ANALİZ

 BÜYÜK PLANIN KÜÇÜK ZENGİNLERİ

Muharrem Erhan KOYUNCU

 

Sabredenleri, kötülüğü iyilikle savanları, verdiği rızıktan hayra harcayanları üst üste ödüllendireceğinin müjdesini veren Rabbimize hamdolsun.

Kendisinden çekinerek korunanları kıyamet gününün sıkıntısından koruyacağı ve onları mutlu olacakları şeylerle karşılayacağının sözünü veren Rabbimize hamdolsun.

Kitabımız Kur’an bize ümmetlerin yükseliş ve çöküş aşamaları ile ilgili Allah’ın bir düzeni ve planı olduğunu, toplumsal tercihler sonucu oluşan dönüşüm ve değişimlerin de bu büyük planın öngördüğü sonuçları doğuracağını haber verir.

Ümmetlerin, tercihleri sonucunda karşılaşacakları akıbetlerinin ne olacağı kitabımız Kur’an’da örnekleriyle önümüze serilmiştir.

Toplumlar, içerisinde bulundukları durum ne olursa olsun başlarına gelen kötülüğe sabırla katlanırlar ya da bolluk zamanlarında kulluk vazifelerini aksatmazlar, Allah’ı anmayı unutmazlar, kazandıklarından hayra harcarlar ise iyi ve kötü günleri sırasıyla paylaştıran Allah’a hakkıyla inanmışlar, imtihan bilincini kuşanmışlar demektir. Aynı insan tekleri gibi.

Kitabımızda söz konusu düzeni ve işleyişi haber veren âyetlerden bazıları şu şekilde;

Biz hiçbir ülkeye bir nebi göndermemişizdir ki, (zamanında) oranın halkını belki (Allah’a) boyun eğerler diye şiddetli zorluk ve darlıkla sınamamış olalım.

Sonra (o) kötü durumu güzelliğe çevirmişizdir de, refaha kavuşup şımarmışlar ve “(Bir zamanlar) atalarımız da sıkıntılı ve sevinçli günler yaşamışmış” demişlerdir. İşte bunun üzerine biz de onları, olup bitenin farkına dahi varmadan ansızın yakalayıvermişizdir.

Oysa, eğer bu ülkelerin insanları inansalar ve sorumlu hareket etselerdi, onlara göklerin ve yerin bereketini ardına kadar açardık, fakat yalanladılar. Bunun üzerine biz de yaptıklarından dolayı onları kıskıvrak yakaladık.

Şu hâlde bu ülkelerin insanları, azabımızın gece vakti onlar uykudayken ansızın gelip çatmayacağından emin miydiler?

Ya da, (söz konusu) ülkelerin insanları azabımızın gündüz gözüyle onlar (hayat) oyununu oynarken gelip çatmayacağından emin miydiler?

Yani onlar, Allah’ın entrikayla alt edilemeyen düzenine karşı güvencede miydiler? Doğrusu, Allah’ın entrikayla alt edilemeyen düzenine karşı, sadece hüsrana uğrayıp tükenmiş bir toplum kendisinin güvencede olduğunu sanır. (Â’raf 7/94-99)

Onlar kendilerine yapılan bütün uyarıları kulak ardı edince, Biz de nimet kapılarını ardına kadar açtık. Onlar kendilerine verilen nimetlerin hazzıyla sermest bir hâldeyken, kendilerini apansız yakalayıverdik: İşte o vakit, tüm umutlarını yitirdiler.

En sonunda zulümde ısrar eden toplum(ların) kökü kesilip atıldı. Neticede tüm övgüler, yalnızca âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. (6 En’âm 44-45)

Allah’ın (cc) değişmez toplumsal planı bu şekilde işliyor iken yoksul, fakir, orta halli, zengin, servet sahibi insanların bir arada yaşadığı herhangi bir toplumun bu plandan azade olması düşünülemez.

Bu farklı kesimlerin her birinin kendi özelinde imtihanları ayrıdır ve karşılıklı etkileşim içinde oldukları her zaman diliminde şahitliklerini bu imtihan bilinci ile yapmaları esastır.

Bununla birlikte Rabbimiz muttaki olanlara her zaman rehberlik yaptığı için maddi zenginliğe karşı Müslümanca duruşun nasıl olması gerektiğini de haber vermiştir.

Ve sakın, pek çoklarına, onları sınamak için, avunsunlar diye verdiğimiz dünya hayatına mahsus şu ya da bu parlaklığa, görkeme gözünü dikme; çünkü Rabbinin sağladığı rızık, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (20 Taha 131)

Rabbimizin sağladığı, Müslümanlar için uğruna ömür harcanması, çalışılması, emek verilmesi gereken rızık ise vahiydir. Çünkü vahiy, manevi olarak bir kurtuluş ve düşünsel bir zenginlik yanında maddi kanaat ve müstağnilik hâlini de muhataplarına sunar.

Vahiy ile kazanılan kanaat ve müstağnilik ister servet sahibi olsun isterse olmasın tüm Müslümanlar için imtihana dair güçlü bir duruş doğurur.

Kanaatkâr ve müstağni olarak dünya hayatını tamamlamış bir insan ahirette de mutlu olur. Dolayısıyla Rabbimizin sağladığı rızık hayırlı ve kalıcı olandır.

Yaşantısında vahyi ölçülere yer vermeyen, zenginliğini, servetini kazanırken ya da harcarken hiçbir uhrevi endişe taşımadan hareket eden kişiler için rızık, imtihan, kanaat, müstağni gibi kavramların bir anlamının olmayacağı ise açıktır. Dahası onlar bu kavramlar ya da bu kavramlara göre hareket edenlerle alay da ederler.

Kâfirlere dünya hayatı güzel görünür; bu yüzden mü’minlerle alay ederler. Takva ile davrananlarsa, kıyamet günü onlardan üstün olacaklar. Allah isteyene/istediğine hesapsız rızık veriyor. (2 Bakara 212)

Rabbimizin bizleri toplum olarak da bir imtihandan geçirdiği ve bu toplumun zenginleri, yoksulları, fakirleri de mutlaka olacağına göre kimin hangi toplum kesimine dâhil olduğu değil bulunduğu toplum kesiminde nasıl bir şahitlik yaptığıdır önemli olan.

Kendisinde bulunan servetin, zenginliğin mülkiyet değil emânet olduğunun farkında olan ve hayra harcayan bir insanın ya da fakirliğine, yoksulluğuna sabırla katlanarak helal kazançtan vazgeçmeyen ve kulluğunu aksatmayan bir insanın imtihanı kazanması umulabilir.

Mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan aracından ibârettir. Asıl büyük ödül, Allah katındadır. (64 Tegâbun 15)

Bunun aksine bir servete sahip olmak, zengin olmak adına insanlığını kaybetmiş niceleri gibi; fakirlikten, yoksulluktan kurtulmak adına insanlığını ayaklar altına almış niceleri de vardır ki her ikisinin de akıbetleri hüsrandır.

Ama Allah gökleri ve yeri gerçek bir amaç uğruna yarattı ki, hiç kimseye haksızlık yapılmadan her insan kendi kazandığının karşılığını görebilsin. (45 Casiye 22)

İşte bu nedenle, ne zaman insanın başına bir zarar gelse Bize yalvarır; daha sonra kendisi katımızdan bir nimete kavuşsa “Bu servete ben sadece ve sadece kendi bilgim ve becerim sayesinde ulaştım” der; ama hayır, aksine o bir sınav aracıdır: ne var ki onların çoğu bunu dahi kavrayamamaktadır. (39 Zümer 49)

Başta da belirttiğimiz gibi Rabbimizin değişmeyen toplumsal tercihlere bağlı büyük planının hâlen işlemekte olduğunu düşünüyor ve soruyoruz: Acaba yaşadığımız şu anki zaman kesitinde bu planın hangi aşamasındayız? Kişisel tercihlerin birleşmesinden oluşan toplumsal gidişat bizi nereye götürüyor?

Son nebi Hz.Muhammed (sav) efendimizi ve Kur’ân ile birlikte devam eden içtimâi risaleti şu  an dünya üzerinde yaşayan tüm insanların uyarıcısı kabul ederek ve çağımızın insanlarını bu anlamda tek bir ümmet  gibi  düşünerek soralım:

Şiddetli zorluk ve sıkıntılarla sınanma aşamasını geçtik mi?

O kötü durumlarımız güzelliğe çevrildi mi?

Refaha kavuşup şımarmış olanlarımız “(Bir zamanlar) atalarımız da sıkıntılı ve sevinçli günler yaşamış” diyorlar mı?

Allah (cc) yokmuş gibi sahtekârca kazanıp, harcamıyorlar mı?

Mesela bu şımarmış olanlarımız her 15-20 yılda bir meydana gelen küresel ekonomik krizleri artık olağan görüyorlar, bunu fırsata çeviriyorlar mı?

Faizler düşüp de az kazandıkları, kârdan zarar ettikleri dönemlerde birbirlerine dert yanıp ağlaşıyorlar mı?

Lüks tüketim harcamalarında en ufak bir azalma olmuyor aksine yeni çıkan her model, markaya alıcı oluyorlar mı?

Uyuşturucu ticareti, tefecilik, dolandırıcılık vs. gayri ahlâki yollarla servet sahibi olduğu bilinen kişiler toplumda saygınlık görüyorlar mı?

Hak, hukuk gözetmeden, ölçüde tartıda adalet ve doğruluğu hiçe sayarak sırf kazanmak uğruna her türlü ahlâki ve manevi değeri ayaklar altına alıyorlar mı?

Aynı doğrultuda birçok soru sorulabilir.

Bu soruların hepsine birden “evet” cevabını veriyorsak o zaman son aşamadayız demektir: “Ansızın, kıskıvrak yakalanıverme aşaması.”,

Göklerde ve yerde olan her şeyin Allah’a (cc) ait olduğunu,

Asıl zengin olanın Allah (cc) olduğunu,

Servetin toplum içerisinde sadece belirli birtakım zenginler grubu arasında dolaşmasının Allah (cc) indinde kötü olduğunu,

Dünya hayatının, mallar ve canların artıp azalması konusunda yıpratıcı bir imtihan üzere olduğunu,

Allah’ın (cc) ölümü ve hayatı yaratmasının, bizlere dinleme ve görme yetisi vermesinin, kimimizi kimimizden kat kat üstün kılmasının, yeryüzündeki her şeye bir çekicilik vermesinin dahi imtihan için olduğunu bilen; geçim bolluğu içinde şımarmış nice kentlerin Allah (cc) tarafından yok edildiğini, şimdi o kentlerin yerinde yeller estiğini, kitabını hakkı ile okuyarak öğrenen bir Müslüman için yaklaşan akıbetten korkma zamanıdır. Aynı Hz.Şuayb (as) gibi;

MEDYEN’e de soydaşları Şuayb’ı gönderdik.

“Ey kavmim!” dedi, “Yalnızca Allah’a kulluk edin! (Zira) sizin, ondan başka kulluk edeceğiniz bir ilâh yoktur.

Bir de eksik ölçüp tartmayın!

Her ne kadar sizi şimdi refah içinde görüyorsam da, yine de ben sizi çepeçevre kuşatacak bir günün gazabından korkuyorum! (11 Hud 84)

Korkma zamanıdır çünkü bir sonraki merhale olan uyarma, uyandırma ve yeniden imâna çağırma aşamasına ancak içinde yaşadığı toplumun akıbetinden korkanlar geçebilir.

Şımarmış servet sahiplerinin çokça bulunduğu bir toplumun içerisinde, gidişatın kötüye doğru olduğunu fark ederek yaklaşan kötü akıbeti hissedenler, uyarma vazifelerinden vazgeçmediği müddetçe umut var demektir.

Öyleyse sizler hayra çağıran, meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış olandan da sakındıran bir ümmet olun! İşte onlar, evet onlardır sonsuz mutluluğa erenler. (3 Âl-i İmrân 104)

Birbirlerine yaptıkları yanlışlarla güçlerini, etkilerini kaybeden ömürlerini kendi kendilerine kısaltan toplumlar olduğu gibi hatalarını anlayarak tövbe eden ve böylece gazaptan kurtularak tekrar ömür, güç kuvvet kazanan toplumların da olabileceğini haber veren Rabbimizdir.

Ama senin Rabbin hiçbir ülkeyi, onların ana kentine kendilerine mesajlarımızı okuyup açıklayan bir elçi göndermedikçe asla helâk etmemiştir. Zaten Biz halkı zalim olmadıkça, hiçbir yerleşim biriminin helâk edicisi olmamışızdır. (28 Kasas 59)

Şu da var: keşke olsaydı, fakat ne yazık ki Yûnus’un toplumu dışında (azabı hak ettikten sonra) iman edip de imanından istifade eden başka hiçbir ülke olmadı. Onlar iman edince, Biz de dünya hayatında onursuzluk cezasını onların üzerinden kaldırdık ve bir süre daha onları nimetlerimizden yararlandırdık. (10 Yunus 98)

Yaptıkları yanlışlardan dolayı insanları hemen cezalandırsa idi yeryüzünde bir tek canlının kalmayacağını, belirli bir süreye kadar cezalandırmayı ertelediğini söyleyen de Rabbimizdir.

Öyleyse; içinde yaşadığı toplumun durumuna bakarak tehlikenin farkına varan ve Allah’ın (CC) kitabımız Kur’an’ın birçok âyetinde bahsettiği büyük planı ile karşılaştırdığında hangi aşamayı yaşamakta olduğunu tespit eden Müslüman için uyarma sorumluluğunu yerine getirme zamanıdır.

Belki akıllanırlar da Allah’ın (cc) zenginliği yanında kendi servetlerinin bir hiç olduğunu, onca fakir, yoksul insan arasında kendilerinde bunca servetin ne amaçla bulunduğunu anlarlar, imtihanı fark ederler ve artık çekinirler.

Ne zaman ki onlardan bir topluluk (söz konusu sapkınlara karşı çıkanlara), “Niçin Allah’ın (bu dünyada) helâk edeceği veya (âhirette) şiddetli bir azaba uğratacağı birilerine öğüt verip duruyorsunuz ki?” dediklerinde, onlar şu cevabı verdiler: “Rabbinizin katında sorumlu olmayalım diye; bir de belki sorumluluklarını yerine getirirler umuduyla!” (7 A’râf 164)