ANALİZ

            BİLİNCİN SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİ TÜKETİM ÇILGINLIĞI

Bünyamin DOĞRUER

 

Modernizm, bütün insanları kendi tasarrufunda olan bir arazi gibi görmektedir. Bu arazi üzerinde her türlü kazıyı yapıp, AVM’ler, eğlence merkezleri, lunapark, mülk-güç ya da tanrılar inşa eder. Bireyin bütün kutsalı dar bir çerçeveye sıkıştırılır ve artık varlığındaki önem sıralamaları değişir, yaşantısında eksikliklerin farkına varmaz. Yaşamak, tüketmek bütün enerji ve birikimlerini dünya lunaparkında tüketmek anlamına gelmiştir. Ey çağdaş insan; tükettikçe varsın, ne kadar çok tüketirsen o kadar mutlusun.

Özgürlüğün, kişinin yaratıcısı ile olan ilişkilerini bitirip kendi tanrılarına yönelmesiyle kazanılacağını iddia eden akıl, ağına düşürdüğü insanları öğütmekte ve geriye yine onlar için eşittir insan anlamına gelen bir pantolon et, bir gömlek kemik ve bir bidon su bırakmaktadır.

Her türlü işgale karşı zihnini ve yüreğini temiz tutabilen insan modernitenin hedefinde olan bir düşmandır ve derhal işgal edilmesi gerekir. Kanaatkâr olmak, dengeli olmak, ahlaklı olmak, erdemli olmak, omurgalı olmak bataklıkta gül yetiştirmek anlamına gelmiştir…

Vahşi kapitalizm ceplerimize banka kartları koydu. Dört yanımız reklam ve algı operasyonları ile kuşatılmış durumda. İnsanlar manipüle ediliyor. Her şeye ve herkese eyvallah diyoruz. Her şeyi onaylıyoruz. Evlerde televizyon, ellerde telefon-internet herkes başka alemlerde. Özlemiyoruz, aramıyoruz sorgulamıyoruz… Özlemeyi unutturan görüntülü cep telefonları vat nasıl olsa…

Her sabahla güneşi uyandırırdık, mahmur sulara dalardık ışıltılı evlerimizde. Hayra niyet eder, Allah adını anarak başlardık güne… Kimi gecelerimizde uykuyu yasaklayan vicdanlarımız vardı. Vicdan önemliydi hep öndeydi, şimdi cüzdan önemli, mülk önemli… Biz ne çeşit Ademlerdik… Kapitalizme yenildik… Velhasıl topyekûn insan soyu olarak şu her hafta sonu ayinlerinde bugünleri sunan kapitalizmin mega-marketlerine gidip şükranlarımızı iletiyoruz.

Kabiliyetsizleştirici illüzyon sayesinde tüketime ihtiyaç duymak üzere toplumsallaştırılmış olan bütün insan yığınlarını bu ayinlerde görebiliyoruz. Açgözlü bir inançla felce uğramış olarak kalakaldık şu dünya denen lunaparkta… Bu parkın içinde etrafımızı ihtiyaç yaratıcılar sarmış durumda, bize külfet olmaya devam ediyor. İmkanlarımızı toplum mühendisliklerinde, anketlerinde, şebekelerinde ve diğer her derde deva kocakarı ilaçlarında harcamaya devam ediyorlar.

İnsanlar, süratle akan zaman israfının, aptallaştırıcı eğitimin ve hasta edici tıbbın esiri haline geldiler. Zira yoğunluğun belli bir noktasını aşınca, endüstriyel ve profesyonel ürünlere bağımlılık insan potansiyelini yok etmekte ve bunu da spesifik bir yolla gerçekleştirmektedir.

Modern toplumda ihtiyaçsız bir vatandaş son derece şüphe uyandıran bir kişi oldu. Sade ve dengeli bir yaşam süren bireyler farklı kategorilerde değerlendiriliyor. İnsanlar, zorlama ihtiyaçların hegemonyası altındalar.

Halk, uzmanın kendilerine bir ihtiyaç diye yazmadığı şeyin eksikliğini duymaya hazır hale gelmedikçe, uzman meslekler egemen ve kabiliyetsizleştirici şeylere dönüşemezlerdi.

Bu dönemin, bütün bir neslin yoksullaştırıcı zenginlik peşinde çılgınca koşusunun, bütün özgürlükleri alınıp satılabilir hale getirdiği ve refah alıcılarının örgütleşmiş şikayetlerine doğru ilk dönüş politikasından sonra da uzman totaliterciliği içinde eritip tamamen yok ettiği bir devir olarak anılma ihtimali çok ama çok daha fazladır.

Kısaca bu çağ, kabiliyetsizleştirici uzmanlar çağıdır. Zorlama ihtiyaçlarının hızla artan çeşitlenişi, devamlı yeni bağımlılık türlerini ve modernize yoksulluğun yeni sınıflarını doğurduğu içindir ki, günümüz endüstri toplumları, bürokratik olarak damgalanmış çoğunluklardan oluşan birbirine bağlı yığınların karakterini almaktadır. Ulaşımla felce uğratılan, programlarla uykusuz bırakılan, hormon tedavisiyle zehirlenen, hoparlörlerle susturulan, yiyeceklerle hasta edilen ve muazzam vatandaşlar yığını arasındaki birkaç grup azınlık, örgütlenmiş ve aktif vatandaşlardır.

Modernize edilmiş yoksulluk, günümüzde lüks içindedir. Bundan sıyrılabilecek kadar zengin olanların dışında hemen herkesin ortak bir tecrübesi haline gelmiştir. Hayatımızın değişik yönleri, birbiri ardınca, mühendisliklerce planlanmış araç-gereçlere bağımlılaşırken, yinelenen acizlik tecrübesinden pek azımız kaçabilmektedir. Ortalama tüketici her gün yüzlerce reklamla bombardıman ediliyor. Alışverişe çıkan zenginler dahi, her gün yeni eşyayla birlikte kullanışsızlığın yeni bir tecrübesini elde etmiş oluyorlar.

Tüketim toplumu, daha çok eşya, daha çok yetkinin istenmeyen sonuçlarına güçsüzlüğün ve gerilimin yeni uçurumlarına sürüklenmektedir.

Bilinç her yerde reklamlar ve ithal reklamlar tarafından sömürgeleştiriliyor. Bu yolla, hayatlarımızın her geçen gün daha da büyük parçaları öylesine değişime uğratılmaktadır ki, hayat hemen hemen sadece dünya pazarında satılan malların tüketimine kendi kendine bağımlı hale gelmektedir.

 

İsraf

Sözlükte aşırı gitmek, gafil ve cahil olmak, yanılmak gibi anlamlara giden israf, dini bir kavram olarak insanın sahip bulunduğu nimetleri gereksiz ve aşırı tüketmesi demektedir. İslam, insanoğlunun yeme içme ve harcama konusunda dengeli davranmasını istemiştir.

“Ey Ademoğulları her mescide gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyiniz. Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” (Araf 7/31) buyrularak israfı yasaklamıştır. Başka bir ayetle; “Elini bağlı olarak boynuna asma onu büsbütün de açıp savurma, sonra kınanmış pişman bir halde oturup kalırsın” (İsra 17/29) buyrulmak suretiyle hem israftan hem de cimrilikten kaçınılması öğütlenerek dengeli davranılması istenmiştir. Cimrilik, kişinin nefsini meşru olan şeylerden, yararlanmaktan mahrum bırakmasıdır. İsraf ise gereğinden fazla harcama ve tüketimde aşırı gitmektedir. İsraf fert, aile ve toplum hayatında onulmaz yaralar açar ve toplumsal bozulma ve çürümeye götürür. Bir Müslüman dünya üzerindeki maddi ve manevi imkân ve nimetleri kendisine emanet edildiği bilinciyle tüketmeli, bu nimetler üzerinde kendisinin olduğu kadar toplumunda hakkı bulunduğunu unutmamalıdır.

İsraf edene müsrif denir. Müsrifler aynı zamanda toplumdaki her türlü ahlaksızlığın yayılmasından da sorumlu kişilerdir. Fıtratı bozacak her alanda aşırı gidenlerdir. İsraf hem toplumsal anlarda hem bireyin yaşantısında görülen bir aşırılıktır. Ölçüsüz davrananların ahiretteki sonu hüsran olacaktır. “Ölçüyü taşıranlar. Onlar ateşin halkı olanlardır.” (Mümin 40/ 41)

Dinimiz dünya nimetlerinden faydalanmayı yasaklamamış bilakis bu nimetlerin insanlar için olduğunu söylemiştir. İslam, dünya hayatının cazibesine kapılıp tercihini bu yönde kullanarak ahiret inancından bağımsız bir dünyevileşmeye karşıdır. Gerektiğinde tüm dünya nimetlerini bir kenara bırakmak ve tercihi Allah yolunda kullanmak için bu nimetlerden ölçülü olarak yararlanmak lazımdır.

“Rızasını dileyerek sabah akşam rablerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster. Dünya hayatının çekiciliğine meylederek gözlerini onlardan çevirme. Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” (Kehf 18/128)

 

Cimrilik Yok İnfak Var

Harcamada israftan kaçınmak için cimrilik yapmakta kınanmış ve orta yolun izlenmesi istenmiştir. “Ve harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik ederler harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur”. (Furkan 25/ 67)

Kişinin parasını Allah’ın ver dediği yerlere vermesi yani infak etmesi israf değildir. Bir Müslümanın infak ahlakına sahip olması lazımdır. “Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki, ihtiyaçtan arta kalanı. Böylece Allah size ayetlerini açıklar, umulur ki düşünürsünüz.” (Bakara 2/219) Vahyin anlam haritasında infakın temel anlamı; ihtiyaçtan arta kalanı ihtiyaç olan yere aktarmaktır. Mümin kişi yaşadığı zaman ve mekânda sorumluluğunu yerine getirendir.

“Kendilerinden önce o yurdu hazırlayıp imanı (kalplerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa işte onlar felah bulanlardır”. (Zümer 59/ 9)

Mümin paylaşandır, verendir, sorumluluk sahibidir. İslam ahlakı bunu gerektirir. Kapitalist ahlaka sahip olanlar bu paylaşmanın zevkini alamayanlardır. Onlar bencildir. Çünkü zengin burjuvanın lügatinde cömertlik yoktur, kardeşlerini düşünmek yoktur. Onlardaki anlayış cimrilik ve bencilliktir. İman ile cimrilik bir arada bulunmaz veya aynı kalpte bir arada barınmazlar.

İnfak; tıpkı Hz. Muhammed (a.s.)’ın dönemindeki gibi yeniden gündemde olabilmesi, aklımıza ve duygularımıza yön vermesi için yeniden yorumlanması gerekir. “Mallarını gizli ve açık olarak, gece ve gündüz harcayan kimseler var ya işte onların Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara -2/274)

İnfak, hem Allah’a iman ve itaatin göstergesi hem de ahlaki ve insani sorumluluğun gereğidir. Müminin namazı ibadetleri hayatı ve ölümü alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Dolayısıyla, muhtaca, miskine, yetime, yolda kalmışa yapılan maddi yardımlar hep bu amaca, Allah’ın rızasını elde etmeye yöneliktir. Tekasür suresi eşyaya tutsak birey ve toplumların ruh yapısını analiz etme bakımından oldukça ilginçtir. Eşyanın kölesi olmuş bir insanın malını ve kazancını toplumun zayıf kesimiyle paylaşması mümkün değildir. Yaşadığımız çağda, vahşi kapitalizmin pençesine düşmüş müminlerin çoğu, seküler bir ruhla donanmış ve neticede infak ve bunun sonucu olan sosyal yardımlaşma eylemini terk etmişlerdir.

Modernizm, Müslümanları kuşatmış durumdadır. İnsanların bakışlarını ilahi olandan, ebediliği burada, şimdide arama anlamında yeryüzüne çevirmiştir. Ebedilik duygusu insanı cennetten etmiştir. Bu duygu insanı zevk peşine sürükler ve onu tutkulara yönlendirir. İnsan hikmet ve irfandan koptuğu anda onun yarattığı cazibe –eşyanın, malın, süslü ve güzel şeylerin cazibesi– alanının dışına çıkamaz. Müslüman kesimde yozlaşma ve savrulma şekli böyle tezahür etmiştir.

 

Mülkiyetin Sahip Olduğu İnsan Olmamak

İki tür mülkiyet ilişkisi vardır. Biri insanın sahip olduğu mülkiyet, diğeri mülkiyetin sahip olduğu insan. Şunu unutmamak gerekir ki; zenginlik çok şeye sahip olmak değil, az şeye ihtiyaç duymaktır. Kanaatkâr olmaktır. Açgözlülükten kaçınmaktır. İnsan, mülkiyet sahibi olabilir fakat ‘ben bu kazandığım malıma aidim’ derse bu doğru değildir. İslam müminin eşya ile olan ilişkisini dengede tutar ve onu terbiye eder. Kur’an’ın terbiyesinden geçmiş Müslümanın sahip olduğu serveti cebinde taşıması gayet normaldir. Kalbinde taşıması ise caiz değildir. Kalbine giren servet o insanı esir alır, cimri yapar ya da israfçı eder. Şeytani yollarda har vurur harman savurur.

Allah’tan kopmuş bir birey ve toplum tamah ve açgözlülük, kanaatsizlik illetine yakalanmıştır.

Kur’an, ebedilik düşüncesini dünyada arayan insanın ruh halini tasvir eder.

“Malı pek çok seviyorsunuz.” (Fecr 89/20)

“Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür.” (Kehf 18/46)

“O malının kendisini ebedi kılacağını zanneder.” (Hümeze 104/3)

İslam, servetin biriktirilerek, belli ellerde dolaşmasına karşıdır. Sermaye ve üretime dönüştürülmesi gerekir. Biriken sermaye neticede Müslümanları sekülerleştirir ve hırs yarışı başlar, bunun bir sınırı yoktur. Gönlü aç olanın gözü doymaz. İslam’da aslolan gözün değil, kalbin, nimetlerini veren Allah ile doyurulmasıdır. Kısaca, İslam’da, eşya, servet, mal, mülk temel ihtiyaçları karşıladığı sürece bir anlam ifade eder. Harcamalar ihtiyaç ötesine geçerse insanı erdemli, faziletli davranışlardan soyutlar, bununla da kalmaz Allah’tan müstağni bir hayat sürme gibi bir talep oluşturur.

 

Tüketen İnsan Tipi

Vahşi kapitalizm, “her arz kendi talebini yaratır” ilkesine sahiptir. Bu ilke insanı ihtiyaçlarının peşinden koşar hale getirmiştir. Vahşi kapitalizm, insanların ihtiyaçlarını arttırmada reklam yoluyla, medya ve sanal ortamda cinselliği ve bencilliği kullanır.

Tüm bu kanallarının reklamlarında, basın yayın organlarında, bir araba reklamında dahi kadınları görürsünüz. Kozmetik ürünlerin reklamlarında bile erkekleri kullandıklarını görürsünüz. Sonuçta insanı kendine tapar hale getirir. Örneğin, tesettür modası altında vahşi kapitalizmin reklam ağına takılan Müslüman kadınlara Vakko eşarp markası bir ihtiyaç olarak sunulur…

Batı, dönüştürücü, talep yaratıcı bir sistemin içindedir. Oysa İslam insanlığa hayırlar götüren, faydalı olmaya çalışan bir medeniyettir.

İslam bir zenginleşme davası değil, öncelikle bir kul hakkı ve ahlak davasıdır. Her türlü bencilliği ve ihtişamı, israfı ve şatafatı yasaklar. Bu tür aşırılıklara dini alet etmek isteyenler maalesef dine zarar verenlerdir. Müslüman zengin, infak ettiği müddetçe hayırlı bir insandır. Yoksa sermayenin dini imanı olmaz gerekçesiyle İslam’ı kültür, tarih ve ahlaktan soyutlayarak onu vahşi kapitalist sistemin bir alt ögesi olarak görme eğilimi, günümüz Türkiye’sindeki burjuva Müslümanlarına hâkim olmasıdır.

Bir yanda ekmek bulamayan, çadırlarda, kulübelerde kalmak zorunda bırakılan milyonlarca fakir-mülteci insan, bir yanda da servetlerine servet katanlar, azgınlaşan, kapitalist ahlaka sahip göbek üstünde kahvesini yudumlayanlar, mükellef sofralarda beş yıldızlı otellerin lobilerinde Hz. Ebubekir’in cömertliğinden bahsedenler…

İnsanlar açlıktan ölürken her yıl tonlarca ekmeğin çöpe atıldığı bir dünyada krizlerin yaşanması gayet doğaldır. Her moda değişikliğinde kılık kıyafetlerin değiştirildiği her yeni versiyonunu almak için zamanının gözden çıkarıldığı bir dünyada ekonomik ve siyasal lakırdıların terör ve anarşinin tedirginliğin ve huzursuzluğun toplumsal travmanın yaşanmayacağını kim ileri sürebilir… Tüketim çılgınlığı, şahsiyetsizliğin bir sembolü olan modayı takip ettirir. Halklar, anlamsız ve saçma bir yarışın içinde bilinçsizler yığınına dönmüştür.

Herkese uygun taksitler… Her fakire uygun televizyonlar… Her başa uygun traş modelleri… Kredi kartına bilmem ne kadar taksitler…

Al, tüket, taksit, taksit… Reklamlar da uzmanlar tarafından bilinçli şekilde hazırlanmaktadır. Eskiyi getir, yeniyi götür edebiyatı bilinçaltına yerleştirilmektedir. TV dizileri ise bu tüketimin etkisi altına girmeyi tetiklemektedir.

Müslümanlar, maalesef İslami popülizmin pençesi altında yani zevkine uygun olanı yapmada sınır tanımıyor. Süslü ve gösterişçi dindarlık ön plandadır. Heva Ve heves tutkunu insanlar popüler duygularının mahkumu olmuşlar. Dünyevileştikçe tüketen, tükettikçe tükenen zavallı insanlık vahim durumdadır…

Rasulullah (a.s.) “Vallahi sizin hakkınızda korktuğum şey benden sonra Allah’a ortak koşmanız müşrik olmanız değildir. Fakat sizin hesabınıza korktuğum şey dünya uğrunda aranızda rekabete düşmenizdir.” (Buhari- Müslim-Tirmizi)

Her zaman ve mekânda, harcamada, tüketimde ahlaki denge tevhidi bir zorunluluktur. Fıtrata muhalif sınırsız sonu gelmez heva ve hevesin tatmini, haz merkezli (hedonist), sorumluluk anlayışından uzak, adalet ve hakkaniyetin ertelendiği bireysel yeteneklerin, toplumsal imkanların dikkate alınmadığı sistemler tarihin enkazına terk edilmişlerdir. Bu vahşi sistemler insanı insanın kurdu durumuna getirmiştir. Allah’ı devre dışı bırakıp, insanı merkez alan bu vahşi sistemler, tüketen, hazcı, çıkarcı, bencil bir toplum meydana getirmişlerdir.

Vasat ve dengeli bir insan olmayı emreden İslam -fıtrat- üzere olmak,b Allah’a itaat etmek, O’nun çizdiği sınırlar içinde, O’na karşı sorumluluk bilinciyle oluşmuş bir hayat sürmektir. Hayatı anlamlandırmaktadır. Allah’a itaatin karşılığı ise mutluluk ve esenlik yurdudur…

Vesselam…