ANALİZ

İBRAHİM’İN (İFTAR) SOFRASI

        Muharrem Erhan KOYUNCU

 

Bizler, yeryüzünde insanoğlunun hayat serüveni başladığı andan itibaren yaratıcımız ve sahibimizin yol gösterici lütfu sayesinde kulluğu kuşanmış nice nesillerden hâli hazırda ömür sürmekte olanlarıyız. Bir ucumuz Hz. Adem’e bir ucumuz son saate uzanıyor. Binlerce yıldır, bir ikindi gölgeliği vakti kadar dünya hayatına uğrayıp, geçip giden milyonlarca insandan biriyiz. Farkımız şu ki; Rabbimizin bizim için karar kıldığı İslâm dini ile müşerref olmanın sorumluluğu yüklü bedenimizde ve ruhumuzda.

Yol göstericiliğinin kesintisiz ve memnuniyet garantili olduğunu son vahiy Kur’ân’ın “Biz, ‘Hepiniz buradan çıkıp gidin!’ dedikse de size yol göstericiliğimiz devam edecektir: ve benim yol gösterici mesajlarıma uyanlar için artık ne korku vardır ne de üzüntü; (Bakara 2:38) âyetinden öğrendiğimize göre; Rabbimiz, Nebilerinin yaşantıları ve mücadelelerinden bizleri haberdar ettiği her kıssada, farklı bir ayrıntıyı bizlere sunmakta ve adeta örnek almamızı istemektedir.

Müslümanca geçirilmeye söz verilmiş bir ömrün, her anında, her fiilinde temsil şuuru ile hareket etmeyi dert edinmişseniz, size yol gösterici olarak indirildiğine inandığınız kitabın her âyeti ve gönderilen Resullerin her hareketi, her söylemi ve her tepkisi sizi ilgilendiriyor, azami dikkatinizi çekiyor demektir.

Bazen bir âyet ya da kıssa hızlıca okunup geçilebiliyorken, öyle bir an geliyor ki aynı âyet ya da kıssa size farklı bir bakış ve örneklik sunarak zihninizde bir şimşek çakmasına, bir iç ürpertiye ya da hayret makâmında bir şaşkınlığa sebebiyet verebiliyor.

Hz. İbrahim’in konuklarının anlatıldığı kıssa da böyle kıssalardan biridir. Kıssanın anlatıldığı üç ayrı suredeki âyetler şu şekildedir;

Ve gerçek şu ki, İbrahim’e elçilerimiz müjdeyle geldiler, (ve) “Selâm olsun!” dediler; o da (onlara): “selâm olsun!” diye karşılık verdi ve sonra da onların önüne kızarmış bir buzağıyı getirip koymakta gecikmedi. Fakat ellerinin yemeğe gitmediğini görünce onların bu davranışı tuhafına gitti; onlardan yana içine bir korku düştü. [Ama] onlar: “Korkma! Biz Lût kavmine gönderildik” dediler. (Hûd 11: 69-70)

Ve onlara, İbrahim’in konuklarını anlat: Hani, o’nun yanına geldiklerinde o’na: “Sana selâm olsun!” demişler; o da onlara: “Biz sizden korkuyoruz!” diye cevap vermişti. (Hicr 15: 51-52)

İBRAHİM’İN seçkin konukları ile ilgili kıssayı hiç duydun mu? O [semavî elçi]ler İbrahim’e gelip ona selâm verdiklerinde, “[Size de] selâm olsun!” demişti; [ve kendi kendine,] “Bunlar, yabancı kimseler!” (diye düşünmüştü.) Sonra sessizce evine dönerek semiz bir [kızartılmış] buzağı getirmiş ve “Yemez misiniz?” diye önlerine koymuştu. [İbrahim, misafirlerin yemediklerini görünce,] onlardan endişeye kapıldı;[ama] onlar: “Korkma!” dediler ve derin bilgi ile donatılan bir erkek çocuk [sahibi olacağı] müjdesini verdiler. (Zariyat 51:24-28)

Hz. İbrahim’in konuklarının anlatıldığı bu kıssanın geçtiği her üç sûrede de olayın ayrı bir boyutu  bizlere sunuluyor olmasına rağmen, Hz. İbrahim ve sofrası hakkında halk edebiyatına konu olan, dini eserlerde yazılan, vaazlarda anlatılan o kadar çeşitli hikâyeler, menkıbeler, kıssalar, şiirler, türküler mevcuttur ki bu anlatımlardan birkaç örnek şu şekildedir;

Hz. İbrahim (a.s.) misafirperverliği ile meşhur bir zat. Hatta misafir olmadan sofraya oturmaz. Bazen tepelere çıkar misafir ararmış. Bir gün 300 kişilik bir Mecusi kafilesi oradan geçiyormuş. Karınları acıkmış. İbrahim (a.s.)’ı görünce : ” İhtiyar, bizim karnımız aç. Nerede yemek yiyebiliriz?” diye sormuşlar. İbrahim (a.s.) sevinçle bunları almış evine götürmüş. Hayvanlar kestirip, mükellef bir sofra kurdurmuş ve bir güzel karınlarını doyurmuş.

Kafile yola devam etmek için kalkmışlar. Demişler ki: ” İhtiyar, sana zahmet verdik. Bize çok güzel ikram ettin. Sen de bizden bir şey iste. Bizde verelim ve yolumuza devam edelim.”

İbrahim (a.s.) : ” Ben sizden yalnızca tek bir şey isterim. Benim Rabbime bir kere secde edin.”

Mecusiler : ” Amma yaptın ihtiyar. Başkaları duysa ne der? Bir yemek için din değiştirilir mi? Biz bunu yapamayız.”

İbrahim (a.s.) : ” Ben başka bir şey istemem. Serbestsiniz.”

Mecusiler : ” İhtiyar hele sen aramızdan bir çık. Biz aramızda bir görüşelim.”

İbrahim (a.s.) çekilince, kendi aralarında konuşmaya başlamışlar. En sonunda yalandan yatalım. Kalbimizi mi okuyacak. Hem ihtiyarı memnun etmiş oluruz hem de dinimizden dönmemiş oluruz diye kararlaştırmışlar. İbrahim (a.s.)’ı çağırmışlar. ” Ey ihtiyar ne tarafa secde edeceğiz diye sormuşlar”

İbrahim (a.s.) kıbleyi gösterir. Mecusi kafilesi secdeye kapanınca, İbrahim (a.s.) ellerini açar ve şöyle yakarır:

” Ya Rab! Ben yatırdım, vazifemi yaptım. Sen de kalplerine hidayet ver.” diye niyaza başlar. Hidayet-i İlahiye şimşeği öyle bir kalplerinde çakar ki, başını kaldıran: ” La İlahe İllallah İbrahim Halilullah ” der.

Bu da bir başka örnek;

Hazret-i İbrahim “Halîlullah” -aleyhisselâm- misafiri ve ikramı çok seven biriydi. Sofrasında misafiri olmadığı zaman üzülürdü. Bir defasında misafirsiz sofraya oturmayacağına yemin etmişti. Hikmet-i ilâhî, evine tam bir ay misafir gelmemişti. O da yeminine binaen sofra kurdurup yemek yememişti.   Bu duruma son derece üzülen İbrahim -aleyhisselâm- misafir aramaya koyuldu. Evinden epeyce uzaklaşmıştı. O sırada uzaklarda bir adam gördü. Adama doğru giderek bu ıssız yerde ne aradığını sordu. Adam cevâben:

“-Soframa buyur edeceğim bir misafir arıyorum.” dedi ve ekledi: “Misafirsiz yemek yemeyeceğime nezrettim. Evime tam üç aydır misafir gelmedi. Ben de misafir aramaya çıktım. Allah’a şükürler olsun ki, seni buldum. Haydi, buyurun da evime gidelim.”

İbrahim -aleyhisselâm- hayrete düşmüştü. Kendisi evinde bir aydır sofra kurdurmamıştı, ama karşısındaki adam, tam üç aydır sofraya oturmamıştı. Birlikte eve gittiler. Allah’ın verdiği nimetlerden yiyip içtiler. Ayrılma vakti geldiğinde “Halîlullah” -aleyhisselâm- ev sahibinden kendine dua etmesini istedi. Ev sahibinin cevabı manidardı:

“-Ben uzunca zamandır dua etmeyi bıraktım. Bundan sonra dua etmeye utanıyorum.”

Halil İbrahim -aleyhisselâm- neden duayı terk ettiğini sorduğunda şu cevabı verdi:

“-Yıllardır Rabbimden, «Yâ Rabbi! Senin dostun, peygamberin benim zamanımda yaşıyormuş. Fakat ben onu göremedim. Ne olur onu bana göster!» diye çok niyazda bulundum. Ama duam bir türlü kabul olunmadı. Ben de Allah (cc) benim dualarıma icabet etmiyor düşüncesiyle dua etmeyi bıraktım!” dedi.

Adamı dinleyen Halîlullah; “Müjdeler olsun sana ey güzel insan! Allah senin duanı kabul buyurdu. İşte senin görmeyi murat ettiğin Halîl İbrahim Peygamber benim!.. Demek senin duan kabul olduğu için, Allah beni tâ buralara kadar getirip seninle görüştürdü!” dedi.

Niyeti itibariyle insanları misafirperverliğe, cömertliğe, paylaşımcı olmaya teşvik eden bu anlatımlar işe yarıyor ve niyet hâsıl oluyor görüntüsü verebilir. Peki bu görüntü kitâbımız Kur’ân’ın bu kıssayı önümüze sermekteki maksadını tam olarak karşılıyor ve kıssa üzerinde düşünme çalışmamızı nihayete erdiriyor diyebilir miyiz? Ya da soruyu şöyle soralım; Bir Kur’ân talebesi için Hz. İbrahim’in bu kıssa ile anlatılan örnekliği bu tür üretilmiş anlatımlar olmasa anlaşılamayacak mı?

Allah indindeki tek din olan İslâm’ın değişmez şeriatını, son kitabımız Kur’ân’ın anlam bütünlüğünü göz önünde bulundurarak ve doğru yol üzerine sinsice oturmuş şeytanın şerrinden Rabbimizin korumasına sığınarak kıssaya yaklaşırsak bu tarz uydurulmuş menkıbelerden bağımsız bazı sonuçlara da ulaşmayı Rabbimizden umabiliriz.

Öncelikle meleklerin yeryüzüne inme vakitlerinin tâyini bu misafirliğin hangi âna denk geldiğini göstermesi bakımından önemli ve zâten kıssanın sonraki gelişimi bu vaktin bir getirisidir.

 “Biz Kur’ân’ı kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi nedir, sen nereden bileceksin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.  O gece melekler, her bir konuyla ilgili ruh (aldıkları emir) yanlarında, Rablerinin izniyle inerler. O, tanyeri ağarıncaya kadar esenlik gecesidir.” (Kadr 97:1-5)

“HA! MİM!  Her şeyi açıkça ortaya koyan bu Kitabı iyi düşünün. Biz bunu bereketli bir gecede (kadir gecesinde) indirmişizdir. Onunla uyarılarda bulunmaktayız. Karara bağlanmış her iş, o gece paylaştırılır. O işlerin kararı tarafımızdan verilmiştir. Biz elçiler göndeririz.” (Duha 44:1-6)

        Bu âyetlerden, Hz. İbrahim’e meleklerin bir Kadir gecesinde geldiği düşünülebilir, dolayısıyla aylardan Ramazan olduğu ve Hz. İbrahim ile ailesinin gündüzü oruçlu geçirdiği sonucuna ulaşabiliriz. Zira; oruç ibadeti Hz. İbrahim’den önce de vardır ve yeryüzü yaratıldığından beri ayların sayısı aynıdır.

SİZ ey iman edenler! Oruç tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı; belki bu sayede takvâya erersiniz. (Bakara 2:183)

        Gökleri ve yeri yarattığı gün, Allah’ın Kitabında olan şudur: Allah katında ayların sayısı on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır. İşte doğru hesap budur. (Tevbe 9:36)

        Güneş batmış, gündüz bitmiş ve gecenin ilk dakikaları başlamıştır. İftar yemeği yenilmekte ya da henüz yenilmiştir ki Hz. İbrahim’in konukları bir Müslüman selamıyla belirmiştir. Aynı şekilde bir Müslüman selamıyla karşılık veren Hz. İbrahim iftar vakti hanesine gelen konuklarını daha önce görmemiş ve tanımamış olmanın endişesini bir kenara bırakarak oruçlu bir gün geçirdikleri düşüncesiyle önlerine hemen yiyecek sunmanın telaşına düşmüştür. Evine giderek iftar vakti için önceden hazırlanmış ve kızartılmış buzağı etini önlerine getirmiştir.

İbrahim’in seçkin konukları ile ilgili kıssayı hiç duydun mu? O [semavî elçi]ler İbrahim’e gelip ona selâm verdiklerinde, “[Size de] selâm olsun!” demişti; [ve kendi kendine,] “Bunlar, yabancı kimseler!” (diye düşünmüştü.) Sonra sessizce evine dönerek semiz bir [kızartılmış] buzağı getirmiş ve “Yemez misiniz?” diye önlerine koymuştu. (Zariyat 51:25-27)

Hz. İbrahim (as), Müslüman selamı ile gelen konuklarının, önlerine sunulan yemeğe el uzatmamalarına anlam verememiş, iftar yemeğinden başka bir niyetle gelmiş olmaları düşüncesi konukları hakkında korkuya kapılmasına neden olmuştur.

Fakat ellerinin yemeğe gitmediğini görünce onların bu davranışı tuhafına gitti; onlardan yana içine bir korku düştü. [Ama] onlar: “Korkma! Biz Lût kavmine gönderildik” dediler. (Hûd 11:70)

        Hz. İbrahim’in konukları, Allah’ın melek elçileri olduklarını, misafirlik sebeplerinin ev sahibine bir çocuk müjdesi vermek olduğunu ve beraberinde Hz. Lût kavmine de gönderildiklerini açıklamışlar, Hz. İbrahim’in korkmamasını istemişlerdir.

Nitekim daha sonra Lut Kavmine o şiddetli azabın gerçekleşeceğini Hz. Lut’a haber vermeye gitmişlerdir;

“Ey Lût!” dediler, “Biz Rabbinin elçileriyiz; onlar sana asla ilişemeyecekler! Artık gecenin bir vaktinde (iman) ailenle birlikte yola koyul! Sizden hiç kimsenin gözü arkada kalmasın; tabii ki karın hariç: çünkü ötekilerin akıbeti onun da başına gelecektir. Unutma ki onların vâdesi bu sabah doluyor: (zaten) sabah yakın değil mi?” (Hud 11:81) 

Ayette görüleceği üzere “…(zaten) sabah yakın değil mi?” şeklindeki söylemleri de Kadir Gecesi boyunca bu işlerini yaptıklarının bir delili olabilir.

Şimdi tam burada yukarıdaki uydurulmuş menkıbeleri tekrar aklımıza getirelim. Hz. İbrahim’i misafir olmadan sofraya oturmayacağına yemin ettirenler, misafir aramak için ıssız yerlere götürenler, “Ya Rab! Ben yatırdım, vazifemi yaptım. Sen de kalplerine hidayet ver” vs. dedirtenler nasıl bir örnekliğin vücut bulmasını istiyorlar? Buna karşılık Kur’ân insanlardan sağlıklı bir iman ve sürdürülebilir bir dindarlıktan başka ne istiyor?

(Ey insan!) Yakınlık sahiplerine hakkını ver; düşküne ve yolda kalmışa da… Fakat sakın ola ki (elinde avucunda olanı) amaçsız bir biçimde saçıp savurma! (İsrâ 17:26)

Ve onlar ki, infak ettikleri zaman ne düşüncesizce saçıp savururlar ne de pintilik ederler; zaten bu ikisi arasındaki bir yol dengeli bir tavırdır. (Furkan 25:67)

Âyetlerinin de yer aldığı kitabımız Kur’ân’ın istediği dengeli tavrı tek başına menkıbelerle inşâ etmeye kalkmak ve bu uğurda hayal gücünü sonuna kadar kullanmak ancak ifratı ve tefriti doğurur. Bunu maalesef Hz. İbrahim’in konukları kıssasında da çokça görüyoruz.

Peki Hz. İbrahim’in konuklarına yaptığı sorgusuz sualsiz yiyecek ikramının nebevi örnekliği nedir? Bu ikrâmın gösterildiği sofranın iftar sofrası olduğu düşüncesiyle kıssaya yaklaşırsak; İftar vakti “Selam” ile gelen konuğa “Selam” ile mukâbele etmek ve her şeyden önce ona hane sahibinin yediği iftar yemeğinin aynısından sorgusuz sualsiz ikrâm etmekten başka bir şey değildir. Bu da dengeli bir Müslüman için örnek bir tavırdır. İftar sofralarının diğer sofralardan farkı yiyeceğin, hangi tencerede ve nerede kaynıyor olursa olsun, ister evde isterse bir organizasyonda, kamuya açık ve ortak bir sofra olmasıdır.

Kur’an’daki tüm nebileri insanüstü özelliklerle, ulaşılmaz hasletlerle, Kur’an’da yer almayan birçok mucizelerle anlatarak, yeryüzünde hayat süren insanlar için örnek alınamaz hâle sokmayı maharet sayan zihniyetten Hz. İbrahim’in payına; misafir olmadan yemek yememeye yemin ettiği için ıssız yerlerde misafir arayan bir nebi olmak düşmüştür. Oysa Hz. İbrahim’in akıllı ve olgun bir düşünce yapısına Rabbimiz sâyesinde ulaştığını “Doğrusu Biz, (Musa’dan) çok daha önce İbrahim’e de doğru işleyen bir muhakeme vermiştik; (İbrahim’in) bununla (doğru yolu bulacağını) daha baştan biliyorduk. (Enbiya 21:51) âyetinde görüyoruz.

Elbette ki Müslümanın bütün sofraları ikrama açık olmalıdır ama iftar sofrasının farkı bu ikramın bir “selam” sonrası sorgusuz sualsiz yapılmasıdır. Çünkü iftar sofrasının vakti, niyeti bellidir ve artık sofra imtihanın konusudur.

Muhakkak ki doğrusunu Allah bilir. Vesselam…