ANALİZ

BİR TUĞYAN GÖSTERGESİ OLARAK İSRAF

                                                                            Cevdet IŞIK

 

İnsanlık tarihi, ‘sınır’lar üzerinde sürüp giden bir tarihtir. Sınırlar, hayatı sarıp sarmalamış ve çepeçevre kuşatmıştır. Toplumsal hayatı, ekonomik hayatı ve bireysel hayatı düzenleyen sınırlar vardır. Sınırları olmayan veya sınırları belirlenmemiş bireysel ve toplumsal yapılara rastlamak mümkün olmasa gerektir. Hayatın hangi alanında olursa olsun, isabetsiz sınırlar veya keyfiliğe yol açan sınırlar daima karanlık ve kargaşayı üretmiştir.

Sınır/had belirleme hevesi, insana yerkürede itibar sağlayan, insanın bir ‘şey’ olma hevesinin göstergesi gibidir. İnsanın bir ‘şey’ olma hevesi varsa, insanın kendisi ile ilgili cevaplanmamış soruları da var demektir. Bu sorular insanın ‘ne’ olduğu ve niçin ‘var’ olduğu ile ilgili sorulardır. Bu hususlarda sahip olunan yanlış bilgi ve değerlendirmeler, insanın varoluş amacından sapmasına sebep olur.

Sınır belirlemenin sağladığı dayanılmaz ‘haz’ın götürdüğü nihai durakta insan, artık kendisini insan olarak görme pozisyonunu kaybeder. Fiziksel ve zihinsel imkânlarını aşmasına rağmen, ‘sahip olma’ hırs ve düşüncesi, insanı olağan/tabii/fıtri durumun sınırlarının dışında bir konum arayışına sürükler. Aslında insanın sınır çizme, belirleme, tayin etme hevesinden oluşan niyet ve eylemler, aynı zamanda insanın sınırı aşma niyet ve eylemleridir de. Çünkü insan bilgi ve hikmet açısından, sınırlı ve yetersiz bir durumda olduğu için, hem cehalet hem de gaflet ile malul bir durumdadır. Bu haliyle atacağı her adımın, başına iş açmak demek olduğu besbellidir. Tarih boyunca insanın başına açtığı işlerin en kötüsü, tanrılık iddiasında bulunmak suretiyle Allah’a şirk koşmasıdır.

Sınırların hayattaki karşılığına, en güzel şekilde organizmadaki sinirleri gösterebiliriz. Nasıl ki, insan organizmasında sinirlere yapılan her müdahale insana acı veriyorsa; aynen bunun gibi, özel ve kamu hayatını belirleyen sınırlara yapılacak yanlış müdahaleler de tahmini zor olan toplumsal sarsıntılara ve dolayısıyla acılara sebep olacaktır. Zaten adalet olgusunun var oluş gerekçelerinin en önemlisi hem özel ve hem de kamu hayatına yapılacak yanlış müdahalelerin engellenmesi veya yapılan yanlış müdahalelerin oluşturacağı zararların telafi edilmesidir.

Hüküm sahibi olarak hükmetme arzusu, insanı mülk edinerek güç ihdasına yöneltmiştir. Gücü uhdesine alan kişi veya topluluklar, yerkürede saltanat sürmek için, bulundukları coğrafyalarda kendi çıkarları doğrultusunda sınırlar çizmek suretiyle iktidar sahibi olmak isterler. Böylesi bir tuğyanın temellerini atma hakkını kendilerinde gören kimseler, tarihin akışını oluşturan olaylardaki katliam, gözyaşı ve sömürünün de kaynağını oluşturmuşlardır.

İnsanın öncelikle sahip olduğu imkânları iyi bilmesi gerekmektedir. Sahip olduğu imkânları bilen kimseler, hangi zamanda ve hangi mekânda nasıl bir sınırlılık içinde yaşadığını bilir. Dolayısıyla sınırlı bir güç, sınırlı bir mekân, sınırlı bir zaman ve sınırlı bir bilgiyle, sınırsızlık adına herhangi bir uğraş içinde olmak, insan olarak ve insan kalarak yapılabilecek bir durum değildir. Böyle bir tasarrufta bulunmak için, insanın kendisini çepeçevre kuşatan, her biri bir sınır olan ilahi yasaları aşabilme gücüne sahip olması gerekir. Bu da mümkün olmadığına göre, yapılması gereken, mevcut ilahi yasalar çerçevesinde bir barış gönüllüsü olarak yaşamaktır.

Bir barış gönüllüsü olmak demek, bulunduğumuz mekânda misafir olma bilincine sahip olmayı gerektirir. Misafir olan bir kimse, ev sahibinin çizmiş olduğu sınırlara uymak için en azami gayreti gösterir. Yani tabir caizse, ev sahibinin sınırlarına teslim olur. Kendisine yapılan iyilik ve ikramlara karşı teşekkür etmeyi, bir borç olarak kabul eder. Pek tabii olarak anlaşıldığı üzere, dünya gibi bir evde sınırlı ve ölçülü bir zaman için, birer emanetçi olarak bulunduğumuzu anlamamak, anlamaktan daha zordur. Durumun bundan ibaret olduğu gün gibi aşikâr iken, Atasoy Müftüoğlu’ndan mülhem, bunca israf bunca tuğyan ne anlama gelmektedir?

 

İsraftan İnfaka

Kur’an’ın temel kavramlarından birisi de israftır. Hemen hemen Kur’an’ın bütün kavramlarında olduğu gibi, israf kavramının da içi boşaltılmış, kapsam alanı sadece gündelik hayatın idamesinde gerekli olan yemek/içmek gibi, bir takım sosyal ve biyolojik ihtiyaçları gideren maddelerin ölçüsüz tüketimi ile sınırlandırılmıştır. Bu kısır bakış açısı sebebiyle, Kur’an’ın evrensel mesajları yerel ve milli algılara mahkûm hale gelmiştir. Böylece Kur’an’ın inşa edici, oluşturucu özelliği işlevsiz bir duruma gelerek, içerik üretiminde istenen kıvam ve olgunluğa ulaşmanın önü kapatılmıştır.

Kur’an’daki israf kavramının içeriğine bakıldığı zaman, öncelikle meşruiyet ile ilgili kalın bir çizginin/sınırın çizildiğini görürüz. Bir edimin israf olmaması için, o edimin ilahi vahyin belirlediği sınırlar dâhilinde olması gerekir. Şimdi bu belirttiğimiz nokta, çok önemli bir kalkış noktasıdır. Bu kalkış noktası aynı zamanda çok önemli bir tutamaktır ve bu tutamak hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gereken bir tutamaktır. Bu noktadan sonra, hayatın ne olduğu ile hayattaki yaşantıların kapsamı dikkate alındığında, israf kavramının ne derece kapsamlı bir kavram olduğu anlaşılabilir. Zira her edimin/fiilin/eylemin oluşum sürecindeki gerekçesi bir meşruiyete işaret ettiği için, gayesiz, lüzumsuz ve hadsiz olandan yani israftan da uzaklaşılmış olur.

Allah’ın insan için razı olduğu yaşam tarzı olan İslam hem fizik ve hem de fizik ötesi ile ilgili getirdiği sınırlarla, geniş ve güvenli bir yolun adı olmuştur. İnsan, İslam’a rağmen başka yollara saptığında, İslam’ın önümüze koyduğu hakikatlere rağmen inkâr yoluna girdiğinde ve hakka ve hukuka rağmen kendi heva ve hevesi doğrultusunda hareket etmek suretiyle hem kendisi hem de çevresindekilere zulmettiğinde, israfı hayat tarzı haline getirmiş demektir. Bu çerçeveden baktığımız zaman, önümüze çıkan iki toplumsal olgudan söz edebiliriz: İsraf toplumu ve infak toplumu.

Toplumları, israf ve infak gibi iki kavramla sınıflandırmanın ciddi ve iddialı bir sınıflandırma olduğu söylenebilir belki. Ama israf ve infaka dikkatlice bakıldığı zaman, toplumların genel görünümünün bu iki şıktan biriyle nitelenebilecek geleneksel, kültürel ve düşünsel köklere sahip olduğu rahatlıkla görülebilir.

İsrafın tarihsel arka planında Karun ve Ebucehil gibi prototiplerin olduğunu görmekteyiz. Bu iki örneğe baktığımız zaman, toplumsal yapıyı ifsat eden kendini beğenmişlik ve enaniyeti, sınırları hiçe sayan taşkınlığı ve her türlü savurganlığı içeren nankörlüğü görmek mümkündür. Bu manada israfın oluşturduğu kapsam alanı çok boyutlu bir alandır: İtikadi, ahlaki, iktisadi vb. insanla ilgili bütün yaşamsal alanlar. Bunun içine sanat ve estetik de dâhildir. Bütün bu özelliklerle beraber, aslında halen hüküm sürmekte olan bir israf medeniyetini tecrübe ettiğimizi görüyoruz. Bu medeniyet, bu yaşam tarzı, bu kültür, teknolojik imkânların desteğiyle insana dayatılmaktadır. İnsan televizyon ve internet marifetiyle, tek tip bir yaşama mecbur edilmektedir.

İsraf olgusu herhangi bir sınır/had tanımamaktadır. Malum olduğu üzere haddi aşan ilk iradi varlık şeytandır. Öyle ise ilk müsrifin şeytan olduğunu söyleyebiliriz. Kur’an; Nuh kavmi, Hud kavmi ve Lut kavmi gibi haddi aştıkları için helak edilen birçok kavimden söz etmektedir. İsraf toplumlarının en önemli özelliğini sefahat ve tüketim oluşturmaktadır. İsraf toplumundaki yaşam döngüsü: sınırsız ihtiyaç, sınırsız üretim ve sınırsız tüketim. Müsrif için olağan durumlar: Allah’a ortak koşmak, hakikatin üzerini örtmek, insanların canına kıymak, sınırlara isyan etmek, lüks ve debdebe için her yolu mubah görmek, akla gelebilecek her türlü aşırılığı yapmak… Bu manada ABD bir israf imparatorluğudur.

İnfak toplumu dendiği zaman, ilk akla gelen İslam medeniyeti olmaktadır. İnfak, İslam medeniyetini ayakta tutan önemli ilkelerden biridir. İnfakın kapsamında sadece ekonomik değerleri paylaşmak yoktur. Aynı zamanda ilim ve her türlü erdemi paylaşmak da vardır. Elde bulunanlar infak edilirken, hak, hukuk ve ahlaki erdemler, yaşamın en belirgin özellikleri olarak ortaya çıkmaktadır. İnfak, bulunduğu mekânda bir misafir olduğu şuuruyla, bütün ilişkilerini emanet ekseninde yürüten ve sorumluluğunu asla unutmayan şahsiyetli ve muttaki insanların oluşturduğu medeniyeti işaret etmektedir.

İnfak, israfın oluşturduğu olumsuz etkileri izale edici özelliğinin yanında, aynı zamanda İslam medeniyetinin değerlerini içselleştirerek bilinç düzeyinde bir kanıksamayı inşa eder. Zira infak, katıksız bir imanın göstergesi ve dolayısıyla bütün bağımlılık ve asabiyetlere karşı bir özgürlük haykırışı gibidir. İnsan, bu özgürlük haykırışıyla beraber dünyadaki konum ve sorumluluğunun bilincinde olarak lüzumsuz ve gayesiz uğraşlardan uzaklaşır, tek başına bile olsa bir topluluğa bedel bir kişilik haline gelir.

İlahi vahiy tecrübe edildikçe nurunu açığa çıkarır. İlahi vahyin nuruyla yollarını aydınlatanlar, değerli ile değersizi, güzel ile çirkini, büyük ile küçüğü, hak ile batılı, iman ile küfrü, dünya ile ahreti ve ila ahir bütün ikili karşıtlıkların içerik ve işlevlerini fark eder, görür ve anlar. Bir hidayet rehberi olarak Kur’an, insanlık tarihinde yaşamış gerek olumlu ve gerekse de olumsuz örnekleri önümüze koyarak, aynı yanlışlıkların tekrar edilmemesi için uyarılarda bulunur. Kur’an’da zikredilen olay ve şahıslara, duygusal okumalarla yaklaşırsak, istenen ders ve ibreti almak mümkün olmayacak ve aynı yanlışlıkların tekrarı sürüp gidecektir. Onun için Kur’an okumalarının amacını iyi belirlemek gerekir. Kur’an okumalarının amacı, Kur’an’ın rehberlik özelliğini tecrübe etmek için olmalıdır. Bu sebepten Kur’an’da bahsi geçen olayların, kişilerin ve mesajların günümüz dünyasında tecrübe edilebilirliği dikkate alınarak okunmalıdır. Böylece israf toplumlarının tipik müsriflerini görebilir, anlayabilir ve aynı yanlışlıkları tekrardan sakınabiliriz.

 

İsrafın Görüldüğü Kategoriler:

1-İnanç ve itikatta israf: Allah’ın mülkünün dışında herhangi bir mülkün varlığı söz konusu değildir. O halde Allah’ın mülkünde Allah’ı tek ilah kabul etmek, sadece ve sadece O’na kulluk etmek gerekir. Bu, varoluş felsefesinin en önemli ilkesi olmalıdır. Bu doğrultuda oluşacak sapma ve sınır ihlallerini oluşturan edimlerin tümü israftır.

2-Sosyal hayatta israf: Sosyal hayatın temeli adalettir. Adaletin olmadığı yerde zulüm var demektir. İnsanın ister kendisine ve isterse başkalarına karşı yapmış olduğu haksız bütün edimleri israf kapsamındadır. Sosyal hayatta diğer insanları yoldan çıkarmak, haksız yere bir cana kıymak, hiçbir değeri dikkate almamak, ahlaksızlıkta herhangi bir sınır tanımamak, yetim malı yemek, her konuda itidali kaybetmek ve yapılan her türlü aşırılık israf kapsamındaki birer edimdir. Sosyal sınıfların, kümelenmelerin kendini ifade biçimi değer üzerinden olması gerekirken, ne yazık ki, tükettikleri zaman, mekân ile birlikte, taklit üzerine inşa edilmiş yeme, içme, giyim üzerinden olmaktadır.

3-Ekonomik alanda israf: Modern zamanlarda israfın en çok belirgin hale geldiği alan ekonomik alandır. İsraf, tüketim alanında bir gereklilik halini almış, belirlenmiş ürünleri bir ibadet aşkıyla tüketmek bir erdem olarak algılanmıştır. Yapılan tüketim kadar değerli görülme ölçüsü, geçerli ölçü halini almıştır. Bu sebepten olsa gerektir ki, Jean Baudrillard’ın, ‘Tüketim Toplumu’ adlı kitabında şu cümleye yer vermiştir: “Bana fırlatıp attığın şeyi/çöpünü söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.”(s.40) Bir israf toplumu olan tüketim toplumunda insanı tanımak yaptığı tüketim üzerinde olurken, infak toplumunda sosyal hayattaki insan-insan ilişkisi üzerinden olmaktadır: “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.”

 

Netice olarak şunları söyleyelim:

Tuğyan içinde olmak demek, zulüm ve küfür bakımından çok ileri olmak demektir. İnsan, kapılarını ne zaman tuğyana açar? İnsan kendisine emanet olarak verilmiş olan bilgi, servet, mal, mülk/iktidar/güç gibi nimetler sayesinde kendisini bir ‘şey’ sandığı zaman, kapılarını tuğyana açar. Bunun itikadi, sosyal ve ekonomik örnekliğini Kur’an bize Karun[1]üzerinden göstermektedir.

İsraf, insanın tuğyan içinde olduğunun bir göstergesidir. En geniş anlamıyla, sınır tanımayan her şeyi içine alan israf, tam manasıyla “yeryüzüne çakılıp kalmak” olan sekülerizm/dünyevileşme ile “sınırsız ihtiyaçlar ve doyumsuz nesilleri” yani kendi tüketim toplumunu inşa etmiştir.

Geçmiş zamanlarda etnik, kültürel ve inançsal durumlar toplumlara renklerini verirken, bunu günümüz toplumlarında oluşturulan tüketim modelleri belirlemektedir. Bu tüketim modelleri yapılan alışverişlerde belirlenen markalara sahip olmak şeklinde tezahür etmektedir. Bu da insanı biteviye bir piyasa takipçisi ve her yeni belirlenen ihtiyacı(!) gidermek adına bir gayret içinde olmaya sürüklemektedir. Bu bir kısır döngüdür. Bu kısır döngünün duracağı, son bulacağı bir durak daha bulunmadı. Ben bu kısır döngüyü şuna benzetiyorum: Susamış bir insan. Bu insan su ihtiyacını karşılamak için, tatlı bir su kaynağı yerine denize gidip, deniz suyuyla susuzluğunu gidermeye çalışır. Suya kanmak için su içtikçe, su içme ihtiyacı daha da artar.

İsraf hususunda tabir caizse büyük fotoğrafa bakmak gerekir. Bu büyük fotoğraf için Kur’an’daki Karun, Firavun ve Lut kavminin sınırı/haddi aşma eylemlerini tekrar okumak gerekir. Sadece giyim, gıda, para, su, elektrik gibi küçük fotoğraflar üzerinden bakarsak, aynı edimler için kendimize mazeretler bulmakta zorlanmayız.

“Onları saptıracağım ve kuruntularla oyalayacağım: zira ben onlara emredeceğim, onlar da develerin kulaklarını kesecekler; yine onlara emredeceğim, onlar Allah’ın yaratışını değiştirecekler.

Fakat Allah’ı bırakıp Şeytan’ı kendilerine rehber edinenler, apaçık bir ziyana uğramış olurlar.

Şeytan onlara boş vaatlerde bulunur ve kuruntularla oyalar; ama Şeytan’ın onlara vaat ettiği her şey, aldanışa sürüklemekten başka bir işe yaramaz.

Böylelerinin varacağı yer cehennemdir, oradan kaçış yolu da bulamayacaklar.”[2]