Dinî kavramları Kur’an’ın onayına sunmak

İslam’ın, kendine has kavramsal bir bünyesi vardır. Bir kavramın, İslam’ın bünyesine ait olup olmadığını test etmenin tek doğru yolu, o kavramı Kur’an’ın onayına sunmaktır. Zira Kur’an, sadece önceki vahiylerin ve onların müntesiplerinin ürettiği ‘ehl-i kitap kültürünün’ onay makamı değil (muheyminen aleyh 5:48), bununla birlikte, Müslümanların ürettikleri ‘geleneksel kültürün’ de onay merciidir.

Kur’an’ın onaylayıp “Bu bendendir” dediği kavram, İslami olma hüviyetini hak eder. Eğer Kur’an, kendisine arz edilen bir kavrama “Bu benden değildir” derse, o “İslami kavram” hüviyetini kazanamaz. Olsa olsa Müslüman kültürünün ve geleneğinin bir parçası olur. “İbadet” karşısında “âdet” olanın hükmü ne ise, “İslami” olanın karşısında “geleneksel” olanın hükmü de odur.

İhlâs kavramını Kur’an’ın onayına sunduğumuzda, en azından günümüz Türkiye’sinde, bu kavramın, anlam kaymasına uğradığını görüyoruz. Şu halde önce kavramı Kur’an’a arzetmek gerekiyor. Zira ihlâs bunu gerektiriyor. Eğer bir kavram din tasavvurumuzun bir parçasını oluşturuyorsa, o kavramı Allah’ın kitabına doğrulatmak “ihlâs”ın bir gereğidir.

İhlâs: Dini Allah’a has kılarak saflaştırmak

Halâs, bir şeyden kurtulmak, ihlâs bir şeyi saf haline döndürmek demektir. Zıddı “karıştırmak, kirletmek, saflığını bozmak” anlamındaki şevb’dir. Şâibe buradan gelir. Bir şeyin hulâsa’sı, onun posası atıldıktan sonra geriye kalan özüdür. Tahlis, bir şeyi “saflaştırmak, aslına döndürmek” demektir. Hâlis, özne veya öznelerin kendilerine haslığını, içinde yabancı bir şey veya kişiler barındırmadığını ifade eder (6:139; 12:80).

İhlâsın anlamını en iyi veren âyet şudur:

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُوۨلٰۤئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْرًا عَظ۪يمًا

“Ne ki tevbe edenler, gidişatını düzeltenler, Allah’a sarılanlar ve dinlerini Allah’a has kılarak saflaştıranlar hariç; işte bunlar mü’minlerle birlikte olacaklar ve zamanı geldiğinde Allah mü’minlere muhteşem bir ödül verecek.” (Nisa 4:146)

Soru: “Dini Allah’a has kılarak saflaştırmak” (وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ) ne demektir?

Cevap: Bu âyet, “din, Allah, ihlâs ve tahsis lâmı” gibi dört unsurda ortak olan Zümer suresinin 3. âyeti ışığında anlaşılmalıdır:

اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ۤ اَوْلِيَاۤءَ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَاۤ اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

Değil mi ki halis din, Allah’a mahsus olan dindir! O’ndan başkalarını sığınacak otorite edinenler “Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!” (derler). Şu kesin ki, tartıştıkları her hususta Allah onlar arasındaki hükmü verecektir: çünkü Allah, yalanı tabiat haline getiren hiçbir nankörü asla doğru yola yöneltmez.” (Zümer 39:3).

“Halis din Allah’a mahsus olan dindir” diyen bu âyet, dini Allah’a has kılmamak ile şirkin kastedildiğini açık seçik ifade etmektedir: “O’ndan başkalarını sığınacak otorite edinenler; ‘Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!’ (derler).”

“Dini Allah’a mahsus kılmaktan” söz eden bu âyetlerden çıkan sonuçları şöyle özetleyebiliriz:

1.Dinin sahibinin Allah olduğuna iman etmek.

2.Allah’ın dininin ilkelerini, ancak O’nun belirleyeceğine iman etmek.

3.Allah’ın dinine ihlâs ile iman etmek.

Allah’ın dinine ihlâs ile iman etmenin anlamı ise, tevhide azami riâyet ve şirkten şiddetle kaçınmaktır.

Şu durumda ihlâs, kişinin din ve imanıyla ilgili bir kavramdır. Şirkten uzak bir din ve imana sahip olan mü’min, ihlâslı bir mü’mindir. İmanına şirk bulaştıran bir mü’min, ihlâslı bir mü’min değildir.

Kur’an’ın 112. suresi İhlâs Suresi adıyla anılır. Bu isimlendirme, Kur’an’ın ihlâs tanımıyla bire bir örtüşmektedir. Bu yüzdendir ki, İhlâs Suresi isimlendirmesini, kavramın Kur’ani anlamını muhafaza ettiği Hz. Peygamber dönemine kadar götürmemiz daha isabetli olur. Sureye “İhlâs” ismini koyan, muhtemelen Hz. Peygamber’dir. Surenin sadr-ı İslam’dan beri kullanılan bir diğer adı da Tevhid’dir. Sureye verilen bu iki isim, “ihlâs” ile “tevhid”i yakın anlamlı olarak kullanan Kur’an’a mutabık düşmektedir.

İhlâs, Kur’ani manasıyla, içine zerre kadar şirk karışmamış bir dindarlığa işaret eder. Şirke karşı hassasiyeti ifade eden ihlâs gibi bir kavramı, şirke karşı hassasiyetsizliği meslek ve meşrep edinmiş olanların dillerine pelesenk etmeleri ne gariptir? İhlâs kavramı, Kur’ani içeriklerinden boşalan kavramların anlamlarının nasıl buharlaştırıldığının en tipik örneklerinden biridir.

Muhlisîn: Dini sadece Allah’a has kılanlardır

“Muhlis olanlar kimlerdir?” sorusuna Kur’an zımnen “Dini sadece Allah’a has kılanlardır.” (7:29) cevabını verir.

Allah’a has kılınmayınca, din saflığını kaybeder. Birileri gelir, o dine ilaveler yapar. Bir başkaları gelir, o dinde indirim yapar. Dine ilave yapmak ile zam yapmak arasında, özünde fark yoktur. Cahil dindarlar dine zam yaparlar, düpedüz cahiller ise dinde indirim yaparlar. Bu ikisi de ihlâs’ın zıddıdır. Dini bozar.

Dinin sahibi olan Allah, dine zam yapanlara şöyle seslenir:

“Allah göklerde ve yerde olan her bir şeyi bilip dururken sizler Allah’a dininizi öğretmeye mi kalkıyorsunuz?” (49:16).

Dinin sahibi olan Allah, dinden indirim yapanlara da şöyle seslenir:

“Siz ey iman edenler: İslam’a (eksik ve noksan değil) top yekûn girin!” (2:208).

“Dinden indirim yapmak mı, dine ilave yapmak mı daha tehlikelidir?” sualini Kur’an’a sorsaydık, alacağımız cevap kesinlikle “Dine ilave yapmak, dinden indirim yapmaktan çok daha tehlikelidir”olurdu.

Bunu anlamak için, sadece Maide suresine şöyle yüzeysel bir bakış kâfidir. Sûre, haramı helal kılma konusuna 1 kez atıf yapıyorsa, helalı haram kılma konusuna 10 kez atıf yapar. Böylece, hangisinin daha büyük cinâyet olduğunu gösterir. Daha girişinde (4 ve 5. âyetler) helalin kapsamını geleneksel yorumlarla daraltma teşebbüslerine set çeken sure, hurafeye dayalı olarak konulan geleneksel haramların üstünü çizer (93-103).

Buradan da anlaşılır ki, muhlis, haram koymadaki ilahi tekeli canı gönülden kabul eden, Allah’tan başka haram merci tanımayan kimsedir. Zira ihlâs, dini Allah’a has kılmaktır. Dini Allah’a has kılmak, Allah’ın din için çizdiği sınırlara riâyet etmektir.

İhlâs: Hem elde edilen hem de verilen bir şeydir

 Kur’an’da Allah ve insana isnat edilen fiilleri, üç başlık altında tasnif edebiliriz:

1.Sadece Allah’a isnat edilen fiiller.

2.Sadece insana isnat edilen fiiller.

3.Hem Allah’a hem de insana isnat edilen fiiller.

İlkine fıtrat’ı, ikincisine takva’yı, üçüncüsüne ihlâs’ı örnek gösterebiliriz. Kur’an ihlâsın hem insan tarafından elde edilen, hem de Allah tarafından verilen bir şey olduğundan söz eder. Yani insan ihlâs’ın hem faili/öznesidir hem de mef’ulü/nesnesidir.

Vahiy muhlisûn/muhlisîn derken, özne kalıbı kullanır (2:139; 7:29). Bu ism-i fail kalıpları, ihlâs’a sahip olan özneyi ifade eder. Demek ki ihlâs, insanın çabasıyla elde edilecek bir meziyettir. Bir fiilin birine ism-i fail kalıbıyla isnat edilmesi, dil açısından, o kişinin o fiili kendi çabasıyla elde edeceğini gösterir. Bu ihlâslı olmaya bir teşvik olduğu gibi, aynı zamanda insana ihlâslı olma sorumluluğunu yükleyen bir yükümlülüktür.

Kur’an ism-i fail kalıbının dışında, bir de ism-i mef’ul kalıbı kullanır: Muhlasîn (12:24) ve muhlasan (19:51). Bu “ihlâs verilen” anlamına gelir. Bu kalıp yukarıdakinin tam tersidir. Burada insan ihlâsa nazaran özne değil nesne konumundadır. Âyetlerde ihlâsı veren gizli özne Allah’tır.

Kur’an’daki bu iki kullanımdan çıkan sonuç açıktır: İhlâs, hem insan tarafından elde edilen, hem de Allah tarafından verilen bir meziyettir.

Soru: Kur’an’da, Allah’a da insana da nisbet edilen bu tür fiiller nasıl anlaşılmalıdır?

Cevap: Kur’an’ın genel üslubu ve Allah’ın insana ilişkin sünneti gereği, bu tür çift failli fiiller şöyle anlaşılmalıdır: Eğer insan ihlâsı elde etmede kendine düşeni yapar, elinden gelen gayreti sergilerse, Allah da ona ihlâsı lutfeder. Yani ihlâsa talip olup muhlisîn’den olan her kulu Allah, ihlâs verilen muhlasîn arasına katar.

“İhlâs”tan “samimiyete” uzanan anlam yolculuğu

Kur’an’da “Şirkten uzak durarak dini Allah’a has kılmak” anlamına kullanılan ihlâs, tarih içinde çıktığı mana yolculuğunda “samimiyet” anlamı üzerinde demirlemiştir.

İhlâs’ın kazandığı “samimiyet” anlamı reddedilmesi gereken bir anlam değildir. Fakat reddedilmesi gereken şey, Kur’ani bir kavram olan ihlâsın asli anlamından kopartılıp zaman içinde kazandığı fer’i anlamına indirgenmesidir.

Akidede ihlâs, şirki kökten reddedip akideyi Allah’a has kılmaktır.

Amelde ihlâs, riyayı terk edip yaptığını sadece Allah için yapmaktır.

İbadetlerde ihlâs, gösterişi terk etmektir.

İrfan ehli, asli manasından yola çıkarak kendi zevkine uygun bir tarif geliştirmiştir: İhlâs, Allah ile muamelede mahlûkatı aradan çıkarmaktır; ilk çıkarılacak olan ise nefistir.

İhlâsın dinin akide dışındaki alanlarını da kapsayan bu tarifleri, kavramı “samimiyet” manasıyla buluşturmuştur. Bu gâî mana, kavramın illî manasından, tümüyle kopuk ve alakasız addedilemez. Aksine ihlâs kavramının alanına, akideyi saflaştırmanın yanında, davranışları, ibadetleri, ahlâkı, bilgiyi, aklı, iradeyi, vicdanı saflaştırmak da girdiği için, makbul bir anlam yolculuğu olarak addedilebilir. Fakat bizim itirazımız, ihlâsın kazandığı bu tali anlamın asli anlamının makamına kurulmasıdır. Fer aslın yerini almış, asıl ise yersiz kalmıştır. Bu asli anlamın unutulmasına yol açmıştır.

Bu ihtirazi kaydı düştükten sonra, şunu demekte hiçbir mahzur yoktur: İhlâs, samimiyettir. Şu kesin ki, samimiyet her şeyin başıdır. Samimiyet yoksa gerisini saymaya gerek yoktur. Mü’minin imtihanı iki zümre iledir:

1.Münkirlerle: Bu imtihandan başarıyla çıkmanın yolu imandır.

2.Münafıklarla: Bu imtihandan başarıyla çıkmanın yolu ihlâstır.

Samimiyetin söz konusu olduğu bu bağlamda, Efendimiz’in şu hadisini hatırlamanın tam sırasıdır:

“Din nasihattır.”

“Kim için nasihat ya Rasulallah?”

“Allah için, Rasulü için, mü’minler için.” (Müslim, İman, 95).

Bu hadisi Müslim’in İman Kitabı’na almış olması, onun “samimiyet” ile “iman” arasında doğrudan bağlantı kurduğuna delalet eder. Tabi ihlâs kavramının başına gelen nasihat kavramının başına da geldiği için, “Din nasihattir” hadisi “Din hayır öğüt ve tavsiyedir” biçiminde anlaşılmaktadır. Oysaki hadisin devamında nasihatin “Allah ve Rasulü için” olduğu ifade edilmektedir. Nasihat’ın asli anlamının “samimiyet” olduğu bilindiğinde, anlam yerini bulmuş olur. İnsan Allah’a öğüt veremez, fakat Allah’a karşı samimi olur.

Samimiyet ölçülebilir mi?

Kişi bir başkasının samimiyetini yüzde yüz ölçemez. Bunu yapması için kalplerin özünü bilmesi lazımdır. Bu ise kulların yapabileceği bir şey değildir. Bunu ancak Allah yapar. Kişiye düşen hüsnüzan etmektir. Zira suizan vebaldir. İnsan hüsnüzannında yanıldığı için hesaba çekilmez, fakat suizannında yanıldığı için hesaba çekilir.

Kişi kendisini samimiyet testine tabi tutabilir. Kendi niyetini sorgulayıp not verebilir. Bunu yapacak olanlar, şu ölçüler üzerinden ölçmelidirler:

1.İyiliklerinin başkaları tarafından görülüp görülmemesinin eşit olması.

2.İyiliklerinden dolayı başkaları tarafından övülmekle yerilmenin eşit olması.

3.Amellerinin dünyada karşılığını görüp görmemesinin eşit olması.

4.Amellerinin ahirette karşılığı görecek olmanın kendisine yetmesi.

Bu dördüncüsü iyilerin samimiyetidir. Allah’a yakın olanların samimiyeti ise, dünya ve ahirette amellerinin karşılığını görüp görmemesinin de müsavi olmasıdır.

Soru: Neden ittifak etmede dünya ehli din ehlinden daha başarılıdır? Oysaki ittifak din ehline, ihtilaf dünya ehline yaraşır.

Cevap:

1.Dünya ehli tüm yaptıklarının karşılığını dünyada bekler veya alır. Din ehli öyle değildir. Bunun için de aralarında nizalaşırlar. Bu bir hastalıktır. Bunun şifası samimiyettir.

2.Dünya ehli iman gücünden mahrum oldukları, sonucu önemsedikleri, başarıya odaklandıkları ve tek dünyalı olmaktan mütevellit görünmeye ve göstermeye yoğunlaştıkları için, ilave güç arayışına girerler, başarısızlıktan korkarlar. Bu da onları ittifaka iter. İttifaka hırslı olurlar ve kolay ittifak ederler. Din ehli iman gücüne güvendikleri için ittifak arayışına dünya ehli kadar önem vermez. Bu da onları zayıf düşürür. İhtilaf tefrikaya dönüşür. Çaresi samimiyettir.

3.Din ehlinin uhrevi felahı talebinin şiddetiyle, dünya ehlinin dünyevi refahı talebinin şiddeti aynı değildir. Din ehli ahiret saadetini, dünya ehlinin dünya saadetini istediğinden bin kat fazla ister. Din ehlinin ahiret saadeti konusundaki bu yüksek talebi eğer samimiyetle terbiye edilmezse, sevap avcılığına, hayrı kıskanmaya, hasede ve giderek fesada dönüşür. Şu kitabı neden o yazdı da ben yazmadım. Şu hayra neden o imza attı da ben atmadım. Şu hizmeti neden o ifa ediyor de ben etmiyorum. Neden insanlar onlara gidiyor da, bize gelmiyor?” gibi suret-i haktan görünen fakat şeytani olan bir haset başlar. Çaresi samimiyettir.

4.Dünya ehli tek dünyalıdır. Dünyada kaybedeceği şeyler, yeniden kazanılabilecek şeylerdir. Din ehli ise iki dünyalıdır ve esas yatırımını ahirete yapar. Dünya kolay, ahiret zordur. Dünya ehlinin dünyadaki ittifakı kolayın paylaşılması üzerinedir. Kolayın paylaşılması da kolaydır. Din ehlinin ahiret nimetlerini paylaşması, zor elde edilenin paylaşılması üzerinedir. Zor elde edileni paylaşmak da zordur. Bu bir ihlâssızlık hastalığıdır. Tedavisi samimiyettir.

5.Din ehli, nura taliptir. Nurun kaynağı tektir. Bu talepte aşırı giden din ehli, nurun tamamına sahip olmak gibi özünde iyilik yatan vahim bir hataya düşer. Dünya ehli nura talip değildir. Onların payına zulümât düşer. Dolayısıyla zulümâta talip olanlar, talep ettikleri zulmette hasislik ve kıskançlık yapmaya ihtiyaç duymazlar. Çünkü zulmet tek değil sayısızdır. Her biri bir zulmet alsa, yine de artar. Bu yüzden din ehli dünya ehline nazaran daha çok ihtilaf halinde görünür. Din ehlinin nura talip olmaktan kaynaklanan bu ihtilafı bir hastalıktır. Sebebi samimiyet yokluğudur. Dermanı samimiyettir.

Bu beş maddede açıklanan hususlardan dolayı din ehli samimiyetsiz davranırsa, maskara olur. Dünya ehli kazanırken, din ehli kaybeder. Dünya ehli bir görünürken, din ehli bin bir parça görünür. Dünya ehli ittifak ederken, din ehli tefrikaya düşer.

Gıbta samimiyetsiz kalırsa rekabete, rekabet hasede, haset kine, kin intikama, intikam cinayete varır. Cinayetle neticelenen bu sürecin en temelinde “samimiyet yokluğu” yatar. Demek ki, samimiyetin olmadığı yerde cinayetin olması sürpriz değildir.

Samimiyetin değişmez iki şartı vardır:

1.Yaptığı iyiliğin ecrini Allah’tan beklemek.

2.Zafer odaklı değil sefer odaklı, sonuç odaklı değil emek odaklı çalışmak.

Samimiyetin düşmanları

1.Riya: Nefsin görünme ve gösterme arzusundan doğar. Görünme tutkusu, modern çağın en yaygın ve en tehlikeli hastalığıdır. Bu tutkuya duçar olanın iflah ettiği görülmemiştir. Zira görünme tutkusu, olma gayretinin önüne geçmektedir. Olmak ya da görünmek, çoğu zaman birbirine ters kutuplarda bulunur. Olmak sahici bir duruş, görünmek sahte bir duruştur.

Olmak hakikattir, görünmek imajdır. Olmak olgunlaşmakla ilgilidir, görünmek ise gösterişle ilgilidir. Mesela temiz olmak ile temiz görünmek arasında mahiyet farkı vardır. Temiz olan halının altını süpürür, temiz görünen ise halının altına süpürür. İkisi de “temizliğin iyi” olduğunda ittifak halindedir. Ne var ki biri temiz olmanın bedelini öderken, diğeri temiz olmanın bedelini ödemeye yanaşmamaktadır. Buradan yola çıkarak, şu tesbiti yapabiliriz: Görünmeyi olmanın önüne koymak, sahteyi sahicinin, nifakı samimiyetin, zaferi seferin, ganimeti gayretin, neticeyi emeğin önüne koymaktır. Riya hastalığının akideye dayanan arka planında, Allah’ın semi, basir, alim ve habir olmasından şüphe etmek yatar. Nefsin görünme ve gösterme arzusunun maliyeti, Amellerin boşa gitmesidir. Fudayl b. Iyaz; “İnsanlar için ameli terk etmek riya, insanlar görsün diye amel etmek şirktir” der.

2.Nifak: İhlâs kendini Allah’a isbat etmek, nifak kendini insanlara isbat etmektir. Nifak bir iman problemi olmaktan daha çok, bir iman ahlâkı problemidir. Yani münafıklar iman ahlâkından yoksundurlar. Onun için ne imanlarında samimidirler ne de inkârlarında. Her münafık imana ve samimiyete haset eder. Mü’min ihlâs ile kuşanarak kendisini nifaktan korur. Eğer mü’min kendisini ihlâsla kuşanarak nifaktan korursa, Allah da kuşatma uyguladığı münafıkların şerrinden mü’minleri korur.

3.Şöhret tutkusu: Şöhret afettir. Şöhretin afeti iki yönlüdür. Birincisi; şöhretin ardından koşan şöhret tutkunu için afettir. Zira şöhretin ardından koşan, afetin ardından koştuğundan habersizdir. Şöhreti bulduğunda belasını bulmuş olur. İkincisi; meşhurların ardından koşan başkaları için afettir. Sırf şöhret olduğu için meşhurların adından koşan, afetin ardından koşan afet gibidir. Birbirini buldular mı, afet afeti bulmuş olur. İki afetin çarpımından ne çıkarsa, bu buluşmadan da o çıkar. Şöhrete karşı aşılanmanın yolu ihlâstır.

Sonsöz yerine

1.Samimi mü’minin maksadı hep, daima, sürekli rıza-i ilahi olur. Çokluk, başarı, kazanma, görünme, alkış, aferin, övgü için değil, Allah için yapar.

2.Kur’an ahlâkıyla ahlâklanan kimse, başkalarından önce kendi ayıbını görür.

3.Kur’an ahlâkıyla ahlâklanan, din kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmez. İyiliklerini gizler, “Allah görsün, yeter” der. Gıpta, samimiyetsiz birinde önce rekabete, sonra kıskançlık ve hasede dönüşür.

4.Samimiyet öyle bir ağaçtır ki, tevazu onun hem tohumu hem meyvesidir. İhlâssızlığın tohumu ve meyvesi ise kibirdir. Tevazu küçüğün küçük görünmesi değil, büyüğün küçük görünmesidir.

5.Kendi iyiliğini büyük, başkalarının iyiliğini küçük görmek samimiyetsizliktir. Bu, şeytan dürbünü kullanmaktır. Kendi iyiliğini küçük, başkalarının iyiliğini büyük görmek samimiyettir. Bu da, iman dürbünü kullanmaktır.

6.Övgüyü kardeşine ikram edip yergiyi üzerine almak, samimiyetin zirvesidir. Tersini yapmak ise, samimiyetsizliğin gayyasıdır.

7.Kardeşinin şerefini ve itibarını kendi şeref ve itibarı bilmek samimiyetin gereklerindendir. Böyle bilenler, onun şeref ve itibarı arttıkça memnun olurlar. Samimiyetsiz olanlar kardeşinin şeref ve itibarının artmasından huzursuz olur, bunun altında bir buzağı arar, bulamazsa kendileri koyarlar. Bunlar samimiyet yoksunu zavallılardır.

Rabbim! Bizi sana, dinine, kitabına, Rasulüne ve mü’minlere karşı ihlâs ve samimiyetten ayırma!

MUSTAFA İSLAMOĞLU