemiş olması, bu vazifeyi yerine getirip getiremeyeceği hususunda, insanın önünde ciddi bir engel olarak duruyor. Bir kişinin sadakati ve eminliği daha önce yaptıklarıyla belirlenir. Dürüstlüğünün delili daha önce yapıp ettiklerindeki sağlamlığıyla ortaya çıktığından (ki yapılan ihalelerde, firmalardan iş bitirme belgeleri istenmektedir) ve insanın henüz böyle bir şansa sahip olmaması, herhangi bir sorumluluğu yerine getirmemesi, ancak ondan ileride yapacağı görevi sağlam yapacağına dair alınan bir söz ile sağlanmıştır. İşte burada “sadakat”in ontolojik dayanağı olan; “Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler. “ [28]âyetinde de belirtildiği gibi, insan sorulan suale olumlu cevap vermesi sebebiyle şahit olup, kendini sorumluluk altına almaktadır. Bu sorumluluk, sözünün doğruluğunun kanıtlanmasını gerektirmektedir. Ve bu gerekliliğin kanıtlanma mekânı, dünya hayatıdır: Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. [29] İşte biz bu dünyaya Allah’a verdiğimiz sözü tutmak ve şahitliğimizi yerine getirmek için geldik diyebiliriz. Bu sözümüzün doğruluğu kanıtlanmayıncaya kadar da kesinlikle bırakılmayacağız:“And olsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” [30]  Nitekim bu konuda Mevlana’da mesnevisinde;” Bizler kaza ve kader Hâkiminin şu dehlizinde, yani şu dünyada; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunun cevabına; “Evet Rabbimizsiniz.” cevabını verdiren bir ahitte bulunduğumuz, bu ezel davasının görülmesi, gerçekleştirilmesi için bulunuyoruz. Mademki ezelde biz “Evet” dedik, işte ezelde verdiğimiz bu sözün, bu “Evet” deyişimizin, bu dünyada başımıza gelen musibetlerle imtihanını vermekte, bu dava için şahitlik etmekteyiz. Yani bizim bu dünyada yap­tığımız işlerimiz, hareketlerimiz, sözlerimiz, dertlerimiz, kederlerimiz, sabırlarımız ezel davasına getirdiğimiz şahitlerdir.”  [31]

4-Sadakatin Kur’an Âyetlerine Yansıması

Her şeyden önce Allah, sadakatin kendisine ait bir meziyet olduğunu bize bildirmektedir: “… Allah, (bu söylenenleri) hak bir söz olarak vâdetti. Söz verme ve onu tutma bakımından kim Allah’tan daha doğru olabilir?” [32] ve bu doğru sözlülüğünü cennete giren mü’minlerin şehadetleri ile delillendirilmektedir: “Onlar: Bize verdiği sözde sadık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş! derler.” [33]

Kur’an, insandan, kendisine verilmiş olan her meziyet ve nimeti, Allah’tan teslim alınmış bir emanet olarak görmesini ve onu kesinlikle Allah’ın istediği gibi yerli yerinde kullanmasını beklemektedir. Bu beklenti, niyetimizi, düşüncemizi, sözlerimizi, amellerimizi yani an içinde bizden sudur olan her şeyimizi kuşatmaktadır. İnsanın keyfine bırakılmış, açığa çıkmamış düşüncelerimize kadar, Allah’ın beklentisinin olmadığı hiçbir alan bırakmamaktadır: “…İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder…” [34]

Yine Kur’an, insanın en önemli ayırt edici özelliğinden olan konuşma, söz söyleme meziyetinin önemi ve nasıl kullanılması gerektiği hakkında önemli ipuçları vermektedir: “Onlar ki, yalan ve asılsız olandan yana şehadet etmezler; boş ve anlamsız şeylerle (uğraşan kimselere) rastladıkları zaman yanlarından vakarla geçip giderler.”  [35]


İnsanlara, Allah’a verilmiş olan ilk ahde gönderme yapılarak, verdikleri söz hatırlatılıp, bundan sonra da verecekleri tüm sözlerinde durmaları istenmektedir:“Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vaat ettiklerimi vereyim. Yalnızca benden korkun.” [36]


İnsanların zanlarıyla konuşmamaları, söyledikleri sözlerin delillendirebilmeleri gerektiğinin hatta inanmayanların bile peygamberlerden iddialarını kanıtlamaları için delil istediklerinin ve delillerle hüküm vermek gerektiğinin altı çizilmektedir: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).” [37] “Onlara açıkça âyetlerimiz okunduğu zaman: Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin, demelerinden başka delilleri yoktur.” [38]

İnsanların sözleri ile eylemleri arasında tutarlı olması, tutarsızlık yapmaması istenmektedir: “«Doğrusu Allah bize, (gökten inen) ateşin yiyeceği (yakıp kor edeceği) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti» diyenlere şöyle de: Size, benden önce mucizelerle, (özellikle) dediğiniz (mucize) ile nice peygamberler geldi. Eğer doğru insanlar iseniz, ya onları niçin öldürdünüz?” [39] “(Ey Muhammed, onlara:) Şayet (iddia ettiğiniz gibi) ahiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz haydi ölümü temenni edin (bakalım), de.” [40]

İnsanların bir kısmının, inançları bir zaaf olarak kullanarak, inanılan değerler üzerine yalan yere yemin ederek, gerçek inananları kandırabileceklerini ve bunu yalanlarına doğruluk maskesi olarak giydirebilecekleri konusunda uyarmakta ve yalanın bile ancak doğruluğun temelini kullanarak yer bulacağı konusunda uyarmaktadır: “Allah’a and içerek birbirlerine şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın yapalım (hepsini öldürelim); sonra da velisine: «Biz (Sâlih) ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz» diyelim.” [41]“Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti.” [42]

Doğruluk vasfının ancak dünya hayatında yaptıkları neticesinde elde edilen, iman edip imanları gereği amellerde bulunan mü’minlerin hak ettiğini bildirmektedir: “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. Çünkü Allah sadakat gösterenleri sadâkatları sebebiyle mükâfatlandıracak, münafıklara -dilerse- azap edecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” [43] “Mü’minler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.”  [44]

5-Sonuç: Sadakat Gösterip Kazananlar veya Kaybeden Yalancılar

Sonuç olarak Allah insanın kendisine vermiş olduğu söze sadakatini kanıtlayabilmesi maksadıyla kendisini özel yeteneklerle bezemiş ve bu iddiasını kanıtlayabileceği bir yaşam alanı olan dünya parantezini açmıştır. İnsan, açılan bu özel parantezi amelleri ile dolduracak, ya Allah’a vermiş olduğu sözünde durup, iddiasını kanıtlayıp, bunun haklı gururuyla Allah’ın onlara vaat ettiği mükâfatının tadını çıkararak;  “Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.”  [45]  ya da verdiği sözü yerine getirmesi için verilmiş olan hayat emanetinin hakkını (nimetlerin) veremeyip, heba ederek sözüne sadık kalamadığından, pişmanlık içinde, ah keşkeler çekerek ebediyen kaybedenlerden olacak: “Onların ateşin karşısında durdurulup «Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!» dediklerini bir görsen!.. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.”  [46]

Rabbim bizleri düşüncesiyle, niyetiyle, sözleriyle, amelleriyle, ibadetleriyle, mallarıyla, canlarıyla, hayatının her anıyla sözlerinde sadık olduğunu kanıtlamış kullarından eyle… (Âmin.)

Zekeriya YÜRÜK


[1] Yusuf 12/4-6

[2] R.İhsan Eliaçık, Nüzul Sırasına Göre Yaşayan Kur’an, s.71

[3] A’raf 7/172

[4] Taha 20/115

[5] Bakara 2/106

[6] Bakara 2/286

[7] Maide 5/13-14

[8] En’am 6/44, Araf 7/165

[9] En’am 6/68, Yusuf 12/42, Kehf 18/63, Mücadele 58/19

[10] Araf 7/51, Muminun 23/110

[11] Tevbe 9/67

[12] Kehf 18/24

[13] Taha 20/126,Secde 32/14, Casiye 45/34, Haşr 59/19

[14] Furkan 25/18

[15] Bakara 2/282

[16] Enbiya, 21/50

[17] Hicr, 15/9

[18] Sad 38/87

[19] Bakara 2/38

[20] Toshihiko İzitsu, İ.A.F. Anahtar Kavramlar, s.125

[21] Kehf 18/22

[22] Seyyid Kutup, Fizilali Kur’an, 7/172 âyetin tefsiri

[23] R.İhsan Eliaçık, Nüzul Sırasına Göre Yaşayan Kur’an, s.552

[24] Nisa 4/155

[25] Bakara 2/27

[26] Ahzab 33/72

[27] Ahzab 33/72

[28] Araf 7/172

[29] Bakara 2/30

[30] Ankebut 29/3, Bknz, Bakara 2/214, Tevbe 9/16

[31] Mevlana, Mesnevi Cilt.5, s.29-30 Beyit.174-175 (Şefik Can’ın Şerhi)

[32] Nisâ 4/122, Ayrıca Bknz; Nisâ 4/87, Enam 6/146

[33] Zumer 39/74

[34] Bakara 2/284, Nimet için Rahman Sûresine bakınız.

[35] Furkan 25/72, Bknz, Kasas 28/55, Muminun 23/3, Muhammed 47/21

[36] Bakara 2/40, Bknz, Hadid 57/8, Al-i İmran 3/81, Ahzab 33/7-8

[37] Bakara 2/23, Bknz, Bakara 2/31, En’am 6/40, Araf 7/194, En’am 6/143, Bakara 2/111

[38] Casiye 45/25, Bknz, Yusuf 12/27, Tevbe 9/43

[39] Al-i İmran 3/183

[40] Bakara 2/94, Bknz, Cuma 62/6, Al-i İmran 3/168

[41] Neml 27/49

[42] Araf 7/21

[43] Ahzab 33/23-24, Bknz, Bakara 2/177, Al-i İmran 3/17, Muminun 23/8

[44] Hucurat 49/15, Bknz, Haşr 59/8

[45] Maide 5/119

[46] Enam 6/27-28