ANALİZ

HAC İÇİN GÜZEL BİR SÜNNET/ÇIĞIR AÇABİLİR MİYİZ?

 

Prof. Dr. İbrahim SARMIŞ

 

Yüce Allah, insanlar kulluk görevlerini doğru yapsınlar, böylece dünyada huzurlu ve ahirette mutlu olsunlar diye tarih boyunca vahiyler indirmiş ve peygamberler göndermiştir. Ama gel gör ki bu vahiyler Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta gördüğümüz gibi meydana gelen sapmalar ve zamanla oluşan kültürlerle kuşatılarak çığırından çıkarılmakta ve dogmalaştırılan bu kültürün uydusu haline gelerek artık doğru anlaşılamaz ve yaşanamaz hale gelmekte, bunun sonucu olarak da zamanla ayakbağı haline gelerek hayattan dışlanmaktadır. Siyonist işgal devleti İsrail’de bile Allah’ın şeriatı yerine laik bir yönetimin egemen olduğu, Batı’nın zaten dinin pabucunu çoktan dama attığını, onların güdümüne girmiş olan İslam coğrafyasında da genel olarak adı konulmamış bir laisizmin ve deizmin egemen olduğunu biliyoruz. Çünkü adı hoşumuza gitmese de yönetimde ve bireysel hayatın genelinde zihniyet ve uygulama olarak bu sistemler hakimdir.

İslam’dan sapmaların ve bulanık kültürel anlayışlarla onu yönlendirmenin bireysel ve toplumsal hayatımızın pek çok alanında olumsuzluklarını yaşıyoruz. İslam coğrafyasında halkların yaşadığı cehalet, bağnazlık, taklitçilik, zulümler, işgaller, iç savaşlar, toplu ölümler, göçler ve sefaletler bunun göstergeleridir. Arakan ve Afganistan’dan Yemen, Irak, Suriye, Mısır, Sudan, Somali, Libya ve Nijerya’ya kadar İslam coğrafyasında bunu görüyoruz. Savaşların yol açtığı toplu ölümler, açlık ve sefaletler, intiharlar, yıkımlar, göçler, denizlerde toplu boğulmalar ve Batı’nın varoşlarında yaşanan türlü sefaletler bütün dünyanın gözü önünde devam etmektedir. Elbette yüzyılların ihmalkarlığı, tembelliği, taklitçiliği ve kavmiyetçilikten mezhepçiliğe kadar türlü bağnazlıklarla aklın aforoz edilmesi, adaletin tükenmesi ve bulanık kültürün dogmalaştırılması insanları buraya getirecekti.

“Görüyorsun değil mi, sana ve senden önce indirilen vahiylere inandığını iddia eden bu insanlar aralarındaki anlaşmazlığın çözümü için tağuta başvurmak istiyorlar, oysa tağutu reddetmeleri emredilmişti. Şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara ‘Allah’ın indirdiğine ve Resulün hakemliğine başvurun’ denildiğinde münafıkların sana amansız düşman kesildiğini görüyorsun” (Nisa, 4/60-61).

“Allah onlara haksızlık etmedi, fakat kendileri kendilerine haksızlık ediyorlar” (Bakara, 2/57 ve çok sayıda ayet).

Bunun bir örneğini Hac ibadetinin yapılmasında getirilen kısıtlamalarda, yüklü maliyetlerde, yaşanan zorluklarda ve sık sık meydana gelen felaketlerde görüyoruz. Yüce Allah’ın alemlere rahmet, hidayet, nûr, sıratı müstakim, vd. olarak indirdiği dinde müminlere hiçbir zorluk yüklemediğini (5 Maide/6; 22 Hac/78) biliyoruz. Ama uygulamaya baktığımızda işin neredeyse bunun aksi olduğunu görüyoruz.   Bunu bir bidat çıkarmak yahut dinde bir gedik açarak içerde ve dışarıda fırsat kollayan hainlerin ve düşmanların ekmeğine yağ sürmek için değil, sadece vahyin kültürel anlayışa nasıl kurban edildiğini, bundan dolayı da mesela hac ibadetinin müminler için nasıl her yönden riskli ve milyonların yerine getirme imkânı bulamadığı piyango yahut tombaladan çıkan bir ibadete dönüştüğünü belirterek göstermek istiyoruz. Geçmiş yüzyıllarda gündeme gelip gelmediğini bilmiyoruz ama bu sıkıntıyı bazı hocaların gündeme getirdiğini ve halen seslendirdiğini biliyoruz.  Mesela onlardan biri bunu şöyle seslendirir:

“Hac belli aylarda yapılır” (2 Bakara/197). Dikkat edilirse ayette günden değil, ‘malum aylar’dan, yani Haram aylardan bahsedilmektedir. Keza ayetin devamında “Bu aylarda hac etmek amacıyla ihrama girenler…” açıklaması da hac menasikinin belli bir güne hasredilmediğini açıkça ortaya koymaktadır. (…).  Haccın zamanı haram aylar olarak isimlendirilen ve Zilkade ayı ile başlayıp Zilhicce ve Muharrem aylarını içine alan zaman dilimidir. (…) Hac ayları başladığı zaman diliminden itibaren üç aylık süre içinde bu ibadetin yapılması ve mezkûr ibadetin bu zaman dilimine yayılması, bugün artık elzem hale gelmiştir” (Prof. Dr. İsrafil Balcı, facebook).

Bilindiği gibi Fıkha göre Hac, sağlığı ve mali durumu uygun olup yol emniyeti bulan akil ve baliğ kişiler üzerine farz olup senede yalnız bir günde (Zilhicce’nin 10.günü) yapılabilir. Fıkıh kitaplarında bunun detayları anlatılır ve ulemaya göre gerekçeleri sıralanır. Oysa ayette belirtildiği gibi Yüce Allah günden değil, haccın bilinen aylarda olduğundan söz eder.

“Hac belli aylardır/belli aylarda yapılır. O aylarda hac için ihrama girenlerin cinsel ilişkiye girmesi, haram işlemesi ve tartışma yapması haramdır. Ne iyilik işlerseniz Allah onu bilir…” (2 Bakara/197).

Gördüğümüz gibi ayet, hac ibadetinin yapılageldiği gibi yalnız bir günde değil, bilinen aylarda olduğunu söylemektedir. Bu çoğulluk ayetteki ‘eşhur’(aylar) ve ‘malumâtun’(bilinenler) kelimeleri ile, çoğul zamiri olan ‘hunne’ zamirinden de anlaşılmaktadır. Bu durum “Allah’ı sayılı günlerde anın” (Bakara, 2/203; Yine Hac, 22/28) ayetlerinden de açıkça anlaşılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği gibi bazılarına göre bilinen bu aylar Haram aylar iken (Haram aylar için bakınız. 2 Bakara/217; 9 Tevbe/5, 36), genel kabule göre bunlar Ramazan ayından sonra başlayan Şevval, Zilkade ve Zilhicce’nin ilk on günüdür.

Bunlardan hangisi kabul edilirse edilsin ayet bir günde değil, haccın bilinen aylarda olduğunu söylemektedir. Bu da ‘eşhur’(aylar) kelimesinin en az üç olmak üzere çoğul ifadesinden anlaşılmaktadır. Durum böyle iken haccın bugüne kadar sadece Zilhicce’nin onuncu gününde yapılabileceği kabul edilmiş ve uygulama bugüne kadar böyle olmuştur. Böyle olması gerektiği bazı gerekçelere dayandırılarak savunulmuş ve aksini söylemenin önü kesilmiştir.

Bu anlayışa göre Hz. Peygamber ilk ve son kez olarak yaptığı hac ibadetini ihrama girmek, kudüm tavafı, Safa ile Merve arasında sa’y, Mina’ya varış, Müzdelife üzerinden çıkış ve Arafat’ta vakfe, şeytan taşlama, ifada tavafı, kurban kesmek ve tıraş olmak üzere beş gün önceden başladığı hac ibadetini bu günde yapmıştır. Yani Sünnet böyledir ve hangi gerekçe ile olursa olsun bunu değiştirmeğe veya geniş zamana yaymaya çalışmak Sünneti, Raşid Halifelerin ve bugüne kadar süren ümmetin uygulamasını çiğnemek olur ve haccın sosyal işlevini azaltır. Mesela DİB’nın yayınladığı Kur’an Yolu tefsirinde bu şöyle belirtilir:

“Hac bilinen aylardadır, buyurularak genel bir ifade ile anılan hac ibadetinin yerine getirilme vakti, bizzat Hz. Peygamberin bu uygulamasıyla tam olarak tayin ve tespit edilmiş oldu, bugüne kadar ki uygulamalar da bu şekilde sürdürüldü. Bu sebeple ayette geçen ‘Hac bilinen aylardadır’ şeklindeki mutlak ifadeye bakarak bu ibadetin belirtilen iki ay on günlük müddet içinde başka günlerde de yapılabileceğini veya bazı güçlükleri azaltmak ya da ortadan kaldırmak için bu süre içinde farklı zamanlarda yapılabileceğini düşünmek, bizzat Hz. Peygamberin, Hulefa-i Raşidin’in ve bugüne kadar gelmiş geçmiş Müslüman bilginlerin görüşlerine ve 1400 seneyi aşkın bir süredir yürütülen uygulamaya aykırıdır. Doğabilecek güçlükleri ortadan kaldırmak için yeterli imkanların mevcut olduğu bugünkü şartlarda böyle bir değişiklik gereksizdir. Ayrıca yapılacak değişikliğin, bu ibadetin -yukarıda önemi ve değeri bir ölçüde ifade edilen- dini, ahlaki, sosyal, siyasi işlevini de zayıflatacağında kuşku yoktur” (Bkz. Kur’an Yolu, 1/312-313, DİBY. Ankara 2012).

Evet, belirtildiği gibi Hz. Peygamber zamanında ve Müslüman nüfusun az olduğu sonraki yüzyıllarda uygulama böyle olmuştur ve Müslümanlar hac yaparken bugün yaşadıkları sıkıntıları yaşamamışlar ve hac ibadetini kota nedeniyle yerine getirme engeliyle karşılaşmamışlardır. Çünkü:

1-Resulullah zamanında ve bir döneme kadar Mekke vadisi sadece hacca gelenlerin değil, birkaç katı nüfusu bile barındırmaya yetiyordu. Nitekim İslamiyet’ten önce Araplar ziyaret, ticaret, kültürel faaliyetler ve başka işler için bu mevsimde Mekke’de toplanırlardı. Onun için bugünkü gibi Bir buçuk milyarlık Müslüman arasından hacca gitmek isteyen milyonlar söz konusu değildi.

Ayrıca her gün İslam’a girenlerin sayısının arttığını biliyoruz. Bu mantıkla gidilirse gün gelip bütün dünya Müslüman olur ve gücü yetenlerin tümü hacca gelmek isterse hepsinin bir günde Mekke vadisinde nasıl toplanacağı düşünülmelidir. Yoksa yine kota uygulanarak yol bulabilenler/piyangoda çıkanlar ibadet görevini yapar, bulamayanlar da hava alırlar mı denilecektir?  Yahut onların günahları, kültürü dogmalaştırarak engel olanlara mı yüklenecektir?

2-Bugün dinin belirttiği şartlara sahip olup hac ibadetini yerine getirmek isteyen milyonlar olmasına karşın, Mekke’nin fiziki imkanları buna elvermemektedir. Örneğin, kota uygulaması olmadığı taktirde sadece Türkiye’den bir yılda iki milyona yakın insan hac ibadetini yapmak istemektedir.  Suudi Krallığı harem alanını genişletmek, Arafat’a, Müzdelife ve Mina’ya daha geniş yollar açmak, raylı sisteme geçmek için hemen her yıl tadilat yapmakta, tüneller açmakta, genişletme ve modernleştirme çalışmaları için milyar dolarlar harcamaktadır. Bütün bunlarla beraber fiziki imkanlar elvermediği için Krallık haklı olarak kota uygulamakta, bu sebeple milyonlar hac farzını yerine getirememektedir.

Bazıları bunu “Ona yol bulabilen herkesin Kabe’yi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde hakkıdır…” (3 Ali İmran/97) ayetindeki ‘yol bulma’ kaydına bağlamaya kalkışabilir, oysa bu doğru değildir. Çünkü bugün yol engelini maddi imkansızlıklar ve yolun güvensizliği değil, Müslümanlar kota uygulayarak, yol masrafını katlayarak ve izdihamlarda insanların ölümüne sebep olarak kendileri çıkarmaktadırlar. Bütün kısıtlamalara rağmen son 25 yılda düzensizliklerin ve izdihamların yol açtığı kazalarda binlerce hacı adayının öldüğü ve yaralandığı bilinmektedir.

3-Hz. Peygamberin ömründe bir kez ve belirtilen tarihte hac yaptığı bilinmektedir. Varsayım olarak Resulullah daha uzun yasaydı ve birkaç kez daha hac yapsaydı muhtemelen yine de aynı gün ve tarihte yapacaktı. Çünkü belirttiğimiz gibi o gün için Müslümanların nüfusu ve Mekke’nin fiziki imkanları buna elverişliydi.

4-Hz. Peygamberin, hac yaptığı günden başka zamanda hac etmenin yasak yahut geçersiz olduğunu söylediğini bilmiyoruz. Kısaca, “Bugünden başka zamanda hac yapılmaz” dediği yoktur. Onun için Hz. Peygamberin bilinen günde veya tarihte hac yaptığını ve hem Raşid Halifelerin hem ümmetin bugüne kadar uygulamasının bu şekilde olduğunu söyleyerek haccın en azından iki bayram arasındaki 70 günlük zaman içinde yapılamayacağını, böyle bir şeyin sünnete muhalefet olduğunu söylemek doğru değildir.

5-Zamanın darlığı nedeniyle bugün hac yapmanın maliyetinin ne kadar yüksek olduğunu ve gerek Suudi Krallığında ve gerekse başta Türkiye olmak üzere İslam ülkelerinde turizm şirketlerinin çoğunun bu işi ticarete dönüştürdüğünü biliyoruz. Oysa bu iş en azından yetmiş günlük zaman dilimine yayılırsa bu tekelciliğin, istismarın ve Harem alanını genişletmekten demir yolu döşemeye,  yürüyen merdivenler yapmaktan tüneller açmaya, dev oteller dikmeye kadar Suudi Krallığının hemen her yıl milyarca dolar harcama yapmasına ihtiyaç kalmayacak, Osmanlının yaptırdığı revakların sökülüp sökülmeyeceği  kavgası yaşanmayacak, buradan yapılacak tasarruflarla zulümler, felaketler ve savaşlar sebebiyle sefalet ve göç yaşayan milyonlarca Müslümanın ihtiyaçları karşılanabilecektir.

6-Kurban Bayramı bütün Müslümanlar arasında şimdi olduğu gibi yine Zilhicce ayının onuncu günü olarak kutlanmalıdır. Haccın geniş zamana yayılması bütün dünyada Kurban Bayramının Zilhiccenin onuncu gününde kutlanmasına engel değildir.

7- Haccın geniş zamana yayılması iddia edildiği gibi sosyal işlevini yerine getirmeye engel değildir. Belirtilen tarihler arasında toplanacak hacı adayları arasında bu işlevin gerektiği gibi gerçekleşmesi yeterli olur. Zaten bütün Müslümanların o gün Mekke’de toplanması ve buluşması mümkün değildir.

Kaldı ki hac, sadece değişik coğrafyalardan gelen hacıların karşılaşması, tanışması, görüşüp konuşması ve birtakım ticari işler yapmasıyla kalmamalıdır. Bunun yanında dünya Müslümanlarının yıllık genel kongresi işlevi görmeli, ulema arasında toplantılar düzenlenerek Müslümanların ortak ve bölgesel sorunlarının görüşülmesi ve çözümlerin üretilmesi gerekir.

Biliyorum, kültürü dogmatikleştiren ve bu sebeple dini yaşanamaz hale getiren zihniyet sahipleri bu işe bidatçılık, reformculuk, modernizm, nabza göre din ve emperyalizmin ümmeti bölme çabaları diyeceklerdir. Ama gaye doğrunun ortaya çıkması ve insanların Allah’ın öğrettiği gibi inanması ve yaşaması olduktan sonra yapılan nitelemeler ve tasnifler önemli değildir. Unutulmamalıdır ki kurtuluş, ancak Allah’ın indirdiği dine göre inanmak ve yaşamakla olur. Allah’ın indirdiği dinde de insanlar için hiçbir zorluk yoktur. (Maide, 5/6; Hac, 22/78).  Bunun için işi piyangoya yahut tombalaya bırakmadan, imkânı olan ve yol bulabilen her müminin hac ibadetini yapabilmesi, can ve mal emniyetinin sağlanabilmesi için Hz. Peygamberin “Kim güzel bir sünnet/çığır açarsa onun sevabını ve onunla amel edenlerin sevabı kadar sevabı olur”[2] buyruğundan hareketle güzel bir sünnetin işlenmesini/çığırın açılmasını teklif ediyoruz. Şöyle ki:

a-Haccın belirli aylarda yapıldığını söyleyen Bakara/197.ayetin söylediğine uygun olarak hac ibadeti Haram Aylar içerisinde olmasa bile, en azından iki bayram arasındaki yetmiş günlük süre içerisinde yapılabilmelidir. Hacca gitmek isteyen müminler Umre turlarında yapıldığı gibi bu süre içinde hacca gidebilmelidir.

b-Bunun için bütün kotalar kaldırılmalı ve şartlarına sahip bütün müminler piyango yahut tombala mahkumu olmadan hac ibadetini bu süre içinde yerine getirebilmelidir.

c-Tıpkı vaktiyle kesilen kurbanlar çukurlara doldurulup telef edilirken, artık günümüzde telef edilmeden stoklanarak  İslam coğrafyasında muhtaç halklara gönderildiği gibi, bugün de Hac hizmetinin altından kalkabilmek için Suud Krallığının yapacağı yatırımların bedelleri ve diğer Müslüman ülkelerin yapacağı katkılar dünya genelinde muhtaç Müslümanlara dağıtılmalıdır.

Böyle bir uygulama, müminlerin ibadet edememesinden, hac için ağır mali bedeller ödemesinden, Harem’in etrafını saraylar ve gökdelenlerle kuşatsa da, hizmet alanı açmak için Suud Krallığının milyar dolarlar harcamasından ve neredeyse her yıl haksızca yaşanan can kayıplarından daha iyi değil midir?

d-Haccın en azından belirtilen 70 gün içinde yapılabilmesini sağlamak için İslam ülkelerinden seçkin alimlerin bir araya gelmesi ve bunu hem yönetimlere hem halklara anlatarak ikna etmesi gerekir. Ulatmayalım, “Bu din kolaydır, kim onunla yarışırsa/zorlaştırırsa mutlaka mağlup/yerine getiremez olur”[3].

e-Böyle bir uygulamada Allaha karşı sorumluluk bilinciyle hareket eden/muttaki adaylardan dileyenlerin iki gün içinde Mina’dan ayrılıp Mekke’ye gitmek istemesinde bir günah olmadığı gibi, Mina’da bir gün daha kalmak isteyenlere de günah yoktur. (Bakara, 2/203).