DENEME

 

DİNDE HORLAMA YOKTUR

Tuncay YILDIRIM

 

Uyurken kronik olarak horlamaya başlayan insanları kastetmiyorum tabii ki.

Konumuz uyku apnesi veyahut insanın uyurken horlamasına neden olan burun yollarındaki tıkanıklık da değil takdir edersiniz ki…

 

Durum çok ciddi. Şaka yapmıyorum. Horul horul uyuyoruz ama gürül gürül yaklaşan tehlikeden hiçbirimizin haberi dahi yok.

 

Karşımızda Allah’ın kusursuz tasarımı var: İnsan…

 

Bu konuda hemfikir miyiz öncelikle? Hem fakir olmadığımızı ümit ediyorum.

 

Orhan babamızın bir şarkısında söylediği gibi “hor görme şu garibi…” türünden şeyler söylemeyeceğim. Ajitasyon da yapmayacağım.

 

Yalnız, “garip geldik, tuhaf gideceğiz” orası kesin!

 

Allah’ın “yeryüzündeki şubem” olarak buyurduğu, meleklerin bir bakıma -teşbihte hata olmaz- muhalefet şerhi koyarak secde ettiği, şeytanın hasedinden ve kıskançlığından ötürü bir çuval inciri berbat ettiği ve sırf bu sebeple Huzur’undan kovulduğu insandan bahsediyorum efendim.

 

Bu bir Yahudi de olabilir, Ermeni de olabilir, Suriyeli de… Aç ve yoksul, güçlü ve zayıf da olabilir, zengin ve vakti yerinde de. İnanın insan olduktan sonra takındığı tavırların ve kendisine uygun görülen kimliklerin hiçbir önemi yok.

 

Çoğumuzun eminim anımsayacağı tanıdık bir film repliğinde geçen “bunlar hayvan değil, insan!” cümlesini kullanmak istemiyorum.

 

Çünkü bir tarafımız hep hayvan. İçimizdeki hayvanı dışarı attığımız daha doğrusu dışarı çıkardığımız zamanları benden daha iyi biliyorsunuz.

 

Allah’ın akıl ve irade vererek yeryüzünün sorumluluğunu bize yüklediği günden beri eşyaya, nesneye, canlıya ve yeryüzüne verdiğimiz haddi hesabı olmayan zararı geçtim, kendi türümüzden olanlara karşı gösterdiğimiz tahammülsüzlüğün, omuz silkmenin, kaale almamanın, hatta kinin, nefretin, horlamanın, kötüye yormanın ve bu kutsal emanete ne denli ihanet ettiğimizin, adına insan denen bu nadide ve eşi bulunmaz esere nasıl da “ikinci el” muamelesi yaptığımızın farkında mıyız?

 

Oysaki örnek insan Hz. Peygamber böyle mi yapmıştı? Ondan öncesinden emin değilim ama ondan sonra yeryüzüne ondan daha iyisi gelmedi. Buna eminim.

 

Tebliğ için gittiği Taif’te kendisini taşlayanlara hiçbir tepki göstermemiş hatta onlar için “Allah’ım (konuyu) bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı” diyerek gözyaşlarıyla dua etmişti.

 

Bedir’de kendisini öldürmeye gelenlerden esir düşenler olduğunda ve ashabtan (yakın arkadaşları) bazıları bunların derhal öldürülmesini teklif ettiğinde giyeceklerini ve yiyeceklerini eşit şekilde paylaşmalarını emretmişti.

 

Önünden Yahudi cenazesi geçtiğinde ayağa kalkmış “bu da bir insan değil mi?” buyurarak adeta ters köşe yapmıştı.

 

Medine’den Mekke’ye tekrar dönüp şehre girdiğinde kendisini yıllardır açık bir şekilde ortadan kaldırmak isteyenlerin canları ve mallarına dair kesintisiz bir eman ve güvence vermişti.

 

O öngörülemeyecek bir insandı, belki de o zaman dilimlerinde hayat durdurulamayacak bir andı.

 

Normal şartlar altında (şimdiki zamanı kastediyorum) kendisine bu kötülükleri yapanları horlaması, kötüye zorlaması, her türlü yaptırımı uygulaması gerekiyordu öyle değil mi?

 

 

 

Hangimiz şimdi onun davrandığı gibi davranabiliriz?

 

Farkında olunmadan en ufak ayağa basmanın bile adli bir vakaya

dönüştüğü, yanlışlıkla da olsa omuz atmanın cinayetle sonuçlandığı, “ne

bakıyorsun lan” ifadesinin karakolda başka bir ifadeye ve şikayete

dönüştüğü bu ortamda hangimiz bu hassasiyeti gösterebilir ki?

 

Onun hassasiyeti Allah’ın “yeryüzündeki temsilcim” dediği ve uğruna

dağları taşları yerinden oynattığı insana karşı olan sonsuz ümidi ve bu

insanlar kötülüğe bürünmüş olsalar da horlamak yerine, tövbe kapısını

aralamalarına vesile olmak ve artık yaşam biçimine dönüştürdükleri ısrarlı

hatalarını bir daha tekrarlamamak üzere sıfırlamaktı.

 

İnsanları horlarken veya kendimizi onlara karşı kötülüğe zorlarken

gerçekten bu sefer iyi düşünelim.

 

Bir hayat duruşu olan dinde horlama yoktur.

 

Hayatımızda bir kereliğine karşılaştığımız ve hor gördüğümüz insanların

kazası da aynı zamanda…