Kur’an’i Hayat Konferansının ilki; Mustafa İslamoğlu ve Prof. Dr. Sinan Canan’ın katılımıyla Akabe Vakfında gerçekleşti. Konferansta; İnşa ve İfsad  Bağlamında İnsan-Doğa İlişkisi ele alındı. 

 

PROF. DR. SİNAN CANAN- MUSTAFA İSLAMOĞLU

“İNŞA VE İFSAD BAĞLAMINDA İNSAN-DOĞA İLİŞKİSİ”- 19.02.2020

 KUR’AN’İ HAYAT KONFERANSLARI-1

Cuma Obuz

  • Hoş geldiniz. Öncelikle Sinan Hocam sizden başlamak istiyorum. Konumuz çok çetrefilli ve uzun olacak. Sınırımız var ama, bakalım nasıl gidecek sohbetimiz?

Sinan Canan

  • Allah, sana kolaylık versin.

Cuma Obuz

  • Sağ olun, çok teşekkür ederim. Hocam, özellikle insan ve doğa dediğimiz zaman birçok soru gündeme geliyor; ontolojik bazı problemler gündeme geliyor. Özellikle doğayı tanımlamak ya da insanı tanımlamak istediğimizde, biz doğanın bir varlık bir nesne mi özne mi? Tercihleri olan, bir iradesi olan, canlı bir varlık mı, yoksa canlılar olarak bildiğimiz biz insanların ve diğer canlıların nesnesi olan, bir varlık mı? Diye sorarak girmek istiyorum. Buyurun.

Sinan Canan

  • Bunun cevabı kolay. Aslında bu felsefi tercihlerle yanıt verilebilecek bir konu. Bir kere temel sorun şudur; canlılık diye sorduğun o konunun ne olduğunu tarif edebilmiş kimse yok şimdiye kadar. Yani biz, kendimiz canlıyız, içindeyiz canlılık denen şeyin, canlılık denen şeyi laboratuvarlarda yüzlerce yıldır inceliyoruz, tabiatta gözlemliyoruz, evde saksıda yetiştiriyoruz, çocuk olarak büyütüyoruz, eşimiz canlı, dostumuz canlı, her şey canlı… Bide masa cansız, taş cansız bunu da biliyor olmamıza rağmen, canlılık denen şeyi, henüz bırakınız laboratuvarda yapmayı tarif etmekten bile uzağız. Şimdi böyle olunca, bizim için hala ne kadar bilim dünyası “işte çok az kaldı,” sonra “canlı hücre üretiyoruz” dese de bu haber bu arada ilk defa 15 yıl önce çıkmıştı. “2 yıl kaldı canlı hücre üretmeye” diye ,13 yıl gecikmeleri oynuyoruz şu anda. Neticede bilmediğimiz bir şey. Bundan dolayı mesele hala bizi aşan ve üzerinde hala düşünce ve yol üretmemiz gereken bir konu. İhtiyatla yaklaşmanın çok faydalı olduğunu düşündüğüm bir konu. Bana gelen kadim öğretilerden hareketle yani öyle ‘cansız’ tabirini kullanmamaya çalışıyorum. Ne olacağı belli olmaz. Hani masaya, taşa tekme atarken iki kere düşünmek lazım. Hani, belki bildiğimiz anlamda bir canlı değil ama evrende içkin diye bir şey var. Neyse o zira canlılığın ondan neşret eden bir şey olduğunu düşünmek çok daha makul. Onun kuvvesi muhtemelen kâinatta gizli.

Cuma Obuz

  • Peki, canlılık dediğimizde hocam bu sadece biyolojik bir şey mi? Yani çünkü genel anlamda canlı dediğimizde, biyoloji akla geliyor. Onun dışında bir canlılık aramalı mıyız; zihinsel, psikolojik ya da metafizik?

Sinan Canan

  • Canlılık dediğimiz şey, ruh gibi. Mesela, ruh nedir? diye bana hep soruyorlar. Diyorum, ne kastediyorsun? Lav oluyor karşıdaki. Çünkü ruh diye bizim gözlemsel olarak çıkartabileceğimiz bir fenomen yok. Yani, ruh bir anlatıyla gelmiş bir şey, canlılıkta öyle. Mesela, benim oğlum 2-3 yaşındayken, daha doğru dürüst konuşmayı bilmezken arabanın cansız, kedinin canlı olduğunu biliyordu. Bir şekilde bunu fark edebiliyordu. Ama bu bilgi, gözlemsel, bilimsel, tecrübi bir şey değil, içkin bir bilgi bu. Yani oda hareket ediyor oda ses çıkarıyor, ikisinde de bu özellik var, ama bir tanesi yok diyor. Bu canlı değil, öbürü canlı onu ayırt edebiliyorsunuz. Bu, daha derüni bir bilgi tipi. Hep öyledir zaten. Bilgi bir şeyi tarif etmekte çok zorlanırken, tecrübe ve duygular onu tanımlayıverir, geçer gidersiniz. Ama bu anlamda biraz bakışla da ilgili. Siz, sadece biyolojiyi canlılığa has ederseniz, orayla sınırlandırırsanız, daha doğrusu canlı biyolojiyle sınırlandırırsanız, bence büyük resmi görmekte biraz problem olur. Sadece insanın bir kategorizasyonu diye faydalı olduğu yerde kullanmayı tavsiye ediyorum. Yoksa çok inanılacak bir şey değil. Yani, canlı-cansız ayrımı.

Cuma Obuz

  • Evet, hocam size geçmek istiyorum. Özellikle işin bir doğa kısmı var; yani cansız varlıklar diye ayırt ediyorum. Bende kategorize ederek anlayabiliyorum çünkü. Hocam, bir de insan boyutu var. İnsan doğa ilişkisi dedik çünkü. Burada da özellikle yaratılış kavramı çok ön planda. Çünkü, biz bu ilişkiyi anlayabilmemiz için, öncelikle yaratılışı anlamamız gerekiyor. Ontolojik bir sorgulama içerisine girmemiz gerekiyor ve insanın yaratılışı ile ilgili gerek vahiylerde olsun gerekse bilimsel çalışmalarda olsun birçok teori var. İşte evrim teorisi bir taraftan bir taraftan yaratılış teorileri. Bu açıdan baktığımızda insan doğa ilişkisi bağlamında yaratılış konusunu nasıl yorumlarız? Bu konuda eserinizde var çünkü. Kısaca bundan bahsedebilir misiniz?

Mustafa İslamoğlu

  • Öncelikle, sorudaki bir yanlışı düzeltmeme izin verin. Yaratılış teorisiyle evrim teorisi karşıt değil. Yaratılış aslında, eğer yaratıcıyla yani vahyi gönderenle, kâinatı yaratan aynı zatsa, o zaman Kur’an’dan önceki, Kur’an’a bakarak, Kur’an’da yazılanları yorumlarız. Kur’an’dan önceki Kur’an; varlıktır, tabiattır, kainattır. Kur’an yokken, varlık vardı, Kur’an yokken, tabiat vardı, Kur’an yokken, hayat vardı. Dolayısıyla, Kur’an o hayatın çok çok çok… uçlarında, çok ucunda bir yerde. Yani hayatı 24 saat olarak görürsek eğer, son saniyenin 20’de birinde, 30’da birinde geldi. Anlatabiliyor muyum? Onun içinde, yani bunu birbiriyle zıtlaştırmamak lazım. Aslında tabiat Kur’an’ı diyorum ben sürekli. Tabiat Kur’an’ı. Tabiat Kur’an’ına bakarsak eğer, evrim; bir yasadır, bir kanundur ve bunun aksi zaten ne ortaya konmuştur, hipotez olarak da ortaya konmamıştır. Yani, bırakın teoriyi hipotez olarak ortaya konmamıştır. Onu için ben, evrime inanmanın Allah’a inanmakla yan yana duracağına inanan bir insanım. Çünkü, tekâmülsüz, evrimsiz kâinatta hiçbir şey yok ve Kur’an’a bakarsak eğer, Kur’an burayı işaret ediyor. Yani, Kur’an’ın en keskin ayetlerinden biri; “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona ol deriz.” Ama devamındaki kelime/sözcük; fiili müzari olarak geliyor: ‘Kün feyekûn’ fekan olarak geldiği bir yer yok. Defalarca ‘feyekûn’ fiili müzari, şimdiki zaman, geniş zaman, gelecek zaman, üç zamanlı bir fiildir. Yani oluş sürecine girer diye çevirmiştim mealimde. Ona ol deriz oluş sürecine… hiçbir şey hemen böyle tık diye ortaya çıkmaz. Her yumurtanın, bir dönüşüm süreci vardır. Her tohumun, bir çimlenme süreci vardır. Her fidanın, bir meyve verme süreci vardır. Hiçbir şey kâinatta hiçbir şey, süreksiz değildir. Sürekliliktir zaten evrimin motivasyonu. Onun için süreklilik, aynı zamanda yaratışın kaçınılmaz bir numaralı yasasıdır, kanunudur. Onun için, yani nereden bakarsak bakalım onlarca ayet okumaya gerek yok. Zira, kâinat Kur’an’ının ayetlerini okuduk mu yetiyor zaten. Buradan mesela yani, paleontolojik verilere bakalım, fosil bilimin verilerine bakalım. Bugüne kadar düşünün, 3,5 milyon yıl önceden önünüze, kemik halinde ayetler geliyor. İşte, Habeşistan’daki, Etiyopya’daki Lucy, ben bizzat gittim yerinde gördüm, yetkililerden brifing aldım. Dolayısıyla yani, onun gibi çok… Ben, Endonezya’daki Endonezya insanı hakkında da brifing aldım, oraya da gittim, orada da onu gördüm. Anlatabiliyor muyum? İspanya’da ve Fransa’da yine, insansılarla ilgili homosapians değil, ondan önceki insansılarla ilgili bilgi aldım. Bizzat yerinde gördüm. Bunlar hep ayetler, düşünsenize. Yani karbon, insan kemiği karbon ve bunun yok olması lazım aslında makul, efendim mezarları açtığınız zaman görürsünüz, toprağa dönüştüğünü. Ama size kadar geliyor. 31 tane mi Sinan Hocam, şimdiye kadar yani homo cinsleri, homo türleri?

Sinan Canan

  • Bayağı çok…

Mustafa İslamoğlu

  • Bayağı çok. Geçen sene homoland diye yeni bir tür yine çıktı. Düşünün. Bütün bunlar, bir ayettir aslında. Onun ötesinde daha arkaya gidin, yani canlılık, bir ağaç gibidir. Canlılık, öyle hatta zincir bile değildir. Yani halkalardan oluşmuş. Bir ağaç gibi kesintisiz, sürekli. Onun için, bizim genlerimizde atalarımızın her biri erkek ve dişi anne ve baba imza atmış. Öyle değil mi? Mitokondriye DNA; annenin imzası, Y Kromozomu; babanın imzası. Her biri atmış mı Hocam? Atmış. Yani imzayla dolaşıyoruz. Atalarımız, işte dedemiz dedemiz bilmem kaçıncı bin dedemiz, aslında bizim kendimiz bunun deliliyiz ve biz bir ayetiz. Biz, bir kitabız. Dört kitap! Dört kitap; öyle İncil, Zebur, Tevrat, Kur’an değil. Dört kitap nedir biliyor musunuz?

Dört kitap:

  • Kâinat/ Tabiat Kitabı
  • İnsan Kitabı
  • Hâdisat kitabı (Olaylar ve Olgular Kitabı)
  • Vahiy Kitabı

Onun için, bu anlamda nereye bakarsanız bakın, onu teyit etmek, durumunda, zorunda. Kâinat kitabına aykırı bir vahiy ayeti olmaz, olamaz.

Cuma Obuz

  • O yüzden dinle bilim çatışması meselesi gündemde ya, bundan dolayı mümkün değildir diyorsunuz.

Mustafa İslamoğlu

  • Evet, aynen öyle. Yani Allah’ın yaratışıyla, Allah’ın diye inandığınız sözler çatışamaz. Çatışıyorsa ikisinden biri değildir. Evet.

Sinan Canan

  • Zaten ya bilimi bilmezler ya dini bilmezler, genellikle de ikisini bilmezler.

Cuma Obuz

  • Kuru bir itirazdır diyelim. Bu arada o dört kitap okumanız farklı bir okuma olarak literatürdür. Çünkü, dört kitap çok meşhur bir okumadır, dört kitap denince akla neler gelir? Buradan da bir farklı bir okuyuş olsun. Özellikle hocam, benim merak ettiğim bir şey daha var. Yine Kur’an’dan yola çıkıcam ama, benim bildiğim kadarıyla Kur’an’da bildiğim kadar su, balçık, toprak, çamur gibi ifadeler kullanılır. Bu yaratılış süreci genel olarak bir heykelin yapılması gibi mi yoksa aslında biyolojik bir yaratılış, aslında bir hücreyi mi veren bir yaratılış süreci mi?

Mustafa İslamoğlu

  • Efendim, şunu söyleyim. Yani, bu anlaşılmadı. Hatta hatta Senai beyin yaptığı Urfa konuşmamızda yaptığı şaka, sırtımıza yapıştı kaldı. “Adem’in babası.” Efendim, anlatabiliyor muyum? Yani, bu memlekette şablonlar ve şablonlarla insan linçi kadar hiç kolay bir şey yok. Onu bir tarafa atalım. Yani eğer vahiyle Allah’ın sözleri diye inandığımız vahiyle, Allah’ın yarattığı varlık diye inandığımız, kâinat iki ayrı Tanrıya ait değilse; o zaman biraz öncede söyledim, vahiyde bir şeyleri yanlış anlıyoruz. Bir kere bugün inandığımız yaratılış, yani işte çömlekten yarattı Adem’i, yani Allah işte yeryüzünün dört bir tarafından hikâye böyle anlatılıyor tefsirlerde; dünyanın dört bir tarafından çamur topladı toprağı, getirdi, ona su kattı ve yoğurdu, ondan sonra insan suretinde bir çömlek yaptı. Yani, tıpkı küpçünün küp yaptığı gibi, çömlekçinin çömlek yaptığı gibi, hatta şeytan geldi; ağzından girdi, anüsünden çıktı, şöyle tık tık vurdu, tın tın öttü… Dedi ki,” Ben bunu kandırırım, ben bunun içinde gezerim, bunu böyle parmağımda oynatırım” dedi. Ondan sonra ona bir üfledi, o canlandı, canlandıktan sonra, tekti. Ne yaptı? Ona bir eş lazımdı, canlandıktan sonra 13. Kaburga kemiğinden, dikkat edin 13; uğursuz kemik. Efendim, hanımlar çok özür dilerim hepinizden, izleyenlerde, 13. Kaburga kemiğinden de eşini yarattı. Daha önce bir eşi yaratılmıştı hikâye orada çatallıyor, Lilit ama o isyan etti, isyan edince şeytan oldu. Kadından şeytan oldu. İlk kadın şeytan oldu, kadın boşluğu oluştu orada, 13. Kemikten bir eş daha yarattı. O, ona itaate mecbur kaldı.

Sinan Canan

  • Şimdi Youtube’dan tam burayı kesiyorsunuz arkadaşlar. Mustafa İslamoğlu bak neler diyor… Benden size ekmek çıkar.

Mustafa İslamoğlu

  • Harika bir yöntem… ve ondan sonra nasıl çoğaldı? İkiz ikiz kardeşler oldu, hep ikiz oldu ama. Hep ikiz olmakla kalmadı, biri erkek biri dişi oldu, hep böyle oldu ama. Sipariş vermiş gibi ve ondan sonra ikizlerin birbirleriyle çapraz evlilik yapıldı. Alın size en sesten olma insanoğlu, hepimiz günahın evladıyız, hepimiz haramın evladıyız, hepimiz en sestin çocuğuyuz, oldu… bunun dinle, imanla, insafla hiçbir alakası yok. Akılla, bilimle, biyolojiyle, kimya ile, fizikle, hiçbir alakası yok. Dolayısıyla, nerden bakarsanız… bu, aslında Sümer’den Yahudilere, Yahudi teolojisine geçmiş bir kısmı Talmut’ta bir kısmı diğer kitaplarında yer almış, oradan da tarihsel olarak Müslümanların aşırdığı, ithal ettiği, benim açıkça söylediğim için, taşlandığım uydurulmuş dinin ta kendisi! Onun için, bu bir israyiliyattır. Bunun dinle falan… bizim tefsir kitaplarımızda okuyorsunuz bunu. Peki, nedir aslında? Ben, Kur’an’da ki yaratılış ayetlerini aldım. Önce şunu söyleyim; yaratılışı ispat için, Kur’an’ı kullanmak Kur’an’a aykırıdır. Kur’an’ın kendisine aykırıdır. Çok iddialı konuşuyorsun, hocam. Kur’an bunu aslında, bunun tersini söylüyor. Evet, buyurun Kur’an’da, “Onlar, bakıp incelemezler mi deve nasıl yaratılmıştır? Bakıp incelemezler mi gökler nasıl yükseltilmiş? Bakıp incelemezler mi dağlar nasıl dikilmiş? Bakıp incelemezler mi yeryüzü nasıl yayılmış? Yani diyor ki Kur’an; “eğer, deveyi incelemek istiyorsan, bana bakma, deveye bak.” Zooloji diye bir ilim var, hayvan bilimi. Oradan araştır. Yani, şeyleri kendi üzerinden araştır, benden değil. Eğer, yeryüzünü incelemek istiyorsan, bana bakma. Kur’an’dan yeryüzünü açıklamaya kalkma. Bu yanlıştır. Yeryüzünü yeryüzünden, zoolojiyi zooloji denen bir bilim var oradan incele. Eğer, gökyüzünü incelemek istiyorsan, Kur’an’a bakma Kur’an diyor bunu, gökyüzüne bak, astronomi diye bir ilim var oradan incele. Eğer, dağları incelemek istiyorsan, dağlara bak. Peki, Ankebut 20’yi açarsak ne diyor? Biyoloji ayeti, biyologların ayeti; “Deki, gezin, dolaşın yeryüzünü yaratılış nasıl başlamış inceleyin” buyurun… yani, şimdi Adem’in daha doğrusu ilk insan sözcüğünü biz biraz mecazen kullanıyoruz. Aslında, ilk insan demek bile yanlış bu anlamda. Hadi diyelim bir yerden başlatacağız diye, yani bunu bir taksonomi olarak kullanılmalı bu. Yani tasnif olarak kullanılmalı. İlk insan nasıl olmuş diye bakacaksanız, Kur’an’a bakmayın, Kur’an’dan yola çıkmayın, insanın nasıl var edildiğini öğrenmek için, yeryüzüne bakın. Yeryüzünü araştırın. Yahu… yeryüzünü araştırın diyen bir kitabınız var. Kim öğretti size bu kadar hurafeyi? Kim öğretti size bu kadar yalanı? Din adına, Allah adına ne kadar kolay yalan söylüyorsunuz ve içine Allah Peygamber katınca yalan, essah mı oluyor?

Sinan Canan

  • Ben, aslında şöyle bir şey eklersem; yalandan ziyade sanki şöyle bir şey var. Ben mesela küçükken, Allah gökte oturan beyaz entarili, sakallı bir adam sanırdım. Bide sürekli aklıma kötü bir şey gelince, küfür edince, yanlış bir şey yapınca, yukarıdan başıma taş falan düşeceğini düşünürdüm. Böyle bir şey, biz Zeus modeli çoğu kişiye erkenden oturuyor böyle niyeyse? Sonra birisi bana “ya Allah erkek mi ne biliyorsun?” deyince itikadım sarsılmıştı. Kafir falan ne diyorsun sen? Tabi erkek, sonra düşündüm neden kadın falan olmasın? İçim içimi yediğini hatırlıyorum. Şimdi bu tarz böyle çarpışmalar sonucunda, eğer ya bir dakika hakikaten cinsiyeti var mı yok mu? Hakikaten gökte mi oturur şimdi burada ceza mı verecek?… Falan sorgulamasına başladığınızda, o çocukluktaki büyüsel inanç, büyük, erişkin insanın kâmil algısına dönüşüyor. Ama bu sorgulamayı hiç yapmaz iseniz ki, bizim gibi toplumlarda, Ortadoğu toplumları, bu sorgulamaya muhtemelen hiç vakit bulamadı. Antik çağların büyüsel inançları o zaman bir ihtiyaçken, biz şimdi büyümemekte ısrar eden, cıyak cıyak ortalığı velveleye veren, çocuklar gibi, o antik masallara sarılma ihtiyacı hissediyoruz. Çünkü, bilgiyle güncellenmediğimiz dünya hayatı, ancak hakikati oradan tutunuyormuşuz gibi, böyle bir can hıraş oraya sarılma zorunluluğu veriyor bize. Çoğu insanla konuştuğumda ben mesela, ben birde hani dini bir eğitim üzerinden ya da bir ilahiyat kimliğinden değil de bilim adamı kimliğiyle bunu konuştuğumda, gelip olay birden dini inançlara kitlenince, bende mecbur topa girmek zorunda kalıyorum. Şimdi Mustafa İslamoğlu’nun hayatı müktesebatı bu oradan rahat konuşuyor. Ama ben, bir dakika ya öyle değil falan deyince; ohohoh diye karşı taraf bir ayaklanıyor. Ama bakıyorum, onun feryadı benim anlattığım gerçeğe ya da benim inancıma ya da söylediğim şeye değil. Bir şey kaybetmekten korkuyor, aynen bir çocuğun, dışarıda soğukta kalıp böyle donmaktan, işte annesinden süt alamamaktan korkması gibi. Aslında burada, çok masumane, bilgiyle ve büyümeyle, ergenleşmeyle gidebilecekte bir geri kalmışlık hali var. Yani, çocuklukta takılma hali, işte böyle biraz daha sabır sınırlarını zorlasa bile ağır ağır bilgiyi gösterdiğimizde, hani ruhu patlamamış herkesin de bir şekilde bunu göreceğini düşünüyorum. Bu arada deminden beri böyle bayıla bayıla izliyorum Mustafa hocayı. Çünkü, kitabı yazarken, bir şey oldu. Mesela ben, Türkiye’de hiç böyle bir şey görmedim. Bunu hep söylerim, bu vesileyle de tekrar söyleyeceğim. Yani hoca, ona komplimansa için söylemediğimi biliyor zaten ama, bir örnek olması açısından bence önemli. “Din ilimleriyle uğraşan birisi”, yaratılışla ve evrimle ilgili bir kitap yazıyor. Birçok insandan görüş alırken, benden de görüş istemişti o dönemde. Bana bir kitap kraftı geldi, dedim ki, Mustafa İslamoğlu bu kitabı yazdıktan sonra, sanırım Miami’ye taşınır her halde. Zira, sıkıntılı metin. Fakat, içinde bazı biyolojik olarak şerh etmem gereken yerler vardı. Onları işaretledim, hocaya yazdım gönderdim, hiçbir virgülüne dokunmadan hepsini düzeltti, yerleştirdi ve din ilimleriyle uğraşıyorum ben her şeyi herkesten iyi bilirim vasfını ilk görmediğim, kendisinde görmediğim, bir din alimi olarak gerçekten teşekkür ediyorum. Önemli bir örnektir, bugün din adına benim karşımda konuşan insanlar, biyoloji benden iyi bildiğini sanıyorlar. Rezilliktir bu! Din bilmek, başka bir şey, evde kendi beyin ameliyatını yapmıyorsan, biyoloji ile ilgili de zart zurt konuşmayacaksın! Dolayısıyla bu konuda, örnek olduğu için ben kendisine çok teşekkür ediyorum. O metin tabi ki de ilk metindir, daha çok yazmamız lazım. Çok fazla kalem oynatmamız lazım bu konuda. Ama çok önemli bir başlangıçtır. Okumayan var mı? Aman ha… herkes okusun bence çok önemli.

Mustafa İslamoğlu

  • Orada müsaade buyurursanız, sorunuzun şu kısmını da hemen çok uzatmadan şey yapayım. Kur’an’ın ayetleri, Yahudi yaratılış bu efsane aslında. Yahudi efsanelerine, kurban edilmişti yüzyıllardan beri. Ben bu ayetleri, onların kurban ettiği bu ayetleri, onların kirlettiği ayetleri, oradan alıp çıkarmak istedim. Yani benim bu kitapta yaptığım Kur’an’dan evrimi, Allah’ın kâinat-tabiat Kur’an’ının yasası olan, evrimi çıkarmak değil. Çünkü, ben onu gördüm zaten. Onun için yani, Kur’an kendisinden yola çıkarak, bir yeryüzündeki canlılığın izahını istemiyor. “Gezin yeryüzünü” diyor. Yani, “tabiatın içinden yaratılışın içinden, canlılığın içinden çözün bu olayı” diyor. “Benim içimden çözün” demiyor. Ayetlerimi kullanarak çözün demiyor. Ben, ayetlere yapışıp kalan bu Yahudi yorumunu, ayetlerden kurtarmak için, işte onun için girdim topa burada. Orada aynen, bir yerde sadece Adem’in topraktan yaratıldığı diğer yerle bakınız çok ilginç… ve diğer yerlerde farklı farklı formda geliyor. Farklı isimler kullanıyor; insanoğluna atfen de kullanılıyor, Adem’in topraktan yaratıldığını söyleyen ayeti, siz hakiki olarak anlıyorsunuz da peki yani, aynen metin şu: “Biz Adem’i topraktan yarattık.” Peki, şu ayete ne diyorsunuz? “Biz insanoğlunu aceleden yarattık.” Nasıl? Aceleden nasıl yaratılır? Hadi bana izah edin. Yok. İzah yok. İşte bu da onun gibi mecazdır diyorum. İnsan aceleci bir varlıktır demektir. Dolayısıyla, insanın yaratılışında üç süreç var. Nedir bunlar, efendim?
  • Elementer süreç
  • Embriyolojik süreç
  • Biyolojik süreç

Elementer süreç; ilk canlılığın oluşumuna kadar, anlatabiliyor muyum? Yani, ilk RNA’nın Ribonükleik asidin oluşumuna kadar. Ondan sonraki süreç, biyolojik süreç. Yani ondan sonra insan, Allah’ın bu yasasına girmiş, yani evrim yasasına, evrim; Allah’ın yaratma takdiridir. Allah’a nasıl yaratacağını biz mi dayatacağız? Dinciler mi dayatacak? Nasıl yaratacağını söyleme hadsizliği bize mi…? Evrimle yaratmayı murat etmişse, ben beğenmedim Yarabbi, benim ideolojik önyargılarıma aykırı, sen böyle yarattıysan dahi bunu boz mu diyeceğiz, ne diyeceğiz yani? Bu, garip bir dincilik biçimi. Onu da geçtik, gelelim embriyolojik süreç; anne karnındaki süreç. Oluşum süreci. Bakınız, hepsi bir süreçlilik ve bu anlamda elementer sürecin bir parçasıdır topraktan yaratılma. Bu, topraktan yaratılmaya dair 7 çeşit ayet var. Yani; çamurdan yarattık, topraktan yarattık, pişirilmiş çamurdan yarattık, balçıktan yarattık, dahası konsantre balçıktan yarattık, ses veren balçıktan yarattık, bakınız…suda var. Bir ayrı ayet daha var; “Biz, her canlıyı sudan kıldık.” İki ayeti yan yana getirin izah edin hadi… Ne oldu şimdi? Yani, her canlıyı sudan mı yarattı, topraktan mı? Ne diyeceğiz şimdi? Yok! Metinler öyle okunmaz. “Kutsal metinler” öyle okunmaz. Anlatabiliyor muyum? Bu, edebi bir kitaptır. Baştan sona hem edebiyatın tüm sanatlarını içerir hem de eliptik bir metindir, her şeyi söylemez. Dolayısıyla yorumun coşkusu burada şarttır. Çünkü, gerçek ve kendisine uymamız gereken Allah’ın tabiat Kur’an’ıdır. Tabiat Kur’an’ına bakacağız, ayeti öyle anlayacağız. Çünkü, Kur’an öyle diyor. Gezip dolaşmazlar mı yeryüzünü? Yaratılışı nasıl başlattı, incelmezler mi? Kur’an’ın işaret ettiği şey kendisi değil, Kur’an’ın işaret ettiği şey tabiatın kendisi. Bunu artık anlayalım.

Cuma Obuz

  • Eyvallah hocam, biraz yoruldunuz, nefes aldıralım size.

Sinan Canan

  • Hocam yorulma, ben bir küçük örnek vereceğim. O sıkıntıyı yaşayanlardan biri kendisi. Biz o sıkıntıyla, hoca daha genç duruyor gerçi ama, ben hafif böyle bir bedensel çöküntü yaşıyorum son programı izlemişsinizdir bir coştuk biz böyle. Geri alacağım onu mümkün olsa Youtube’dan falan kaldırttırıcam ama neyse hayırlara vesile olmuştur. Ot(?) Dergisinde yazmış olduğum bir örnek vardı, kısaca onu zikretmek istiyorum, özellikle konu açıldığı için. Bir çocuk, varsayımsal bir çocuk önermiştim okuyuculara. Hiçbir eşyanın bulunmadığı bir odada büyütülmüş, hiçbir insan görmemiş, önünde sadece küçük bir masa, oturabileceği bir koltuk ve o masanın üzerinde sadece kâinatın bütün sırlarını içeren bir kitap var. O kitabı Müslümansanız Kur’an olarak düşünebilirsiniz, işte Hristiyan’sanız İncil olur… istediğiniz bir şey olsun. Ama sınırlı sayfa sayısına sahip bir kitap, bütün şifreler orada. Kâinatın her şeyini anlatıyor. Bu çocuk, penceresiz, eşyasız bir odada hiç insan görmeden, ilk gününden 20 yaşına kadar o odada yaşamış ve her gün o kitabı sürekli hatmediyor, her gün okuyor ve kitapta insandan, ağaçtan, kuştan, yaratılıştan, ahiretten, cennet cehennemden bahsediyor. Soru şu: Bu genç, o kitabı ne kadar okursa okusun, insan hakkında ne öğrenebilir, tabiat hakkında ne öğrenebilir? Hiçbir şey öğrenemez. Ama aynı çocuğun odasına, bu sefer örneği değiştirelim, doğduğu günden beri yine aynı odada fakat, o odada küçücük tuvalet penceresi benzeri bir pencere var yukarıda. Sadece güneş ışığı geliyor gece batarken, iki tane de ağacın tepesini görüyor başka bir şey yok. Sadece o pencere yüzünden bile o kitaptan anladığı şey o kadar artar ki… bir anda bilgisi kat be kat artar. Şimdi, üçüncü versiyonda odayı kaldırın, bu genci dünyaya salın. Ama başka hiçbir insan olmasın. Hiçbir insan yok, sadece kendisi var. Bütün mahlukat var geri kalan. Hayvanlar, bitkiler… okusun okusun o kitabı. Darwin olur. Deli gibi evrim kuramı çıkarır, bilmem ne yapar… ama insan hakkında hiçbir şey öğrenemez. Dördüncü versiyon; dünyaya 7,5 milyar doldurun o arkadaşla beraber ama hepsi kendisinin klonu olsun. Aynı insan olsun, adı Ademse hepsi 7,5 milyar Âdem olsun, yine o kitabı okusun. Yine dünyayı gezsin, yine insan hakkında hiçbir şey öğrenemez. Çünkü, bir başka insanda kendisini göremez. Netice itibariyle bu kitaptan hakkıyla istifade etmek için, kevni ayetlerde olabildiğince nasipli davranmak, olabildiğince oradan nasip araştırmak lazım. Demiyorum ki, herkes bilim adamı olsun. İnşallah olmaz, aç kalırız çünkü. Ben, ekmek yapmayı bilmiyorum öyle herkesin profesör olduğu bir dünya çekilmez. Fakat, ilimin bu kadar yaygın olduğu bir yerde hala çocuk direnişleriyle debelenmek bugünkü başlığın temel nedenini oluşturacak. İfsad edeceğiz ediyoruz. Yani o büyüsel hikayeler yüzünden birbirimizi öldürüyoruz, gırtlaklarımızı sıkıyoruz, yaşamı yani şu yaşamı yaşanmaz hale getiriyoruz. O nedenle artık büyümek, inisiyatif almak ve öğrenerek biraz şu dünyadan nasibimizi artırmak lazım. En iyi arkadaşımız Google, öbür tarafta bence sorarlar; “Google’dan ne kadar sordun?” diye. Bunun hesabının çekileceğini düşünüyorum. Google sorgusu var mizanda. Ona göre… bende fetva verdim.

Cuma Obuz

  • Google fetvasını da aldık. Hocam, özellikle araştırdığınız, ilgilendiğiniz alanla ilgili. Yani, zihin meselesi, beyin meselesi, bununla ilgili çok araştırmalarınız var. İnsan zihni, insan beyni nasıl çalışır? Hangi evreleri vardır? Bunun dışında özellikle sormak istediğim şudur: Doğanında, kainatında bir zihni var mıdır ve insan zihniyle bir ilişkisi… nasıl bir ilişki kurabiliriz ya da varsa?

Sinan Canan

  • Şimdi, bence muhakkak. Sen bugün zor soruları hep bana soruyorsun. Bu da felsefi bir soru. Şöyle ki; şimdi akıllı tasarım diye bir şey var. Bizim böyle özellikle Müslüman toplumlar bir ara bunu çok sevdi. İşte akıllı tasarım evrimin alternatifi gibi gözüktüğü için böyle, hemen tabi akıllı falan, bak orada yaratıcı var diye coşuyoruz ama, akıllı tasarımın ne söylediğini pek dikkat etmiyoruz. Akıllı tasarım diyor ki, “Bazı şeyler, yumuşak g ile bazı şeyler, o kadar karmaşıktır ki, kendi kendine pırt diye olamaz, zeki, akıllı bir tasarımcı tarafından bir bütün halinde tasarlanıp ortaya çıkarılmış olmalı. Hiç Allah yarattı falan demiyor, öyle bir derdi yok. Ama dediği şey; bazı şeyler çok zekice gözüküyor diyor. Ama bunun mevfu-u muhalifinin bizim Müslümanlarımız hiç düşünmüyor, akıllıca tasarlanmış bir şey var demek, akılsızca tasarlanmış bir şeyler de var demektir burada. Bir su molekülünün, o son derece basit donma hikayesini mikroskop altında görüpte hayrete düşmeyenin insanlığından şüphe ediyoruz biz. Su molekülünün donmasının hiç öyle aşırı zekice tarafı yoktur. Fakat, muhteşem bir şeydir. Hiçte akılsızca gözüken bir şey değildir. Akıllı tasarım, bizim insanın zihninde o kadim olarak bölünmüş olan evren algısının, yeni bir dille ifadesinden başka bir şey değildir. Mucizelerle bom bom çıkaran bir Zeus, bir de kendi kendine olan kral olsun evren, işte o şeyin, hadesin madesin kötülükler yürüttüğü saçma bir dualitenin aslında yansımasıdır. Mesela bizim kadim inancımızda ister direk Kur’an’ı Kerim’den çıkarın ister bizim bütün kadim anlatılarımızdan; mezheplerimizden, tasavvufumuzdan… hepsi aynı şeyi anlatır. Her an yaratılışta olan, her bir zerrenin hareketini bizzat irade eden, O’nun iradesi dışında hiçbir şeyin olması mümkün olmadığı bir evren içerisinde, akılsızlık nasıl olabilir? Tesadüfe nasıl yer olabilir? Rasgeleli dediğiniz şey nasıl mümkün olabilir? Mesela biz bunu hiç sormuyoruz ve bunu sormadığımız içinde ana konsepti bir türlü birleştiremiyoruz, anlayamıyoruz ve bu işte evrenin zihni var mı sorusu… Şimdi, maddeye baktığımız zaman, her şey o kadar zekice ki, yani bu kendi kendine kaza, çarpışma demek bilimle bağdaşır ama insafla bağdaşmaz. Vicdan ve insafla yapılan bir bilim olsaydı şimdiye kadar biz yapsaydık muhtemelen, olacaktı herhalde ama biz batının biraz bilimsel felsefesi anaya babaya kızıp böyle, işte kendini yollara vuran bir ergenin tarzına benziyor. Yani, bütün değerleri bir tarafa atıp ben sadece ilerlemeci olucam, macera yapıcam falan gibi. Halbuki biraz daha kâinatın estetik tarafını dikkate alarak, burada ki sanata bakarak bilim yapabilmek gibi bir tarihsel gelenek geliştirebilseydik, o zaman bugün mesela Rupert Sheldrake gibi isimlerin, teorize ettiği bir şeyleri, bizde görebilecektik. O diyor ki mesela, “Evrende maddeye şekil veren, morfik alan dediğimiz alanlar vardır. Bu alanlar görünmez, manyetik alan gibi kolay ölçülmez. Ama hem bize biçimlerimizi verir; bütün canlı-cansız nesnelere biçim verir, hem de bir hafıza hattıdır, bir bellek hattıdır. Zamanla değişir, yani evrimin ana hattı odur, dere yatağı odur ve madde bu morfik alanların içinden akar.” Bu ne demek? Maddeye şekil veren bir fikir var arkada, bir güç var, bi bir şey var. Bunu yani Allah’ın hikmeti deyip geçersiniz, tabi güzel bir şey olur. Ama bu sizi bir sürü yükten kurtarır, çalışma falan hikayesi… Mesela, bilim adamları diyorum 150 yıldır karıncaların bu yuvalarını nasıl yaptığını araştırıyorlar. Bizimki diyor ki, “Ne var orada, işte Allah’ın hikmeti.” diyor. Bu süper bir konfor hali, enfes. Fakat araştırmacı Allah bu hikmeti, nasıl irade ediyor acaba? Basamakları nedir? Şeklinde bakıyorsa o ayrı bir konu. Neticede kâinatın neresine bakarsanız bakın, hiçbir şey yani temeli hakkında hiçbir şeyi bilmediğimiz bir kâinatta yaşıyoruz. Şu sesi çıkarabilmem, lütfen koltuğunuza ya da elbisenize ya da bedeninize dokunur musunuz? O dokunma işi varya, temas ediyorsunuz ya eliniz oradan geçmiyor ya bunun sebebi bir kuantum fiziksel prensip; Pauli’nin dışlanma ilkesi. Fermiyonlar-bozonlar aynı yerde bulunamıyor. Niye? Kimse bilmiyor, bilmiyor. Böyle… ve bu mucize yüzünden madde var. Yoksa hepimiz bulut gibi, hepimizin içinden geçecektik ve garip bir ortam olacaktı, ama var. Neden olduğunu bilmiyoruz, bilgimiz yok bu konuda. Sadece her denediğimizde bu olduğu için, neden-sonuç raporu veriyoruz. Bilimin yaptığı bu. Eğer bir insan buna hayret etmeyi kaybetmiyorsa, bilim çok faydalı bir şey. Ama buna hayret etmeden yapılıyorsa bilim, görüyorsunuz sonuçlarını işte. İşte, ifsat sürecinin bir parçası oluyor, bomba yapıyorsun, plastik yapıyorsun, zararlı kimyasallar yapıyorsun, kendi canımıza okuduğumuz bir dünya yaratıyoruz. Yani, neticede aslında ifsat dediğimiz şey de sanırsam bu.

Cuma Obuz

  • Evet, hocam ikinize bir soru yönlendiricem, önce sizden alalım isterseniz. İnsanoğlu özellikle bir video vardı, birçoğunuz bilirsiniz Youtube’da bir animasyon filmi. İnsanoğlu, doğada bir yürüyüşe çıkıyor ve sürekli atık üreterek orayı ifsat ediyor, bir kapitalizm eleştirisi aslında. Bilenler bilirler onu. Hocam, şunu sorucam; tarihten günümüze insanoğlunun doğayla mücadelesi ya da doğanın içerisindeki var oluş süreciyle ilgili, insanoğlu müfsit, irşat eden, bozguncu bir varlık mıdır ya da bunun tersi bir okuma yapmak mümkün mü inşacı bir insan tasavvuru?

Mustafa İslamoğlu

  • İnsanoğlu, aslında ikisine de açık bir varlıktır. Çünkü, ikisinin tohumu da insanda vardır. Dolayısıyla, yani Kur’an’da ki insana baktığımızda da bunu görüyoruz. İnsani potansiyel olarak ikisini de taşıyor. Onun için ister üstünü örter ister açar hakikati. İster küfreder ister iman eder, efendim. İster ifsat eder ister inşa eder. İster imha eder ister ihya eder. Dolayısıyla insanda iki potansiyeli var. Aslında bu, ta… teodiseye kadar kötülüğün kaynağı problemine kadar gider. Ama burada asıl yani, biz varlık sabiti olarak Allah’a inanıyoruz. Bu, bana ait bir ifade. Yani, çalmasınlar diye, çok şeyimi çaldılarda… Varlık sabiti. Yani, nasıl ki Arşimet sabiti var; Pi sayısı Arşimet sabitidir. Nasıl ki fizikte Planck sabiti var, yani tekillik dönemine; Planck deniyor 1. Dönem Bingbang’den sonra, Planck dönemine Planck sabiti var. O, sabittir. Niye böyledir? Tartışamıyorsunuz. Yani, Pi sayısı niye 3,14? Tartışamıyorsunuz. Altın oran, niye 1*1,618? Anlatabiliyor muyum? Fibonacci’ye sormak lazım ama Fibonacci bize tarif etmiş aslında. Ama bunu tartışamıyorsunuz. Bunlar, sabitlerdir. 1 ve 0 sayısı da sabittir matematikte. Bunlar sabitlerdir. Niye sabittir? Bunu soramıyoruz. Allah, bir varlık sabitidir. Ben, Allah’ın akılla ispat edileceğine inanmıyorum, inanmayanlardanım. Anlatabiliyor muyum?

Cuma Obuz

  • Tam olarak nedir hocam?

Mustafa İslamoğlu

  • Şu demek. Yani, Allah’ın varlığını elle tutulur gibi, gözle görülür gibi, üç boyutlu bir şeyi ispat eder gibi, ispat edemeyiz. Anlatabiliyor muyum? Bu, zaten böyle mümkün olsaydı Allah, şehadet alemine dahil olur, gayb aleminden çıkardı. Bizde O’na iman etmezdik, bilirdik çünkü. Anlatabiliyor muyum? Yani O, artık ellenebilirler, kontrol edilebilirler, görülebilirler, duyulabilirler, alanına girerdi. Bunlar, yaratılmış alandır. O, yaratandır. Dolayısıyla yani, insan idrakini aşan bir hakikat. İdrak O’nu nasıl kuşatacak? Anlatabiliyor muyum? Bu, bu demek. Peki, Allah’ın varlığı benim için nedir? Varlık sabitidir. Bu, benim yorumumdur. Yanılıyor olabilirim, yanılıyorsam Allah beni affetsin. O, affı geniştir. Ama benim yorumumda Allah varlık sabitidir, o sabiti alınca nasıl ki, Planck sabitini alınca, yani varlığın başlangıcında yani efendim, kozmogoni dediğimiz, evren doğum anlaşılmıyorsa Planck sabitini alınca, 1 ve 0 sabitini alınca matematik çöküyorsa, Allah sabitini alınca da varlık çöküyor. Bir yığın boşluk kalıyor ortaya. Ben, Allah’ı böyle ispat etmek isterdim. Anlatabiliyor muyum? İşte, Gazali’nin yöntemiyle değil. Anlatabiliyor muyum? Yani ,4-5 tane ispatı vacip derler buna. Allah’ın varlığının, zorunluluğu şeyi var. Onun için, ben böyle ispat ediyorum. Farklı bir yöntem benimkisi, varlık sabiti. Yani, bu çerçeveden bakınca insan, kötülüğü de içeren bir varlık olarak yaratılmış. Zira; bilinç var, irade var, akıl var, vicdan var. Bakınız bu, bilincin üç cüzleri, işte üflenen ruh dediğimiz şeyde, ben böyle yorumluyorum. Üflenen ruh can değildir. Çünkü, hayvanlara ruh üflendiğinden bahsedilmiyor. Kur’an’da 16 yerde üflendiğinden bahsediyor ama hayvanlara değil. Yani, insana ruh üflendiğinde insan beşerdi ve canlıydı diyor. Anlatabiliyor muyum? Seçildi. Yani Ali İmran suresi 33.ayette; insanın, Ademin seçiminden söz ediliyor. Seçiminden söz ediliyorsa, alternatifler vardır. Başkaları olmadığı yerde, seçimden söz edilemez diyorum. Dolayısıyla yani, eğer ayetse al sana ayet demiş gibi oluyorum ama başkada çaremiz yok. Dolayısıyla bu anlamda, insan imha ve inşaya, ifsat ve ihyaya açık bir varlık. Yani, potansiyeli var. Hangisini kinetize ettiğinize bağlı. Hangisini suladığınıza bağlı. Zaten, sorumlulukta buradan kaynaklıyor. Tercihte buradan kaynaklıyor. Zira, bizi biz yapan; tercihlerimiz. Tercihlerimiz yoksa eğer, eğer kötüye imkânımız yoksa, iyiyi seçmiş olmuyoruz ki… seçmediğimiz bir iyiden dolayı da salih amel olmaz ki! İnsanın eylemi salih, fasit, fasık diye ayrılabilir. Hayvanların eylemleri arasında böyle bir tasnif yok, böyle bir ayrım yok. Onun için biz, bu anlamda tercihlerimizle sorumluyuz. Onun için sorumluluk bilincimiz, bizi biz yapan ley aynı zamanda. Bilincimiz yani, ama sorumluluk bilincimiz. İnsan, hayatı imha da edebilir inşa da edebilir. Başlangıçtan beri aslında, Kur’an’da anlatılan kavimleri helaki meselesi, aynen doğaya müdahaleyle alakalıdır. Doğa üzerinden verilir. Anlatabiliyor muyum? Bakınız, Ad kavminin helaki, bir kum fırtınası sonucunda oluşan bir helaktir. Doğa üzerinden verilir. Zira, azmışlardır. Azmak ne demek? Aslında, şımarmak. Yani, size verilen emanetleri yerinde kullanmamak, emanete ihanet etmek. Yani size aslında, kardeşçe geçinmeniz için, misafirhane dayanmış döşenmiş bir misafirhane veriliyor ‘yeryüzü’ isimli. Yani mavi küçük gezegen. Bu muhteşem şey. Bu muhteşem şeyin, ihtişamını görmek için, uzaydan bu gezegene bir bakmak lazım. Astronotları bir dinleyin, ilk defa dünyayı uzaktan gördüğünde, ne hissettiklerini belgesel yapmışlar.

Sinan Canan

  • Dinlediğim en etkileyici şeydi hayatımda.

Mustafa İslamoğlu

  • Aman Allah’ım! Sizin hepinize tavsiye ediyorum. Gayri ihtiyari diyor ‘gözlerimden yaş gelmeye başladı.’ Bu…! Yani, gurbet hissi. Bu çok önemli. Bu küçük mavi gezegen var ya kıymetini bilemediğimiz, muhteşem bir imkân. Onun için, bizim hepimizi yani füzelere alıpta uzaya mı uçurmak lazım kıymetini bilmek için…? Uçan birkaç insan yetmez mi? Hatta hiç uçmadan yetmez mi? İşte yetmesi için aslında, bize kadar gelen vahiylerin tamamının maksadı bu! Yani bunu, bir emanet bilin. Siz, hayatın Rabbi değilsiniz! Siz, hayata mensupsunuz, hayat size değil. Hayata mensupsunuz. Sadece parçası değil, aynı zamanda son halkasısınız şu an itibariyle. Devam ediyor hayat. Ama siz, sofraya en son geldiniz, en baş köşeye kuruluyorsunuz! Bir de sofrayı tekmeliyorsunuz, sofrayı mahvediyorsunuz. Sizin, ne hakkınız var? Dört milyar yıllık bir hayat var, yeryüzündeki hayatı 4 milyar yıl diyebilir miyiz Sinan hocam?

Sinan Canan

  • Evet…

Mustafa İslamoğlu

  • Dört milyarlık bir süreç var. Dört milyarlık yıl hadi söyleyeyim, bir emek var. Eğer inanıyorsanız, bu emek Allah’ın emeğidir. Neden saygı duymuyorsunuz? Aslında bu, orada anlatılan. Semud kavminin hikayesi nedir? Bir işte deve hikayesi. Orada deve; Allah’ın devesi demekle o deve böyle olağanüstü uçtu kaçtı bir deve falan değil. Böyle bir şey yok. Anlatabiliyor muyum? Peki, nedir Allah’ın devesi, niye Allah’ın devesi? Allah’ın arzı deyince ne anlıyorsanız, Allah’ın beyti deyince Kâbe’ye ne anlıyorsanız… Anlatabiliyor muyum? Onu da öyle anlayın. Allah’ın arzı; yeryüzü. Dolayısıyla, Allah’a nispet edilen şeyler Kur’an’da, prensip olarak kamu malı demektir. Kamu malı! Yani özel mülk olmayan, Allah’a nispet ediliyor. Kâbe, kimsenin özel mülkü değil, demektir bu. Kamu malıdır, kamuya yani, Allah sahip çıkıyor. Kamunun olan hakka, Allah sahip çıkıyor. Bu, bu demektir. Onun için arzullah budur. Nâgatullah budur. Efendim, beytullah budur ve daha diğer şeyler budur. Bunu geçtik. Orada da bir hayvana, eziyet ediliyor. Ne yapıyor? Su verilmiyor, işkenceyle (ağara fiili) öldürülüyor ve bir helak görüyoruz. Yani hayvanlar üzerinden, bir ders veriliyor. Unutmayalım! Kur’an’da anlatılan bu kıssaların, tarihsel olarak olmuş olması da şart değil. Neden? Kur’an tarih kitabı değil; biyoloji kitabı olmadığı gibi, zooloji kitabı olmadığı gibi, astronomi kitabı olmadığı gibi. Kur’an; hidayet rehberi. Yani, rehberlik. Dolayısıyla, Kur’an bize, bir zihin inşa ediyor. Bu inşa ettiği zihinde; hayvanların da yeri var. Bugün İslam toplumlarının, Müslüman şarkın hayvana bakışına bakar mısınız? Sokak hayvanlarına bakın, bir ülkenin medenilik skalasını oradan çıkarırsınız. Anlatabiliyor muyum? Sokak hayvanları ne ise eğer hayvanlarını sokağa bırakıyorsa insanlarını da sokağa bırakıyordur o ülke. Kesinlikle öyledir. İsterseniz araştırın. Dolayısıyla sokak hayvanlarına, nasıl muamele ediyorsa bir toprağın insanı, aynı zamanda insanına da öyle muamele ediyordur. Bu çok önemledir. Aynı zamanda birde hayvanın terbiyesi var. Siz zannediyor musunuz ki biz hep hayvanı terbiye ediyoruz? Hayır… Hayvan, asıl bizi terbiye eder. Onun için kedi sahibi olmak, köpek sahibi olmak öyle bir şeydir. Aranızda var mıdır kedi, köpek sahibi olanlar? Evet, onlar bilirler, iyi bilirler. Anlatabiliyor muyum? Sabrı onlar öğretirler, bize. Bir can ne demek? Onlar, öğretirler. Bir canı yaşatmak ne demek? Onlar öğretirler. Onun için, bu çok önemlidir. Onun için, seri katiller ilk eza cefa ve öldürme işini, hayvanlar üzerinde denerler, ondan sonra insana kayarlar. Yani Kur’an’da gördüğümüz bir şeyde, bu helak biçimi. Diğer helak biçimleri de işte; volkanik bir helak biçimi var, efendim, bir patlama ile helak biçimi var… yani hep tabiattan. Bu anlamda insan, tabiata eğer kendisi kibirle yaklaşırsa, tabiatın bir emanet olduğunu ve kendisinin de tabiata mensup olduğunu unutursa… bu çok önemli. Peki, ‘biz niye böyle yapıyoruz?’ diye sorarsanız; bendeniz her sorunun arkasında, inancı görüyorum. Yamulmuş ve yozlaşmış inancı. Bu coğrafyaların tümünde, hangi soruna el atarsanız atın, soruna arkaya doğru izi sürün, taaa… varacağınız yerde, orada bir yanlış inanç, yozlaşmış bir inanç bulursunuz. Anlatabiliyor muyum? Yani gelir, bu topraklardaki iyilikler inanca dayanır, kötülüklerin tamamı da inanca dayanır. Burada inanç nedir? Burada inanç ister kendisi itiraf etsin ister etmesin… çünkü, kültürdür bu, zincirleme gelir. Kültür, bir hava gibidir-atmosfer gibidir. İçine gireni farkında olsun ya da olmasın, sarar-kaplar ve etkiler. Bu topraklarda kültür, insan kibrine dayanır. İnsanın diğer varlıklar karşısında, kibrine. Bu kibrinde ifadesi; insan, eşrefi mahlukattır. Bu, bir kibir ifadesidir ve Kur’an tam tersini söyler. Çok ilginç! Kur’an’da bir ayet var biliyor musunuz? “Yerlerin ve göklerin yaratılışı, insanın yaratılışından daha büyüktür.” ‘Ekber’ kelimesi geçer içinde.

Cuma Obuz

  • İlk defa duydum hocam.

Mustafa İslamoğlu

  • Yani, tahmin ediyorum birçokları da ilk defa duymuştur. Yani, şeref açısından büyüklük, şeref; büyüklük ifade eder. Büyüklük açısından, yerler ve gökler yani tabiat mı büyük insan mı büyük? Tabiat büyük diyen bir kitabınız var. Siz neye iman ediyorsunuz? Dolaysıyla, bu eşrefi mahlukat yanlışı var ya insanı kibre sürükledi. Hoş eşrefi mahlukat deyince insana eziyet etmediler mi? İşkence etmediler mi? Öldürmediler mi? Sürüklemediler mi? Kalaslarla ezmediler mi Ferhunde gibileri? Milyonlarca Ferhunde’yi… buyurun tarihimize bakın. Onun için orada insana saygı maygı istemiyor aslında. Öyle bir derdi yok. Nedir derdi? Derdi, tepe tepe kullanacağı bir tabiat var. Anlatabiliyor muyum? Hiçbir şeye saygı duymadan, tepe tepe kullanabileceği. Niye yapıyorsun? Deyince, “Benim değil mi?” diyor. “Benim emrime amade değil mi?” diyor. Hayır, senin değil! Emanet. Sen de emanetsin ve işin ilginci, senin annen o. Hayat ve tabiat insanoğlunun annesidir. Seni o doğurdu. Anlatabiliyor muyum? Anana nasıl hürmetkârsan, tabiata da öyle hürmetkâr ol. Niye? Ananı tabiat doğurdu. Seni anan doğurdu, anaların tüm anaların anasını tabiat doğurdu, hayat doğurdu. Niye büyük annene saygın yok? Onun için yani, sonradan geldin sofraya, haddini bil. Baş köşeye oturdun. Yapma böyle, sofrayı devirme!

Cuma Obuz

  • Eyvallah hocam. Sinan Hocam, siz tarihi süreç açısından çıkar mı hala öyle bir umut var mı?

Sinan Canan

  • Şimdi efendim, insanın fabrika ayarları diye bir şey anlatıp duruyorum ya ben sürekli, duyanlar vardır, onu bir kitapta yaptım şimdi. İnsanın fabrika ayarlarında anlattığım şeyin, temelinde şu var: insanoğlunu diğer canlılardan farklı kılan şeylerin yanı sıra, onlarla ortakta yapan bazı özellikleri var ve biz bu özellikleri, unuttuğumuz için, kendine yabancılaşmış bir türüz, tek türüz bu açıdan. Neden yaptık bunu? İşte, tahminen 12-13 bin sene önce tarımı filan icat edipte böyle toplu yerlerde gıda üretebilmeye başlayınca; şehirler, işte önce köyler, topluluklar, şehirler ortaya çıkıyor. Şehirler ortaya çıkınca da orada birtakım kurullar, kaideler, kanunlara ihtiyaç duyuyorlar. Özel mülkiyetler, şunlar bunlar ve insanın ifsadı aslında temelde burada başlıyor gibi gözüküyor. Zira, dinler tarihine temelde bakın, hocam detayları daha iyi verebilir. Bununla yaşıttır, yani 10-15 bin senelik bir bantta biz, insan topluluk içerisinde dinlerden falan bahsedebiliriz. Dolayısıyla bu işte Âdem falan hikayesini, o anlatıyı temelde bir daha bu antropolojiyle bir daha yorumlamak zorundayız zaten. Çünkü, insan 300 bin senedir burada, işte hocanın Uganda’da gördüğü o buluntulardan falan çok iyi bildiğimiz şeyler bunlar. 300 bin senedir modern insan, bunu da biz yani şu Âdem anlatısını bütün dinlerden geriye takip edin maksimum 2000 sene geriye gidersiniz. Zaten orada bir tenakus var. Ama esas bu hikâyeden bence anlamamız gereken şey şu gibi geliyor bana. Benim insan fabrika ayarları 1.kitapta öyle başlıyor, televizyonda bulduğum bir tanım oldu mecburen, ‘insan nedir?’ sorusuna verdiğim: Karnı doyunca, arıza çıkaran tek canlıdır demiştim. Gerçekten öyle. Yani böyle bir özelliği var, her türlü fiziksel ihtiyacını tatmin etmenize rağmen, onu tatmin edemediğiniz bir varlık. Yani ne olursa olsun, sağlık yerinde, çoluk çocuk, para pul her şey var, içi daralıyor mesela. Durduk yerde bir şey yapası geliyor falan filan böyle soldan soldan geliyorlar. Bir şey oluyor. Neden olduğunu bilmiyoruz mesela bugün psikiyatristlerin kapısını aşındırdığımız yani psikiyatrinin psikolojinin en zirve meslekler haline geldiği dünya, insanlığın yaşamda kalma sorunlularını en alt düzeye indirdiği, yani sorunlarından tamamının çözüme yaklaştığı bir dönem. Sorunların çözülmesine rağmen, delirmesi artıyor insanın. Niye? Çünkü, artık o temel ihtiyaç; sıkıntı, arıza o işte müşküller azaldı. Hayatta kalmaya çalışan bu zayıf, çıplak primatın, hayatta kalma görevi bitti artık. Ne yapacak? Ona buna soracak. İşte hayatta kalma donanımı komşuya saracak, emeklilik planına saracak, kar yer, anti aging bilmem ne… onlarla uğraşacak işte. Futbolla uğraşacak, siyasetle uğraşacak, bir şeyle hayatı doldurması lazım. Modern insanın trajedisinin ne olduğunu unutmasında, 160 bin sene önce toplam dünyadaki nüfusu 2000’in altına düşmesine rağmen, büyük bir buzul çağı soğumasını bile atlatmış olan; Homo sapiensin bugünkü torunları, yapay zekadan korkuyor. Fişi çekince duran alet bu. Buz çağını atlatmış bir ırkın ahfadısın, kendi yaptığın aletten korkuyorsun. Niye? Ne olduğunu unuttun çünkü. Kapalı bir kutu içerisinde tabiatına yabancılaşır, kendi düzen, kural, kanun ve zihin kalıbın içerisinde, dışarıda nasıl bir görevle bugüne kadar rafine edildiğini, işte o ahseni takvim diye İslam’da bahsedilen sürecin nasıl-neden geçirdiğini unuttu. Dolayısıyla burada tamamen kendi kurallarımız içerisinde, daha bugün bir öğrenci arkadaşımla konuştum mesela. Çocuğu böyle resmen ezen korkularının hiçbirinin gerçek dünyada bir kıymeti harbiyesi yok ama o, onu tamamen gerçek zannediyor. Beni izliyorsa şu anda ona selam ediyorum. İsim vermeyicem tabi. O sıkışmış zihin, tamamen bizim sanrılarımızdan ibaret. Şimdi bu, az önce bahsi geçen yani insan yıkar mı yapar mı meselesinde, insanı insan yapan noktayı bence işaret ediyor. İnsana öyle bir kabiliyet verilmiş ki, bu benim 5.fabrika ayarı. Sınırlarını zorlamak zorunda. Böyle bir güdüyle dünyaya geliyor. Yani şu anda burada yaptığınız şey bile o. Şu anda yiyip içip evde yayılabilirken, gelip böyle burada oturuyorsunuz saatlerce. Tuhaf bir şey yapıyorsunuz. Yani, hayatta kalmanıza çok yardımcı olmayacak garip, biyolojik dürtülerinize ve ihtiyaçlarınıza zıt bir şeyle vakit geçirebiliyorsunuz. İradenizle, vücudunuzu zorlayabiliyorsunuz. Korka korka bir şeylerin üstüne gidebiliyorsunuz… Bu niye lazım? Bu zayıf ve çıplak canlıdan ‘ben bu tepeyi aşıyım, bunun arkasında belki daha güzel bir yer vardır diye, harekete geçsin, 10 kişi gitsin 9’u ölsün, birisi bize yeni bir ülke bulsun diye. Hepimizin içine konmuş bir sistem. Hepimiz böyle doğuyoruz ve devamlı bir sınır zorlama, yeni bir ihtimal, ufuk keşfetme, içimizi yakıp tutuşturan bir şey. Ama bunu tatmin etmediğimizde ise, psikolojik sıkıntılar yaşıyoruz. Sınırını aşabilen tek canlı olarak, burada mesela ben yine fırça yiyicem, sen Mustafa İslamoğlu ile çıkmışsın falan filan diye. Onun temel gerekçesi de şuraya dayanıyor; ben herkesle konuşurum. Özellikle, sınırlarını aşan insanlarla daha iyi muhabbet ederim. Mesela, sınırını aşmak ne demek? Ne güzel konforlu konforlu daha önce bir televizyonda çıktığımız bir ilahiyatçı, kendi alanı içinde her şeyi biliyordu. Beni kafir, onu müşrik, bunu fasık tak tuk yaparak, saça saça ormanda pala ile ilerler gibi gidiyor. O güzel sınırı içinde yaşıyor, harika konforu muhteşem. Ama burada bencileyin ha babam sopa yiyen, devamlı bir şey söyleyen işte oradan hayt huyt, oradan tart edilen, buradan kafir ilan edilen falan filan bunu göze alan bir insanla muhabbet etmenin tadı, bir farklı ve burada bunu söylemem o yüzden önemli. Sınırlarını aşmaya zorunlu bir canlı olarak insan, rehberliğe de muhtaç olan tek canlıdır. Geyikler, rehber istemez. Geyikleri sürü yap, gayet zekice otun suyun en güzel olduğu yere giderler. Ama insan, 5-10 tanemiz bir araya gelelim, işte ifsat başlar. Ortalık karışır. Ya darbe yaparız ya birbirimizin gözünü oyarız. Niye? Hepimizin gitmek istediği yön farklı. Peki, burada rehber ne? Hemen mesela benim geleneksel yetiştiğim kültürde, insanın rehber ihtiyacı var. Tabi Kur’an bize yeter, İslam bize yeter, sancak falan böyle bir coşarlar… İyide yani Kur’an üzerine millet birbirini boğazlıyor şu anda. Eee ne yapacağız o zaman? O zaman işte buradaki fikir, biraz önce konuştuğumuz fikir devreye giriyor. Gerçek Kur’an, önceki Kur’an, esas Kur’an, okunması gereken hayat Kur’an’ı. O, orada esas rehber. Niye bizim basılı Kur’an sürekli oraya referans veriyor? Yıkıcı derecede, moral bozucu derecede, en fazla referans verdiği yer; yaratılıştır, kainattır, evrendir. Ben bunun görülememesini anlayamıyorum. Yani bu kitap, caldır caldır yaratılıştan, fizikten, biyolojiden, kimyadan, kozmolojiden, astronomiden bir şeylerden bahsediyor. Devamlı kıblesini coğrafi efendim durumlara göre, efendim namaz vakitlerin astronomik hareketlere göre hesaplaması gereken bir toplum, 500 senedir bu alanda bir gelenek bile oluşturamıyor. Çünkü, hiç ilgilenmiyor. Bu işin bu kısmın bırakmış. Çocukluk inançlarına sarılmış ve kendi yarattığı şehirler, topluluklar, kabileler, mezhepler, guruplar, tarikatlar, cemaatler… adına ne derseniz deyin, içine kapanmış; “bunlar kurtuldu, bunlar battı noktasının konforuyla,” yaldır yaldır geliyor. Ama bugün, artık başka bir zaman; büyümek zorundayız. Çünkü artık, yani ben o armegedoncu söylenceleri eğlenceli bulurum ama pek itibar etmem. Fakat, gerçekten biyolojik ve antropolojik olarak, ahir zamandayız. Gittik gidiyoruz. Büyük felaketin içinde yaşıyoruz. Okyanus asitliği her sene 0,2 derece artıyor. Bu 15-20 yıl içerisinde, oksijenimizin %70’ni sağlayan fita-planktomların tehlikeli derecede azalacağı anlamına geliyor. Boğulacağız. Kendi atıklarımızla, hayvancılık ürünlerimizle, o yemek için yetiştirdiğimiz hayvanların dışkılarıyla kirlettiğimiz okyanuslar yüzünden, nefes alamayacak hale geleceğiz ve bunları kendi zanları içinde hapsolmuş ve maddi gücü ele geçirmiş türdaşlarımız yaptı ve hakikatin mesajına sahip olanlar, ona gözünü kapattığı, o ipi bırakıp başka iplere sarıldığı için, bunlar başımıza geldi. Bir uyanış zamanı gerekiyor. İnşallah çok geç olmamıştır. Simülasyonlar çok karanlık. Yani ifsadın dibindeyiz. Burada böyle nezih, güzel, hoş bir ortamda oturuyoruz ama, şu anda saniyede bilmem kaç bin hayvan kesiliyor, bilmem kaç milyar ton karbondioksit atmosfere veriliyor. Şu anda dünya cayır cayır yanıyor. Moralinizi bozmak gibi olmasın. Hani, hakikaten cennette yaşıyoruz şu anda ama, fena bir şey oluyor ve o fena olan şeyi anlayabilmek ancak şu çarpık düşüncenin, işte o geçmişteki o hastalıklı inancın, seneler içerisinde bizi nereye getirdiğini görmekle mümkün. İnsan, zandan oluşur, zanla bakar, zihinsel modeliyle dünyayı anlamaya çalışır. Vahiy eğer gerçekse, bize yapması gereken bence bir tek etki var. Bir metne vahiy metni diyorsak; Allah’tan gelmiş bizi uyarmak üzere gönderilmiş metin diyorsak, onun yapması gereken en önemli şey; bizi şaşırtmalı ve zihnimizi açmalı. Bizi rahatlatıp zihnimizi daraltıyorsa, o metinin yorumunda en azından bir sorun var demektir. Yanlış anlıyoruz demektir.

Mustafa İslamoğlu

  • Konfor alanı vermemeli.

 

Sinan Canan

  • Aynen öyle. Demeli ki, hadi harekete geç. Seni sınırı aşmak için yaptım, hadi hayra doğru sınırını aş. İnsanoğlu bırakırsanız bunu yapıyor işte. Yani berbat ediyor ortalığı, o yüzden bu mesajı burada birlikte tekrar ele almak, benim hiçbir zaman herhangi bir dini öğretiyi anlatmışlığım vaki değildir. Şimdi böyle deyince, twitterdan yağdıracaklar, şu anda da canlı yayındayız zaten. Bir tane akıl-bilim isimli bir meczup arkadaş var. Normal ismini de bilmiyorum. Bir kere ben bu lafı söylemişim televizyonda, “Allah, akılla anlaşılacak bir şey değildir, akıl mantık konseptinin dışındadır” diye. Her twitterda benim konum geçtiğinde altına bu lafı yapıştırıyor. “Sinan Canan bunu demişti falan” diye, delirmiş çocuk.

Cuma Obuz

  • O da size yapıştı herhâlde öyle.

Sinan Canan

  • Akıl, tek aracı olarak bilinince insanın, her şey çivi oluyor işte. Yani, her şeyi onunla çözmeye çalışıyorsun. Annemi sevdiğimi akılla ispat edemem ki. O, o sevgidir, bitti işte. Yani, bilim adamı da olsanız, evleneceğiniz kişiye kan tahlili, genetik analiz yapmazsınız.

Mustafa İslamoğlu

  • Tanrı, senin çivin değildir diyorsunuz.

Sinan Canan

  • Aynen öyle. Bir rahat ol, vicdanı var, aşkı var, duygusu var, ne bileyim bir gönül meyilli var… yani bunların hepsi aslında bizim duygularımız ve bilgi kaynaklarımız. Biz, bunları kullanamayan bir neslin mensupları olduk maalesef. Mesela, Allah akılla bilinmez, evet. Ama Carl Gustav Jung’un bir röportajı var Youtube’da siyah beyaz çekilmiş, harika kısacık bir klip almışlar. Meşhur ruh bilimci. Freud’un öğrencisi sonra kapışmışlar. Diyorlar ki, Tanrı’ya inanıyor musunuz? ‘Yok’ diyor, ‘hayır, biliyorum’. Ama lütfen söylerken ki yüz ifadesine bakın. Ben gördüm ki der gibi. Çünkü bu bilme, başka bir bilme. Rasyonel bilme değil. Vicdani mecburiyet. Öyle bir bakıyorsunuz ki baktığınız şeye, o kadar derinine giriyorsunuz ki, artık oradaki eli görüyorsunuz. Newton fiziğinden sonra, Newtoncular demiş, “Newton, Tanrı’yı evrenden kovdu. Newton demiş ki, ‘saçmalamayın’ daha sağlığında. ‘Ben size, Tanrı’nın evrendeki parmağını gösteriyorum’. Bulanla, bulanın fanatiği arasındaki farkı lütfen dikkatle izleyin. Her büyük fikrin, en büyük zehri onun yılmaz savunucularıdır. Birileri bir fikrin, birileri bir insanın, birileri bir görüşün arkasına takılıp onu hizipleştirdiği anda iş biter. Bugün İslamizim de maalesef böyledir. Eğer Kur’an ’izim yaparsanız onu da böyle yaparsınız. Lütfen, -izm değil. Onu her devirde yeniden tecrübe edip, anlayabilecek duru bir zihin inşa etmeye çalışalım. Kur’an’ı Kerim eğer, aynen kâinat kitabı gibi, yani bu yaratılmışlar gibi her devre hitap eden bir vahiyse, çok doğaldır ki insan küçükten büyümeye doğru olgunlaşmaktadır, her devirde yeniden okuyup yeniden anlamak zorundadır. Bitti! 500 yıl öncekinin anladığıyla ben anlarsam, görevimi yapmamış olurum. O, görevini mükemmenel yaptı. Mesela Gazali, bir sürü saydırıyorlar da ya bırak! Adam görevini yapmış kardeşim. Sen bugün ne içtihat üretiyorsun? Bir ilahiyat fakültesine çağırdılar, böyle kalabalık, konuştum bir sürü, biyoloji anlattım. Sonra şu tarafta bir hocalar var bir grup, bu tarafta hocalar var, araları boş. Ben önce niye böyle olduğunu anlamadım, tesadüfen öyle zannettim. Bunlar Mutezile, bunlar Eş ariymiş. O buraya bir laf attı bu buraya bir laf attı bilmem ne, bunlar girdi, arkada öğrenciler bak bizimkiler başladı yine falan diye. Biraz böyle muhabbet durunca, ben dedim ki sevgili hocalarıma çok teşekkür ediyorum. Benim tam uzmanı olmadığım, dilimin dönmediği, yaklaşık 1000 sene önceki mevzuyu çok güzel demostre ettiler, sağ olsunlar, var olsunlar. Bir alkış koptu gençler arasında. Hakikaten sorunumuz bu. Kimin ne dediğinin kavgasını yapmaktan, Allah’ın ne dediğini duyamaz haldeyiz. O yüzden bence inşallah bugün ona vesile olsun. Bence önemli. Bu arada inancınız ne olursa olsun, sadece Müslümanlar için konuşmuyorum, kâinatı okuyan herkes için, söylemek istediğim bir şey bu.

Cuma Obuz

  • Hocam, tarihsel sürece de deyindiniz. Zaten özellikle insanoğlunun o ifsat süreciyle ilgili. Günümüzde bir küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi bir problem var. Hocam, önce size yönelteyim bu soruyu, bu problem çeşitli vesilelerle tartışılıyor. Biz de biliyoruz ki büyük bir problem Sinan Hocamızın dediği gibi. Ne yapacağız ne edeceğiz? Herkes tartışıyor. Çok şey yapılıyor. Bağışlar toplanıyor ama gözle görülür elle tutulur herhangi bir çalışma yapılmıyor. Sadece, söylemde kalıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Özellikle hem kurumlar açısından yapılması gereken şeyler hem de kişisel olarak bir insanın neler yapması gerekiyor? Yani doğayla ilişkisini o dediğiniz düzleme getirilebilmesi için. Bildiğim kadarıyla siz, et tüketimini biraz sınırladınız. Mesela bir örnek olabilir mi? Böyle bir şey.

 

 

Mustafa İslamoğlu

  • Sorunuzun kısa cevabı, farkındalık ilk şart. Yani sorumluluk bilinci, ikinci şart ama o devamında geliyor. Sorumluluk bilincinizin artması için, farkındalık ilk şart. Farkındalık için ne şart derseniz eğer. Ankebut 20’yi yine okumam lazım. Yani, “Gezip dolaşın yeryüzünü, yaratılış nasıl başlamış, görün”. Ben akşam 14 saatlik uçak yolculuğundan sonra, vatanıma geldim. Yani Houston’da programım vardı 3 günlük, üç sunum yaptım geldim. Aslında Houston’daki programı ayarlayan arkadaşlar, bana bir güzellik yapmışlar. Ben, hiçbir çağrıdan dünyevi bir karşılık beklemiyorum, istemiyorum, almıyorum. Yani bu alınmaması gerektiği söylediğim için falan değil. Ben böyle yapıyorum. Ama diyorum ki beni, gezdirin. Ben, kâinat ve tabiat Kur’an’ını okumak istiyorum. Çok gitmek istediğim bir yer vardı. 66 milyon yıl önce, yeryüzünde biyolojik hayatı tabiri caizse yeniden başlatan, bir ‘gong’. Yani, 10 km çapında ki bir gök taşının bugün Meksika körfezine, Yucatan yarımadasının karaya düştü ve orada bir körfez açtı. Beni oraya götürdüler. Ben tespit ettim şey yapılacak yerlere gittim Yucatan yarımadasına. Kankun’a indim. Kankun’dan sonra, orada 8 bin tane, obruk diyebileceğimiz onlarca metre yerin altında deniz seviyesinde, suyla dolu olan, çok devasa hendekler var. Bunlara sennotta diyorlar. Dolayısıyla o sennottlardan, birkaçını ziyaret ettim. Yer altında uzun hatta bazılarından yüzerek geçiyorsunuz, dolaysıyla orada da yüzdüm ve bölgeyi ince ince taradım üç gün. Bu manada 66 milyon yıl önce hayatı %75 sıfırlayan bir olay bu. Yeryüzüne yıllarca güneş değmiyor. Yani omurgalılardan memelilere sıçrayış, bir teoriye göre, bu gök taşının düşüşüyle oldu. Dinozorların sonunu getirdi bu. Yani yeryüzünün tamamını etkiledi. Yeryüzünde %75 biyolojiyi yok etti. Peki, memelilerin doğuşuna zemin hazırladı. Bu bir bela değildi aslında. Anlatabiliyor muyum? Bu, bir nimetti. Nasıl baktığınıza…? Deprem, bir bela değil ki. Deprem öldürmüyordu ki, yani fay hattının üzerinde zayıf bina yapan öldürüyordu. Onun için yani, malzemeden çalan öldürüyordu, denetlemeyen öldürüyordu vesaire. İşte oda onun gibi. Muhteşem bir planın bir parçası olarak, 10 km çaplı bir kay düşüyor. Orada ve Yucadan yarımadasındaki bu olay, tüm dünyayı kaplıyor ve memelilere yol açıyor. Yani, bizim sürecimizi başlatıyor. 66 milyon yıllık bir hikâye anlatıyor bize. Hikâyenin, orada gözümle gördüm sonuçlarını. Hala giden gidebilir. Eğer, o gözle bakarsa ama. “Hadi bakalım, gezin dolaşın yeryüzünü, yaratılış nasıl başlamış, inceleyin.” Buyurun. Yani, orada düşünün ter bezleri özelleşiyor, süt bezine dönüşüyor. Memeli. Niye? Artık yumurtayı dışarıya bırakamıyor. Çünkü, dışarıdaki şartlar yumurtaya artık yok, karşı. Anlatabiliyor muyum? Ne yapacak? Yumurtayı içinde tutacak. İçinde tutacak ama, ne yapacak? O zaman rahmi geliştiriyor, o zaman plasentayı geliştiriyor ve muhteşem bir izlek açılıyor. Anlatabiliyor muyum? Ve işte bize kadar gelen müthiş bir hikâye çıkıyor. 66 milyon yıllık bir emek. Allah ile emeği aynı cümle içinde geçirdiğimde, lo lo looo… havaya kalkıyor. Ben, o lo lo lo… bir daha kalksın, Allah’ın emeği. Budur. Bu, emeğe saygı.

Sinan Canan

  • Bizde hocam, deneme yanılmadır. Evrim deyince kızıyorlar. Allah’ın deneme yanılmaya mı ihtiyacı var? Allah maddeyi terbiye ediyor kardeşim. Madde, deneme yanılma ile terbiye edilir. Bizde öyle öğreniyoruz zaten. Eşrefi mahlukatta böyle öğreniyorsa, demek ki sistem böyle çalışıyor.

Mustafa İslamoğlu

  • Bir de şu; Allah’tır kusursuz olan. Yaratılmış her şey kusurludur. Evet, bu kanundur, bu yasadır. Matematik bilimlerin, temel bilimlerin en kusursuzudur. Matematiğin tüm sabitleri kusurludur, küsür; kusurdan gelir. Aynı köktendir. Işık hızı kusurludur, 300 bin km ışık hızı değildir. 299,27 devam eder… Anlatabiliyor muyum? Pi sayısı küsürlüdür. 3 milyar rakam ekle yuvarlayamazsın. Onun için altın oran öyledir. Diğer sabitlerin tamamı öyledir. Dolayısıyla varlık kusurludur. Bu anlamda, bu kadar büyük bir emeği bilincine varır ve farkındalık oluşturursanız, inanın kolay kolay dokunamazsınız. Mahvedemezsiniz.

Sinan Canan

  • Az önce master programında konusunu konuştuğumuz bir arkadaşımız vardı. Özel üniversitelerde birçok lisans ve master programları çok pahalı. Yucatan adasına uçakla gidip gelmek kaç para? Bir bakın. Çok daha ucuza üniversiteler bitirebilirsiniz, bu imkanları görmüyoruz. Doğa tarihi müzesinde New York ya da Londra bir kere gidin, bir biyoloji fakültesi cepte. Ama güzel, Türk gibi gezmeyeceğiz. Güzel gezeceğiz yani. Bakın hem cepte para kalır hem bu dünyadan bir sürü meyve kaldırılır. O yüzden bunu da bağlamak istedim, hocam.

Mustafa İslamoğlu

  • Washington, DC’deki Smithsonian Müzeleri (Doğa Tarihi Müzeleri) ısrarla tavsiye ediyorum. Yani ama en az üç gün ayırın derim. Dolaysıyla, Rum suresi 41.ayet, “İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden, denizlerde ve karalarda fesat çıktı. Bu çok önemli bir şey bakınız. İnsanların elleriyle yapması. Yani, şimdi hayvanların, atmosfere bıraktıkları sera gazları, inekler bu gazı üretiyorlar, metan üretiyorlar ve atmosfere bırakıyorlar. Atmosferdeki karbondioksit salınımı artıyor vesaire. Bu değil. Ama insanın yaptığına dikkat çekiyor, Kur’an. Niye? İnsan sorumlu. İnek, hoş kendi kendine üremiyor. İnekleri biz böyle ettik. Yani önce evcilleştirdik, tabi şimdi onlar bizi evcilleştirmeye daha doğrusu, bizi eğitmeye çalışıyorlar. Ama onlar bizi eğitmekte zorlanıyorlar. Biz onları evcilleştirdik ama. Evcilleştirdiğimiz, şimdi bizi vuruyor. Dolayısıyla, yeryüzündeki aslında, doğal süreçlere bıraksak eğer, doğal süreçler harika götürüyor. Ama bu anlamda, biz ifsat ediyoruz. Oysaki inşa etmemiz lazımdı. Yani, inşa da edebiliyoruz. Bu, insanın yapabileceği bir şey. Nitekim yeryüzünde Kâbe, neden Kâbe’dir? İnsanoğlunun yeryüzünde yaptığı, ilk mimari faaliyettir. Benim yorumum bu. Yani, Afrika’dan Rift vadisinden çıktığında, insanoğlu yola çıktığında, iki güzergâh var. Filistin Süveyş kanalı güzergâhı ve Babülmendep Yemen ve Etiyopya arasındaki güzergâh. Oradan Somali arasındaki güzergâh, o güzergâhı geldiğinde insanoğlunun, bugün unutmayalım, çölde, Arabistan yarımadasında 86 bin yıllık hem de Nüfud çölünde, bir parmak bulundu. Burada Siretü’l Kur’an dersinde gösterdim o parmağı. Oysa, antropologlar, Arabistan yarımadasında ki insan yani homo spians varlığını, 50-60 bin yıl kadar tahmin ediyorlar. Ama 2018’de bunu bulunca tarih bir daha değişti. Muhtemelen, bir daha değişecek. Yani bu anlamda, biz…

Sinan Canan

  • Bu arada oralar kutsal topraklar olduğu için zaten kazı çalışması hiç yapmadık. Altında ne var? Çok bilmiyoruz. Sadece öyle sağdan soldan çıkanlarla… muhtemelen orası kazılsa neler bulacağız orada?

Mustafa İslamoğlu

  • O kazıyı yapan ekip, Amerika’dan geldi yaptı. Yani böyle bir derdimiz yok. Oysa, bizim inandığımız kitap, bunu emrediyor. Bakınız bu bir emirdir. Yani, Kur’an’da gezin emri, tam 8 yerde oruç tutun yeri bir ayette. Ama bir ayetin dediğini her sene yapıyoruz da 8 ayetin dediğini hiç yapmıyoruz. Yani aslında ciddi de değiliz bu konuda. Niye değiliz? Onun bahsi diğer… yani insanın eliyle yaptıkları yüzünden yeryüzünde fesat çıktı. Asıl burada sorumluluk insanda. Neden? Çünkü, insan bilinç sahibi bir varlıktır. Bilinç çok önemli. İnsan aynı zamanda dizayn eden bir varlık. İnsan inşa ve ihya eden bir varlık. Hayvanlar basit alet kullanabilir. Yani, 6-7 sınıf hayvan çok basit alet ama, alet inşa edemiyor. Karmaşık şeyleri inşa edemiyor.

Sinan Canan

  • Aletten alet yapamıyor.

 

Mustafa İslamoğlu

  • Bir çöpü kullanamıyor. Ahtapot bir kabuğun içine girebiliyor falan filan. Bonobo bir çöpü kullanıp karıncaları çıkarabiliyor oradan. O kadar. İnsan, böyle bir varlık. Aynı zamanda insan, imhada edebilen bir varlık. İnşa ettiği gibi. Bu anlamda yeryüzünün halifesi seçilmemiz önemli. Yani Kur’an’da halifelik Allah’a nispet edilmez. Allah’ın halifesi olmaz. Halife; ardıl demek. Allah öldü mü de ardılı var? Haşa. Öbür taraftan, halife yerine geçen demektir. Allah’ın yerine mi geçiliyor ki… böyle bir şey yok. Kur’an’da halifelik neye nispet edilir biliyor musunuz? Yeryüzüne. Evet. “Sizi, yeryüzünün halifeleri kıldı.” Bu ne demektir biliyor musunuz? Kalfaları, kalfa kelimesi halife kelimesinin bozulmuşudur. Dolaysıyla kalfa ne demektir? İnşa eden. Yani aslında, mühendisten de mimardan da önemlidir kalfanın görevi. Niye? Asıl binaya eli değin kalfadır. Elleri girer yani. Harcın içine onun eli girer. Yani, tuğlayı onun eli tutar. Onun için yeryüzünün kalfası. Yeryüzündeki hayatın kalfası. Biz, ne yaptık? Mahvettik. Şu anda biz, yayılımcı ve saldırgan türe dönüştük. Anlatabiliyor muyum? Şu nüfusa bakar mısınız? Geldiğimizde. Yani, 1900’de nüfus 1,5 milyar civarlarındaydı. Efendim, şu anda 8 milyara doğru koşuyoruz.

Cuma Obuz

  • Hocam tam burada, “ümmetimin çokluğuyla övünücem” diye bir hadis var.

Mustafa İslamoğlu

  • Allah senden razı olsun… Allah Resulü uydurmuşlar, Allah Resulünün de ağzına koymuşlar. Kur’an ayetlerini hadis diye yazdıkları taşlarla taşlıyorlar. Ümmetimin çokluğuyla. Kur’an’da çokluğun övüldüğü bir tek ayet yok. Çokluk nerede geziyorsa, hepsi yerilir, hepsi ama! Yani; “İnsanların çoğu şükretmez, insanların çoğu güvenmez, insanların çoğu akletmez.” Dolayısıyla eğer, sen insanların çoğuna uysaydın, onlar seni yoldan saptırırdı. İşte, Tekâsür suresi, “çokluk tutkusu, sizi helak etti.” Dolayısıyla siz, paralel Kur’an uydurun, onu da Allah Resulünün ağzına koyun, onunla ayet taşlayın. Kur’an’da hiçbir yerde, çokluktan bahsetmesin ki orada yermiş olmasın. Dolayısıyla lütfen, yayılıcı ve taşkınlık yapan bir tür olduğumuza dikkat çekelim. Bu anlamda ben yengenize, Yasemin hanıma, Yasemin Hanım; insanlık aşkına, eti kısalım dedim. Evet. Hani kamu malı demektir beytullah demek. Arzullah demek kamu malı demektir. Nagatullah demek kamu malı deve demektir demiştim ya. Onun için, insanlık aşkına demem, Allah aşkına anladı o zaten. O, Kur’an talebesi. Yani, herkes şunu bilsin. Neden 1400 cc’lik araba sana yeterken, 2500 cc hatta 2000 cc… bu sorumluluk bilincidir, bu takvadır. Takva budur. Kur’an’da kul hakkı mı? İsraf, insanlık hakkıdır. Anlatabiliyor muyum? israf etmeyi sadece şey olarak görmeyin, fazla kilolar da insanlık hakkıdır. Anlatabiliyor muyum? Yani, fazlan varsa fazlası insanlık hakkıdır. Dolaysıyla, bunu âsallık ve networking ve konekşın içinde değerlendirelim. Bağlantısal ve asaldır. Tüm varlık birbiriyle alakalıdır. Birbiriyle ilişki içindedir. Birbiriyle bağlantı kurmuştur. Ağ kurmuştur. Bu ağın içinde insan çatlak ses çıkarıyor. İnsan, bu ağı delen bir mızır varlık gibi. Onun için, yapma ey insanoğlu! Zaten kitabın da söylediği bu. Yani, ben bir misafirhane yaptım, ellerinle yıkacaksın. Yapma. Yıkma yap! Eğer elinde bir şey geliyorsa. Bu anlamda bizim önce haddimizi bilmemiz lazım. Sonra, lüksten ve israftan vaz geçmemiz lazım. Bu, her türlü lükstür ama. Üçüncüsü konfora tapmamamız lazım. Konfor diye bir tanrı var. Anlatabiliyor muyum? Bu put, konfor putu. Bu puta tapmaktan vaz geçmemiz lazım efendim. Vaz geçemiyorsanız putunuzdur. Ne puttur ne put değildir? Diye soruyorsanız bana, her heykel put değildir, her put heykel değildir. Bunun üstüne söyleceğim; Vaz geçemiyorsanız putunuzdur. Onun için hadi bakalım bir yarış yapalım bu anlamda. Onun için biraz daha iktisatlı kullanalım her verilen şeyi. Emanettir bu ve sofraya son geldik. Önce gelmiş gibi davranmayalım. Sofrayı devirmeyelim ve unutmayalım, o Kızılderili’nin sözü bugün de çınlamalı. “Bize miras değil, biz evlatlarımızdan emanet aldık.” Bizden sonrakilere bırakalım. Aldığımızdan daha iyi bırakalım. Onun için aldığımız nefes, haram olmasın. Nefeste haram olur. Haram olmasın. Bu anlamda, yeryüzü gong veriyor. Sinan hoca biraz önce söyledi. Her açıdan tüm ölçümler, yani havadaki kurşun oranı, denizlerin asidik hale gelmesi, bakınız 1500 km’lik Avusturalya resifi, öldü. Canlı bir mercan resifi ile ölü bir mercan resifine ne olur açsınlar da bir baksınlar. Ne olur… Şu anda her yıl 3000 tür yok oluyor. Kur’an’da 6236 ayet var. Her tür bir ayetse eğer, 2 yılda bir Kur’an yok ediyorsunuz. Ben daha ne diyeyim?

Cuma Obuz

  • Eyvallah hocam, çok acı. Hocam sizden alalım. Özellikle soracağım size de. Dünyada çok fazla bu konuda dernekler var, çalışmalar yapanlar var. Bir şeyler yapılıyor mu sizce? Nasıl görüyorsunuz bunu? Türkiye’de de bu konuyla ilgili çeşitli dernekler ya da çalışmalar oluyor. Yeterli buluyor musunuz bu çalışmaları?

Sinan Canan

  • Mümkün değil. Her şeyi devletten beklemeyelim diye bir laf var ya. Şimdi çok uluslu şirketlerin, sivil toplum kuruluşlarının böyle çevre kirliliğiyle, atıklarla falan mücadele etmesi için, büyük ödenekler gerekiyor. Mesela dünya çapında Greenpeace’e bağışlar falan belki sizde yapıyorsunuzdur oraya toplanıyor falan ama toplanan paralar çok küçük. Mesela büyük firmaların, uluslararası para kaynaklarının buna destek vermesi lazım. O desteklerle işte, çöpler toplanılmaya çalışılıyor falan. Fakat, yani o para kaynaklarının o parayı kazandığı yerleri bir düşünelim. O parayı kazanmaya devam etmeleri için gereken dünya şartlarını, biraz global ekonominin gereklerini bilerek düşünürsek, ben şöyle bir örnek veriyorum; dünyanın en iyi insanısınız, melek gibi, harika bir yerde büyütülmüşsünüz, hiç çocukluk travmanız yok. Cillop gibi çalışıyor kafanız, her şey çok iyi, gönlünüz temiz bilmem ne, bir şirket kurdunuz, bu şirket işte bir ürün üretiyor. Adına ne derseniz deyin ama bu ürünün bir özelliği var, sadece hasta insanlara satabiliyorsunuz. Kaptınız fikri, ilaç. Şimdi dünyanın en iyi insanısınız, bunu öğretiyorsunuz ama, içinizden hafifte olsa şöyle bir şey geçmez mi? Ya biraz daha hasta olsalar da azıcık daha kazansak, ölmesinler ama biraz hasta olsunlar, benim bu vitaminciğime, aspirinime ihtiyaç duysunlar falan gibi. Şimdi ilaç firmalarının başındakiler, muhtemelen bu kadar ponçik insanlar değiller. Yav silah sanayiinin tepesindeki insanlar, muhtemelen nu kadar piri pak evliya insanlar değiller. Falan falan… bütün büyük para kaynaklarının karar vericilerini düşündüğümüzde, buradan Ertan Özyiğit’e selam göndereyim, böyle komplo teorileri meselesinde rahatlıkla girersiniz. Çünkü, o paranın muhafazası için, bütün dünyayı yakan bir türün üyeleriyiz biz. Efes’e gidin bakın, daha yakın. Hocamın gezdiği yerler biraz masraflı. Efes İzmir’de, hemen gidersiniz, orada Efes’in hikayesini bir rehberden dinleyin. Ben, doktora yapmış birinden dinledim, perişan oldum. Hala kendime gelemedim, 10 sene oldu dinleyeli. Efes’in nasıl yok olduğunu bir dinlerseniz orada basit düzeyde, aynen Kur’an’daki o işte felaket kıssalarının aynısını göreceksiniz orada. Azgın bir şekilde ormanları tüketmiş insanların, o şehrin ucunda olan rıhtımı yani denizi, sahili nasıl 13 km öteye savuracak bir felaketi tetiklediklerini, ancak o zaman anlayabiliyoruz. Biz global çapta, yöneticilerin ya da para sahiplerinin karar vermesiyle, hiçbir şeyden kurutula yamayacağız. Hep aklıma şu gelir; onlar aslında bozguncudurlar ama biz ıslah edicileriz derler ya. Aynı bu hikâye. Biz, dünyaya demokrasi getiriyoruz. Amerika burnunun dibine girip zar zar adam öldürüyor, günde kaç yüz kişi. Bir şey diyemiyon ki demokrasi güzel, işte harika, canımızsın sen bizim, işte öyle olmasa İslami teröristler bizi yiyecekti falan filan. Önce onları üretip, sonra öldürdüğünü bile bile bu masalı bütün gün dinliyoruz. Aynı masalın duyulmayan versiyonları arkada. Şunu bir tahayyül etse keşke şimdi buradaki hâzirun ve bizi izleyen herkes. Az önce Mustafa hocanın çizdiği bir resim vardı. Halife; kalifa işte kalfa üzerinden, burada etimoloji gerçekten hayat kurtarır. Her gün bir kelimenin etimolojisini öğrensek, bir yıl içerisinde 365 kelimeyle beynimizin kıvrımları patlar, yemin ediyorum.

 

Mustafa İslamoğlu

  • Şöyle bir şey eklememe izin verir misiniz? Biz, hazır meyveli ağaçtan, yoldaki haşarat çocuklar gibi taşlayarak meyve indirmeyi severiz. Etimoloji, köke yatırım yapmaktır.

Sinan Canan

  • Aynen, öyle. Tohumu ekmek, sulamak, müthiş bir şey. Etimoloji benim hayatımda zaman harcamadığıma tek üzülmediğim şeydir. Bu arada Google’a herhangi bir kelime etimoloji yazdığınızda size muhteşem bilgiler verebiliyor. O biraz önceki örnekle şekillendirilmiş bir zihin düşünün. Yani, dünyayı, insanı, varlığı, yaratışın amacını kabaca bu anlatı, bu öykü çerçevesinde anlamış bir insanı düşünün ve bu insan gurubunun 500 yıldır, bugünden geriye doğru gidip 500 yıldan bugüne kadar, sürekli çocuklarını, gençlerini bu mefkureyle yetiştirdiğini düşünün. Bu olsaydı dünya nasıl bir yer olurdu? Tahayyül edebiliyor muyuz acaba? Maalesef tahayyül etmemiz çok zor. Tam bir Ütopya toplumunun tanımı vardır, orada. Herkesin hani böyle anca romanlarda, hikâyelerde, masallarda görebileceğiniz Elf diyarı gibi bir şey çıkar ortaya ve biz bu düşünceden saptıkça, dünyayı batırıyoruz. Yapılması gereken şey, herkesin evinde çoluğuna çocuğuna, sonra konusuna komşusuna, öğretmensek olay daha beter, okuldaki çocuklara, bir sonraki nesne, insan olmanın gereğini öğretmek. Maalesef biz, eğer içinde yaşadığımız toplum İslam toplumuysa, insan olmadan İslam oluyoruz. Hristiyan toplumsa insan olmadan Hristiyan oluyoruz. Ateist birileriysek insan olmadan Ateist oluyoruz. Dolayısıyla insan olmaya vakit kalmıyor. Bugün birçok insanla, dini ya da dine dayalı siyasi sandığınız çoğu şeyin, ben siyasi olduğunu iddia ediyorum. Hayatta dini diye tartıştığımız birçok şeyi aslında siyasi temele dayanıyor. Mezhep arasındaki anlaşmazlıklar bile öyle. Biraz dini konularda çatışmaya, tartışmaya girdiğinizde bunun hızla bir çatışmaya dönmesinin temel nedeni, insaniyet deneyimini inşa etmeden dini deneyimle formatlanmış birisi, hakikate tek tutunduğu yerin; o zanlarından ibaret olduğunu fark ediyor ve panikle onlara sarılıyor. Sizin gözüne sokarcasına gösterdiğiniz kanıtı göremiyor bile. Çünkü, yaşam deneyimi yok. Bunun bir örneği var. İşte diyelim ömrü boyunca başka geleneklerde yaşamış insanlar, sonra diyelim Müslüman oluyorlar. Bizde çok seviyoruz onların hikayelerini. Bak falanca sanatçı Müslüman oldu falan diye… fakat o insanları, bir izleyip dinlerseniz birkaç marjinal örnek dışında, büyük çoğunluğu; gayet açık yürekli, gayet hoş görülü, gayet böyle prezantabl hani mesela Yusuf İslamStephen Demetre Georgiou bir anda fotomorfoza geçirmesi örneğinden bahsetmiyorum. O büyük bir kayıptı, neyse daha sonra kendine geldi. Müziğe dönmeye başladı falan Allah’a şükür. O gariplikler dışında, o insaniyet deneyimini yaşadıktan sonra, İslam ile tanışan hakikate dokunan insanın tavrıyla, bunun içerisinde demir döver gibi dövülmüş insanın, yani otomatik Müslümanın, otomatik portakal gibi, farkı çok büyük ve o mefkurenin ihtiyacını hissetmediğinizde onu fehmetmezsiniz. O sorunu görmediğinizde, çözümü anlamazsanız. Penceresiz odadaki Ademin durumu gibi, dünyadan nasibiniz olamaz. Önce dünya deneyimi, önce deneme-yanılma, önce bir vurup-düşüp kalkma, ondan sonra çareyi, lezzetle keyif etme. Onu alma ve hayatına uygulama. Vahiy, erişkin insana hitap eden bir şeydir. Çocuğu ilgilendirmez. Çocuk direk muhatabı değildir. Erişkin insan, hayatta edindiği tecrübe ile bakar, bu dünya bilgisiyle bakar. Haaa demek ki bu, bu anlama gelir. Bir hadiseyi özellikle söylemem lazım. Akletme akletme akletme yine etimoloji hayat kurtarır diyerek, akıl kelimesinin etimolojisinden, ben çok acayip bir yere gittim. Şu anda uluslararası bir eğitim organize ediyorum onunla ilgili. Konu; insan aklının çalışma sistemine dair, aslında bilenen ama bu anlamda hiç anlatılmamış bir şey. Oraya girmeyeceğim ama, akıl; bağlamak demek. Bağlayabilme becerisi demek. Zekâ ise sorun çözebilme kuvveti. Şimdi sorun çözebilme, her türlü sorun olabilir. Yani şeytani bir amaçla da gayet iyi bir amaçla da sorun çözebilirsiniz. Bir şeyler ekleyip bir şeyler yaparsınız. Akıl ise, bağlayıp bir anlam verebilme, bir bütüncül hikâye oluşturabilme becerisidir. Bu arada akıl, İngilizce karşılığı olan reasoning’den de köken olarak farklı. Reasoning; sıralı, bir zincir gibi sebep-sonuç silsilesi kurabilme beceresi demek. Doğrusal akıl yürütmeye işaret eder. Ama bizdeki Arapça kökenli akıl; yönden bağımsız bütüncül bir networke işaret eder. Yani hepsini bağlayabileceğimiz bir ağ yapısı kabiliyeti. Bu ne demek? Ben buradan şunu anladım. Mesela, bunu ilk defa da Mustafa hocanın olduğu yerde söylüyorum, belki sonra üzerine tartışma imkânımız olur. Mesela Kur’an bize aklet derken ya da bir büyüğümüz yavrum biraz aklını kullan derken, aslında kök anlam olarak bize şunu demek istiyor gibi geliyor bana. Ne yaptıysan şimdiye kadar ne yaşadıysan insan olarak, bir şeyler gördün bu dünyadan, sana bir bağlam, bir hikâye, bir anlam çerçevesi öneriyorum. Bir bak bakalım, onun içinde bunları bir birleştir. Acaba sende bunu anlattığımı görebiliyor musun? Aklet deyince biz hep bilim yap anlıyoruz. Öyle bir şey değil. Bilim, herkesin yaptığı çok sıkıcı. Bilim bir alet çünkü. Mutfak robotu gibi bir şey. Onunla halı yıkayamazsın, komşunu selamlayamazsın, arabana bir şey yapamazsın. Anlatabiliyor muyum? O mutfak robotu, mutfakta işe yarar. Bilim, dar bir araçtır. Esas olan akletme, bütüncül bir hikâye oluşturma becerisidir.

Mustafa İslamoğlu

  • Bu parçayı, bütün içindeki yerin yerleştir. Eyvallah.

Sinan Canan

  • Şimdi biz öğrenme sistemimizde de böyle bir şey hocam, burada konuşurken de daha önce söylemiştim daha evvel. Mesela, integral denen şeyi, eğer gerçek bir hayat problemine çözüm olarak, mecburen üretilmiş bir çözüm olarak anlatırsanız, yani eğrinin altındaki bir alanı hesap etmeden başka bir yolunun olmadığını bir gence öğretirseniz, onun aklı integral denen şeyin lüzumunu ve integralin kendisini kavrayabiliyor. Ama hoca derse girip de “yaz çocuğum, dx/dt bilmem ne… x sonsuza gider” çocuk der “Ne oluyor?” dolayısıyla akla yerleştirilecek bir yeri yok. Bu dünya hayatında karşılaştığımız her şeyin içine oturduğu bağlama, akıl adı veriyoruz, diye düşünüyorum ve bu bağlamın bir hikâyeye ihtiyacı var. İnsanı açlık değil, anlamsızlık öldürüyor. Bakın, açlıktan ölmez insan, anlamsızlıktan ölür. İntiharlar; anlamsızlıktan olur. Bu hayatın anlamı yok der ölür. Aç olan insan açlıktan ölmez, gider yemek bulur. Yani birinin boğazını sıkar yemeğini alır sonuçta. Ama anlamsızlık öldürür. Anlam çerçevesine ihtiyacımız var. İşte anlam çerçevesi bizim o, sınırı hangi yönde aşacağımız, davranışlarımızı hangi yönde yapacağımızı belirleyen, esas hikayemizdir. Şimdi bu hikâyenin, kurgulanmasının çok yolu var. Kültür çok önemli. Gelenek çok önemli. İçinde yetiştiğimiz ailenin bize verdiği değerler, anlatılar, her şey çok önemli. Ama içinde çer çöp çok fazla var. İşte o çer çöpün ayıklanması; bilgiyle, deneyimle, sohbetle, muhabbetle, istişareyle… bunun gibi araçlarla sağlandıkça, akıl hikayemiz daha bir incelir. Daha bir güzelleşir, temizlenir, saflaşır ve o zaman dış dünyada olan her şeyde bizim için, daha kabul edilebilir hale gelir. Bir etimolojiye daha vurgu yapıp, burayı geçmek isterim. ‘Tolerans’ kelimesi İngilizcede ‘katlanmak’ demektir. Hoşgörü demek değildir. Hoşgörünün İngilizcede bildiğim bir karşılığı yoktur. Ben bulamadım, sordum. Belki varsa İngilizlerden özür diliyorum. Ama hoşgörü size bir dönem belki kötü görünmüş bir şeyin, hikâyenin içerisindeki hoşluğunu fark edebilme halinizdir. O yüzden işte bir, affedersiniz köpek dışkısına bile hayretle ve ilgiyle bakabilen bir insana dönüşebilmek demektir. O, işte çılgın bilim insanlarının saçma sapan şeylerle saatler öldürüyor gibi göründüğü şey aslında ne kadar hoş görme hali olduğunu, ne kadar büyük bir merak vesilesi olarak algılandığını görebilme becerisidir. Dolayısıyla, toleranstan hoşgörüye geçecek bir hikâyeye ihtiyaç var. İnsana şefkat ne olursa olsun, insanı anlamayı gerektiriyor. Bizim ne kadar derdimiz varsa, o saçma sapan konuşan, o saçma sapan şeylere inanan, o saçma sapan yollara sapan, o çocukça davranın da öyle dertleri var. Bilenin daha şefkatli, daha hoşgörülü, daha kucaklayıcı, daha doğa gibi, daha ana gibi olması lazım. Daha şefkatle yaklaştığınız zaman, o çevre sorunlarını ancak o zaman çözmeye başlayacağız. Senin yöntemin yanlış, sen hedesin hedüsün, o devlet haklı, bu grup haklı, benim cemaatim, onun bilmem nesi dediğin anda, bu ifsada katkı yaparsın. Sadece ve sadece şefkatle hikayemizi paylaşmak ve çok önemli bir şey daha var. Müslümanın özel görevi olduğunu düşünüyorum. Benim politikam olduğu için söylerim. Ben asla dinimi anlatmadım, anlatmam. Özellikle benim dinimden olmayan bir insana dinin propagandasını yapmaktan nefret ederim. Bir tek şey yapmaya çalışırım. Beraber ne yapıyorsak, sinemaya gidiyorsak o, bilim yapıyorsak o, yemek yiyorsak o, her ne yapıyorsak onu en iyi, en doğru şekilde yapmaya çalışırım ve birisi merak eder. Bunu niye bu, böyle yapıyor? Nasıl bu kadar iyi? Araştırır ve sonra onun benim inancımın emri olduğunu öğrenirse, ben pasif propaganda yapar gazlar giderim. Nöromarketing süper çalışır. Dolayısıyla iyiyi yapalım, iyiyi örnek gösterelim, önce biz olalım. Din, konuşmak için değil, yaşanmak içindir. Konuşmak, anlatmak için ve bir benzetmem daha son onunla kapatayım. Dinle cinselliğin ortak bir noktası vardır. İşler yolunda gitmediğinde çeneye vurur, efendim. İkisi de ikisi de çeneye vurur. O yüzden yapalım, yapalım. Bakın, Yucadan adasına giden uygulamalı bir İlahiyatçı konuştu biraz önce. İlahiyatçı demiyim. Uygulamalı bir dini ilimler meraklısı. Yucadan adasına gitti. Bu uygulamalı ilahiyattır. Mustafa İslamoğlu ne dedi ne düşündü twitterda tartışadursunlar… Bunu yapmadıktan sonra, bu iş olmaz. O müzeye gidip de homo lanediyi görmedikten sonra bu iş olmaz. Maymun kelimesinin içinde, eyp ve manki diye iki bölüm olduğunu anlamadan bu iş olmaz. Türkçede bakın, eyp ve manki ayrımı yok. İnsansı maymunsu o şebek arasındaki ayrımı bizde yok. Maymun… Hayatımızda olmayan bir şey çünkü. İsmi bile yok. O canlıyı bilmeden, hayatla, yaratılışla ilgili düşünmeye kalkmak hakikaten 3 yaşında bir çocuğun eline jilet alıp, böyle böyle gezmesi gibi bir şey. O yüzden, yaşayalım, gösterelim, neye inanıyorsak insanlar onu bizde görsünler. Dininizin adı sizde kalsın.

Cuma Obuz

  • Eyvallah… hocam çok teşekkür ediyorum. Soru alacağız müsaadenizle birkaç tane.

Mustafa İslamoğlu

  • Bir cümle izin verin, bir kez şu tarihi yanılgıdan vaz geçmemiz lazım. Teoloji, biyolojisiz hiçbir şeydir. Eğer, biyoloji, matematik, fizik, kimya gibi temel bilimler yoksa, teolojik saçmalarsınız. Anlatabiliyor muyum? Zira Allah, ayetleriyle kitap, kendi ayetleriyle kâinat ayetlerini gösteriyor. Yani aslında, ana referans tabiattır. Kur’an’da ki ayetler ise, parmaktır. Parmak ayı gösterirken, parmağa bakmazlar. Camdan bak, cama bakma.

 

Sinan Canan

  • Hocam, çok acayip örnek oldu. Maymunlarla insanların bilişsel kapasitesinin farkını değerlendiren bir test şudur: Maymuna şöyle yaparsınız, parmağınıza bakar. İnsana böyle yaparsınız hemen oraya bakar. İşte bunu da düşünenler için nice ibretler vardır.

Mustafa İslamoğlu

  • Maymundan gelmekten korkmayın, insan olduktan sonra maymun gibi parmağa bakmaktan korkun.