AİLE/İNCELEME

 

DÜNYA SANAL AMA TEHLİKE GERÇEK

                                                                                              Tuba ERDEM

 

Sınıfta anlamadığımız konular olurdu, anne babamıza sorardık. Onlar da ellerinde müsvedde kağıda bir şeyler yazar çizer, konuyu bize anlatmaya çalışırlardı. Onları aşan bir şey olursa çalışkan bir komşu kızı ya da oğlunun kapısını çalardık ya da şanslıysak kapımız çalınırdı. Öyle etüd merkezlerimiz falan yoktu.  Sosyalleşerek öğrenirdik/öğretirdik. Eskiden canımızı sıkan bir şey olsa ailemizden birine ya da bir dosta anlatırdık. Yüz yüze yaşanırdı ilişkiler. Stresle baş edebilmek için yaşam koçlarına ihtiyaç duymaz, terapiler almaz, problem çözme yeteneklerimizi düşe kalka bizzat yaşayarak geliştirirdik. Soba kurulmuş oturma odalarımız ısınmak bahanesiyle de olsa bizi bir arada tutmayı başarırdı. Ne zaman kalorifer petekli evlerimiz oldu ayrı odalara çekilmeye başladık. Sonra evimizde bir tane olan televizyonumuz refah seviyemiz artar artmaz diğer odalara da girmeye başladı. Ardından bilgisayarla tanıştık. Sonrasını hepiniz biliyorsunuz zaten. Şimdi sosyal medya, ailelerin, dostlukların iyileştirici terapi işlevine kirli ellerini uzattı. Çocuklarımız bize bir şey sorduğunda onu ansiklopedi ya da sözlüğe yönlendirmek yerine arama motoruna yazıyoruz sordukları şeyleri, ekran resmini çekip ellerine veriyoruz tabletleri deftere kopya etmeleri için. Ödev siteleri pek popüler. Kopyala yapıştır şeklinde yamalı bir hayatımız var artık. Kütüphane yollarını unutur olalı çok oldu. Sizler de benim gibi geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi fark ediyor musunuz bilmiyorum. Ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık…

Bir restorana gidin, metroya binin, otobüse binin, misafirliğe gidin ve çevrenize bakın. Yetişkinler, gençler ve çocuklar… Hepsi gerçeklikten uzak aynı sanal dünyanın içinde. Olay sadece sanal yaşanan hayatların verdiği rahatsızlıktan ibaret değil. Geçmişe duyulan özlemden de ibaret değil. Tehlike pek çok açıdan kapımızda. Beni, bizi ve pek çoklarını korkutan da bu. Kanser, ortopedik rahatsızlıklar, göz hastalıkları, obezite, asosyalleşme, dikkat dağınıkları, uyku bozuklukları, ebeveyn-çocuk çatışması, oyun bağımlıları, uygunsuz içerik bağımlıları, kumar bağımlıları, intihar vakaları… Çocuklarımızı ve bizleri bekleyen tehlikeler bunlar.

Bu sayıdaki yazımda teknolojinin negatif yan etkileri ile ilgili olarak dünyada yapılan araştırmalardan derlediklerimi sizlere paylaşmayı ve farkındalığımızı pekiştirmeyi hedefledim. Konu daha çok çocuklarımız ve gençlerimiz ile ilgili çünkü onlar ömürleri boyunca bizden daha fazla radyasyona maruz kalacak.

“Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC – International Agency for Research on Cancer) 2004 yılında ELF manyetik alanları, 2011 yılında ise RF radyasyonu 2B sınıfı olası kanserojen sınıfına almıştır. Yaşam alanında bulunan tüm materyaller IARC sınıflandırmalarında yer alabilirler. Bilimsel araştırma sayısına ve kanser bulgularına bağlı olarak herhangi bir ajan 1, 2A, 2B, 3 ve 4 gruplarından birinde sınıflandırmaya dahil olur. Sınıflandırma tüm zamanlar için geçerli değildir, dinamiktir. Bugün 2B olarak tanımlanan herhangi bir ajan birkaç yıl ya da 10 yıl sonra 1. derece kanserojen olabilir[1]… Günlük yaşamda cep telefonları ve baz istasyonlarından sonra en yoğun kullanılan RF kaynaklarından biri olan Wi-Fi sistemlerin bu denli yoğun bir şekilde -üstelik de gelişimleri devam eden çocukların yaşamına- sürekli yani kronik olarak girmesi, çocuklarımızın gönüllü denek olması gibi bir durumu beraberinde getirmektedir…

Radyo frekans radyasyonunun çocuk ve yetişkin beyinlerinde nasıl soğurulduğuna dair yapılan çalışmalarda çocuklarda %80 daha fazla RF soğurulduğu bulgulanmıştır. Çocuk ve bebek kafatasının yetişkinlere göre daha farklı olması ve beyin iletkenliklerinin de daha yüksek olması sebebiyle beyin dokularının elektro manyetik alanlara yetişkinlere göre daha hassas olduğu açıklanmıştır.”[2]

BBC’nin ‘Yoğun tablet bilgisayar ve akıllı telefon kullanımı çocuklar için zararlı’ başlıklı haberine göre Hollanda başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde sadece tablet, telefon ve oyun konsoluna bağlı rahatsızlıklara bağlı şikayetleri ele alan ortopedi klinikleri oluşturuluyor.[3] Aynı haberin detayında Danimarka’da boyun fıtığı sorunu nedeniyle fizyoterapiste giden 10-14 yaş arasındaki çocukların sayısının 2008 yılına göre iki kat arttığından bahsediliyor. Fizyoterapist Maurice Blom, kafa ağırlığının yaklaşık 5 kilo olduğunu belirterek, telefon ve tablet kullanımı ile bu ağırlığın sürekli olarak aşağı baskı yaptığını söylüyor. Avrupa’da çocuklarda akıllı telefon, tablet kullanımının yarattığı sıkıntılar fark edilmiş durumda, ki bu konuda araştırmalar yapılmış ve yapılmaya devam ediliyor. Peki, Türkiye’de durum nedir? Ülkemizde bu konuda yeterince çalışma yapıldığını söyleyemeyiz ne yazık ki. Ancak, ortopedik problemlerin artacağı ve ilerde boyun düzleşmesi, boyun fıtığı vb. rahatsızlıkların küçük yaştaki çocuklarımızın, gençlerimizin arasında kol gezeceği bir gerçek.

Ortopedik rahatsızlıklar demişken yüksek radyo frekans yayan bu cihazları kullanmak sadece omurga sistemine mi zarar veriyor? Elbette hayır. Obezitenin sadece hazır gıda ile beslenmekten kaynaklanan bir sorun olmadığını biliyoruz. Bu aynı zamanda sanal oyunları spor yapmaya tercih ederek hareketsizliği seçmenin doğal bir sonucu bu. Hareketsizlik demişken şu sıra oyun bağımlılarında en fazla görülen vakalardan biri olan DVT’den bahsetmeden geçmeyelim. DVT; Türkçe’ye ‘derin ven trombozu’ olarak çevrilmiş. Uzun süre ekran karşısında oyun oynayanlarda hareketsizlikten dolayı bacak ve kasıktaki toplardamarda kanın pıhtılaşması sonucu oluşan damar tıkanıklığının adı DVT. Ölümle sonuçlanabiliyor ve dünyada bu tür örnekleri de var ne yazık ki. Güney Koreli gençler oyun başından kalkıp da puan kaybetmemek için tuvalet ihtiyaçlarını karşılamak yerine hasta bezleri bağlıyor. Yine Güney Koreli oyun bağımlısı bir çift, 3 aylık bebeklerini yetersiz beslenmeden dolayı kaybediyor. İşin ironik yanı, oynadıkları oyun ise minik bir kız çocuğu ile ilgilenmek.[4]

Bir makalede okumuştum. The New York Times’dan bir gazeteci Steve Jobs ile Ipad hakkında röportaj yapıyor. Steve Jobs Ipad’i inanılmaz bir deneyim olarak tanımlıyor. Röportajın sonuna doğru gazeteci Steve Jobs’a “çocuğunuz Ipad’e bayılıyor olmalı” diyor. Verilen cevap ise oldukça şaşırtıcı ve bir o kadar da çarpıcı: “Hiç kullanmadı ki.”[5]

Dünyanın gidişatını değiştiren ve tarihe adını yazdıran bu adam çocuğunun bu inanılmaz deneyimi kullanmasına neden izin vermez? Bu soruyu sormak ve üzerine düşünmek lazım. Dogfooding (ürününü kullanarak tanıtma) terimi yabancı değildir belki pek çoklarınıza. Düşünsenize, saat üreten A firmasının CEO’sunun kolunda B firmasının saatini görüyorsunuz. Ne düşünürsünüz? B firmasının ürettiği saatin daha iyi olabileceği değil mi? Peki silikon vadisinin CEO’ları çocuklarını nasıl bir okula gönderiyor diye hiç düşündünüz mü? Şifreli birtakım kapıların ardında süper ötesi akıllı tahtaların kullanıldığı, insansı robotların ortada kol gezdiği bir yer mi dersiniz? Size, kara tahtaların rengarenk tebeşirlerle yazıldığı, akıllı tahtayı bırakın bilgisayar laboratuvarlarının dahi olmadığı, çocukların örgü ördüğü, bağ bahçe ekip hasatını kendilerinin topladıkları ve sanatın her türünün icra edildiği bir yer olduğunu söylesem inanır mısınız? Evet durum bu. Teknolojinin babaları çocuklarını Waldorf okullarına[6] gönderiyor.

Ülkemizde ise en makbul okul teknolojiyi en üst seviyede kullanan okul durumunda. Teknolojiyi bizlere pazarlayanlar ise “unplugged on purpose“ (teknolojiden bilinçli olarak uzak kalma) dedikleri bu şekilde eğitim veren okullara çocuklarını gönderiyorlar. Bunu gizli saklı da yapmıyorlar. Pek çok yerde haber yapılıyor bu konu. Onların çocuklarını teknolojiden uzak tutma çabası altında ne var diye düşünmek gerekiyor. Daha üretken, problemleri kendi başlarına çözebilen, sabırlı, beyinleri imajlarla doldurulmamış ve yıkanmamış farklı bir nesil yetişmesini hedefliyorlar. Bugün kendileri, yarın çocukları dünyaya hâkim olsunlar istiyorlar.

Azim, başarıya giden yolda çok önemli bir enstrümandır. Bu çocuklar kalıp hazırlayıp kumaş biçerek, dikiş makinesin başına geçip dikiş dikiyorlar. Çilelerdeki ipleri ellerinde sarıp bobin yapıp örüyorlar. Ektikleri tohumların gelişimi izleyip meyvelerinin tadına bakıyorlar. Bunlar sabır isteyen işler. Bugün bizim çocuklarımızı tahammülsüz, sabırsız buluyoruz. Bu nesil neden böyle diye birbirimize soruyoruz. Bir işte sebat edemeyen çocuklarımızın önüne bebekliklerinden bu yana her şeyi ambalaj içinde sunmakla hata ettiğimizin yeni farkına varıyoruz.

2013 yılında Common Sense Media tarafından yapılan araştırma, çocukların üçte birinin henüz konuşmaya ve yürümeye başlamadan önce tablet kullanmaya başladıklarını ortaya koymuş. Sene 2018, araştırmanın üzerinden sadece 5 sene geçti ve bu oran gittikçe artıyor farkında mısınız? Bugün okul çağındaki çocuklarımız müdahale etmezsek okul dışında kalan tüm vakitlerini tablet ya da bilgisayar karşısında geçirebiliyorlar değil mi? Bu konuda silikon vadisi topluluk üyelerinden olan ve tehlikenin farkında olan Harding ailesinin 48 saatlik deneyinden[7] bahsetmeden geçmek olmaz. Deneyde çocuklara (11, 11, 9 ve 6 yaşlarında) teknolojik cihazlarını ne zaman kullanacakları ya da yatağa ne zaman gitmeleri gerektiğiyle alakalı kural konulmuyor. Dört tablete takip programı kurulurken çocukların kullandığı aile bilgisayarı, oyun konsolu ve televizyon gibi diğer cihazların kaydı tutuluyor. Çocuklar özgür oldukları için çok mutlular ve deney başlar başlamaz tabletleri eline alan çocuklar yüzünden ev aniden sessizleşiyor. Çocukların yeme içme, tuvalet ihtiyaçlarını erteledikleri, yatağa oldukça geç saatlerde girdikleri gözlemleniyor. Serbestliğin farkına varan çocuklar aynı anda iki ekran kullanmaya başlıyorlar. Deney sonunda çocuklar çoğunlukla aynı anda iki ekran kullandıkları için, rakamlar neredeyse gerçek dışı gözüküyor:

Jackson, 11: Toplamda 16 saat. 10 saat Minecraft, 4 saat YouTube, 1 saat telefon oyunları, 1 saat Xbox.

Kaitlyn, 11: Toplamda 29 saat. 6 saat Minecraft, 6 saat Xbox, 5 saat YouTube, 4 saat music.ly sitesi, 4 saat bilgisayar, 3 saat televizyon, 1 saat app oyunları.

Spencer, 9: Toplamda 46 saat. 15 saat Minecraft, 12 saat Xbox, 9 saat televizyon, 6 saat bilgisayar, 3 saat YouTube.

Cooper, 6: Toplamda 35 saat. 14 saat Minecraft, 2 saat YouTube, 6 saat bilgisayar, 10 saat Xbox, 3 saat televizyon.

Evin küçükleri deney bitip de tabletler ellerinden alındığında kıyameti koparırken, ikizler ise durumu anlamış gibi yaşamış oldukları bu deneyimin aslında o kadar da eğlenceli olmadığından bahsediyorlar. Deneyin ardından fiziksel aktivitelere yönelen çocuklar yaşadıkları bu günün deney gününden çok daha güzel geçtiğini söylüyorlar.

 

2013’de RTÜK tarafından yapılan Medya Kullanma Alışkanlıkları Araştırması ülkemizin çocuklarının teknoloji kullanımının neresinde olduğuna dair ipuçları veriyor. Sonuçlara kısaca göz atalım.

Araştırmada çocukların %61’e yakınının internet, %47’ye yakınının bilgisayar ve tablet, %45’inin de cep telefonu kullandığı, televizyonun ise yeni kuşağın tercihleri arasında %40’lık bir oranla 5. sırada yer aldığı görülüyor. Yine aynı araştırmada çocukların %46’sının cep telefonu taşıdığı, bir öğrencinin günde 2 saat 39 dakikasını telefonuna ayırdığı görülüyor. Türkiye İstatistik Kurumunun yapmış olduğu ‘Çocuklarda Bilişim Teknolojileri ve Medya Araştırması’nda ise bilgisayar kullanım yaşının 8, internet kullanım yaşının 9, cep telefonu kullanım yaşının 10 olduğu görülüyor. Bütün bu göstergeler bizlere kitle iletişim araçlarıyla çocuklarımızın yollarının her geçen gün daha fazla kesiştiğini ve kitle iletişim araçlarının artık çocuklarımızın hayatlarının vazgeçilmez bir parçası haline geldiğini gösteriyor.

Çocuklara teknolojiyi kullanma konusunda sınır koymamız gerektiği muhakkak, fakat teknolojiyi toptan reddedelim ve çocuklarımızın hayatına sokmayalım diyemeyiz elbette. Teknolojiyi ilaca benzetebiliriz. Kişiye göre, doğru zamanda, doğru dozda alınan ilaçlar tedavi edici olurken bunun tersinde bir organın işlevini bozmaktan tutun da ölüme kadar giden bir son mümkün. O halde ne yapalım? Çocuklarımızla sanal ortamda beraber vakit geçirdiğimiz zamanlarımız olsun. Böylece onları takip etme şansınız olacaktır. İlkokul ve ortaokul çağındaki çocuklarımızı bu cihazlarda yapabilecekleri yararlı aktivitelere yönlendirebiliriz. Örneğin küçük yaşta algoritmayı öğrenebilecekleri siteler var. Kelime oyunları, zeka oyunları da mevcut. Küçük bir araştırma ile çocuğunuzun ilgi alanına uygun ve onu geliştirecek uygulamaları bulmanız da mümkün. Bu cihazların ortak alanlarda kullanılmalarını sağlamak (çocukların yetişkinlerin kontrolünden uzakta, kendi özel alanlarında internete girmeleri yerine ekranların görülebileceği şekilde ortak alanlarda kullanmaları) ise en kritik konulardan biri. Burada önerebileceğimiz en önemli tavsiye ise gerçek hayatta yapabilecekleri aktivitelere ve hobilere onları yönlendirmek ve yetenekli oldukları alanları keşfetmelerini sağlamak.

Bizlere emanet olan çocuklarımızı doğru yönlendirebilmek ve onlara iyi örnek olabilmek duasıyla…