İhlâs; samimî, içten, katışıksız, duru, gösterişten uzak olma ve kalbin safiyetini bulandıracak şeylere karşı kapalı olma halidir. Diğer bir ifadeyle ihlâs, Müslüman’ın Allah’la olan münasebetlerinde dünyevî maksatlardan uzak kalarak tam bir sadakatle kullukta bulunmasıdır.[1]

Sadakat ise söz ve davranışlarla beraber duygu, düşünce ve niyetlerde de doğru olmak, hakikate içtenlikle bağlı kalmak, dostlarına karşı sürekli vefa hisleriyle dolu bulunmak, şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmamak, gönül verdiği davadan asla ayrılmamak ve riya, maddî-manevî çıkar hesabı gibi fenalıklardan arınarak hâlis bir niyetle Allah yoluna bağlanma manalarının hepsini ifade eden bir kelimedir.[2]

Esasında ihlâs ve sadakat birbirinden ayrılması kabil olmayan iki kavramdır. İhlâs kalbe ait bir gösterge ise sadakat onun ete kemiğe bürünmüş ve fiiliyata dökülmüş halidir.“Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.[3] âyeti bu gerçeği ifade eder. İhlâs ile Hakk’a yönelmenin hemen akabinde namaz ve zekât ibadetlerinin zikredilmesi, ihlâs ile sadakat arasındaki sıkı irtibatı ortaya koyar. Yani kalbi ihlâsla dopdolu bir mü’minin söz ve davranışlarından hep sadakat dökülür durur. Namaz ve zekât da bu sadakatin nişanesidir. Elverir ki kalp ibresi hep O’nu gösterebilsin. “Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin; zira Allah, sadece amelin hâlis olanını kabul eder.”[4] hadisi de ihlâsın mü’min için vazgeçilmez bir “kalbî amel” olduğunu salıklar. İhlâs, bir kalb amelidir. Zira Allah, insana kalbî temayüllerine göre değer verir. ”O, sizin sûret, şekil ve dış görünüşlerinize değil; kalplerinize ve kalbî temayüllerinize bakar (ona göre muamele eder).”[5] beyan-ı nebevisi amellerin kalp ibresine göre değerlendirileceğini açık bir dille anlatır.

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz hayat çizgilerini hep ihlâs-sadakat istikametinde sürdürmüşlerdir. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ihlâs ve sadakatıyla “sıddîk” unvanına layık görülmüştür. Malını ve canını hiç tereddüt etmeden tehlikeye atarak yoluna devam etmesi onun ihlâs ve sadakatinin dışavurumundan başka bir şey olamaz. Zor ve çetin hicret yolculuğunda, Allah Resûlü (s)’nün yanında yer alması esnasında cereyan eden olaylar, hep onun sadakatinin göstergeleridir. Sadece Hz. Ebû Bekir değil, diğer bütün sahabiler de mertebelerine göre sadakat ile serfiraz idiler. Kur’an onların sadakatini şöyle tescil etmiştir: Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice (sâdık) erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”[6]

Bedir’deki sahabilerin kahramanlığı dillere destandır. O gün bazı Müslümanlar babası veya kardeşi de olsa harp meydanında imanın ve mü’min olmanın hakkını vermişler, İslam’a olan bağlılık ve sadakatlerini ortaya koymuşlardı. “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir”[7] âyetinin Hz. Ebû Bekir, Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrah ve Hz. Mus’ab b. Umeyr gibi Bedir ashabı hakkında nazil olduğu kaydedilir. Bedir’de Ebû Ubeyde müşrik babasıyla karşı karşıya gelmiş, Hz. Ebû Bekir oğluyla, Hz. Mus’ab ise kardeşiyle savaşmıştı.[8]

Sadakatin bir diğer yönü ise sözlerimizde doğru olmaktır. Mefhum-u muhalifiyle ifade edecek olursak yalandan uzak durmaktır. Nitekim Efendimiz bir hadislerinde “Size doğruluk yaraşır. Doğruluk insanı iyiliğe, o da Cennet’e çeker, götürür. İnsan, kendini bir kere doğruluğa verip, o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır. Böylece o, Allah katında “sıddîk” olarak yazılır. Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücura, günah bataklığına, o da Cehennem’e sürükler, atar. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında “kezzâb” (büsbütün yalancı) olarak yazılır.”[9] Bu hadisin mazmununa göre doğru insan sürekli doğruluğu sayesinde sıddîk mertebesine yükselir, yalan söyleyen de sürekli yalancılığı ile kezzâb derekesine yuvarlanır. Hayatında doğruluğu esas alıp, hayatlarını doğruluk salih dairesinde geçirenlere ne mutlu! Kendileri dahi inanmadıkları halde yalan fasit dairesinde dolaşıp da kendini uyanık zanneden gafillere “Allah hidayet etsin” demekten başka ne çare!

Burada aklımıza hemen yalanın caiz olduğu yerler meselesi gelivermektedir. Bazı âlimler haddi aşmamak ve zaruret sınırında durmak şartıyla, dargınları barıştırmak, hanımla beyinin arasını bulmak ve savaşta düşmanı şaşırtmak maksadıyla söylenen hilâf-ı vâki beyanların mübah olduğunu ve yalan sayılmayacağını söylemişlerdir. Fakat Bediüzzaman’a göre, bazı âlimlerin maslahat ve zaruret için verdikleri o fetvanın muvakkat olduğunu ve artık çağımızda geçerliliğini yitirdiğini ifade etmiştir: “İman sıdktır, doğruluktur. Amma maslahat için kizb (yalan) ise zaman onu neshetmiştir”[10] ifadeleri ona aittir.

Evet, önümüzde iki yol vardır: Ya doğru söylemek ya da sükût etmek. Ne kadar doğru varsa hepsini bir anda ve bir çırpıda söyleme gibi bir sorumluluğumuz yoktur; ancak, illa konuşmak gerekiyorsa, doğru sözlü olmaktan başka yol da görünmemektedir. Bir diğer husus da inanç ve amellerimizi her daim Kur’an ve Sünnetin ihlâs terazisinde tartmak Müslüman’ın hayat felsefesi olmalıdır. Aksi halde güzel olduğu zannedilen pek çok amel ihlâs korunamadığından ahirette insanı müflis durumuna düşürebilir. Mevla bu duruma düşmekten biz müminleri halâs eylesin. Âmin.

Mesut ERDAL

[1] Bkz. Râğıb el-Isfahânî, Müfredât, “hls” mad., İstanbul, 1986, s.221; Ateş, Süleyman, DİA, “İhlas” mad., İstanbul, 2000, XXI/535 vd.

[2] Bkz. El-Cürcânî, Seyyid Şerif, Kitâbu’t- Ta’rîfât, Beyrur, 1988, s.132; Râğıb, el-Müfredât, age., s. 408.

[3] Beyyine, 98/5.

[4] ed-Dârakutnî, es-Sünen 1/51.

[5] Müslim, Birr, 33.

[6] Ahzab, 33/23

[7] Mücadile, 58/22.

[8] İbn Kesir, Tefsiru’l- Kurâni’l- Azîm, İstanbul, 1992, VIII/79.

[9] Müslim, Sahih, Kitabu’l- birr ve’s- sıla, 29

[10] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yay., s. 92