Ölüm, hayat içinde bir gerçeklik olarak, varlığına sürekli tanıklık ettiğimiz bir olgudur. Ölüm gerçekliği, bütün somut gerçekliklerden daha somut ve bütün hakiki olgulardan daha hakikidir. Her ölüm, hayatın akışkanlığı içinde oluşan parıltıların en göz alıcı, en çok dikkat toplayanıdır. Her ölüm, zihinlerimizi ve gündelik hayatımızı etkileyen kuvvetli birer mesaj durumundadır.

Ölüm, hayata hayat katmak için aralanmış kapıdır. Ölüm, büyük bir hızla dönen hayat çarkının, sonsuzluğa açılan son kapısıdır. Şu ihtiyar dünyamızın her gününde, üç yüz binden daha fazla insan ölmekte ve terk-i diyar etmektedir. Bu, saniye bazında dört kişiden daha fazla bir sayıya tekabül etmektedir. Bu çarkın içine hayvanat ve nebatat âlemindeki ölümleri de dâhil ettiğimiz zaman ortaya korkunç rakamlar çıkmaktadır.

Kendisinin de bir gün ölüme muhatap olacağını bilmeyen yoktur. Bu ayan beyan gerçeğe rağmen,  hem hayatın hem de iradenin işleyişinde ölümün hesaba dâhil edilmediğini söyleyebiliriz. Sonsuz bir yaşamın tedariki yapılıyor gibi üretim ve tüketim yapılarak, bir fasit daire içine hapsolunmaktadır. Yatırımlar bu anlayışla yapılmakta ve ölüm hayattan güya uzaklaştırılmaktadır. Böylece inşa olunan hayatlarda, bilinci, tefekkürü ve farkında olmayı yok eden bir akışla beraber yol alınmaktadır.

Ölümün Tadı

Ölüm, “zevil hayat” olanlar içindir. Yani kim bir hayat sahibi ise, bir can taşımakta ise, o mutlaka ölecektir. İlahi vahiy “her canlı ölümü tadacaktır” dedikten sonra, devamında şunu beyan etmektedir: “Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35).  İlahi vahiy kafalardaki bütün soru işaretlerini gidererek, yolumuzu aydınlatmakta ve ayaklarımızın yere basmasını sağlamaktadır. Bu ayetle birlikte ortaya şu hakikatler çıkmaktadır:

1- İnsan bir sınanma için yaratılmıştır.

2- Sınanma için iyilik ve kötülük verilmiştir.

3- Bütün canlılar ölümü tadacaktır.

4- Sonunda Allah’a döndürüleceğiz.

İnsan açısından üçüncü şıkkı ele alarak, ölümün tadılmasına bakmaya çalışalım. Düşünsel ve yaşamsal açıdan insanın durumuna göre, ölümün tadının değişebileceğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda ölen insanlar için üçlü bir tasnifte bulunabiliriz:

1- Müslüman insanın ölümü tatması: Allah’ın kendisinden razı olduğu insan olan Müslüman için ölümün tadı güzel olur. Ölüm, Müslümana bir nimet olur. Sonsuz saadet yurdunda bir bahtiyar kişi olarak, akıl almaz güzellikler onu beklemektedir. Tarifi imkânsız güzelliklerden daha da önemlisi Allah’ı görmek gibi bir şeref ve bahtiyarlık onu beklemektedir. “Gül yüzlü güzel ölüm/Seni bin kez ölürüm” ile dillendirilen ölüm bu ölümdür.

2- Küfürde olan insanın ölümü tatması: Fısk, fücur ve isyan içinde geçen bir hayatın sonunda karşılaşacakları ölüm, bunlar için tam anlamıyla bir felakettir. Bunlar neye uğradıklarını anlayacaklar fakat bu anlama geç bir anlama olacak. Bu anlamadan herhangi bir yarar devşiremeyeceklerdir. Kendi elleriyle hazırladıkları bu rezaletle yüzleşmeleri en büyük acıların habercisi olacaktır. Vay onların haline.

3- Dünyadaki düzenin bozulması açısından ölümün tadılması: Dünyadaki durumu nasıl olursa olsun, hayatı nasıl geçerse geçsin, ölümle birlikte sonsuz bir ayrılık yaşanacağı için, ağızların tadını kaçıran bir olgudur ölüm. İnsanın eşi, dostu, akrabası ve sahip olduğunu düşündüğü her şeyden ayrılması ağızların tadını bozmaktadır. Bu durum, insanın ölmeden önce, ölümün etkisiyle yaşadığı bir hal olarak düşünülebilir.

Tirmizi, Nesai ve İbn-i Mace’de geçen “ağzınızın tadını yok eden ölümü çok anın” hadisindeki “ağzınızın tadı”na metafor olarak baktığımızda; insanın aileden iş hayatına bütün sosyal çevresi ile bütün ruhsal ve düşünsel dünyasını kapsayan bir yelpazeden söz edebiliriz. Bu durumda ölümü çok anmanın bize verdiği ders ve hayata kattığı anlam şudur: İnsan kendisi dâhil, alıp verdiği nefesle birlikte hiçbir şeyin sahibi değildir. Her şey insana emanet olarak verilmiştir. Kendisinin bile bir emanet kapsamında bulunduğu bir dünyaya kök salmanın, ebedi yurduymuş gibi yaşamanın, ontolojik olarak bir sapma olduğunu, dolayısıyla “ağızların tadını” kaçıran bir durum olduğunun farkına varmak ve bilmek gerek. Bu bir temel kalkış noktasıdır. Burada başlayacak olan bir sapma, hayatın her teferruatında bir huzursuzluk olarak karşımıza çıkacaktır.

Hayat ve Ölüm

Bir yolculuk misalidir dünya hayatı. Öyle ki, ana rahmine düşmekle somutlaşan, ölümle boyut değiştirerek ebedileşen bir yolculuk. Hayatın yolculuk boyutu bu dünyadaki zamansal ve mekânsal kısmı ile sınırlıdır. Sınırlı olan bu zamansal ve mekânsal yolculuk boyunca gördüklerimizin işaret ettiği yer, ebediyet ve saadet yurdudur. Ebediyet ve saadetin teminini bu dünya hayatında aramak, bunun için çaba sarf etmek, tabir caizse yatırım yapmak hem akıl kârı değil hem de akıbeti iflas olan beyhude bir uğraştır.

Kur’an, hayatı ölümle iç içe sokmuştur. Hayatın bir rüknü yaşamaksa, diğer rüknü ölmektir. Dikkatler ve nazarlar bu hakikatten ne kadar etkilenirse, hayatın rengi ve keyfiyeti de o kadar artar. Kur’an’da ölüm ve ölümün türevleri olabilecek (mevt, vefat…) kelimeler yüz doksan yerde geçmektedir. Bu bağlamda imâte, yok etme, ortadan kaldırma değil, kâmil anlamda daha iyi olma, tekemmül etme demektir: Yani yeni bir doğuş ve yeniden diriliş.

Mahlûkatı “musanna” ve “murassa” yaratan Allah, ölümün ve hayatın yaratılış hikmetini şu ayetle açıklamaktadır: “Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Ve O; Aziz’dir, Gafur’dur.” (Mülk, 67/2). Açıkça beyan olunduğu üzere “kimin daha iyi amel işlediğini denemek” maksadıyla hayat ve ölüm yaratılmıştır. Bu durumda “iyi amel”in ne olduğu ve nasıl işleneceği önemli bir konudur. Bu konunun prospektüsü Kur’an ve Sünnet’tir. “Ben insanları ve cinleri bana kulluk/ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56). Kulluk ve ibadet kapsamındaki bütün kavli ve fiili ameller “iyi amel” dir.

Ölüm olmasaydı bu dünya hayatının bir anlamı olmazdı. Ölümdür ki, insanı, bu dünyanın çekilmez, katlanılmaz durumlarına karşı kavi ve sabırlı kılar. Tabi burada ölüme bakışımızın, yeni bir hayatın, sonsuz bir hayatın başlangıcı, giriş kapısı yani “besmelesi” olduğunu unutmamak gerekir. Hayatı, bu dünya hayatından ibaret sayanlar için ölüm, tam anlamıyla bir şoktur. İşin gelip odaklandığı yer iman sorunudur. Ahirete, hesap vermeye, cennet ve cehenneme… inanıp inanmama, iki dünya saadetinin temel anahtarıdır. Bu açıdan ölüp gidenler yok olmamışlardır. Bu dünyadan “terhis olarak”, büyük mahkeme için beklemededirler. Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğunda, “elli milyon” diye cevap veriyor. Bu cevabı abartılı görenlere şöyle diyor: “Ne yapalım, biz ölülerle dirilerimizi ayrı düşünmüyoruz.” Zaten ölülerle diriler arasındaki mesafe, bir solukluk mesafeden daha çok değildir.

Mevlana dünya hayatını şu şekilde değerlendirir: “Bu dünya hayatı, rüyada define bulmaya benzer. Sabah kalkınca ne define kalır ne de başka şey. Ölümle daldığı uykudan uyanmış bulunan insanoğlu da hakikat ile rüyayı birbirinden ayırır ama nafile! Elde bir şey kalmamıştır.” Ölüm, rüyadan uyanmaktır. Rüya ile hayat arasındaki fark, hayat ile ahiret arasındaki farka benzer. İnsan uyandıktan sonra tümüyle kendine gelecektir. Dünyanın değersiz fakat göz alıcı, aldatıcı ve oyalayıcı değerleriyle sarhoş olan münkirler, öldükleri zaman (uyandıklarında) hakikati teslim edecekler. Fakat vakit geç olacak. “Eyvah! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?” diyecekler. Bunun cevabını kendileri verecekler: “Rahman’ın vaat ettiği bu olsa gerek; demek ki gönderilen elçiler doğru söylemişler.” (Yasin, 36/52).

Cevdet IŞIK