DENEME                        

ŞABLONSUZ AKSİYONER

Işıl CINGILLIOĞLU                                                                                   

 

Nice Peygamberler, devrimciler geldi geçti şu dünyadan. Hepsine selam olsun. İşte “şablonsuz aksiyoner” dediklerim onlar.  ‘Süper kahraman’ gibi düşünebilirsin bunları. Tek fark onların kapasiteleri sıra dışı/insan üstü falan değil, senin benim gibi olan potansiyellerini işleyip, ışıldatmaları olağanüstü.

Onlar bir hakikat uğruna ömürlerini feda edenler. Bir davaya baş koyanlar. Cihana sultan olmayı ellerinin tersiyle itip, Hakka kurban olanlar. Büyük adayan, ömrünü adak diye sunanlar. Şablonlara sığmayışları ortada.

Kocaman yürekleriyle Ferhat gibi dağları delenler, Nuh gibi karada gemi yapanlar, Meryem ve Yusuf gibi varlıkları iffet abidesi, Yakup ve Eyüp gibi sabır taşı kesilenler… Onlar herkesin “ama” deyip, takılıp kaldığı yerde, bahanesiz, pazarlıksız “vira bismillah” diyenler.

Onların nicesi ortalama bir fert, halkın arasından, toplumlarının içinden, ama en belirgin yanları onların toplumun üzerinde akıl ve vicdan sahibi olmaları. Bu cümlenin altını çiz, unutma.

Onlar aksiyonerler, yani yerlerinde duramayanlar, elleri kolları bağlı oturamayanlar, “bana ne, boş ver” diyemeyenler, susamayanlar, göz yumamayanlar…

Onlar iradeleri ve meydan okumaları ile göz kamaştıranlar. İçleri, dışları bas bas  ‘ama’lar… Bağırsa da, onlar seçimlerinde net, kıyamları dik, kararları mert, ahdinde sadık olanlar… İşte bu süper kahramanlardan  biri bizimle bu yazıda.

Hz. İbrahim ile anlatmak istiyorum şablonsuz aksiyonerliği. Göreceksiniz ki, o bizim kafamızdaki şablonlara sığmayacak, bizim gibi düşünmeyecek, edilgenliği, güdülmeyi, nesneleştirmeyi kabul etmeyecek. Biz diyeceğiz ki:

-“yapma!” ” Hiç olur mu?” “niye?”, “deli misin?” “saçmalama!”

O diyecek ki:

-“Hayır”, “asla!”  “sağ elime ayı, sol elime güneşi verseniz bile…”

O diyecek ki:

-“Ben varım.”

-“Şu an burada insan olarak varım.”

-“Aklım, mantığım, muhakemem ile varım”

-“Duyularım, duygularım, şuurum, sancılarım, arzularımla varım”

-“Benim vicdanım var. ”

-“İrademi kimse ipotekleyemez”

-“ben özneyim, ben özgürüm”

-“Ben razı değilim hazır cevaplara, paket programlara.”

-“Buradayım, kendim araştıracağım, öğreneceğim, kendim karar vereceğim”

-“kimse benden ölü taklidi yapmamı isteyemez.”

 

Şimdiden kulağınıza çok marjinal, çok anarşik geldi mi?? Dedim ya; şablonlar…

Her çağda, hayatın her alanında bizden beklenen, bize dayatılan hazır şablonlar, kesin inançlar, ezbere itikat o kadar yer etmiş ki bizde, en insanî talep bile aykırı geliyor kulağımıza işte böyle. Dinamik bir iman, isyankâr bir çığlığa dönüyor muhayyilemizde.

Hadi başlayalım bakalım:

Biliyorsun Hz. İbrahim’i? Seçimlerini, kararlarını…

 

Söylesene, o senin oğlun, senin eşin, senin arkadaşın, senin komşunun oğlu olsa idi, ne tepki verirdin ona?

Bunu bir test edelim hazırsan. Aşağıda sana verilen durumlarda tepkin ne olurdu?

1.Diyelim sizin mahalleden, tanırsın onu.

Çok saydığınız, sevdiğiniz, sürekli alışveriş ettiğiniz pek muteber Azer Bey’in oğlunun sesini işittin pazarda. İleri geri konuşuyor kadim putlarınızın hakkında…

  1. A) “Yanına yanaşıp yavrum senin derdin ne? Gel bir kenara konuşalım seninle… “
  2. B) “Cık cık cık… Tevbe estağfirullah! Bu çocukta iyice yoldan çıkmış. Ne bu zamane gençlerinin hali?”
  3. C) “Bana bak! Gelirsem oraya ağzını dikerim senin!”
  4. Diyelim sabah kalktın, medya bir haberle çalkalanıyor. Biri bayram günü mabedin içindeki putları parçalamış baltayla. Sen şok oldun. Bu cüret karşısında dilin tutuldu. Kim, nasıl, neden atalarının dinine, toplumunun doğrularına böyle saldırabilir? Şaşkınsın.

Haberin detayları konuşuluyor. Genç bir çocukmuş. Suç aleti baltayı, büyük putun boynuna asmış. Ne zaman türedi bu çocuklar bu toplumda? Kesin “ötekiler”den diye düşünüyorsun ve karıştırıyorsun gazeteleri, seni haklı çıkaracak o detayları arıyorsun.

“O (İbrâhîm), gizlice onların tanrılarına sokuldu: «Yemez misiniz?» dedi. (Cevap gelmeyince) «Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?» dedi ve gizlice üzerlerine yürüyüp sağ eliyle onlara kuvvetli bir darbe indirdi.” (Es-Sâffât, 91-93)

“Sonunda (İbrâhîm) onları paramparça etti. Yalnız en büyüğünü, belki ona mürâcaat ederler diye bıraktı. (Putları kırılmış gören halk:) «–Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o, zâlimlerden biridir.» dediler. (Bir kısmı:) «–Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhîm denilirmiş.» dediler. «–O hâlde O’nu hemen insanların gözü önüne getirin; belki şâhidlik ederler.» dediler.

(Sonra İbrâhîm’i oraya getirtip:) «–Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?» dediler. (O da:) «–Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi eğer konuşuyorlarsa onlara sorun!» dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «–Zâlimler, sizlersiniz sizler!»  dediler.

Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: «–Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun!» dediler. İbrâhîm: «–Öyleyse, Allâh’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar veremeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?» dedi. Size de, Allâh’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?” (El-Enbiyâ, 58-67)“

(Bir kısmı): «Eğer bir şeyler yapacaksanız, onu yakın ve böylece tanrılarınıza yardım edin!» dediler.” (El-Enbiyâ, 68)

A)’’ Hemen galeyana gelmemek lazım, daha çok genç, yapmış bir hata, onu dışlamayalım, kazanmaya çalışalım. ‘’

  1. B) ‘’Cık cık cık! Ufff bıktım bu gençlerin serseriliğinden. Ama ben bekliyordum bunu, terbiye görmemişler ki. ‘’Bir de sen kimsin oğlum, daha senin yaşın başın ne? Akıl yürütmüş-müş, bak densize! Tevbe estağfirullah!. Zıvanadan çıkmış iyice, artık iflah olmaz bu. ‘’

C)’’ Gebersin! Böyle kafirleri, ibret-i alem için diri diri yakacaksın kardeşim başka yolu yok. Mürtedleri keseceksin ki, düzenimizi bozamasınlar.’’

  1. Diyelim o senin oğlun.

Belki tek oğlun, tek varisin. Soyun, umudun, can paren.  Bir gün dikildi karşına ve senin inancını sorgulamaya başladı. Resmen senin inandığın dine, senin ona öğrettiklerine isyan ediyor kendince. Aranızda şöyle bir diyalog geçiyor:

Hani İbrahim, babası Azer’e (şöyle) demişti: “Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” (En’am Sûresi, 74)

Hani babasına demişti: “Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? “Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım.” (Meryem Sûresi, 42-43)

“Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun.”

(Babası) Demişti ki: “İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş, git.”

(İbrahim:) “Selam üzerine olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır” dedi. “Sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım.” (Meryem Sûresi, 44-48)

  1. A) Yavrum, kusura bakma o an çok sinirliydim, düşünmeden ve haddinden fazla sert tepki verdim. Özür dilerim. Et tırnaktan ayrılmaz. Sen benim evladımsın. Doğru bildiklerimi sorguluyorsun, bunu kolay hazmedemedim. Ama konuşabiliriz.

Artık rüşde eriyorsun. Seni hala çocuk yerine koyuyormuşum. Görüyorum ki büyüdün, kendi aklın ve vicdanınla, özgür tercihlerini gerekçeleriyle savunur hale gelmişsin. Bana karşı bir sonuç çıkarmış olsan dahi, şu an baktığımda gördüğüm şey: “oğlum büyümüş!”

Gel sana sarılayım önce, sonra bu mevzuyu seninle enine boyuna konuşuruz, sakin sakin, tamam mı?

  1. B) Cık cık cık! Hanıımmm koşşş! gel buraya, bak oğlun bana ne diyor? Hep sen şımartın bunu, bıktım bunun ergenliğinden. Suç bizde, sana çok yüz verdik. Ya da sen kafayı yedin. El alem duysa ne der? Ele güne rezil mi edeceksin bizi? Oğlum sana saçımızı süpürge ettik, yemedik yedirdik, giymedik giydirdik, çıktığı kabuğu beğenmeyen nankör ol diye miydi? Tövbe estağfurullah!

Hadi git şimdi, bir daha da ağzından böyle bir şey zinhar duymıycam, anladın mı?

  1. C) Şılak şılak!!! Seni kahrolasıca! Yazıklar olsun sana. Defol git bir daha da gelme.

Benim böyle bir evladım yok. Seni evlatlıktan reddediyorum.

 

 

4.Diyelim İbrahim senin akranın, kankin olsun.

Bu ara dalıp dalıp gidiyor. Sorunları var, soruları var, senden farklı bakıyor olaylara. Dertli çocuk. “Neyin var abi? Kukumav kuşu gibi oturmuşsun yine, kalk gidelim keklik avına” dedin. Sana bir şey anlatacağım dedi. Dinliyorsun:

  1. İbrahim, babası Azer’e şöyle demişti: “Putları tanrılar mı ediniyorsun? Seni de toplumunu da açık bir sapıklık içinde görüyorum.”
  2. Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk ki, gerçeği görüp bilerek inananlardan olsun.
  3. Gece üstüne çökünce bir yıldız gördü de “işte Rabbim bu” dedi. Yıldız battığında ise “batıp gidenleri sevmem” diye konuştu.
  4. Ay’ı doğar halde görünce, “Rabbim bu” dedi. O batınca da şöyle konuştu: “Eğer Rabbim bana kılavuzluk etmeseydi sapıtan topluluktan olurdum.”
  5. Nihayet güneşin doğmakta olduğunu gördüğünde, “benim Rabbim bu, bu daha büyük” dedi. O da batıp gidince şöyle seslendi: “Ortak koştuğunuz şeylerden uzağım ben.”
  6. “Ben bir hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.”
  7. Toplumu ona karşı çıkıp kanıt getirmeye kalkıştı. O dedi ki: “Allah hakkında benimle çekişiyor musunuz? Beni doğru yola o iletti. O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin dilediği dışında hiçbir şey olmaz. Rabbim bilgice her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. Hala öğüt almayacak mısınız?”
  8. “Hem siz, hakkında size hiçbir kanıt inmediği şeyleri Allah’a ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben, ortak tuttuğunuz şeylerden nasıl korkarım!” Şimdi, eğer biliyorsanız, iki gruptan hangisi güvende olmaya / güvenilmeye daha layıktır?

(En’am 6/ 74-81)

  1. A) Oğlum senin kafan çok karışmış. Kalk bi dolaşalım. Sana bi yemek ısmarlayayım ben. Sancı çektiğini görüyorum ve senin iyi niyetinden eminim. Hele bi karnımız doysun, aklımız başımıza gelsin, adam akıllı konuşalım senle karşılıklı. Lakin Sıkı dur hâa, benim de sana sorularım olacak…
  2. B) Cık cık cık, Tevbe de oğlum! Ne saçmalıyorsun yine? Uff İbo uff ya. Kaç kere dedik sana bu kadar derine dalma, sapıtırsın diye, hah işte olacağı buydu. Sana ne oğlum, niye kaşınıyorsun, niye bunlarla uğraşıyorsun şu genç yaşına, sırası mı şimdi, bırak bu mevzuları hayatını yaşa.
  3. C) Sen hainsin oğlum! Manyaksın! Yazıklar olsun sana be. Uzak dur benim senin gibi sapıklarla işim olmaz. Artık düşmanımsın. Ne ölüme ne ölünce…

5.Diyelim İbrahim Senin kardeşin.

Üst üste imtihanlar yaşadı. Tevhid diye tutturdu, hicret etti, peygamberliğe soyundu, bir misyonu vardı dışarıda, bir de evin içinde ailevi dertleri. Sâre ve Hacer ile inanılmaz şeyler yaşadı, evlat hasreti ile kavruldu yıllarca ve sonunda İsmail geldi. Hacer ve İsmail’i götürmüş uzaklara:

“Ey Rabbimiz! Ailemden bir kısmını, senin hürmetli Beyt`inin yanında, ekinsiz bir vadide yerleştirdim -namazlarını Beyt`inin huzurunda dosdoğru kılsınlar diye-. Ey Rabbimiz! Sen de insanlarda mümin olanların gönüllerini onlara meylettir ve onları meyvelerle rızıklandır ki, onlar da nimetlerinin kadrini bilip şükretsinler.” (İbrahim Sâresi, 14/37).

  1. A) Abim İbrahim başkadır. Her zaman düşünür, ölçer, biçer, asla fevri hareket etmez. O her şeyi sorgular. Onun hep değerleri ve ilkeleri oldu hayatta. Onlar için dik durdu hep. Gidip soracağım yüzüne: “abi ben senin bu yaptığını anlamakta zorlanıyorum, niye yapıyorsun bunu? Nereye götürdün Hacer’le İsmail’i? Sen çok merhametli, yufka yürekli bir insansın abi. Hiçbir zaman sorumluluktan da kaçmadın. Kimseye boyun eğmedin, teslim olmadın şimdiye kadar? Bu işin aslı ne astarı ne anlat bana??”
  2. B) Cık cık cık! Yok artık! Hacer’le İsmail’i buradan götürmek de ne demek? Yahu ne oldu bu adama bunadı mı, kim böyle bir çılgınlık yapar?

Tövbe estağfurullah!  Allah akıl versin, yazık Valla kadına, çocuğa.

  1. C) Sen artık benim gözümde bittin. Nasıl yaparsın bunu? Bunun hiçbir açıklaması olamaz, ağzını bile açma, sesini duymaya tahammülüm yok. İdare edemedin evini. Rezilliğe bak, ailemizin yüz karası, utanıyorum senden, bir daha da asla konuşmayacağım seninle.
  2. Diyelim Sen eşisin.

Senelerce aynı yastığa baş koyan, ona evlat veren, yoldaşlık eden eşi. Neler neler atlattınız şimdiye kadar. Tam “artık durulduk, çok şükür bi gün yüzü gördük” dediğin yerde bir Kurban rüyası çıktı başına. Göğsün daralıyor, başından aşağı kaynar sular dökülüyor. Sen bir tevekkül imtihanı verdin ve Rabbim seni mahzun koymadı o günler film şeridi gibi geçiyor kafandan…

Baba-Oğul, ikisi yola düşerken ardıları sıra koşacak mecalin de kalmamış. Dizlerin kesilmiş.  O gün nasıl bitecek? Giden nasıl dönecek??

“İbrâhim dedi ki: ‘Ben, Rabbimin gitmemi emrettiği yere doğru gidiyorum, O elbet bana yol gösterecektir. Ya Rabbî, salih evlatlar lütfet bana!’ Biz de ona aklı başında bir oğul müjdeledik.”

“Çocuk büyüyüp yanında koşacak çağa erişince bir gün ona: ‘Evladım, dedi, ben rüyamda seni kurban etmeye giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin bu işe!’ Oğlu: ‘Babacığım! Hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!’ dedi.” (Saffat, 37/99-102)

 

  1. A) Ben Rabbime güveniyorum. Sen ey İbrahim, sen de her şeyden önce ulul -Azm bir resulsün. Ya Rabbi selamete çıkar bizi. Ya Rabbi evladımı bağışla bize! Hasbünallahi nimel vekil, nimel mevla, nimel masir.
  2. B) Cık cık cık. Tövbe estağfurullah. Durup durup bi şey çıkarma yine. Yaşlılık sana yaramadı. Farkındaysan o benim biricik evladım. Ben anayım, ciğerim yanıyor. Bu, çok fazla. Hem niye hep biz?
  3. C) Boyun posun devrilsin vicdansız adam. Cesedimi çiğnemeden İsmail’i alamazsın. Sen bizi bırakıp gitmemiş miydin? Asla böyle bir şey olmayacak. Komşular, yetişin!!

7.Diyelim sen bir mü’minsin İbrahim’ in milletinden.

Her gün onu dinliyor, vaazlarını kaçırmıyor, onun izinde büyük bir sevgi ve saygıyla gidiyorsun. Onun takipçisisin. Bir gün namazdan sonra şunu anlatıyor:

Hani İbrahim demişti ki: “Rabbim, ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster!” O da, “Yoksa inanmadın mı?” diye sordu. Cevap verdi: “Hayır, fakat kalbim mutmain olsun diye.” O da, “O halde dört kuş al ve onları kendine (itaate) alıştır; bunun ardından onları ayrı ayrı bir tepeye sal ve onları çağır; uçarak sana gelecekler: İyi bil ki Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet edendir.”

(Bakara, 2/260)

  1. A) Peygamberimizin kalbinin mutmain olmak istemesi gerçekten ilginç. Ondan önceki peygamberlerin de böyle akıllarına yatsın, kalpleri yatışsın diye ekstra bilgi veya bir örnek talepleri olmuş mu? Ona sormalıyım, sıradan kullar da soru sorabilir mi tanrıya?

Sorulan soru bir tarafa, cevap verilmiş olması da çok ilginç. Talep dikkate alınmış. Allah’ın bunu resulüne bir simulasyonla, sembolik bir dramatizasyonla göstermesi beni memnun etti. Daha iyi anladım böyle.

  1. B) Cık cık cık, Tövbe estağfurullah. Biz İbrahim’e tabi olmakla hata mı ettik? Baksana o daha kalbini mutmain kılmaya çabalıyor. Nasıl iş anlamadım.
  2. C) Tanrıya soru sormak ne demek? ”Kalbim yatışsın diye.” ne demek.

Ya inanmışsındır ya inanmamışsındır. Çok yanılmışım hakkında. Bi daha da gelmem yanına.

 

8.Diyelim sen bir yabancısın.

Yolun kesişti İbrahim ile. İlginç bir insan. Konuştukça tanıdığın çoğu insandan farklı olduğunu görüyorsun. Senin o güne kadar öğrendiklerinden gerçekten ayrı onun tanrı tasavvuru hem tek hem çok yakın bir tanrıdan söz ediyor. O’na sürekli dualar ediyor.:

‘’İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O’dur. Beni yediren de, içiren de O’dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O’dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O’dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!” (Şuara 26/75-83)

  1. A) Arkadaşım, anlattıklarım çok merakımı celb etti. Gel buyur şu ateşin başında birlikte oturalım, ekmeğimi bölüşeyim seninle. Anlat bana sen kimsin? kim Senin Tanrın?
  2. B) Cık cık cık. Alem deliye biz akıllıya muhtaç. Çattık yine bir meczuba. Bu zırvalıklarla hiç oyalanmayayım, tövbe estağfurullah deyip, yola revan olayım ben.
  3. C) Her yerde de bu pis sapıklar çıkıyor karşıma. Bunları yaşatmayacaksın. Gördüğün yerde böcek gibi ezeceksin. Kitaplarını toplayıp yakacaksın. Birini de ben öldüreyim, kurtarayım toplumun imanını.

 

Aslında konumuz hac, kurban, adayıştı.  Aslında konu cesaret, risk, emek, bedel, direnç, fedakarlıktı…

Konu, adananlar, kelle koltukta, canını dişine takıp koşturanlar, imanına, sevgisine emek verenlerdi.

Ve bunu şablonlular yapmadı, yapamadılar, yapamazlar.

Şablondan kastım; öğrenilmiş çaresizlikler, öğrenilmiş kibir yani her türden asabiyet, hazır bulunulmuş, sorgulanmamış beleş kimlikler ve aidiyetlerin insanı soktuğu biçimler. Bu şablonlardan çıkan bilgisiz, bilinçsiz, duygusuz, gönülsüz şekilcilik.

Evet şablon budur: kalıplara sokar, çizim yapmaya yarayanı da dahil olmak üzere insani kısıtlar, benzerleştirir, tekliğini, biricikliğini yok eder. Hele şablon zihniyetler, inançlar, ideolojiler, kültleşen ve kutsallaştırılmış gelenek hepten siler insanı. Zihni esneklik, akli kapasite, vicdani muhakemeyi köreltir şablonlar. İnsanı robotlaştırır. Ezberlere, ezberletilenlere kurban eder. Otomatiğe bağlar.

Stanley Kubrick “Suçlulara ve sanatçılara karşı garip bir zaafım var– Her ikisi de hayatı olduğu gibi kabul etmiyor.” demiş.

Kendilerine sunulduğu, öğretildiği gibi kabul etmiyorlar.  Yani mesele, basma kalıp değil, biricik algılamak hayatı… İşte kastım tam da bu. Şablonların dışına çıkmak. Kendi öz bilincini katmak. Kendi duyularını, duygularını, farkındalığını, muhakemeni, yorumunu işleterek yaşamak…

Kendi biricikliğinden tecrübe etmek olayları ve nesneleri. Anlamı ve amacı aramak ve bulup üretmeye devam etmek. Hayat devam ettikçe, güncellemek bilgiyi, bilinci, duyguyu, eylemi. Bu dinamizmi yitirmemek…

Her bir zamanın ve mekânın şartları var. Her biricik yüreğin ve her bir bilincin emeğini ister tanrı. Bizim ânımızın ve şartlarımızın hazır şablonlara hapsedilmesi haksızlık olur hem insanı ıskalarız hem maksadı ıskalarız. Sonuçta amacı araca yediririz şablonculukla. Maksadı ve ölçüsünü bilirsek, bugün yeniden üretiriz onu. Aktif özne olarak üretiriz. Nakledip, sırtımıza yüklenmiş bir heybe gibi taşımak yerine, aklede aklede, fikrede fikrede, bile isteye kendi dünyamızda yaşarız onu, bir gerçeklik olur. Bağ kurarız, tad alırız, heyecan duyarız bu öğrenimden. Ve o bilginin, o imanın sorumluluğunu seve seve taşırız. Artık, biz de âtıl kalmayı zul sayarız.

‘’İbrahimvari şablonsuz ve aksiyoner’’ imanı anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce.

‘’Şimdi ben İbrahim olur muyum’’ diye sorabildin mi kendine? Sen nasıl inanıyorsun?

Şablonlar ve aksiyon noktasında hala kendini bir yere oturtamamışlar vardır. Benim testten fayda görmeyenler için son bir deneme: Sinan Canan’dan bir alıntıyla bitiriyorum.

‘’Söylesene, sen olmasan, bu dünyadan önemli bir şeyler eksilir miydi?

Şu anda yok olsan mesela, seni hiç kimse hatırlamasa yahut hiç doğmamış olsan, dünya aynı şekilde devam eder miydi?

Varlığınla yokluğun arasında nasıl bir fark var, düşündün mü?

Yani hülasa, neden varsın, bunu düşünmeye ne kadar vakit ayırdın şimdiye kadar?

Kozmik bir kaza eseri olarak mı buradasın, yoksa özel bir amaçla mı yaratıldın?

Dini bir inancın da varsa, demek ki kaza değil burada olman, değil mi?

Yaratılmışların en şereflisi olan, sen misin? Bu yaşadığın mıdır, o en büyük “şeref”?

Umuyor musun peki, yeterince ömrün olduğunda o şerefe layık bir şeyler yapmayı?

Varlığına gerçek bir anlam vermeyi başarmayı?

Madem kaza eseri değil varlığın; peki neden?

Neden varsın?

Aklına gelen ilk tepkiyi vermek, ailenden ilk gördüğüne inanmak, etrafındakilerin yaptığını tekrarlamak için mi?

Neden?’’[1]

 

 

[1]Senin Dinin Hangisi?  Sinan Canan, Unutulacak Şeyler, Tuti Kitap  syf  81.  1.Baskı, Kasım 2016