SORU-YORUM

EHLİYET, LİYAKAT VE SADAKATİ YENİDEN DÜŞÜNMEK (1)

Yusuf Özkan ÖZBURUN

 

Kur’an’a kuş bakışı baktığınız zaman, doğrudan Peygamber Efendimize (a.s) yönelik “Resul, Nebi” diye gelen hitaplarla, “Muhammed” diye gelen hitapların arasında ki farkı bilirsiniz. Yani Peygamber Efendimizin şahsından daha çok (Zat-ı Ahmedi); şahsiyetine ve vazifesine, ne kadar vurgu yapıldığını pekâlâ bilirsiniz. Hatta İlahiyatçı arkadaşlarımız bunun sayısını verirler, malumunuz. “Kur’an’da şu kadar Resul denir Peygamber’e hitaben, şu kadar Nebi geliyor, şu sayıda ismen Muhammed geçer vs.” diye… Manevi şahsiyeti ve vazifesine yönelik hitapların doğrudan şahsına yönelik hitaptan çok daha fazla olduğu dile getirilir. Kimileri çıkıp onun (a.s.) şahsıyla şahsiyeti birbirinden ayrılamaz diye zorlama tevillere girebilir, fakat biliniz ki ümmet içindeki tarihi kırılmada biz bırakınız şahsını, işi şemaile, şahsına övgüler düzmeye, âşık olmaya, hilyelere, şekle odaklanmaya indirgemiş, şahsiyetini oluşturan temel vasıfları bir ‘üsve’ kimliğiyle kılavuz edinmeyi bir kenarda öksüz bırakmışız…   Peygamber Efendimizin şahsiyetinden çok şahsına odaklanma; Kur’an’da ve Nebevi gelenekte aslında bize verilen terbiye bu olmadığı halde…

Hz. Peygamber’in kişi olarak şahsına yoğunlaşmakla, şahsiyetine ve vazifesine yoğunlaşmak ayrı bir şeydir. İki anahtar kavram çok önemli: Şahsı nedir? Mesela, ‘Boyum, enim, kilom, kaşım, gözüm, görünüşüm vs.’ bunlar benim şahsımdır. Yani benim beşerî tarafıma daha çok hitap eder. Ama şahsiyet dediğim zaman bu benim vasıflarım, özelliklerim, davranışlarım, muhatabiyetim, duruşum, iş tutma tarzım, insanlara yaklaşım tarzım, hayatımı idame ettirme üslubum, sözlerimi söyleme üslubum, yaşam üslubum. Bunlar benim şahsiyetimi oluşturur. Vazifem nedir? Vazifem; üzerimdeki misyonu ifa etme şeklimdir.

Şahıs olarak kişiye odaklanmak başkadır, şahsiyet ve vazifesine odaklanmak başkadır. Peygamber Efendimizin resul ve nebi oluşu, diğer sıfatları ve bir de kişi olarak peygamber oluşu. Tarih aynasına bakıyorsunuz ki şemail kitapları, levhaları ümmet içerisinde bir numara olmuş. Hz. Peygamber’in şahsına yapılan övgü edebiyatı, (naatlar, kasideler, ilahiler, mevlidler, hikâye ve kıssalar, mev’ıza kitapları) zirveye çıkmıştır.   Peygamber Efendimizin şahsiyetini ve vazifesini eğer bu ümmet mercek altına alsaydı ve ona göre bir tarz geliştirseydi; Kur’an’daki ölçü ve inceliği, vurguyu kaçırmayarak muhatap olsaydı, bugün biz kalite ehliyet ve liyakat noktasında çok farklı yerlerde olurduk. Çünkü bu şahsa odaklanma şahısçılık kırılmasını netice vermiş; daha sonradan kabilecilik, kişilerin yüceltilmesi üzerinden dini tahsil, yüceltilen şahısların bunu bir ilim ve fazilet istibdadına dönüştürmesi (erdem totalitarizmi) alt kültürüne evrilmiştir. Kabilecilik alt kültürü, Hz. Osman döneminde, Emevi asabiyesi ve kabileciliği olarak hortlamıştır. Genel profilde Emevilerin en büyük derdi şuydu; yönetimde kim söz sahibi olacak? Bugünkü amiyane dille söylersek ‘bizim adamları, bizim ihvanımızı yerleştirelim abi.’

Niye bizim adamları yerleştirelim? Çünkü; Hz. Osman gibi halim selim bir insan var. Hz. Osman şahıs, kişi olarak çok halim selim, gerçekten çok engin gönüllü bir insan fakat idare noktasında sınır çizmekte zayıf. Yönetim noktasında baskın insanlar, hele o kabileciliğin bilediği, aşiret ruhunun bilediği insanlar bastırıp istediklerini aldılar. Çok şey aldılar ve yönetimi yavaş yavaş Ümeyyeoğulları ile doldurdular. Buna karşı geride ve kenarda kalanlar; “gene biz kaybediyoruz, fazladan biz pay alamıyoruz, bizimkiler, bizim kabileden olanlar orada değil” refleksiyle bir tepki başlattılar. Kırılma noktasına dikkat ediniz! Bu kırılma noktasından itibaren ehliyet ve liyakati -ümmet çerçevesi içinde söylüyorum- ciddi anlamda kaybetmiş durumdayız. Aşiret ruhuna bugün hala teslim olmuş durumdayız. Genel anlamda ümmetin ve özelde Türkiye’nin sosyo-psikolojik, politik alt yapısına damgasını vuran şey aşiret kültürüdür. Aşiret kültüründe, aşiret reisi ve marabalar vardır. Aşiret reisinin şahsına yoğunlaşılır. Çizmelerinin parlak olması çok önemlidir. Elindeki kamçısı otorite sayılır, karizmaya odaklanma, şahsa odaklanma, şahıs odaklı liderlik… Bakın bu zihinsel-duygusal çerçeve bizim kurumlarımıza yön verir, siyasetimize yön verir, sosyal hayatımıza yön verir, ilmi ve dini hayatımıza yön verir… Çünkü, bir şahsın kişisel karizmasına yöneldiğin zaman, mesela, din alanında bir yola girdiğinde de şahıs karizması odaklı bir din algısı geliştirirsin. Derler ki sana; “bizim pirimizin, bizim üstadımızın, bizim şeyhimizin kaşları şöyle, gözleri böyle, omuzları şu şekilde, buğday tenli, sakalları böyle, delici nazarları var vs.” Bir alimin ilminden, faziletli hallerinden ziyade şahsına odaklandığın zaman gene o kırılma sürüyor demektir. Bil ki sen o şahıs etrafında şahısçı bir yapılanma geliştireceksin. Şahısçı bir yapılanmayı da daha sonradan bulduğun bütün alanlara taşımaya çalışacaksın. Şahsiyet ve vazife odaklı yaklaşmayı yok sayacaksın. Hatta bundan rahatsızlık duyacak, bu durumu “sonradan çıkma” dine aykırı bir tutum olarak bile dışlayabileceksin. İşte bu şahsa odaklanmanın en büyük felaketlerinden biri Hz. İsa ve ona inananlar arasında oldu. Biliyorsunuz; “karizma” kavramı, Hz. İsa’nın simasını ifade eder batı dünyasında. “Karizmatik” demek aslında batıda, başlangıçta Hz. İsa için kullanılan bir tabirdir. Çünkü, Hz. İsa’nın tamamen simasına, şahsına yönelmişlerdir. Şahsını bir manevi liderlik profili olarak ortaya koymuşlardır. Uzun saçları, siması, hatta göz rengi. (Biliyorsunuz; esmer bir Hz. İsa olduğu halde ondan sarışın, mavi gözlü karizmatik bir Hz. İsa çıkardılar. Ve O’nu bir ikon haline getirdiler. Kiliseler tamamen Hz. Meryem’in şahsı, Hz. Yahya’nın şahsı, Hz. İsa’nın bebeklikten itibaren kişi olarak şahsı, bütün eti kemiği, bunların üzerine kuruldu.) Şahıs odaklı yapılanmalar aklı, mantığı, muhakemeyi, kalbi, dirayeti, liyakati gözetme objektivitesini öldürür, çocuksu duygusallık ve sevgiden beslenen bir taraf olma hissini besler. Çünkü, siz o zaman hep şahsa odaklı olarak iletişim kurmaya başlarsınız. O şahsın size olan benzerliğiyle irtibat kurmaya başlarsınız. Aynı şahıs etrafında toplananlar birbirini kollamaya, gözetmeye, tarafgirlik etmeye, zamanla klikleşmeye başlarlar. Seküler cemaatler dahil tüm cemaatlerin tarikatlara evirilmesini buralarda aramak lazımdır.

“Kollama, gözetleme” deyince size her Cuma namazında okunan, ümmetin hafızasında yer eden ayeti hatırlatmak isterim:

إِ نَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُون

 (Nahl, 90)

 

Ne diyordu bu ayette? Buyurun değişik renk ve tonlardan meal örnekleri:

Bayraktar Bayraklı
(Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Meali)

Gerçek şu ki, Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; yüz kızartıcı işleri, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp öğüt alasınız diye size öğüt veriyor.

 

Edip Yüksel
(Mesaj: Kuran Çevirisi)

ALLAH adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Kötülükten, fenalıktan ve azgınlıktan ise sizi meneder. Öğüt almanız için sizi böyle aydınlatır.

 

Erhan Aktaş
(Kerim Kur’an)

Allah, adil olmayı, iyilik yapmayı ve yakınlarınızda olanlara yardım etmeyi emreder. Haddi aşmaktan, kötülük ve zorbalık yapmaktan men eder. Umulur ki bu uyarıdan öğüt alırsınız.

 

Süleymaniye Vakfı
(Süleymaniye Vakfı Meali)

Allah, adaleti, güzel davranışı, yakınlara* veren el olmayı emreder. Çirkinliği, kötülüğü ve aşırılıkları yasaklar. Allah size öğüt verir, belki bilginizi kullanırsınız.

 

Ali Rıza Safa
(Kur’an-ı Kerim Gerçek)

Kuşkusuz, Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi zorunlu yapmıştır. Sağtöreye uygun olmayan edimler yapılmasını, kötülüğü ve azgınlığı yasaklamıştır. Size öğüt veriyor; belki öğüt alırsınız diye.*

 

Mustafa İslamoğlu
(Hayat Kitabı Kur’an)

Hiç şüphe yok ki Allah adil davranmayı, iyilik yapmayı ve yakınlara karşı cömert olmayı emreder; ve her türlü utanç verici hayasızlığı, selim akla ve sağduyuya aykırı çirkinliği ve sınırları hiçe sayan taşkınlık ve azgınlığı yasaklar: size (bu) öğütleri verir ki, sorumluluklarınızı aklınızda tutabilesiniz.

 

Yaşar Nuri Öztürk
(Kur’an-ı Kerim Meali)

Şu bir gerçek ki Allah; adaleti, iyi ve güzel davranmayı, akrabaya vermeyi emreder. Tüm pisliklerden/edepsizliklerden, kötülükten, azgınlık, doymazlık ve kıskançlıktan yasaklar. Düşünüp ibret alırsınız ümidiyle size öğüt veriyor.

 

Ali Bulaç
(Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı)

Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.

 

Muhammed Esed
(Kur’an Mesajı)

Gerçek şu ki, Allah adaleti ve iyilik yapmayı, yakınlara karşı cömert olmayı emredip utanç verici ve arsızca olanı, akıl ve sağduyuya aykırı olanı ve azgınlığı, taşkınlığı yasaklıyor; ve size (böyle tekrar tekrar) öğüt veriyor ki, böylece (bütün bunları) belki aklınızda tutarsınız.

 

Diyanet İşleri
(Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali)

Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

 

Elmalılı Hamdi Yazır
(Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali)

Haberiniz olsun ki Allah size adli, ihsanı ve yakınlığı olana atayı emrediyor ve fuhşiyyattan, münkerden, bagiyden nehyediyor, size va’zediyor ki dinleyip anlayıp tutasınız

 

Süleyman Ateş
(Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali)

Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder, fahşa(edepsizlikten)dan, münker(fenalık)den ve bağy(azgınlık)den meneder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.

 

Gültekin Onan

Şüphesiz Tanrı, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi buyurur; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), münkerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.

 

Hasan Basri Çantay
(Kur’an-ı Hâkim ve Meal-i Kerim)

Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği, (hususiyle) akrabaya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emreder. Taşkın kötülük (ler) den, münkerden, zulm ve tecebbürden nehyeder. Size (bu suretle) öğüd verir ki iyice dinleyip ve anlayıp tutasınız.

 

İbni Kesir

Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve taşkınlığı ise yasaklar. Tezekkür edesiniz diye size öğüt verir.

 

Şaban Piriş
(Kur’an-ı Kerim Türkçe Anlamı)

Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder. Ahlaksızlığı, kötülüğü ve taşkınlığı yasaklar. Düşünesiniz diye size öğüt verir.

 

Suat Yıldırım
(Kur’an-ı Kerim ve Meali)

Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.

 

Ahmed Hulusi
(Türkçe Kur’an Çözümü)

Muhakkak ki Allah, hakkını vermeyi, ihsanı (iyilik yapmayı) ve yakınlara cömert olmayı hükmeder. . . Fahşadan (nefsani davranışlardan), münkerden (imanın gereklerine ters düşen fiillerden) ve bagiyden (zulüm ve hakka tecavüz) nehyeder. . . Düşünüp değerlendirmeniz için öğüt veriyor.

 

Kolektif ümmet hafızasına işlemesi ve aktif tutulan bir talimatname vazifesi görmesi bakımından bu ayetin anlaşılmasında iki kritik noktaya konumuz çerçevesinde haddim olmayarak işaret etmek istiyorum: Birincisi, “İnnallahe ye’muru” ibaresindeki fiil olarak gelen “emr” kavramının anlam çeşitliliğinden yoksun bırakılıp, insanlara bakan ‘iş edinme’ boyutunun ıskalanıp (örneğin, adaleti, ihsanı vs. iş edinmek, hayatının merkezine koymak anlamında emr’i bize bakan vechesiyle algılamak, sadece yukarıdan aşağıya bir buyruk şeklinde değil, iki yönlü) sadece tek yönlü ilahi bir direktif gibi algılanması… İkincisi, “itai zil kurba” ibaresindeki ‘ita’ ve ‘kurba’ ifadelerinin neden tüm anlam katmanlarından soyundurulup sadece ‘arkabaya yardım’a indirgendiğidir.‘‘ İtai zil kurba’ daki ‘ kurba’  maalesef sadece ve çoğunlukla kan bağına dayalı akraba olarak tercüme edilmiştir. Çok vahim bir kırılmadır bu. ‘Kurba’; senin maddi, manevi  insani paydada buluştuğun insanlar, hatta sadece insanlar değil varlıklar olamaz mı? Bunun içine sokağındaki köpek, kedi, kuş, bahçende senden su bekleyen ağaç, saksındaki çiçek; ehli olan, olmayan, seninle bir yönden yakın olmuş tüm mahlukat, senin yakının, senin yakındaşın olabilir. Kurba; yakınlığı ifade eder.  Manevi yakınlık, kalbi yakınlık, ilmi yakınlık, fikri yakınlık, fıtri yakınlık, ihtiyaç yakınlığı, hedef yakınlığı, mizaç yakınlığı vs… Bütün bunlar ‘yakınlık’ ama ‘’ İtai zil kurba’’ ne diye tercüme edildi?.  ‘Akrabayı kollayıp gözetirler’, akrabaya yardım ederler. İşte yandığımız nokta burası. Bugünkü gelinen noktada ‘akrabayı gözetirler’ anlayışını bir farazi örnekle somutlaştırmaya çalışayım: Ben Nevşehir’den çıkıp geldim. İstanbul’da mesela bir üst düzey bürokrat oldum. Şimdi, Müslüman dindar bir kimliğim var, eh hatır gönül gözetir bir adamım, ‘akrabayı, yakını gözetirler’i her Cuma duyuyorum. Bu benim sosyal bilinç altımda da var, ümmette de var. Bir bakıyorsun ki benim idaremin altında ‘Özburun’ soyadı altında dolmuş kadrolar. Her yer Özburun ya da akraba, köylü, memleketli, cemaatli, aşiretli, dernekli, cemiyetli, onun busu, şunun busu, falan filan dolmuş kadrolar. Peki bunların gerçekten mesleki liyakati var mı? Bunlar gerçekten bu işi yapma niteliğine sahipler mi? Cevap yok. Bak burada ben güya bunu iyi niyetle yapıyorum. “Akrabayı, yakını koruyup gözetmek lazım” diyorum. Ama ben ne yapmışım? Aşiret ruhunu oraya da sokmuşum. Aynı Hz. Osman dönemindeki Emevi ruhu devam ediyor, kabilecilik zihniyeti devam ediyor.  O yüzden ‘itai zil kurba’ derken siz manevi, kalbi, itikadi, fıtri, mizaç, liyakat, ehliyet, nitelik açısından var olan tüm yakınlıklara bakacaksınız, karşılıksız (ita) yardım edeceksiniz. Dikkatinizi çekerim: ikram, ihsan, inayet, nusret, hibe, iane vs. değil ita… Burada da çok incelikler var kanımca…  Hz. Nuh’a dalgaların arasında boğulmakta olan oğlu için söylendiği gibi, ‘O senin ehlinden’ değildir ihtarını bileceğiz. Kan bağı var lakin manevi nitelik bağı yok. O senin ehlinden değildir ne demek? İyi anlamalıyız…

Şimdi bir şey daha söyleyeyim size; ehliyet, liyakat, üçüncüsü ise sadakat. Bizde ön plana çıkmış olan şey sadakattir. Biz ehliyet ve liyakati değil de sadakati ön plana aldık: “Sadık olsun benim olsun” yani sadık olsun çok da bir şey bilmesine gerek yok. Bize sadık mı? İşte mesela bu. “Bizim ihvanımızdandır”, bizdendir, bizim mahalleden, bizim cemaatten, bizim partiden, bizim dernekten, kendisi çok çağdaştır, laiktir, Atatürkçüdür vs. vs. demek, ne demektir biliyor musunuz? “O bize sadıktır, sen onu tercih et.” demektir. İyi de bu ihvan, bu kişi arızalı, problemli, uygun değil, na müsait, bu işe uygun değil, layık değil…  ‘O bizdendir’ kültürü…  İşte tam da bu nedenle ben Türkiye kültürünün tarikatlaşmış- aşiretleşmiş cemaat-cemiyet ve camialardan oluştuğunu düşünüyorum. Cemaate karşı değilim, cemaat; aklınla, kalbinle senin eridiğin, cem olduğun yer demektir, cemaat; o demektir. Cemaate asla karşı olmamalıyız. Ama aşiretleşmiş cemaat, kurum, kuruluş, camia olduğu zaman bu belli bir şahsa odaklanmış, o şahısları akraba gibi belleyen, onları koruyup kollamayı temel vazife haline getirmiş, kendi içinde bazı özel kurallar, ‘adap’ geliştirmiş ve bunu da kapalı sistem, diğerlerinden etkili, önemli, anlamlı diye bellemiş bir kliktir, bir gettodur. Bu gettolar; şu anda, seküler dünyada da bakarsın getto mantığıyla çalışır, tarikat mantığıyla çalışır. Yani ben seküler, laik vs. kurumda, camiada da çalıştım, hocalık yaptım. Oralarda da inanın çok ‘tarikatlar’ gördüm. Seküler tarikatlar. Diyorum ki, Türkiye bir gettolar toplumudur. Türkiye tarikatlaşmış dini, ladini cemaatler topluluğudur. Sadece dini alanda değil her alanda herkes kendi topluluğunu hâkim kılmaya çalışır. Siyasette bunun mücadelesini görürsünüz, iş alanında bunun mücadelesini görürsünüz. Ve bunun da parametreleri her gruba göre değişir. O önceliklere bakarlar, onu ön plana çıkarırlar. Ehliyet, liyakat, kalite yine esas değil, varsa yoksa sadakat…

Eğer şahsiyetiniz sağlam değilse sizden kalite ve ehliyet sadır olamaz.  Velev ki bazı işler sadır olsa bile bunun anlamlı bir karşılığı olmaz, bereketi olmaz. Dolayısıyla ne kadar kalite ve liyakat unsuru varsa, bunun altında yatan temel maya; kurucu öge, oluşturucu, dönüştürücü maya şahsiyetli insandır. Önce şahsiyet kalitesine ihtiyaç vardır. Çünkü, şahsiyet olmadan insan olunamaz, Müslüman olunamaz, şu olunamaz bu olunamaz. Geçici bir süre bazı pozlarda olabilirsiniz, bazı maskeleri kullanabilirsiniz. Üzerinize boyalar cilalar sürebilirsiniz, çok acayip mücahit abi pozisyonunda olabilirsiniz. Çok fedakâr koşturan abla durumunda olabilirsiniz. Vatan kurtaran Hasan, en kahraman Rıdvan olabilirsiniz… Ama şahsiyetiniz arızalı ve problemliyse, şahsiyetinizin terbiyesiyle meşgul değilseniz, burada yol alamıyorsanız, çok kısa sürede pul pul dökülür, hata verirsiniz. Çok kısa sürede hastalıklar, problemler pörtler, açığa çıkar. Ne anlatmaya çalışıyorum? Senin de dipte, arka planda, dinle, hayatla, insanla, ilimle muhatabiyetin, şahsiyet terbiyesine yönelik değilse, doğrudan oraya doğru çalışmıyorsa, bil ki; kısa sürede bazı şartlar hazır olduğunda problemli alt yapı müzahrefatı yüzeye çıkacaktır. Mesela, paraya zaafın var, çocukluğunda, şurada burada para görmemişsin, para konusunda ezilmişsin. Şimdi bir camianın içindesin, orada birtakım şartlar oluştu bağlantılar kuruldu. ‘Gel abi şu bizim şu işi yap’ dediler. Bir anda parayı buldun. O yokluk zamanındaki çok muttaki, samimi adamın yürüyüşü, edası, tavrı, değişmeye başladı. Bu adam yokluk zamanındayken, şartlar müsait değilken, içindeki ukdeleri bir şekilde tutuyordu. Ama şartlar müsait olduğunda içerdeki aslanlar kafesten çıktı. Bunun versiyonlarını üretebilirsiniz. O yüzden, şahsiyetimizde düğüm noktalarına dikkat edeceğiz. Ukdelere dikkat edeceğiz. Kişilik arızalarımıza, travmatik taraflarımıza, karanlık yönlerimize, içimizdeki asıl beslediğimiz niyetlere yoğunlaşmamız lazım ve bunlarla yüzleşmemiz gerek. Şahsiyet, insan olma davası orada başlıyor. Sağlam bir şahsiyet olmadan, dindar, Müslüman, insan olamazsınız. Olsanız bile problem üretirsiniz. Bugün çok örnekleri var. Kısa zamanlı başarılar, flaşlar patlatırsınız ama bunu uzun süre koruyamazsınız.

Şahsiyet. Temel meselemiz şahsiyettir. Kalite ve liyakatin de temeli bana göre insani bir şahsiyet zemini oluşturmaktır.

İnsani bir şahsiyet geliştirmenin temel göstergelerinin neler olduğu ve analizi bir sonraki yazımızın konusu olacaktır.