KADİR CANATAN HOCAMIZLA RAMAZAN VE ORUCUN SOSYOLOJİK BOYUTLARI ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

 

Hatice İ. ERDEM

Kitaplarını ve çalışmalarını yakından takip ettiğimiz, okuyanın birçok alanda istifade edeceği değerli eserlere imza atmış Prof. Dr. Kadir Canatan Hocamızla ‘Kur’an ve Sayılı Günler’ sayımız bağlamında Ramazan’ın dini ve sosyolojik boyutları ile ilgili bir hasbihal gerçekleştirdik.

 

– Orucun sosyal boyutuna baktığımızda bütüncül bir ibadet olduğunu söyleyebiliriz. Birçok ibadet bireysel yapılırken burada toplumsal bir boyut görüyoruz. Sizce oruç kişinin kendi nefsini tutmasından ziyade bir ötekini tutması anlamına da gelir mi? Orucu bir iyilik hareketi olarak görebilir miyiz?

Oruç hem geleneksel hem de toplumsal bir kurumdur. Bireylerin ve toplumun yeme-içme başta olmak üzere bir ay boyunca tüm alışkanlıklarını kontrol eden ve düzenleyen bir kurumdur. Kur’an’ın haber verdiği üzere evvelki toplumlara da oruç yazılmıştır. Bugün Doğu ve Batı’daki birçok din ve öğretide oruç ve diyet uygulandığını görmekteyiz. Geleneksel ve toplumsal olan her şey, hem bizle hem de başkalarıyla ilgilidir. Kendi nefsini tutan bir kişinin tutum ve halleri başkalarını da etkiler. Toplum psikolojisi değişir bu ayda ve herkes belirli bir atmosfer içine girer. Öyle ki oruç tutmayanlar bile saygılarından dolayı ortada, güpegündüz bir şeyler atıştırmaz. Oruçlunun hali, başkasının da halini etkiler.

Kaynaklarımızda orucun sadece yeme-içme etkinliklerinden uzaklaşmak olmadığı aynı zamanda bizi genel anlamda kötülüklerden uzaklaştırdığı ve uzaklaştırması gerektiği anlatılır. Bu demektir ki, oruç topyekûn organlarımızın ve eylemlerimizin kontrol altına alınması ve olumsuz şeylerden kaçınmasıdır. Bu anlamda oruç kesinlikle bir iyilik hareketidir ve Ramazan ayında suçlarda bir azalma olduğunu da biliyoruz.

 

– Ramazan ayının insanın kendine yabancılaşmasını ve toplumdan kopmasını önleme amacı var mıdır?

Ramazan, İslam’ın ilk yıllarında aktif yaşamın devam ettiği bir zaman dilimiydi. Mesela Hz. Muhammed’in bu ayda da savaş yaptığı bilinmektedir. Zamanla oruç sakin ve içe dönük bir hayata dönüşmüştür. Bu biraz da kaçınılmazdı. Çünkü İslam’ın ilk dönemleri kendini ispatlama ve yerleştirme çabalarına sahne oldu. İslam yerleştikten sonra görece refah ve konforun arttığı bir dünyada buna tepki olarak sufi yaşam gelişti ve oruç ibadeti de bu gelişmelerden etkilendi.

Oruç ilke olarak insanın kendine yabancılaşması değil, tam tersine kendine dönme ve kendini kontrol altına alma çabasıdır. Yabancılaşma felsefi anlamda kişinin eşyaya ve kurumlara kul-köle olmasıdır. Bu noktada oruç, tam tersine kişinin gerçek anlamda kulluğu yaşaması için içgüdülerine ve onun gereksinimlerine bile karşı koyduğu bir eylemdir.

Toplumdan uzaklaşma şart değildir, ama bazı hikmet ehli toplumla yoğun ilişkili olmayı da isabetli görmez. Kişi zaman zaman kendi başına ve sadece Rabbiyle baş başa kalmalıdır. Oruç bunun için bir vesiledir. Bu nedenle olsa gerektir ki bu ayda birçok kişi uzlete çekilir.

 

– Dinin toplumda oynayacağı role ilişkin farklı yaklaşımlar olmasının yanında din; insanın duygu, düşünce, irade ve vicdan gibi bütün yetenek ve eğilimlerine hitap ediyor. Ramazan ayının bireyler üzerinde sosyo-psikolojik anlamda bir huzur ve varlık dengesi kurduğunu söyleyebilir miyiz?

Ramazan ayı, sükûnet ayıdır bir anlamda. İnsanların günlük uğraşlarında azalmanın olduğu bir aydır. İnsan bu ayda yüklerinden uzaklaşır ve olumsuz enerjilerden arınır. Hem beden hem de bedensel aktivitelerdeki azalma insanı rahatlatır. Ramazan adeta bir tatil ayıdır. Bazı kişiler bu ayda bilerek ve isteyerek mekân değiştirir. Günübirlik uğraşlardan ve alıştığımız mekânlardan uzaklaşma, insan psikolojisine iyi gelmektedir. Bunun için atalarımız “Tebdil-i mekânda hayır vardır” demişlerdir.

 

– İnsanda dinin ortaya çıkardığı bu sosyo- psikolojik duygu gereksiniminde ibadetlerin yeri ve önemi nedir sizce?

İbadetler, menasık anlamıyla kullandığımızda dikey bir ilişki içinde icra edilen eylemlerdir. Muamelat ise yatay ilişkilerdeki düzenlemelere işaret eder. Bu noktadan baktığımız oruç ve namaz gibi günlük ve aylık ibadetler yatay ilişki içinde konumlanmış olan insan hayatında dikey ilişkinin ön plana geçmesini sağlamakta ve insana yeni bir yön, yeni bir gidişat vermektedir. Bu süreçte alışkanlıklarımız bozulmakta ve hayat başkalaşmaktadır. Belki günlük hayatın rutin akışışında başka duyguları yaşamaktayız ve bu bizi ruhsal olarak zenginleştirmektedir. Başka tarz bir hayatın da mümkün olduğunu göstermektedir.

 

– Kur’an insanların kavimlere, kabilelere ve milletlere bölünerek oluşturduğu farklılıkları Allah’ın kudretinin bir nişanesi olarak beyan eder. Farklılıkların yok edilmesini istemediği gibi bu farklılıkların fetişleştirilmesini, kutsanıp düşmanlık aracına dönüştürülmesini de kabul etmez. Fakat özellikle ibadetlerin toplumsal boyuta taşındığı Ramazan ayında zirveye ulaşan orucun özünden ziyade kabuğuna ilişkin tartışmalar, ezanın vakti, hilal’in görünmesi gibi meseleler ümmetin birliğini ve ibadetlerin özünü zedelemektedir. Bir sosyolog olarak bu gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sözler beni Avrupa’da yaşadığım yılları hatırlattı. Seksenli yıllarda farklı dini cemaatler arasındaki en önemli tartışma konusu rüyet-i hilaldi. Diyanet ile sivil dini cemaatler bu noktada tam bir ayrışma içindeydiler. Sonra bunun çok önemli bir konu olmadığı ortaya çıktı. Uygulamada birden fazla doğru olabiliyor. Sivil dini cemaatler geleneksel olarak uygulanan bir şeyi idame ettirmek istiyorlardı, oysa Diyanet hesabı esas alarak önceden Ramazan ayının başlangıcını ve bayramı ilan ediyordu. Fakat bunun neden böyle büyük bir tartışma konusu haline getirildiğini sorguladım. Bunun nedeni şuydu: Çok fazla ortak payda vardı, oysa sivil dini gruplar farklılık yaratmak ve yeni bir kimlik oluşturmak istiyorlardı!

Dini gruplar arasında farklılıklar olabilir ama bu farklılıkların üst kimlik haline getirilmek için bir mücadele konusu yapılması yanlıştır. Bu noktada benim geçerli gördüğüm kural “birlik içinde çeşitlilik” ya da “vahdet içinde kesret” ilkesini uygulamaktır.

 

‘Beden Sosyolojisi’ adlı eserinizden yola çıkarak bir soru daha sormak istiyorum; siyasal iktidarlar kadar dinler ve ideolojiler de insan bedenine çekidüzen vermek istiyor, bedenin etkileşim içinde kalmadan kendi varlığını sürdürebilmesi mümkün müdür?

Beden toplumsal olarak belirlenmektedir. Modern toplumda bu belirlenme problematik bir hale gelmiştir. Modern toplum bir yandan sapmalara ve farklılıklara müsaade etmekte, diğer yandan da kendi standartlarını saptamaktadır. Bu bir çelişki yaratıyor. Hem diyeceksiniz ki herkes istediği gibi giyinebilir, beslenebilir ve zamanını değerlendirebilir, hem de standartlar koyacaksınız ve bu standartlardan sapanı cezalandıracaksınız! İdeal beden ölçülerini rol model olan kültür seçkinleri (sanatçılar, oyuncular, mankenler vs.) belirliyor. Gençler bu norm-bedene uymayan bedenlerinden rahatsızlık duyuyor ve çeşitli yöntemlerle norm-bedeni elde etmek istiyorlar.

Toplumsal etkileşim içinde kalmadan kendi varlığını devam ettirmek isteyen gruplar oldu her zaman. Yetmişli yıllarda Hippiler, seksenli yıllarda Punk’lar farklı kıyafet ve yaşam tarzlarıyla, giderek homojenleşen tüketim toplumuna başkaldırdılar ama ne kadar dayanabildiler? Marjinal bir gençlik alt kültürü olarak sadece bazı yıllara renk kattılar.

 

-Orucun geçmiş milletlere de farz kılındığını Kur’an’dan öğreniyoruz. (Bakara, 2/183).  Diğer birçok benzer ibadet gibi, ilahi dinlerin ortak ritüellerinden birisi de oruç… Bu bağlamda İnsanlık tarihindeki ibadetlerin tekrarlanmasında bir hikmet var mıdır? Sizce Ramazan ayını diğer bütün ibadetlerin dopingi, motivasyonu ve ana damarı olarak görebilir miyiz?

Hinduizm’den Hristiyanlığa, Yahudilikten İslam’a pek çok dinde bu ibadet var. Sadece şekil olarak farklılıklar söz konusu. Sanırım oruç, kişinin kendi nefsi üzerinde otokontrol kurmasının en önemli yollarından birisidir. Bu yola girmiş bir kişi hem efendi hem de köle durumundadır. İnsanın kendi nefsiyle içine girdiği bu ilişki, efendilik ve köleliğin aynı anda deneyimlenmesidir. İnsanın çifte konumunu betimleyen en iyi ibadet tarzıdır. Şöyle ki insan ilahi hikmette “orta” varlık olarak konumlandırılır. Çünkü insan kendi altındaki tabakalar karşısında efendi (halife) Tanrı karşısında ise kuldur.. Bu paradoksal bir durum yaratıyor insan zihninde ve psikolojisinde.. Her an bu konumu hatırlayarak yaşamak gerekiyor.

 

Daryush Şayegan ‘Yaralı Bilinç’ eserinde, geleneksel değerleri batılı ölçülerle değerlendirmeye karşı çıktığı gibi tam tersine de karşı çıkmaktadır. Çözümü, dinin artık yönetemeyeceği alanlardan çekilmesi, geriliğimizi alçakgönüllü bir şekilde kabul etmemiz ve dünyada devam eden ritme yeniden dâhil olmamız da görür. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Geri çekilmek bir çözüm müdür?

Çağdaş dünyada Müslümanların kendi konumlarını realist bir şekilde konumlandırmaları gerekiyor. İçinde bulunduğumuz halleri görmeden bir üstünlük duygusuna kapılmamız ne kadar yanlışsa bize empoze edilen aşağılık kompleksinden de kurtulmamız gerekiyor. Din hem bir avantaj hem de dezavantaj olabilir. Gelenekçi din anlayışı, bizi tarihe çağırıyor; geleneklerimize sıkı sıkıya bağlı kalmamızı istiyor. Ne var ki değişen dünyada, hiçbir şey değişmemiş gibi yaşamak bizi arkaik kılıyor. Öte taraftan modernist din anlayışı bizim değişen dünyaya ayak uydurmamızı bekliyor. Bu iki öneride de din bizi aydınlatmaz ve aydınlık bir geleceğe taşımaz.

Tarihe ve geleneğe kapanmak yerine, geleneksel birikimden akıllıca seçmeler yaparak yeni bir ufuk belirlemeliyiz. Bu yaratıcı ve hamle gerektiren bir anlayıştır. Ne yapacağımızı bilerek yol almak zorundayız. Yenilikçi bir İslam’a ihtiyacımız var. Bizi yenileyecek ve bize yeni bir yol çizecek bir İslam’a..

 

– Osmanlı’dan kalma gelenek ve eğlence tarzlarının 1992 yılından başlamak suretiyle belediyelerimizce de yasatılmaya çalışıldığı ve c değişik festival ve eğlencelerle kutlanmaya başlandığı görülmektedir. Nefsi terbiye etmenin temel amaç olduğu bir ibadette aşırı lüks sofraların kurulması, sonrasında israflar ve tamamen tüketim kültürünün boy gösterdiği ‘Ramazan eğlenceleri/şenlikleri/menüleri’ gibi başlıkları masumane buluyor musunuz? Bu gidişat nereye varır sizce?

Bu tamamen tüketim kültürü mantığı içinde geleneği diriltmektir. Burada gelenek dolgu malzemesidir. Özü yok, biçimi vardır. Benimse söylemek istediğim, özü bizden biçimi modern olan bir yaklaşıma ihtiyacımız var..

 

– Son olarak yeni çıkan bir eserinize değinmek istiyorum. ‘Müslüman Dünyada Toplumsal Değişme’ adlı kitabınızda İslam toplumunun değişim sürecini ‘3M’ olarak maddeleştirmişsiniz. Konuyu ‘Medenileşme’, ‘Modernleşme’, ‘Mondializasyon/Küreselleşme’ başlıkları üzerinden ele almış ve küresel değişim olarak ifade ettiğiniz Mondializasyon’un Müslümanlar üzerindeki kültürel etkisinin öz kültürlerinden uzaklaşma olarak bilinmesinin aksine, metalaştırdığını ve melezleştirdiğini ifade etmektesiniz. Peki, özelde orucun ve genel olarak ibadetlerin bu olumsuz değişme karşısında koruyucu etkisi yok mudur? Varsa Müslümanların bu ibadetleri algılama ve uygulama biçiminde bir yanlışlık mı vardır?

Oruç rutinlerimizi bozuyor, klişe hayatı ortadan kaldırıyor. Klişe, anlamın geri plana atıldığı, işlevin ön plana geçtiği söz ve davranış biçimidir. İşte oruç bize yeniden anlama dönmeyi ve işlevi geri plana atmayı öğretiyor. Bu anlamda dünyanın da gidişatına çomak sokuyor. Ancak bu bilinçli yapılmazsa gün boyu aç kalır, gece boyu tüketim yaparız. Oruç, yemek içmek ya da yemek ve içmekten kendimizi alıkoyma değildir. Rutin hayata karşı bir başkaldırıdır. Yatay ilişkiden dikey ilişkiye geçiştir. Bunun özüne ne kadar vakıf olursak, modern dünyaya ve küreselleşmenin olumsuz etkilerine karşı da o kadar sağlam dururuz.

Sizi çok yorduk, biraz da hayattan, kuşlardan sorabilir miyiz? Son dönemlerde sizi okuduğunuz ve bunu paylaşmalıyım dediğiniz sizi derinden sarsan bir kitap oldu mu hiç?

Böyle kitaplar pek yok! Gençliğimizde bizi “Dört Terim” (Mevdudi), “Dine Karşı Din” veya “İnsanın Dört Zindanı” (Şeriati), “Batı Düşüncesinin Dönüm Noktası” (Capra), “Doğu ve Batı Arasında İslam” (Begoviç) gibi kitaplar sarsmıştı. Ama böyle etkin ve etkili kitaplar büyük kafalardan çıkıyor. Bizde şu an yayınlanan kitaplar çok sıradan, belki ben de dahil çok yazmaktan kaynaklanıyor.

  

– Birçok telif ve tercüme eseriniz var; özellikle, ‘Kur’an’da Hz. Peygambere Sorulan 13 Soru’, ‘Beden Sosyolojisi’ ve ‘Aile Sosyolojisi’ eserleriniz alanlarında çok başarılı. Sürekli üreten biri olarak aralarında göz bebeğim deyip de yazmasam olmazdı dediğiniz bir eseriniz var mı?

Henüz öyle bir eseri yazmadım. Belki bir gün öyle bir eser yazmakta nasip olur.

 

-Gece çalışmak mı, gündüz çalışmak mı?

Gündüz çalışıyorum, şeker nedeniyle gece çalışmak artık mümkün değil.

 

-Kuş sesi mi, su sesi mi?

Her ikisi de hoş, ama birlikte daha da hoş.

 

-Pide sırası mı, bakkal ekmeği mi?

Yüzü esmer, kahverengi ekmekler beni çağırıyorlar. Nerede nasıl olursa olsun bekler ve alırım.

 

– Güllaç mı Trileçe mi?

Güllaç benim favorim. Hiçbirine değişmem.

 

-Tek kelimeyle oruç desek?

Arınma…

 

-Hayat?

Dirilik, değişme, canlılık, dinamizm…

Bu sıcak ve samimi sohbet için çok teşekkür ederiz. Rabbim vaktinizi, çalışmalarınızı, ömrünüzü bereketlendirsin…

 

Ben de teşekkür ederim.