KİTAPLIK

 

BİR SİYER USULÜ DENEMESİ: ÜÇ MUHAMMED

Fevzi ZÜLALOĞLU

 

“Maddi-manevi donanım açısından ve yapısal açıdan birbirlerinden farklı varlıkların sahnesi” diye de tanımlayabileceğimiz hayat, Yüce Rabbimiz tarafından durağan değil, çeşitli farklılıklara elverişli olarak biçimlendirilmiştir. Öte yandan insanoğluna aklını, diğer varlıklardan onu üstün kılan bir fazilet olarak lütfeden Yüce Allah, bu konuda kimini kiminden üstün kılmıştır.

Bunun örneklerini, yaşadığımız hayatta görebileceğimiz gibi Asr-ı Saadet’te de görebiliriz. Peygamberimizin sahabelerine bakarsak bütün bir insanlığın temsil edildiği “karakterler mozaiği” ile karşılaşırız: Hatice, Sümeyye, Yasir, Ammar, Habbab, Ebu Bekir, Ömer, Âişe, Osman, Ali, Ebu Zer (r). Kimi son derece sert, kimi yumuşak huylu, kimi genel geçer öğrenime eğilimli, kimi hikmetli derinliğe meftun… Rasulullah (s), bu karakterler mozaiğinden Kur’an’ın rehberliği ile, insanların örnek alabileceği bir konumda bulunan -orta yerde duran- mu’tedil, adaletin şahidi bir ümmet yetiştirmeyi başarmıştır. Fakat hiç kimse bütün sahabenin ve günümüze kadar risalet çizgisini sürdürmeyi şiar edinmiş müminlerin aynı oranda ve aynı seviyede Kur’an mesajını anlayıp idrak ettiğini iddia edemez.1

Kötü niyetli ve dışarıdan algılama çabalarını bir kenara koyarsak bile, bizatihi gönülleri aydınlatan vahyin ışığına kalbini tümden açmış Müslümanlar arasında da birtakım ayrışmalar meydana gelmiştir. Bu ayrışmalar, Peygamberimiz döneminde hiçbir zaman tehlikeli noktalara tırmanmayı başaramamıştır. Fakat iş, rivayetlerin dili ile nebevi risaletin yeni Müslüman kuşaklara aktarılmasına gelince; bazı anlama, idrak etme ve algıladıklarını sahih bir şekilde aktarma sorunları yaşanmıştır.

İnsanoğlunun zaaflarından, şirk kültürlerinin baskıcı dayatmalarından kaynaklanan sorunlara rağmen, tarih boyunca geliştirilen usûlü de içinde barındıran ilimlerden yararlanarak Müslüman kitlelerin ana gövdesi, Hz. Muhammed’in şahsiyetini ve misyonunu doğru kavramaya, elinden geldiğince de bu misyonu yaşatmaya çalışmıştır. Bu çalışmamızda Hz. Peygamber (s)’i nasıl takdir etmemiz gerektiğine ilişkin, tarih boyunca görülen Müslümanca çabaları “Üç Muhammed”2vesilesi ile yeniden hatırlatmak arzusundayız.

A- Siyer ve İslam Tarihi Geleneğimiz

İnsanın gidişatı, tuttuğu yol, hal, tavır ve ahlakı anlamlarına gelen siyer; terim anlamıyla Peygamberimizin altmış üç yıllık hayatını ele alan bilim dalıdır. İlk çağrıştırdığı anlam siyer-i nebidir; Peygamberin siyeri. Fakat hem hadis ilminin hem de İslam tarihinin ilk elden kaynakları arasında önemli bir yere sahiptir.

İslam tarihi ise, Âdem peygamberden günümüze kadar süregelen tevhid-şirk mücadelesini konu edinen eserlerin ortak adıdır. Bu alanda yazılı kaynaklar olarak günümüze ulaşan eserlerden hareketle bazı öncülleri ifade etmek istiyoruz. Yakın dönem -Peygamberimiz Muhammed (s)’den sonrasını kastediyoruz- İslam tarihinin vesikalarına dayanarak, tam teşekküllü ilk siyerin, ibn-i Hişam’ın Siret’i olduğunu söyleyebiliriz. Bu eserin ana kaynağı ise İbn-i İshak’ın (ö. H. 151) siyeridir. Aslında ikisi benzer ve farklı yanları ile birbirini tamamlayan cüzlerdir.3

Biz burada siyerin bütün kaynaklarından bahsetmek niyetinde değiliz. Fakat bu kitapların, Peygamberimizin hayatını son derece detaylı bir şekilde anlattığını söylemek istiyoruz. Doğruluğu yanlışlığı bir yana, belki de dünya tarihinde mahrem hayatına varıncaya kadar, yaşantısı hakkında bu kadar veri bulunan başka bir lider yoktur. “Doğruluğu, dürüstlüğü, açık tavırlı olma”yı ilke edinen Peygamberimiz, son derece şeffaf davranmış, gizleyecek hiçbir şeyi olmadığını ilan edercesine kendi döneminde yaşananların olduğu gibi sonraki nesillere aktarılmasına karşı çıkmamıştır. Ancak yine de bazı yanlışlıklar –Garanik olayı, recm meselesi gibi- kuşaktan kuşağa geçerek bize kadar ulaşmıştır.

Bunun nedenlerinden birini yazımızın girişinde “tasavvur ve idrak farklılıkları” olarak özetlemiştik. Şimdi ise sözü aynı minval üzere başka bir noktaya getirmek istiyoruz. O da “olguları ve olayları, hikmetleri, bağlamı, maksatları ile derinliğine kavrayamama sorunu”dur. Bu mesele sebebiyledir ki, İslam uleması bilim dalları için usuller geliştirmiştir: Hadis Usulü, Tefsir Usulü, Fıkıh Usulü gibi. İslami ilimlerin, ilmin doğru anlatılması ve aktarılmasında yaptığı katkıları göz ardı etmemekle birlikte, bizatihi bu usuller ve bu usullere uyma konusunda bazı zaafların bulunduğunu söylemek zorundayız.

Her ne kadar muhtelif usuller geliştirilmiş olsa da bazen yöntemlerin yetersiz kaldığı, kimi zaman da yöntemlere uygun hareket edilmediği görülmüştür. Mesela, fıkıh, kelam alimleri “Hükümler ve Deliller” başlığı altında şu usul kuralını koymuşlardır: “Subutu ve manaya delaleti kat’i olmak.” Buna göre, bir nass’ın varlığı kuşkulu, zanni ve manaya delaleti de kesin değilse delil olamaz. Fakat bu ölçüye uymayan binlerce rivayet akaid kitaplarında ve fıkıh kitaplarında delil muamelesi görebilmiştir. Bu noktada İslam ümmeti arasında rivayetçi-dirayetçi; ehl-i hadis, ehli re’y çekişmesi doğal olarak yaşanmıştır.4

Her iki yaklaşım sahiplerinin argümanları da bize kadar ulaşmıştır. Sorun da bizim hangi argümanları nasıl kullanacağımız noktasında ortaya çıkmaktadır. Peşinen ifade edelim ki, biz bu tartışmada dirayetçi ekolün argümanlarına daha fazla değer vermekteyiz. Çünkü onlar tutarlı olmayı, belli bir yönteme göre hareket etmeyi kendilerine şiar edinmişlerdir.5

Biz Mustafa İslamoğlu’nun “ölçümüz, sahih naklin belirlediği koordinatlar içerisinde değerlerini yeniden üreten sahih İslami akıldır.” (s. 84) sözünü delil ittihaz edip İslamoğlu’nu dirayet/ehl-i re’y ekolünden gördüğümüzü belirterek kitabın tanıtımına geçmek istiyoruz.

B- Bir Usul Denemesi: Üç Muhammet!

Bu sorunların neler olduğunu tahlil eden eser, Aralık 2000’de öncelikle biz müminlerin, dolaylı olarak da arınmak isteyen tüm insanların hizmetine Denge Yayınları tarafından “Üç Muhammed” adı ile sunuldu.

Kitabın ismi ile devam edersek, bu isimle Peygamberimizi konu alan bir kitap, belki de İslam dünyasında ilk defa yazılıyor. Kitabın ismi, dipnotlarda bol bol alıntı yapıldığına şahit olduğumuz “Üç İsa”6 adlı kitaptan esinlenerek konulmuş gibi.

İslamoğlu’nun bu eserini, tam olarak bilinen bir bilim dalının alanına ait saymak doğrusu çok zor. Bu yönü ile özgün ve orijinal olan kitap, bir biyografi çalışması değildir.7 Fakat seçilen konuların analizlerinden hareketle Üç Muhammed’in bir “siyer usulü” denemesi8 olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü eser, Peygamberimizle ilgili çeşitli hadis, tefsir, siyer, tarih kitaplarında anlatılan olayların nasıl bir perspektifle değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin, yöntem önerileri ile doludur. Bilinenleri tekrardan çok, bilinenlere nasıl bir gözle bakmamız gerektiğini anlatmaktadır.

Üç Muhammed ne bir siyer kitabı ne tarih kitabı ne de hadis kitabıdır. Bütün İslami ve insani ilimlerden yararlanarak Kur’an’ın rehberliğinde “fiilî vahiy” olan Rasulullah’ın örnekliğini, sahih bir şekilde anlama ve onun şahitliğini yüreklerimizde, çevremizde yeniden üretip çoğaltmayı amaçlayan bir usul kitabıdır. Semantik, hermenötik gibi “anlam alanı belirleme” ve “yorumsama” bilimlerini, sosyoloji ve psikoloji gibi modern bilimlerin verilerini de -onlara teslim olmadan- kullanan yazar, Rasulullah’ın vahiyle şekillenmiş şahsiyetini tahlil etmede kitap boyunca ve özellikle “Kur’an’ın Tanıttığı Peygamber” başlığı altında hayli başarılı örnekler sunmuştur: “Olağanüstü nazik, tahminlerin de ötesinde kibar, hayatında kimseyi kırmamış, incitmemiş ve kimseyle kavgalı olmamış bir ahlak abidesi”, (s. 221)

Yazarın eserini yayınlama gayesini, kitabın şu satırlarından çıkarmak mümkündür: “Ümmet-i Muhammed’in peygamber tasavvurunu tahlil ve tashih etmek” (s. 121) “Hz, Peygamberin risalet mirası, İslam ümmetinin omuzlarındadır. Bu bir tür makama vekalet etmektir. Peki Peygamberin makamına vekaleten bakan İslam ümmeti, o makamın asıl sahibi hakkında doğru bir bakış açısı geliştirmeden, vekilliğini nasıl yerine getirecektir?… Rasulullah’ı, onu örnek almak, onun miras bıraktığı kalıcı değerleri yeniden üretmek için tanıtmak.” (s. 283. ) “Peygamberi yücelteyim derken flulaştırarak buharlaştırmanın veya tersinden okuyarak onu sıradanlaştırarak aşağılamanın vahim sonuçlarını göstermek…” (s. 284)

Yazar görüldüğü gibi kitabının amacını “Risalet makamının asıl sahibi Rasulullah hakkında doğru bakış açısı geliştirmek” şeklinde belirlemiştir. İslamoğlu’nun bu özgün eserini, biyografi çalışmalarından, derlemelerden ayırmak için “siyer usulü” diye nitelemeyi uygun bulduk. Bununla genelleyerek indirgemek niyetinde değiliz. Sadece kitabın orijinalliğine, dirayetli tespitlerine, sistematiğine bir vurgu yapmaktır niyetimiz.

Fıkıh usulünde rastlanan türden bir formellikten kaçınan yazar, Rasulullah’ın bütün bir hayatını kuşatan mücadelesine, bize mütevatir veya zanni rivayetlerle ulaşan ameli-kavli sünnetine, örnek kişiliğine nasıl bakmak gerektiğine ilişkin ilkeler tespit etmiştir. Bu ilkeleri belirlemede temelde Kur’an’dan hareket etmeye azami gayret gösteren İslamoğlu, Rasulullah’ı en iyi anlama yolunun ilahi vahyin diline başvurmaktan geçtiğini, bütün kitap boyunca işlemiştir.

Yazar, Kur’an’ın öğrettiği ve Rasulullah’ın hadislerinde işaret ettiği üzere “işlerin hayırlısının orta olanı” olduğunu, itidalin, adaletin, dengenin yanılgıya düşmemek için daima gözetilmesi gerektiği hakikatini benimsemiştir.

Buna göre beşer ürünü iki zıt tasavvur arasında çoğu zaman nirengi noktasını yakalamak mümkündür. Tasavvuru bir şeyin gerçeği kaybolunca onun yerine geçen imaj olarak tanımlayan İslamoğlu, Allah’ın rasûlü Muhammed (s)’in kişiliğini ve misyonunu anlamada temelde iki yanlış yapıldığını ifade etmektedir: Birincisi “melek peygamber? Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan, iz bırakmadığı için de izlenemeyen, hayattan yücelme bahanesi ile dışlanmış… Bir masal kuşu gibi “Kaf Dağı”nı mesken tutan… Hayata müdahil olmayan bir peygamber…”

İkincisi ise “vahiy postacısı?” “Kur’an’ı bir ara kablosu hüviyetiyle iletip, müminlerin hayatından usulca geri çekilen peygamber… Bu durumda o, artık tarihin malıdır. Misyonu yaşamı ile sınırlıdır. Dolayısıyla bu misyonun taşınması, yaşanması, üretilmesi, ihya edilmesi örnek alınması söz konusu değildir.”

Münafıkların çetebaşısı Abdullah b. Ubeyy b. Selûl’ün ölüm döşeğinde oğluna yaptığı “Rasulullah’ın hırkası ile gömülmek istediği”ne dair vasiyetini tahlil eden yazarımız, onun peygamber tasavvurunun aşırı yüceltmeciler kadar hayattan dışlayıcı olduğunu şöyle ifşa ediyor: “Bu hırkayla nifakını örtmeye, onun bereketiyle kendini kurtarmaya çalışıyor… Hayatını örnek alıp üreteceği yerde, bir ömür aykırı durduğu Hz. Peygamberi, ölümünü fırsat bilerek tüketmeye kalkışmak şeklinde tezahür etmiştir.” (s. 20)

“İkisi de aynı kapıya çıkmıyor mu: Hayattan dışlamak… Ne ki, birincisi bu sonucu yüceltme adına gerçekleştirirken, ikincisi indirgeme adına gerçekleştiriyor. Birinciler peygamberlerine, Hz İsa’yı yücelteceğim derken yarı ilah haline getiren Hristiyanların yaklaşımını sergilerken, ikinciler peygamberlerini taşlayarak öldüren, iftira eden, onları kovalayan ve onlara sıradan muamelesi yapan Yahudilerin yaklaşımını sergiliyor.” (s. 9)

Konu Peygamberimize yaklaşım şeklimiz olunca ortaya çıkan tablo şöyle olmaktadır; “Aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru” ile “indirgemeci peygamber tasavvuru” arasında, üçüncü bakış açısı kazandıran “Kur’an’ın tanıttığı peygamber” gerçeği yer almaktadır. Yazar önce yanlış bakış açısını temsil eden bu ifrat ile tefriti ortaya koymakta, kitabın sonunda da “Hak ile” Rabbimizin dilinden Kur’an’da anlatılan Rasulullah’ı ” hikmetli bir dille tanıtmaya gayret etmektedir.

Şimdi eserin iskeletini oluşturan üç bölümü kısaca özetlemek istiyoruz.

  1. a) Aşırı Yüceltmeci Peygamber Tasavvuru

Bu bölüm, mistiklerin uydurduğu ve Peygamberimizi “aklı (logos) inşa eden bir özne değil, efsaneyi (mitos) kuran ‘kutsal bir nesne’ konumuna indirgeyen” yılan hikayesi ile (s. 19-20) başlamaktadır. Hikâyeye göre, yüzyıllardır Sevr mağarasında bk yılan, peygamber aşkı ile onu beklemektedir, bu kavuşmaya engel olan Ebu Bekir (r)’i ayağından sokmuştur. Bu kurgusal öykünün analizini İslamoğlu şu şekilde yapmaktadır: Hikâye “İnsanı özne kabul eden aktif kader anlayışı yerine, insanı nesne/figüran kabul eden pasif kader anlayışı üzerine kurgulanmıştır.”

Yazara göre Kur’an’ın kendisine esatiru’l evvelin yakıştırmasını kesin bir dille reddetmesinin nedeni “vahyin mitos karşısında logos’tan yana olduğunun açık göstergesidir.” (s. 20) insanlar arasında aslında mitos’a yoğun ilgi duyup “aşırı yüceltmeci yanlış peygamber tasavvuru” ilkin Mekke müşriklerine ait bir olgu iken maalesef Müslümanlara da sirayet etmiştir. Böyle bir tasavvuru Kur’an’ın tanıttığı peygamber hakikatine açıkça aykırı bulan yazar, birçok ayetten alıntılar yaparak “peygamberin bizimle aynı ontolojik düzlemde yer alan, kendi türümüzden bir varlık oluşu”na itiraz eden müşriklere Yüce Allah’ın şu cevabını hatırlatmıştır:

“De ki: Eğer yeryüzünde salına salına dolaşan melekler olsaydı, o zaman onlara elçi olarak şüphesiz gökten bir melek indirirdik.” (İsra, 17/95) (s. 26)

İslamoğlu’na göre, Peygamberi efsaneleştirerek misyonunu devam ettirme sorumluluğundan kurnazca kurtulmaya çalışanların yaydığı peygamber imajının iki vahim sonucu ortaya çıkmaktadır;

  1. Efsaneleştiren kişi akli değil hissi olduğu için, onun desteğine güvenen kişi hayal kırıklığına uğrar. Mitoloji hayatın gerçeği karşısında güneş görmüş kar gibi erir.
  2. Takipçileriyle ilişkisinin yatay ilişkiden dikey ilişkiye kaymasına izin veren bir öncü, olmadığı gibi görünmeye mahkûm olmuştur. (s. 30)

Rivayetlerde, yaşanan zaman dilimi içinde bazı öngörülerini dışa vuran, hissiyatı vehim derecesinde güçlü Yahudi bir çocuk olan “İbn-i Sayyad örneği” ile, her tür kehanete Peygamberimizin ve ilk İslam neslinin aynı makul tepkiyi verdiğini dile getiren İslamoğlu, sahabenin efsaneleştirmeye/hiçbir mantık kuralına dayanmayan batıl fikirlere karşı direniş yöntemini şöyle ifade etmiştir: “Efsaneye karşı nass’ı, mahsus (hissi) olana karşı makul olanı kabul ederek, insan-insan ilişkisinin, insan-Allah ilişkisinden mahiyet açısından farklı ve yatay bir ilişki olduğunu benimseyerek…” (s. 33)

“Cahiliyye aklı, makul olana değil, mahsus olana çağırır” (s. 39), “çölün kumları gibi dağınıktır” (s. 99) diyen yazar, “bu aklın seçiciliğe değil, toptancılığa, tebyine (açıklama) değil, tazime (abartma, büyütme) dayalı” olduğunu söylemektedir. Kur’an’ın eleştirdiği cahiliyye aklının, Rasulullah’ın umre sırasında Safa-Merve arasında sa’y etmesini anlamamasını “süpürücü ve toptancı” olmalarına bağlayan yazar, Kur’an’ın Rasulullah’a seçmecilik yöntemini öğrettiğini ifade etmektedir.

İslamoğlu, Kitap Ehli’ne toptancı, silip süpürücü değil de seçmeci yaklaşmak gerektiğini, Rabbimizin hem Rasulullah’a hem de bizlere öğretmiş olduğunu, bu seçmecilik yöntemine ilişkin çok sayıda ayetten örnekler sunarak dile getirmiştir. (s. 40) Bu ayetlerden birinin meali şöyledir: “Kitap Ehli’nin hepsi bir değildir.” (Al-i İmran, 3/113)

Daha önce “Yahudileşme Temayülü”9 üzerine bir çalışma yapan yazar, bu kitabında da “Bir Hıristiyanlaşma Temayülü Olarak Aşırı Yüceltme” başlığı altında bir tahlil çalışması yapmaktadır. Nasıl Yahudileşme bir tehlike ise, Hristiyanlaşma da İslam ümmeti için Allah’a sığınılması gereken bir tehlikedir. İşte bu tehlikelerden ikincisi yazara göre Kur’an tarafından “Allah’ın oğlu İsa yerine, Meryem oğlu İsa” vurgusu ile giderilmek istenmiştir, (s. 45) İslamoğlu’na göre İsa peygamberi Allah’ın kulu olmaktan çıkarıp tanrılık makamına yüceltenler, art niyetli Pagan zihniyeti! Pavlus’un temsil ettiği religtokratlar/din adamları sınıfıdır. Onlar “kurdukları teokratik yapının temeline Hz, İsa’nın gerçek kimliğini kurban ettiler.” (s. 56)

Aşırı mistik yorumun rasulleri örnek olmaktan çıkardığını söyleyen yazar, kökleri Hermetik öğretide ve Yahudi Kabbalizm’ine dayanan, vahdet-i vücutçu fena doktrinini savunan tasavvuf ekolleri eli ile yaygınlık kazanmış bulunan ‘nur-u Muhammedi Teorisi’nin Peygamberimizin ayaklarını yerden kesip nasıl buharlaştırdığını şuna benzer rivayetler üzerinde tahlil etmektedir: “Rasulullah’ın gün ya da ay ışığında gölgesinin yere düştüğü görülmemiştir” (s. 77) “Beşeriyeti nur olduğu için tüm ifrazat ve atıkları (teri, tükrüğü, bevli, gaytası) tertemiz ve mukaddestir”. (s. 78)

Bu bölüm Suyuti’nin Hasais’inden ve Kadı Iyaz’ın Şifa’sından yazarın tezlerini destekleyecek bir hurafeler hazinesi(!)nden çok sayıda alıntının analizleri ile doludur. Daha geniş malumatı okuyucuya bırakarak ikinci bölümü kısaca özetlemek istiyoruz.

  1. b) İndirgemeci Peygamber Tasavvuru

İblis’i şeytanlaştıran sürece atıf yaparak konuya giren yazar, onun Adem’i toprağa indirgeyerek insanın yaratılış misyonuna işaret eden ilahi soluğu/ruh’u fark edemediği yorumunu yapmaktadır. (s. 125) Daha sonra indirgemeci Arap aklından ve indirgemeci Batı aklından örnekler veren İslamoğlu, konuyu halen Müslümanlardan bir bölümü arasında Peygamberimizin şahsiyetini ve misyonunu yanlış anlayarak onu “iletişim aleti/ara kablosu” konumuna alçaltanlara getirmektedir. (s. 129)

Aşırı yüceltmek gibi indirgemenin de bir hayattan dışlama tavrı olduğunu dile getiren yazar, aşağılamanın kötü örneklerinin daha çok Yahudiler arasında görüldüğünü, bugün böylesi sapmalar yaşayanların ise “Yahudileşme temayülü” içinde olduklarını belirtmektedir. (s. 133, 139)

Yazara göre diğer indirgeme şekillerinden bazıları şunlardır: Yalancı peygamberlik, irfani ve burhani indirgemecilik, pozitivist ve rasyonalist peygamber tasavvuru, (s. 140,144,149) İslamoğlu “yaygın bir indirgeme türü olarak sünnet karşıtlığı” bölümünde sünnet ve hadisin ne’liğini kısaca ortaya koyduktan sonra Hariciler’e ve Hind Kur’aniyyun akımına değinmektedir. (s. 161, 164)10

Diğer bir indirgeme türünü de Hind Kur’aniyyun akımının temsil ettiğini söyleyen yazar, görüşlerini, Taif Ümmü’l-Kura Üniversitesi’nde yapılmış akademik bir çalışmaya dayandırmaktadır. (s. 166)11

Bu akıma mensup birçok öncüyü tek tek tahlil eden İslamoğlu, hadisi, şeytanların naklettiği sihirle eşitleyen aşırılıkların rastlandığı ekolün “sünnetsiz namaz” denemelerinin çeşitlilik arzeden -kimi zaman komiklik derecesinde- farklılıklarını izah etmektedir. Kur’aniyyun’un sünnete uygun namazda yaptığı değişikliklerden bazıları ise şunlardır: Farz olan namaz üç vakittir; İkindi ve akşam namazları kişinin arzusuna kalmıştır; her namaz iki rekâttan İbarettir, rükûda iken hiç doğrulmadan hemen secdeye kapanmak gerekir; her rekâtta bir secde vardır. (s. 177, 179, 190)

“Kur’aniyyun akımını oluşturan fraksiyonların her biri, kendilerine özgü sünnetsiz namaz yöntemlerini geliştirmeye kalkışmışlar, fakat alt kıtayı kısa zamanda etkisi altına alan hareket, namaz konusunda girdiği krizden çıkamayarak, yükseldiği hızla düşüşe geçmiştir” (s. 11) diyen yazar bir başka yerde Belağu’l-Kur’an cemaatinin halen bu namaz şeklini uygulamasına ilişkin İlah-bahş’ın dilinden şu bilgileri kaydetmektedir: “Lahor’daki merkezlerinde benim gözlemlediğim namaz da böyleydi…”

Yapılan genelleme ile Kur’aniyyun akımı tamamen sapkın olarak tanıtılmış. Bunun yerine, Kur’aniyyun akımının çoğu “ulema” olan önderinden uzun uzun alıntı yapılacağına -konu kısaca özetlendikten sonra- denge konusunda şahit olmakla ma’ruf olan yazar, birkaç pasajda da akımın halen günümüze de yansıyan olumlu tesirlerine değinseydi kanaatimizce daha uygun olurdu. Mesela bu akımın Kur’aniyyûn’a yakınlıkları ile bilinen Ebu’l-Kelam Azad, Mevdûdî12 gibi Müslüman öncüler üzerindeki etkileri üzerinde neredeyse hiç durulmamış.

İkinci bölüm, tarih boyunca Müslümanların Din’i anlamak ve idrak etmek maksadı ile geliştirdiği hadis, fıkıh, tasavvufa bağlı ekollerin zaaflarını hatırlatarak bitmektedir. Yazara göre muhaddisler Peygamberimizi “hiç durup dinlenmeden konuşan” biri gibi algılamışlardır, (s. 195) Fıkıhçılar ise “Hz. Peygamberi her davranış ve sözünü yasa ya da norm olarak ortaya koyan, formel bir değere” indirgemişlerdir. (s. 201)

İslamoğlu “Rasulullah’ı buharlaştıran” mistik peygamber tasavvurunun temel zaafını ise şöyle özetlemiştir: “Hz. Peygamber’in insanî varlığını buharlaştıran bu tasavvur, bu işi yaparken kendisine özgü bir dil geliştirir. Bu dilde Hz. Peygamber gider, onun yerini ‘Nur-u Muhammedi’ adı verilen soyut kimlik alır. Gerçek Muhammed (a); tarihin, zamanın, bilginin, aklın konusuyken, bu ikincisi tarihsiz, zamansız, mekansızdır. Bu haliyle sezginin konusudur. Bu tasavvur, yaşamış bir şahsiyet olan Hz. Peygamberi bir ışığa dönüştürerek, somut dünyadan soyut dünyaya ışınlar.” (s. 204)

  1. c) Kur’an’ın Peygamberi

Bu bölümde yazar, Kur’an-Peygamber ilişkisi düzleminde yeniden üretilebilir “Model bir şahsiyet nasıl inşa edilir?” (s. 212) sorusuna cevaplar aramaktadır.

Gözlemleyebildiğimiz kadarı ile İslam ümmeti, diğer peygamberlerin hayat hikayelerini ve mücadelelerinden çıkarılması gereken ibretleri öğrenmek için Kur’an’a başvurmayı yaygın bir alışkanlık olarak benimsemiştir. Fakat sıra hatemü’n-nebi ve rasul olan Muhammed Mustafa (s)’ya gelince aynı şekilde davranmaktan çoğu zaman kaçınmıştır. Oysa son nebi ve rasulü de en iyi öğrenebileceğimiz “güvenilir kaynak” Kur’an’dır. Şüphesiz siyer, hadis alanında yapılan Rasulullah’ın şahsiyetini, sünnetini izah çabalarında ayetlerden referans gösterilmiyor değildir. Fakat siyer ve hadis, tarih, megazi ilimlerinde değerlendirme ölçütü -bir kritik aracı olarak-Kur’an’ın baz alındığı, merkez addedildiği müstakil eserler çok azdır.

İslamoğlu’nun ifade ettiği şu abartısız tespite bütün gönlümüzle katıldığımızı söylemek istiyoruz: “Hz. Peygamberi tanıtan en objektif, en orjinal ve en sahih kaynak Kur’an’dır.” (s.211)

Bu sebeple, “Hz. Peygamberi en iyi öğrenebileceğimiz kaynak, onu peygamber olarak atayan ilahi kaynaktır” (s. 211) diyerek yazarın işaret ettiği gerçeği, tarih boyunca çoğu araştırmacının ihmal ettiğini söylemek abartılı bir tespit değildir. Bu konuda akla gelen belki de en önemli müstakil eser: Derveze’nin “Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı”dır. Bilindiği gibi Derveze, Kur’an’ın tanıttığı Rasulullah’ı, en sahih bir şekilde anlama ve anlatma amacı ile kaleme aldığı eserinde ilahi vahyin dışındaki verilere -hadis, tarih vd.- özellikle metin kritiğine tabi tutarak belli bir yer vermiştir. Bu yönü ile özgün bir eser olan Derveze’nin çalışması ile İslamoğlu’nun “Üç Muhammed”i arasında en azından gaye ve usul benzerliği vardır.

Yazar yeni sayılabilecek bir tasnifle Peygamberimizin niteliklerini ve görevlerini Kur’an’ı baz alarak başarılı bir şekilde izah etmiştir. Bu bölümde işlenen konulardan bazıları şunlardır: Rasulullah’ın nitelikleri: Beşer oluşu, nebi-rasul oluşu, hayranlık verici bir ahlaka sahip oluşu, güzel örnek oluşu; hitapla ilgili görevleri, muhatapla ilgili görevleri, Kur’an’ın oluşturduğu peygamber şahsiyeti vd.

  1. Eserin Dili

Yazar çok sayıda kelime ve kavram tahlili yapmıştır. Anlam alanı (semantik) oluşturmada son derece başarılı olan İslamoğlu, kelimelerin Kur’an terim haritasındaki bağlamını tayin etmede de, Arapça’ya ve Kur’an’ın genel mesajına vukufiyetinden dolayı, kayda değer bir performansa sahiptir. Semantik ve hermenötiğe sadece işaret eden yazar, okuyucunun bu kavramlara vukufiyetinin bulunduğu öncülünden hareket ettiğinden olsa gerek, konu ile ilgili geniş açıklama yapmamıştır. (s. 112) Oysa kısa bir dipnot bazı okuyucular için uygun olurdu, diye düşünüyoruz. Sözlü kültür-yazılı kültür, kitap-hitap ayırımlarından söz eden yazarın tarihsellik, semantik, hermenötik tartışmalarını takip edip bu disiplinlere teslim olmadan -yer yer yararlanarak-gerekli yerlerde de “kriter ilkelerini belirleme çabası” hem başarılı hem de takdire şayandır.13

İslamoğlu’nun Şifa Sahibi’nden yaptığı ilginç bir alıntıya değinmeden geçemedik: “Yorumun grameri nasıl da belirlediğine ilişkin olarak, “Abese tavrı”nın failini, lafızları tamamen olduğunun tersine çevirerek arınmak isteyenden arınmak istemeyenlere kaydırıldığını ibret vesikası olarak okumak isteyenler s. 120’deki analizleri gözden kaçırmasınlar.

Terimlerin kavramlaşmasının bir anlama sorununa yol açtığını dile getiren yazar, çok sayıda Kur’an kelimesinin ve teriminin nasıl anlaşılması gerektiğini -birbirleri arasında canlı bağlantılar kurup, ilahi vahyin onları nasıl biçimlendirdiğine ilişkin bağlamı da hesaba katarak- izah etmiştir.14

Namazı “duanın ayağa kalkmış hali olarak cami bir ibadet” olarak tanımlayan yazar, “salat’ı dua ile açıklamanın bilinmeyeni bilinmeyen ile açıklamak” manasına geleceğini söyleyerek, isim vermeden sünneti hiçe sayan mealci dua anlayışını eleştirmiştir. (s. 114) Spekülasyonlara ve dedikodulara yol açmasından endişe ediyor olmalı ki, Kur’ani bir üslup olan “şahısları değil fikirleri muhatap almak” ilkesine riayet ederek fikirleri muhatap alıp cevaplandırmıştır. (s. 113-114)

Yazarın şiirsel ve edebi bir dili kullanmada başarısı eserin heyecanla, sürükleyici bir şekilde okunmasını kolaylaştırmaktadır.

Küçük bir not: “Merkezi bellek” (s. 51) gibi ifadelerin hangi bilim dalına ait bir terim ise kısa bir tanımının yapılması gerekirdi, diye düşünmekteyiz.

D- Üç Muhammed Sahibine Birkaç Hatırlatma

Kaynakları konusunda son derece titiz davranan İslamoğlu’nun ihmalkâr davrandığı kimi yerler de yok değildir. Eski Ahit’te çoğul olarak ifade edilmiş “Allah oğulları” ifadesinin yeni Ahit’te İsa’nın ağzından tekil olarak telaffuz edildiğini iddia eden yazar, bu iddiasına kaynak göstermemiştir. Bu kullanım bütün İncil’lerde böyle midir? Doğrusu konu izaha muhtaç gibi görünmektedir.

Kur’an’da isimleri geçen (71/21-23) Vedd, Süva, Yegus, Ye’uk ve Nesr isimli Nuh kavminin taptığı putların, İbn-i Abbas’tan gelen bir rivayete dayanarak eskiden “salih insanlar” olduğu iddiası üzerine kendi tezlerini bina etmeye çalışan yazar, bize göre çürük temel kullanmaktadır.

Aslında kendisi de bu haberdeki sorunlara dikkat çekmiştir, (s. 65) Fakat ibn-i Abbas’ın kendisinden binlerce sene önce, Nuh kavminin taptığı bu putların “aslında salih insanlar olduğu” iddiası, rivayetin nisbet edildiği isim bir yana “gayba taş atmak” değil midir? Eseri boyunca yöntemin ilkelerini Kur’an’dan çıkarmaya gayret eden yazar, bu rivayeti kabul etmekle tutarsız davranmış olmaktadır.

Mutlak gayb alanına giren Ahiret Günü’ne ilişkin Peygamberimize nisbet edilen bazı rivayetleri, çoğu zaman yaptığı gibi yazar metin kritiğine tabi tutmamıştır.

Gaybi bir ihbar taşıyan ve “bilmiyorum” gibi şüpheli anlamlar barındıran söz konusu rivayet şöyledir: “Beni, Musa’dan üstün tutmayın, insanlar Kıyamet Günü’nde bayılacaklar, ben de onlarla birlikte bayılacağım. Ayıldığımda Musa’yı arş’a sıkı sıkıya tutunmuş bir vaziyette göreceğim. “Bilmiyorum”; o da bayılıp benden önce mi ayılacak, yoksa Allah onu bundan istisna mı tutacak?” (s. 66)15

Halbuki, rivayetleri “dirayet ekolü ilmî yöntemleri” ile tahlil eden yazar, mutlak gaybla ilgili olan konuların Rasulullah da dahil hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini yaptığı hadis analizlerinde ortaya koymuştur. Mesela el-Hasâis’ten aktardığı, şu hadisi siyasete alet eden rivayet: “İsra gecesi semaya yükseldiğimde, orada ilk gördüğüm şey yazılı olan ismimdi… Ebu Bekir Sıddık da halifemdir.” (s. 81)

Yine Suyuti’nin Hasais’inde, Müslim’den aktarılan şuna benzer rivayetlerde olduğu gibi: “Rasulullah, Kıyamet’e kadar olacak tüm şeyleri bana haber verdi.” (s. 69) Yazara göre burada geçen Kıyamet; iktidar değişiklikleri anlamındadır.

Daha geniş tahliller için Yahudileşme Temayülü referans gösterilmiştir: “Buradaki hadiste Kıyamet; iktidarın ehil ellerden ehil olmayan ellere geçmesi anlamındadır.” (s. 69); “Ben arkamda olup bitenleri görüyorum” şeklindeki Buhari, Müslim rivayetlerini “yaratılışın yasası”na aykırı olmakla nitelendirip eleştirmektedir.

(s. 73)

Rasulullah’ın perspektif kazandırmak maksadı ile, dünyanın zalim egemenlerini yere sermeye teşvik eden haberleri ayrı değerlendirmek gerektiğini söyleyen yazar, Peygamberimizden rivayet edilen şehirlerin ve ülkelerin isim isim verilerek fethedileceğini söyleyen haberleri “mevzu olanın zayıfa, zayıfın sahihe karıştığı bir paket tasarlamak” şeklinde nitelendirir, (s. 69)

Kur’an metinlerine işkence ederek, anlam ithal ederek “peygamberin beşer olduğunu söyleyen ayetler”den, onun beşer olmadığına ilişkin hüküm çıkaran “aşırı yüceltmeci mistikler”den söz ettiği pasaja yazar kaynak koymamış; eserin bilimsel ve dirayetçi vasfına gölge düşmemesi için, çok sayıda örneklerini okuyucuya takdim eden İslamoğlu (s.79) bu kısma bir kaynak düşse daha uygun olur, kanaatindeyiz.

Kaynaklandırmanın unutulduğu bir başka konu da “Peygamberimizin bevlinin yanlışlıkla Ümmü Eymen tarafından içildiğinin anlatıldığı pasajdır, (s. 96, 181. Dipnot) Suyuti’nin İbn-i Mace’den aktardığı “oğlum İbrahim cennette emzirilecektir… Eğer yaşasaydı peygamber olacaktı” rivayetine İbn-i Mace’den yer gösterilmemiş. Buna benzer sorunlara yer yer rastlanıyor. (s. 111, dipnot: 223) Ne ki şurası da inkârı gayr-i mümkün bir hakikattir, Hasais ve Şifa’da geçen bu kadar rivayetin tahrîci bir kişinin zaman yetireceği bir husus olmayıp, seneler gerektiren bir araştırmayı gerektirir. Kaldı ki, bu mahsus aklın ürünü eserlerde delil gösterilen her rivayet, kaynağında bulunamayabilir de.

Kitapta bir başka izaha muhtaç gördüğümüz konuda ‘sünnetullah’ kavramıdır. Kur’an’da bu terkipten söz edilen ayetlerde yaptığımız inceleme sonucunda gördük ki, bu terim tarihin oluşum yasaları ile ilgili olup, toplumların biçimlenişine ilişkin değişmez ilahi hakikatlerdir. Fakat İslamoğlu “eşyanın ve insanın tabiatı”ndan söz ettiği bir paragrafta konuyu anahtar kavramları olan ’emrullah’a ve ‘iznullah’a bağlaması gerekirken, sünnetullaha bağlamıştır. (s. 99)

Çok sayıda Kur’ani kavramın terimleşmesi için gayret gösteren yazarın örnek kelime çözümlemeleri yaptığını ifade etmiştik. Ancak ‘mecnun’ kavramı ile ilgili pasajlarda, konunun bir boyutun eksik bırakıldığı kanaati uyandı. Bize göre İlahi vahyin muarızlarının Rasulullah’a attıkları bir çamur olan “deli” suçlaması için bu kelimeyi kullandıkları doğrudur. Fakat bazı ayetlerde kavram, vahyin kaynağının Kur’an düşmanları tarafından sorgulanması bağlamında geçmektedir.16

Pozitivist ve rasyonalist peygamber tasavvurunu indirgeyerek aşağılama yöntemi olarak işleyen İslamoğlu, bu bölümde W. Montgomery Watt’ın “vahyin, kollektif bilinçaltından neşet ettiği” hipotezini işlemektedir. Jung’ın bilinçaltı teorisini de tahlil eden yazarın, bu hipotezin izlerini açıkça gördüğümüz Fazlur Rahman’dan hiç söz etmemesi bir eksiklik olsa gerek. Çünkü Fazlur Rahman’ın bir Müslüman olarak bu tür -bilinçaltı hipotezine temel teşkil edebilecek- görüşler ileri sürmesi, Watt’tan da Jung’dan da çok daha vahimdir. Bu yönü ile daha çok kayda değerdir.17

Rasulullah’ın ‘ümmi’ oluşu izah edilirken yazarın “ticaret yapacak kadar rakam değerli harf sistemine vakıf olsa da..” (s. 220) ifadelerinden Peygamberimizin hangi ebcedi bildiğini doğrusu anlayamadık. Burada kastedilenlerin harflere gizli anlamlar yüklemeyi din edinen hurufilikle bir ilgisinin olmadığını tahmin ediyoruz. Ne ki, ifadeler mücmel olup, izaha muhtaçtır ve de kaynaksızdır. Nebi ve rasul konusunda bazı geleneksel disiplinlerimizde -kelam ve fıkıh’ta- var olan tanım yetersizliğini etimolojik açıdan ve anlam alanı çalışması yaparak gidermeye çalışmıştır. (s. 218-219) Kelimeleri yerlerinden kaydırmayı alışkanlık haline getirenlerin önünü kesen bu özgün çalışmanın Kur’ani temellerinin zayıf kaldığı kanaatindeyiz.18

Eserdeki bir başka zayıf nokta ise, kutsi hadis mevzuyla alakalıdır. “Peygamberin Allah’ın sıfatlarını ve mesajını okuyuşu” diye işin içinden sıyrılan yazar, bunun Kur’an dışında da kalan vahiy olabileceği şeklindeki -ilahi vahyin korunmuşluğuna, cem’ine de halel getiren- anlayışa geçit verir gibidir. (s. 243)

Üç Muhammed’in yazarı, insanoğlunun anlama problemine ilişkin çok sayıda örnek verdiği kitabının bir bölümünü, bunun felsefi nedenlerine ayırmıştır. (s. 21-30.) İnsanların idrak seviyelerinin farklı oluşu -iyi niyetle de olsa- yanlış nübüvvet anlayışlarının doğmasına yol açabilmektedir. Tanıtımını çeşitli karşılaştırmalarla yapmaya çalıştığımız eserde bunun birçok örneği tahlil edilmiş, olumsuz etkilerine karşı “siyer usulü” kapsamına değerlendirilebilecek yöntem önerileri sunulmuştur.

Rasulullah’ın kişiliğini doğru tahlil etmeden onu aramızda yaşayan ve üretilebilir bir örnek olarak Kıyamet’e kadar sürecek nübüvvet misyonunu çoğaltmak mümkün değildir. Bu nedenle yaşayan bir Kur’an olmayı başarmış Peygamberimizi, aramızda yeniden üretip insanlığa hakikatin şahidi olarak sunabilmek için “anlama sorunlarını aşacak bir usul”e ihtiyacımız vardır. Temellerini Kur’an’dan alacağı için yeni olmayan, fakat yeniden düşünmeyi gerektiren bir siyer, hadis usulü üzerinde yoğunlaşarak, Rasulullah’ı anlama sorunlarını aşmak ve bir an önce Risalet misyonunu, kendimize ve insanlığa alnımızın akı ile sunabileceğimiz örneklikleri çoğaltmak gerekmektedir.

Dipnotlar:

1.Tabii ki, Ebu Bekir (r) gibi hayatı boyunca Peygamberimizin yanından ayrılmamış, tüm zorlukları onunla birlikte göğüslemiş öncü sahabilerle; mücadeleye sonradan katılmış (Ebu Hureyre gibi) öyle büyük fedakarlıklara katılma fırsatı olmamış, ilahi vahyin Rasulullah’ın şahitliğinde tezahür eden hikmetlerine vakıf olmayı yeterince başaramamış sahabileri bir tutmak mümkün değildir.

Burada insanlar arasındaki derecelerin varoluşunun hikmetleri üzerinde durmaya niyetli değiliz. Bir tespit yapıp, asıl konumuz olan “insanın Allah’ın mesajını, elçisinin uygulamalarını idrak etme seviyesi”ne bir geçiş yapmak istiyoruz. Bu sebeple, böyle bir genel girişe ihtiyaç duymuş bulunuyoruz, insanlar arasındaki yapısal farklılıklar, Allah’ın elçileri ile kullarına ilettiği rahmet hazinelerinin çeşitli düzeylerde algılanmasına yol açabilmiştir.

2.İslamoğlu Mustafa, Üç Muhammed, İstanbul, Denge Yay. 2000

3.Bu iki eser birbirinden ayrılamazlar. Çünkü “İbn-i Hişam geniş ilmine ve ince görüşlülüğüne rağmen, İbn-i İshak’ın kitabında bulunan her şeyi kitabına almamıştır.” Muhammed Ibn-i Ishak el- Muttalibi, Siyeri Yayına Hazırlayan Muhammed Hamidullah’ın önsözü, İstanbul, 1988, s. 21. Hemen şunu da belirtelim ki, rivayetlerden anladığımıza göre. Peygamberimizin sağlığında da bir takım tarih yazma faaliyetleri vardı. Hamidullah’ın nakil yaptığı kaynaklara göre, kendilerinin bizzat kitap sahibi olduğu söylenen sahabi sayısı elliden az değildir. Ebu Davut, Darimi ve İbn-i Sa’d’da geçen bir rivayet şöyledir: “Abdullah b. Amr. b. el-As’tan rivayet edilmiştir; ‘Rasulullah’tan kendisinden duyduklarımı yazmak için izin istedim. O da izin verdi ve bu kitabı yazdım.’ Abdullah yazdığı kitaba “es-Sadıka” diyordu.”

Siyer-i Ibn-i İshak, Yayına haz. Muhammed Hamidullah, Önsöz, a. g. e. s. 32-33.

4.Daha çok rivayetleri derleyip aralarında herhangi bir tutarlı bağ oluşturma gayesi gütmeden siyer ve tarih yazma gayretine giren kimselere örnek olarak tarih ve tefsir sahibi Taberi’yi, siret ve tefsir sahibi ibn-i Kesir’i verebiliriz. İlk derli toplu siyer olma unvanını taşıyan İbn-i Hişam’ın yönteminde yer yer dirayete rastlansa da, tam olarak bu kapsamda değerlendirmek zordur. İslam dünyasında yapılan sîret çalışmaları çoğunlukla bu eserlerin tekrarı şeklinde olmuştur. Onlardaki argümanlar hiç sorgulanmadan tekrar edilmiştir. Bu ilk siyer kaynaklarında yer alan rivayetler günümüzde dahi çoğu eserde düşünmeden tekrar edilmektedir. Mesela, miraçla ilgili rivayetler arasında, “Yüce Allah ile Peygamberimizi beş vakit namaz pazarlığına tutuşturan İsrailiyat ürünü olduğunda hiç kuşku bulunmayan bir rivayet” hiç düşünülmeden hala en bilimsel eserlerde dahi tekrar edilip durulmaktadır. Bazı hizmetlerinden kuşku duymadığımız bu tür eserlere bir örnek olarak bkz. M. Asım Koksal, İslam Tarihi, Şamil Yay. İstanbul, 1981, cilt:12, s. 357.

Bir diğer örnek vermek gerekirse; Mahmud Es’ad, Tarih-i Din-i İslam, Sadeleştirenler; Ahmed Lütfi Kazancı, Osman Kazancı, Marifet yay. İstanbul, 1983.

Fakat şunu söylemek mümkündür: “Bu sahada elimize geçen en önemli kaynaklar, ‘Siret-i İbn-i Hişam’ ve ‘İbn-i Sa’d’ın Tabakatu’l-Kübra’sıdır. Bu eserler, belki de araştırıcıların ellerinde bulunan en güvenilir kaynaklar, ihtiyat ve dikkat yönünden en takdire şayan olanlarıdır. Buna rağmen dikkatle tetkik eden herkes bu kitapların her alt bölümünde şu veya bu şekilde tezimizi destekleyen bir delil bulacaktır.” İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı (Siretu’n-Nebi, Siretu’r-Rasul), İstanbul, 1998, cilt: II, s. 12.

5.Dirayet Ekolü kapsamında değerlendirebilecek siyer çalışmalarına birkaç örnek vermek gerekirse hiç şüphesiz bunda ilk sıraya yukarıda andığımız İzzet Derveze’nin üç ciltlik eseri girer. Çünkü doğrudan doğruya Kur’an’ı temel alıp, ayetlerden hareketle Peygamberimizin şahsiyetini ve sünnetini tahlil eden belki de tek eser budur. Müslümanlar tarih boyunca birçok peygamberin hayatını ve şahsiyetini Kur’an’dan çıkarmayı adet haline getirmiştir. Fakat öncelikle Kur’an’ı eksen alarak Muhammed (s)’in hayatını ilahi Vahyin dilinden öğrenmeye yanaşmamışlardır. Bu konuda Derveze bir ilki gerçekleştirmiştir, diyebiliriz. Nisbeten Dirayet Ekolü’ne ait sayabileceğimiz bazı siyer çalışmaları ise şunlardır: Muhammed Gazalî, Fıkhu’s-Sîre, çev. Resul Tosun, İstanbul, Nisan-1987; Ahmed Emin, Fecrü’l-İslam, Tere. Ahmet Serdaroğlu, Kılıç Kitabevi, Ankara, 1976; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul, 1991; Zekai Konrapa, Peygamberimiz, Fatih yay. İstanbul, tarihsiz; Osman Keskioğlu, Hz. Muhammed, DİB, Ankara, 1988; Muhammed Hüseyin Heykel, Hz. Muhammed’in Hayatı, çev. Vahdettin İnce, Yöneliş yay. İstanbul, 2000

6.Batı kültür havzasında rasyonel tahlil geleneği en az üç yüz yıllık bir geçmişe sahip olup, çok sayıda tasavvur gelişmiş kahramanlar için bu “Üç İsa” türünden tahlil denemelerine bol miktarda rastlanmaktadır. Bu konuda İslam dünyasından çıkıp Batı’yı araştırdığı için Oksidantalist sıfatını hak etmiş ender isimlerden biri olan Aytunç Altundal tarafından, İngilizce olarak kaleme alınan bir eser, Türkçe’ye de çevrilmiştir. (Bkz. Aytunç Altıncial, Üç İsa, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1993.,9

7.Peygamberimizin hayatına ilişkin “biyografi” türüne ait sayabileceğimiz çok sayıda eser yayınlanmıştır; bunlardan çağdaş bir dil ve edebi üslupla kaleme alınan ve Pakistan Devleti’nce de ödüllendirilen Ebu Bekir Siraceddin’in kitabını örnek verebiliriz: Martin Lings (Ebu Bekir Siraceddin); Hz. Muhammed’in Hayatı, çev. Nazife Şişman, İnsan yay. İstanbul, 1988.

8.Aslında “Siyer’in Felsefesi” diye de tanımlanabilecek eser için yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermesin diye böyle bir nitelemede bulunmadık. Bu arada kitap boyunca İbn-i Haldun’un zihnimize gidip geldiğini okuyucularla paylaşmak isterim. Bilindiği gibi ibn-i Haldun bir tarihçidir; tarihi olaylardan bahseder, fakat onu diğerlerinden ayıran bariz özellikler vardır. Kimine göre o, sosyolojinin babasıdır; kimine göre, tarih felsefesinin. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın bizce malum olan hakikat şudur; İbn-i Haldun tarihi aktarmaktan çok -Kur’an’dan çıkarabildiği oranda- tarihin oluşum yasalarını belirlemeye çalışmıştır. Bu yönünden dolayı kitap boyunca, İslamoğlu ile o, zihnimizde yan yana durmuştur. İbn-i Haldun’un elimizde bulunan meşhur eserinin tercümelerinden biri için bkz. İbn-i Haldun, Mukaddime, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, Dergâh yayınları, İstanbul, 1988.

9.İslamoğlu Mustafa, İsrailoğulları’ndan Ümmet-i Muhammed’e Yahudileşme Temayülü, Denge Yayınları, İstanbul, 1995

10.Hariciler’in sünneti inkâr eden ilk fırka olarak ele alınması bize göre büyük bir talihsizlik. Hem de oryantalistlerle birlikte anılması daha büyük bir talihsizlik. Yazar, İbn-İ Teymiye’den yaptığı alıntı ile -ki Haricileri suçlarken hiçbir şekilde kendi kaynaklarına ve kendi itiraflarına dayanmamıştır- onların, recmi Kur’an’a aykırı buldukları için buna uymayı reddettiklerini ifade etmektedir. Fakat kendi görüşünü açıklamamıştır. Acaba kendisi “sahih” diye nitelenen hadis kaynaklarında iddia edildiği gibi, recmi mensuh bir ayet olarak mı görmektedir, yoksa reddi imkânsız sünnet olarak mı? Bu belli değildir; doğrusu biz bu konuda Hariciler’in suçlanmasını anlayamadık.

11.Dr. Hadim Huseyn İlahbahş, el-Kur’aniyyun, Mektebetu’s-Siddik, 1409/1989, Taif; Büyük oranda bu eserden yararlanarak hazırlanan basılmamış bir doktora tezi için bkz. Abdülhamid Birışık, Hind Alt Kıtasında Urduca Tefsirler ve Ehl-i Kur’an Ekolü, İstanbul, 1986

12.Mesela Mevdudi’nin “Kur’an’a Göre Dört Terim” kitabı, Azad’ın “Fatiha Tefsiri” gibi eserler üzerinde akımın olumlu tesirlerini göz ardı etmek mümkün değildir. Söz konusu iki eser Türkçe’ye çevrilmiş ve geniş kitlelerce Kur’an ocaklarında bir İslami eğitim aracı olarak epey de hizmet görmüştür. Bkz. Seyyid Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî, Kur’an’ın Dört Temel Terimi, Özgün Yayıncılık, Çev. Mahmut Osmanoğlu, İstanbul, 1996; Ebu’l-Kelam Âzad, Fatiha Tefsiri.

Tabii ki, akımın olumsuz tesirlerinden etkilenmeyen “vasat”ı şiar edinmiş bir alim topluluğun da Hindistan toprakları üzerinde boy gösteriyor olması gerekir. Uzun lafın kısası, akıma mensup olanlarda hiç itidali koruyan yok mudur? Bu bir başka inceleme konusu olmakla birlikte yine de genelleyerek haksızlık etmemek için İslamoğlu’nun eserinde görmeyi arzuladığımız bir husustur.

13.s. 84, 120, zihniyet ve akıl devriminin kelimelere yansıması için bkz. s. 135, ikinci paragraf. Davet, tebliğ, beyan, talim terbiye kelimelerinin semantiğine (anlam alanı oluşturmasına) ilişkin başarılı analizler yapmıştır. (bkz. s. 257)

14.Birkaç örnek vererek daha geniş bilgi için esere başvurmayı salık vermek istiyoruz: Salat u selam (s.111-114), makam-ı mahmud (s. 112), sekine (s. 114), ebter, mecnun, kahin, şair (s. 136); “İnsanın varoluş serüveninin beyaz bir sayfa ile başladığı anlamına gelen fıtrat” (s. 213); nebi ve rasul arasındaki farklar (s. 218-219); kök anlamı itibariyle “anasından doğduğu gibi saf-nötr” manasına gelen ümmî (s. 220); yiğitliğin kemale ermesi demek olan mürüvvet (s. 227); “bir şeyin sükunete ermesi, bir kararda durmuş olması, oturmuş olması” da demek olan ahlak (s. 225); ittiba, istikra (s. 239); ikra! emrinin etimolojisi ve semantiği için bkz. (s. 240-241); beyan-tebyin (s. 246); davetin semantiği İçin bkz. (s. 257); müminin imanının omurgası olan Salat için bkz. (s. 258); “müminin verimini engelleyen unsurlardan arınması” demek olan tezkiye için (s. 262); teşbih, istiaze, teheccüd v. d.

15.Rasulullah ancak Rabbani vahiy ile gayba dair bilgi sahibi olabilir. Fakat bazı rivayetler (s. 66’da kaydedilen) bu ilahi hakikate mugayir açıklamalar yapmaktadır. Kur’an’ın dışında gaybi bilgi kaynağı olmadığına göre bu tür rivayetleri dirayetçi metin kritiği yönteminden hareketle reddetmekten başka çare yoktur. Yazar Kur’an dışında bir vahiy olmadığını öncül bir hakikat olarak tüm kitap boyunca çeşitli vesilelerle fiili olarak ifade etmekte, Ehli Hadisçiler’in bu konudaki iddiaların karşı da Buhârî ve Müslim’de geçen şu hadisi delil olarak ileri sürmektedir: “Bana verilen şey, sadece bana indirdiği vahiydir.” (s. 105)

16.Kur’an’ın bize tanıttığı Arap aklında kimi zaman “şaire, şiirini oluşturması için haber getiren”in cinler olduğu vehmi yaygındır. Buna göre “her şairin bir cini vardır; bu kadar tumturaklı ve hayranlık uyandıran şiirleri de bu sayede söylemektedir.” İşte cahiliyye Arap aklı Peygamberimizi sıradanlaştırmak, herhangi bir şair durumuna düşürmek için, ona mecnun/cinlenmiş, cin istila etmiş sıfatını layık görmüşlerdir. Mecnunun delirmek değil de, kaynağı cin olan sözler söylemek bağlamında geçtiği ayetler için bkz. Hicr, 15/6; Nahl, 16/103; Saffat, 37/36; Duhan, 44/14; Tur, 52/29-30; Kalem, 68/2, 51; Tekvir, 81/22.

17.Fazlur Rahman, Peygamberimizin Cebrail (a) ile hepsi iki defa karşılaştığını, ikisinin de ruhani olduğunu, fiziksel bir tecrübenin var olmadığını iddia etmekte, Hicr Suresi, 15/8’de bahsi geçen azap melekleri ile ilgili bağlamı hiçe saymakta ve -sanki ayette bahsedilenler vahiy melekleri imiş gibi- bu ayete dayanarak “Peygamberimize vahiy için melek gönderilmediği”ni iddia etmektedir: 199, 207, 208. Ruh’u “peygamberin kalbinde oluşan ve ihtiyaç olduğu zaman vahiy şekline dönüşen bir kuvve veya bir duyu veya bir araç” olarak yorumlayan Fazlur Rahman, görüşünü Buhari’de de geçen bir hadise dayandırmaktadır. Daha geniş bilgi için bkz. Fazlur Rahman, Ana Konuları ile Kur’an, çev. Alpaslan Açıkgenç, Fecr yay. Ankara, 1987, s. 210; 199, 207-208 v. d.

Fazlur Rahman’ın görüşünü dayandırdığı hadise göre Kur’an bir defada topluca indirilmiştir. Oysa çok sayıda ayette Kur’an’ın peyder pey “tertilen” indirildiği beyan edilmektedir: Örnek ayet için bkz. Furkan, 25/32-33.

18.Gözlerimizin kaynak aradığı bazı pasajlar kitap boyunca bir elin parmaklarını geçmemiştir. Fakat yine de bundan sonraki baskılarında özgün ve orjinalliği olan yerlerde kaynak görmeyi umuyoruz. Örneğin şimdiye kadar -kendi hesabıma konuşursam- Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı’nda rastladığım Ebu Leheb’in “parlak yüzlü” anlamına geldiği açıklamasına Mustafa İslamoğlu kaynak belirtmeyi unutarak atıf yapmıştır. (s. 251) Yazar bir başka yerde de fıkıhçıların rasulü “bağımsız bir şeriatla gönderilen peygamber” diye tanımladığını iddia etmektedir; fakat hangi fıkıhçıların böyle bir tasavvuru savunduğuna ilişkin kaynak belirtmemiştir. (s 219)

 

 

Kaynak: Bir Siyer Usulü Denemesi: Üç Muhammed – Fevzi Zülaloğlu